Deniz Feneri

Kim bilir ne kadar zamandır yürüyorum. Belki haftalar, belki günler belki de saatler oldu, bilmiyorum biraz yorgunum üstelik. Ama her nasılsa bacaklarım bedenimi hala taşıyor. Uçsuz bucaksız kum yığının içinde salına salına ağır aksak ilerlerken güneşin sahte ışıkları bedenimi aydınlatmakla yetiniyor. Denizden esen soğuk rüzgar da cabası. Serin yel, terden yapış yapış olmuş tenimi okşarken, hasta olmasam bari diyorum kendi kendime. Bacaklarıma itaat ediyorum, yürümeye devam ediyorum…
Galiba çok uzaklardan şu yalnız ve mahsun deniz fenerini gördüğüm gün başlamıştım böyle heyecanla yürümeye. Sahi, ne zaman dikkatimi çekmişti o fener? Hatırlamıyorum. Ama onu daha ilk gördüğümde beni kendine esir etmişti, nasıl bir arzuydu bu tarif edemem. Belki merak, belki de özlem diyebiliriz buna, hani küçükken okuduğum masallardan birinde geçen deniz fenerindeki ihtiyarla sohbet etme, o masaldaki küçük haylaz çocuk olma, çocukluğuma dönme özlemi….
Okumaya devam et

Reklamlar