Nostaljik Seyrin Kayıp Nesnesi: Yıldız Savaşları VII / Güç Uyanıyor (Star Wars VII / The Force Awakens)

yildiz savaslari nostalji
Star Wars VII / Güç Uyanıyor, çok kısa bir sürede tüm zamanların en çok gişe hasılatını getiren filmlerinden biri oldu. Disney’in Lucas Film’i satın almasının ardından yapılan bu ilk Star Wars filminde yönetmenlik koltuğuna Yıldız Savaşları’nın yaratıcısı George Lucas yerine J.J. Abrams geçti. Güç Uyanıyor filminin senaryo ekibinde Abrams’la beraber daha önce orijinal üçlemenin V ve VI’ıncı filmlerinin senaryosunu yazan Lawrence Kasdan da yer alıyor. Lucas, son çektiği Star Wars’un ilk trilojisiyle, başta ilk film Gizli Tehlike (Phantom Menace) öncelikli olmak üzere, hem yönetmenliği hem de senaristliği hakkında ağır eleştirilere maruz kalmıştı. Sonrasında Disney’den özür dilese de, Lucas yılbaşında yeni film hakkındaki ilk demecinde, Disney’i köle satıcısı beyazlara benzetti ve yeni yönetmen Abrams’ı da retro filmi yapmakla suçladı(1).

Yeni üçleme için Lucas’ın yazdığı senaryolar kullanılabilir miydi tartışılır ama Güç Uyanıyor filmi gerçekten de George Lucas’ın dediği gibi retro bir film ve seyircinin nostaljik tatminini amaç edinmiş gözüküyor. Çünkü Star Wars sagasının yedinci filmi “Çok uzun zamanlar önce, çok uzak bir galakside”(2) değil, Star Wars fanatiklerinin orijinal üçlemeyi seyrettiği zamanın hayal dünyasında geçiyor. Orijinal üçlemenin başkarakterleriyle aynı oyuncuların bu karakterleri canlandırması aracılığıyla tekrardan buluşmak bir yana son filmde senaryo ve tasarımlar direk referans ile Yıldız Savaşları IV (New Hope / Yeni Bir Umut) ve V (The Empire Strikes Back / İmparator) filmlerinden alınmış. “Güç Uyanıyor” filminde ana karakterler, Skywalker ailesinin anayurdu olan Tatooine gezegeninden başka bir gezegen olsa da, Jakku adlı, tıpkı Tatooine’a benzeyen ve yine çöllerle kaplı bir gezegende buluşuyor. Yeni filmin kahramanı Rey hurda toplayarak geçinen bir eskici, bu da bize yine saganın ilk filmi IV’üncü bölümde Luke Skywalker’ın üvey amcası Owen Lars ile Jawaların ikinci el malzeme pazarından C-3P0 ve R2D2 droitlerini aldığı konumu çağrıştırıyor. Star Wars VII’de de İmparatorluk kuvvetleri, kahramanlarımızın koruduğu R2D2’ya değil ama BB-8 adlı yine bir droite yüklenmiş planları ele geçirmeye çalışıyorlar. Bununla da daha bitmedi. “Güç Uyanıyor” filminde direniş güçleri yine gezegenleri uzaktan yok edebilen imparatorluğun yeni silahı, IV’üncü filmin ünlü Ölüm Yıldızı (Death Star) yerine, bu sefer Starkiller Base’ı (Yıldız Yok Eden Üs) etkisizleştirmeye çalışıyorlar. Yine baba oğul biri İmparatorluk güçleri diğeri ise direnişte olmak üzere farklı gruplarda birbiriyle savaşmak zorunda kalıyor ve saganın V’inci filminin ünlü sahnesinde olduğu gibi yüksekçe bir iskelede buluşuyorlar.

Şüphe yok ki, yeni kahramanlar tesadüf eseri kaçarken Han Solo’nun eski emektar uzay gemisine (Millenium Falcon) bindiğinde ve gemide kaçak imparatorluk askeri, eski stormtrooper, Finn yanlışlıkla taşları hologram canavarlardan oluşan oyunu (Dejarik) başlattığında en az Han Solo ve yardımcı pilotu Chewbacca’yı birlikte tekrardan gördüğünüz kadar seviniyorsunuz. Çünkü Dejarik oyunundan daha iyisi zaten tasarlanamaz, tasarlansa bile aynı etkiyi vermez. Bu elbette ki, teknolojik imkânsızlıklar veya piyasada hayal gücü eksikliğinden ötürü değil. George Lucas’ın, orijinal üçlemeden yıllar sonra yarattığı ilk trilojide, yaratıcılık adına yeni teknolojinin imkânlarından yararlandığı türlü yeni yaratıklar ve gezegenler vardı. Çoğu da beğenilmedi. Zaten Abrams’ın kendi Star Wars filminde Star Wars fanatiklerine mesajı, Lucas’ın ilk triloji için yarattığı Jar Jar Binks gibi tasarımların kemiklerini çölün kumlarının altına gömmekti(3). Jar Jar Binks şüphesiz kötü bir tasarımdı. Bir kere alttan alta ırkçı bir tınısı vardı, imaj olarak da “Karayipli tembel” klişesini çağrıştırıyordu. Jar Jar Binks, orijinal üçlemenin C-3PO karakterinin yerini alarak kötülük ve iyiliğin savaşında ortamı yumuşatacak, espri öğesi görevi görecek biri değildi. C-3PO bir makineydi ve o yüzden bu savaşa dair yorumları beceriksiz olsa da bir makine olduğu için yeterliydi ve kendisi diplomatik amaçlarda kullanılabilen bir tercümandı. Orijinal üçlemenin çokça en antipatik yaratığı olarak hatırlanan Ewoks bile imparatorluk güçlerine karşı girişilen Endor Savaşında (Yıldız Savaşları VI) direnişçilerin yanında gerekli olabilecekken Jar Jar Binks, Nathalie Portman’ın oynadığı Padme Amidela’nın abartılı makyaj ve kostümü gibi bir fazlalıktı ve hikayeye tek faydası etnik çeşitlilik mahiyetinde bir temsiliyet katmasıydı. Bu da tüketimi arttırmaya yönelik oyuncak ve oyun malzemesi üretiminin sıradan bir parçası olarak yorumlandı.

Abrams’ın Star Wars filminde oynayan yeni oyuncular arasında ünlü oyuncu yok, yeni kahramanların hepsi orijinal üçlemedeki gibi tanınmayan yüzlerden seçilmiş. Üstelik bu seçimde politik doğruluk hedeflenmiş. Rey karakteri Yıldız Savaşları filmlerinde başrolü oynayan ilk kadın Jedi adayı. Filmin diğer ana kahramanı Finn’i, yani kaçak Stormtrooper rolünü, bir siyah aktör canlandırıyor. Yeni yaratık ve makinelerde sadelik esas alınmış. Velhasıl BB-8, R2D2’nun gelişmiş bir versiyonu olsa da sadece hareketi sağlayan parçası değiştirilmiş. Orijinal üçlemede CGI tekniklerinin yokluğunda kostümler, makyaj ve maketlerle canlandırılan Kumadamları veya kukuletasının altına gizlenmiş minik Jawalar ve buna benzer yaratıklar vardı. “Güç Uyanıyor” filminin Jakku gezegeninde karşımıza çıkan CGI teknikleriyle hazırlanmış dev domuz sadece dev ama bunun dışında yine de bildiğimiz türden bir domuz. Elbette ilginç yaratıklar illa ki binbir çeşit hayvanın karması olmak zorunda değil ama strateji bundan öte yeni imkânlarla eski tadı yakalayabilmek ve “vintage” havası tutturmak üzerine kurulmuş.

Peki, retro bir film olması Star Wars VII’yi kötü bir film yapar mı? İyi film yapmak için orijinal olmak gerekmiyor ve bir filmin retro olması illa ki, orijinal olmadığı anlamına gelmiyor. Zaten orijinallik ve yaratıcılık arasında günümüz sanat çevrelerinde bir bağ da uzun zamandır aranmıyor. Öyleyse sorumuz “bu son Star Wars filminde nostaljik tatmin sağlanabildi mi?” olsun. “Güç Uyanıyor” bugün seyircinin o ilk Star Wars’u seyrettiği zaman aldığı zevki devam ettirebildi mi?
Okumaya devam et

Mad Max ve Tomorrowland: Distopyanın Bittiği Ütopyanın Başladığı Yer

hero-landscape-mad-max-fury-road-image-charlize-theron

Biliyorsun Umut bir hata. Eğer bozulmuş olanı düzeltemezsen delirirsin.
(“You know hope is a mistake. If you can’t fix what’s broken, you’ll go insane.”)
“Mad” Max Rockatansky

Mad Max, medeniyetin yıkımıyla oluşan dünyayı ve insanlık durumunu “ateş” ve “kan” kelimeleriyle özetliyor. Mad Max’in kendisi ise ona göre bu dünyada ayakta kalma içgüdüsüne indirgenmış birinden öte değil. İnsanlar petrol için birbirini öldürüyor. Su kaynakları nerdeyse tükenmiş, olanlar ise Immortal Joe gibi tiranik reislerce kontrol ediliyor. Mad Max de filmin başında Immortal Joe kumandasındaki Savaş Çocukları tarafından yakalanıyor ve zorla kan verici olarak kullanılıyor.

Dünya böyle yıkılınca, herkes bir yerlerden kırılmış ve aklını kaçırmış. Max’in mi yoksa diğer herkesin mi daha çok delirmiş olduğu bir muamma. Post-apokaliptik gelecekte Umut Yok. Kanun Yok. Merhamet Yok.

Ama gene de Furiosa, doğduğu yer olarak anımsadığı Yeşil Diyarı (Green Place) bulmak umuduyla Immortan Joe’ya ihanet ediyor. Joe’ya sağlıklı çocuklar doğurması için esir edilen kadınları kurtarıp yanına alıyor. Böylece av başlıyor, Immortan Joe gelecek neslini tekrar ele geçirmek için Savaş Çocuklarıyla Furiosa’nın peşine düşüyor. Ama Max’in Furiosa’ya hatırlattığı gibi her umut gibi Yeşil Diyar’ı bulma umudu da bir hata çünkü umut yolunda hayalkırıklığına karşı savunmasızsın. Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi “umut en büyük kötülüktür, insanın çektiği işkenceyi uzatır.”

Serinin bir önceki filminde (Mad Max III “Beyond Thunderdome” – 1985), nispeten diğerlerine göre daha yaşanılır bir vahada bulunan çocuk kabilesi de var olduğuna inandıkları gökdelenler ve ışıklandırılmış köprüyle süslü “Tomorrow-morrow Land” (Yarın-Yarın Diyarına) gitmek istiyorlardı. Mite göre onları bu diyara götürecek Captain Walker zannedilen Max, kabileye böyle bir yer olmadığını açıklamıştı. Haksız da değildi. “Tomorrow-morrow Land” medeniyetin yıkımı sonrasında mazide kalan Sydney şehrinden başka bir şey değildi. Furiosa’nın Yeşil Diyarı’nın da aslen hep uzakta olduğu için gidilemeyip var farzedilen bir masaldan ibaret olduğu ortaya çıkıyor.

Peki öyleyse Mad Max ütopya karşıtı mı?

tomorrowland-movie-poster-2015-space-mountain-wallpaper

Banallaşan Ütopya, Kanıksanan Distopya
Ütopya banal. Gelecek uzun zamandır umut vaad etmiyor. Farklı tarzlarda olsa da şu an vizyonda olan Mad Max Fury Road ile Tomorrowland bu konuyu işliyor. Disney yapımı Tomorrowland (Yarın Diyarı) filmi o nedenle “geleceği tamir edebilir misin?” sorusunu soruyor. Velhasıl umut dolu pozitif Disney filmleri de oldukça çocuksu ve demode. Ama Tomorrowland’ın sorusu oldukça güncel bir meseleden yola çıkıyor. Filmin en başında, George Clooney’in oynadığı Frank Walker karakteri geçmişin pozitif gelecek kurgusunun nasıl da sona erdiğini seyirciye aktarıyor. Gelecek eskiden insanlığın daha iyiye varacağı bir yer olarak görülüyordu. Bilim ve keşfin dünyayı daha güzel bir yer yapacağına inanç vardı. Bu değişime de modernist düşünce bağlamında istisnasız her birey ön ayak olabilirdi. Ama bugün geleceğe dair bir ütopya tahayyülü yapmak anlamsız; çünkü yıkıma çok alışığız. Gelecek tükendi derken Tomorrowland filminde kamera Frank Walker’ın izledği haber kanallarına kitleniyor. Her ekranda başka bir felaket ve insanlığa dair başka bir düş kırıklığı var. O nedenle de Frank Walker karakteri çocukken büyüyüp dahi olabilecekken dehasını evi için güvenlik sistemlerini geliştirmekle harcamış, evinde çocukluk anılarıyla yaşıyor. Filmin Casey adlı diğer bilim dehası gencin yeteneği sistem içinde kullanılamıyor, Casey okulda sorularına cevap alamıyor. Ona bilimi sevdiren babası ise işten atılmak üzere. Yani hem Frank hem de Casey, Mad Max kadar medeniyet yıkımı sonrası bir enkaz dünyadalar… Tomorrowland denilen yer medeniyetin beşiği, yüksek teknolojinin insanlığı daha mutlu ettiği, bilginin güce ulaşmak için değil, bilginin bilgi için üretildiği bir yer. Casey, Frank Walker’ın evine dadanıp Tomorrowland’e gidelim dediğinde, Frank Walker çocuk kabilesince Captain Walker (Mad Max III) zannedilen Mad Max gibi orasının artık var olmadığını söylüyor.

Modernist gelişime olan inanç kaybedildi. Totaliter yönetimler, demokrasi yalanları, polis devletler, IŞİD, önlenemez savaşlar ve zulüm, kaçınılmaz ekonomik krizler, zorunlu tasarruf tedbirleri ve hala zorla ve planlı bir şekilde sürdürülen açlık, küresel ısınma, kontrol edilemez hastalıklar ve afetler… Dehşetle dolu dünya tarihine her gün yeni korku haberleri ekleniyor. Geçen ay yüzlerce göçmen Akdeniz’de Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya ulaşmak isterken gemilerinin alabora olması sonucu hayatlarını kaybetti. İnsanlık ayıpları bilinmiyor değil. Adaletsizlik, acımasızlık, şiddet – herkesçe tanınıp öyle de bilinmelerine karşın – şaşırtmıyor. Uzun zamandır dehşet var ama modernist gelişim aygıtı bilimin planlı, sistematik, rasyonel bir şekilde bu dehşete yardım ve yataklık etmesi veya kayıtsız kalması daha yakın bir tarihe dayanıyor. Theodor Adorno der ki, Auschwitz deneyimi üzerine şiir yazmak barbarlıktır, çünkü sanat böylesi bir çileyi ve insanlık ayıbını daha üstün bir amaca hizmet edermişçesine gösterip dehşet dozunu kısabilir(1). Halbuki II. Dünya Savaşı yıkımının altında çözümlenecek, ortaya çıkarılacak sentezlenecek bir anlam yok. Diyalektik sentezin gelişime dönüşmesi burada tıkandı. Jean-Luc Nancy’e göre artık bugün tam anlamıyla bir karşılaşma yok, öteki ile yüzleşme yok, çünkü sadece aynının aynıya meydan okumasından bahsedilebilir(2). Taraflar aynı, herkes kötü – kurtuluş yok. Böyle bir durumda insanlığın tek anlamlı günü kıyamette olabilir. Mad Max Fury Road’daki Nux karakteri gibi bağırasımız var:

Bugün öleceğim! Ne kadar güzel bir gün!

Ütopya banal, çünkü dehşet banal. Aydınlanmacı modernist gelişime ve insanlığın daha iyi bir dünyayı kurabileceğine böylesine inandıktan sonra atom bombasını ve toplama kamplarını yaratan insanlıktan daha iyi bir dünya beklenebilir miydi?
Okumaya devam et

Türkiye Ekonomisinin Dünyadaki Payı Ne Kadar? Ortalamayı Geçememenin Hazin Öyküsü

ulkelerin_milli_gelirinin_dunya_milli_gelirine_orani_data1Bir önceki yazımızda Türkiye’de kişi başına düşen milli gelirin 10 bin dolar civarında takılıp kaldığını, AKP’li yöneticilerin de çareyi milli geliri başka bir yönteme, -satın alma gücü paritesine- göre ifade etmekte bulduklarını dile getirmiş; AKP’lilerin böylece bir sözde başarı hikayesi yaratmak için işlerine gelen ekonomik göstergeleri öne çıkartıp işlerine gelmeyenleri görmezden geldiklerini ve manipülasyon yaptıklarını belirtmiştik. (bkz: “Üçe Katladık” Dediler, Altı Yıldır Yerinde Sayıyor: Kişi Başına Düşen Gelirin Hazin Öyküsü”)

Şimdi dilerseniz bu tartışmaya devam edelim ve Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yerine dair daha gerçekçi ve karşılaştırmalı verilere bakalım. Zira dünya ülkeleriyle karşılaştırmalı veriler AKP’nin “ekonomik büyüme mucizesi” adı altında dillendirmekten büyük haz duyduğu hikâyenin içinin aslında ne kadar boş olduğunu gözler önüne seriyor.

Bahsedeceğim veriler IMF’nin Ekim 2014’te açıkladığı son güncel öngörülerini de kapsayan ve 1980’den bu yana tüm dünya ülkelerini ve ülke gruplarını belli başlı makro ekonomik kriterlere göre karşılaştırma imkanı sunan veri seti ve görselleştirme araçlarına dayanıyor. (bkz: IMF World Economic Outlook October 2014)

Bu verilere göre 1980 askeri darbesiyle ekonomisi de darbe alan Türkiye 80’li yılların ortasına doğru toparlanıyor ve Türkiye’nin Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP) bazlı toplam milli geliri 1987 yılı itibariyle dünyanın toplam milli gelirinin %1.41’ine ulaşıyor. 1994 ve 2001 krizlerinde dünya milli gelirinin %1.3’ünün altına düşen Türkiye’nin toplam milli geliri çeşitli iniş çıkışlar yaşadıktan sonra bugün ne kadar olmuş dersiniz? IMF’nin 2014 yılı sonu öngörüsüne göre Türkiye’nin toplam milli geliri dünyanın toplam milli gelirinin %1.41’i kadar. Evet, 1987 ile tamı tamına aynı oran. Bu verilerin hepsi IMF’in kendi sitesinde mevcut. Türkiye’nin dünya ekonomisi içinde bugüne kadar ulaşabildiği en yüksek pay da aşağı yukarı bu kadar. 1987-2014 arasında Türkiye’nin milli geliri dünya milli gelirinin %1.42’sini geçememiş. Üst sınır bu olmuş. Kısacası 1987’den bu yana, yani son çeyrek yüzyıl içinde Türkiye’nin milli gelirinin dünyadaki payının değişmediğini, kısacası Türkiye’nin bu dönemde ancak dünya ortalaması kadar büyüdüğünü söyleyebiliriz. AKP’nin bir şansı 2001 krizi sonrası yaşanan küçülmeden hemen sonra iktidara gelmesi, dolayısıyla 2001’e göre Türkiye’nin dünyadaki payını artırmış gözükmesinden ileri geliyor. Hâlbuki biraz daha geçmişe gittiğimizde aslında AKP’nin Türkiye’yi ancak 1987’deki seviyeye getirebildiğini görüyoruz.

Aynı incelemeyi başka ülkeler için yapınca durum daha net ortaya çıkıyor.
Güney Kore’nin milli gelirinin dünyaya oranı 1980’lerin başında neredeyse Türkiye’nin yarısı kadar. 1987’de %1.09 (Türkiye’den daha az). Bugün ise Güney Kore’nin dünyadaki ekonomik ağırlığı 1987’ye göre %53 artırarak %1.67 olmuş.

Endonezya’nın milli geliri 1987’de dünyanın %1.76’sı, 2014’te %2.34’ü (artış %33)
Tayvan’ın milli geliri 1987’de dünyanın %0.72’si, 2014’te %0.96’sı (artış %33)
Hindistan’nın milli geliri 1987’de dünyanın %3.51’i, 2014’te %6.80’i (artış %93)
Singapur’un milli geliri 1987’de dünyanın %0.21’i, 2014’te %0.42’si (artış %100)
Vietnam’ın milli geliri 1987’de dünyanın %0.22, 2014’te %0.48’i (artış %118)
ve Çin’in milli geliri 1987’de dünyanın %3.83’ü, 2014’te %16.48’i (artış %330)

ulkelerin_milli_gelirinin_dunya_milli_gelirine_orani_grafik

Görüldüğü gibi gelişmekte olan yukarıdaki birçok ülke dünyadaki ekonomik ağırlıklarını çeyrek yüzyıl içinde %33 ila %430 civarında artırmışken Türkiye’nin dünyadaki ekonomik ağırlığı hiç değişmemiştir. Tabii, Türkiye’nin 1987’den beri dünyadaki ekonomik ağırlığının pek değişmemiş olması bundan sonra da değişmeyeceği anlamına gelmiyor. Peki, Türkiye’nin ekonomik büyümesine dair gelecek projeksiyonları nasıl?

Büyüme Hikâyesinin Sonu
Yine IMF’nin Ekim ayında yaptığı son güncellemelere göre ekonomisi 2012’de %2.1 ve 2013’te %4 büyüyen Türkiye, 2014’te yalnızca %3 civarında büyüyecek. IMF Türkiye’nin 2015’te de %3 kadar büyüyebileceğini, 2016’da %3.7 büyüme olacağını, takip eden 2017, 2018 ve 2019 yıllarında da büyümenin %3.5’i geçmeyeceğini öngörüyor. IMF’nin öngörüsüne göre 2019’da Türkiye’nin dünyadaki ekonomik ağırlığı %.1.38 olacak, yani çok fazla bir değişiklik olmadığı gibi, bugünkü %1.41’lik orana göre bir miktar da gerileme yaşanacak.

Türkiye’nin tarihsel olarak yıllık ortalama büyümesinin %4.5 ila %5 civarında olduğunu göz önünde bulundurursak 2019’a kadarlık dönem için öngörülen büyüme oranlarının Türkiye’nin potansiyel ve tarihsel ortalamalarının çok çok altında olduğunu görebiliriz. Bu gelecek projeksiyonu AKP’nin “2023’te dünyanın ilk on ekonomisi arasına gireceğiz” söyleminin büyük bir fiyaskoyla sonuçlanacağını gösteriyor. (IMF’nin son güncel Ekim 2014 raporuna göre Türkiye 2019 yılına kadar dünya sıralamasında 17. ve 18.lik arasında gidip geldikten sonra 2019’da dünyanın en büyük 17. ekonomisi olacak, yani bugünkü sıralamalarda Türkiye adına büyük bir değişiklik yaşanmayacak.)

Türkiye’nin yıllık nüfus artışının %1 civarında olduğunu da hesaba katar ve kişi başına düşen milli gelir artışını hesaplamak için nüfus artışını ekonomik büyümeden çıkarırsak geriye elimizde yıllık %2 – 2.5 civarında bir kişi başına düşen gelir artışı kalıyor.

Bu oranda kalan bir kişi başına düşen gelir artışı, Türkiye’nin zengin ülkelerle arasındaki gelir uçurumunu kapatmayacağı gibi artıracaktır. Zira örneğin 40 bin dolar geliri olan ve nüfus artışı çok yavaş ve sıfıra yakın zengin bir ülkenin %1 civarında büyümesi kişi başına gelirini 400 dolar artırırken, Türkiye’nin 10 bin dolarlık gelirini aynı miktarda artırması için, yıllık %1 nüfus artışını da göz önünde bulundurursak en az %5 büyümesi gerekmektedir. Böylece (döviz kurunun sabit kalması koşuluyla) kişi başına gelir %5 – %1 = %4 kadar artacak ve bu %4’lük artış da 10 bin dolarlık kişi başına geliri 400 dolar artıracaktır. Kısacası hükümetin orta vadeli programında Türkiye için hedeflediği %5’lik büyüme oranı sadece zengin ülkelerle aradaki farkı sabit tutmak için gereken büyüme miktarıdır. Kaldı ki, 2014 için açıklanan verilerin de gösterdiği gibi Türkiye’deki büyüme oranı %5’in oldukça altına düşmüş durumda. 2014’te Türkiye’nin öngörülen %3 büyüme oranını dahi yakalayamayacağı ve kişi başına düşen gelirin de kur artışından dolayı 300-400 dolar kadar azalacağı tahmin ediliyor.

Bu noktada dilerseniz IMF’nin Avrupa Birliği için 2019’a kadar öngördüğü büyüme oranlarına da bir göz atalım. IMF’ye göre AB 2014’te %1.6, 2015’te %1.8, 2016-2019 arasında da yıllık %1.9 büyüyecektir. AB’de nüfus artış oranının %0.2 gibi Türkiye’den çok daha düşük olduğu göz önünde bulundurulursa AB’de 2014-2019 arasında yıllık %1.5 – 1.7 gibi bir kişi başına düşen gelir artışı öngörülüyor. Bugün itibariyle AB’de kişi başına düşen ortalama nominal milli gelir 34 bin dolar civarındadır. Yani Türkiye’nin nominal milli gelirinden yaklaşık 23.500 dolar daha fazla. AB’de kişi başına gelirin yılda %1.5 artması durumunda (ki bu yılda 500 dolarlık bir artış demek) sadece aradaki bu 23.500 dolarlık farkı korumak için bile Türkiye’nin 10 bin dolarlık kişi başına gelirini yılda %5 artırması yani ekonominin yılda ortalama %6 büyümesi gerekiyor. Yine hatırlatmak gerekirse bu sadece aradaki farkın açılmaması için gerekli oran. Halbuki tüm öngörüler ve göstergeler Türkiye’de ekonomik büyümenin önümüzdeki yıllarda bu %6’lık oranın yarısına dahi ulaşamayacağını gösteriyor.

Kısacası, başlıca yatırımları inşaat ve turizm alanlarından ibaret kalan, cari açığı kapatmak için yabancı sermayeyi Türkiye’ye çekmekten başka çaresi olmayan AKP ekonomi yönetimi, imam-hatip okulu açmayı eğitim, öğrencilere tablet bilgisayar dağıtmayı da bilim ve teknoloji yatırımı zannetmeye devam ettiği sürece Türkiye’nin zengin ülkelerle arası açılmaya devam edecek. Aynı dönemde, tıpkı Güney Kore örneğinde olduğu gibi hızla büyüyen Doğu Asya ülkeleri de birer birer Türkiye’yi gelip geçecek. Türkiye’nin ekonomik büyüme hikâyesi sönümlendikçe AKP’nin yükselen toplumsal tepkiye karşı baskıyı artıracağını öngörmek ise zor değil. Son dönemlerde hükümetin anaokullarından liselere tüm bir eğitim sistemini, sorgulayan ve eleştiren değil her koşulda itaat eden bireyler yetiştirmek üzere yeniden şekillendirmek için var gücüyle çabalaması da AKP’lilerin kendilerinin de “ekonomik büyüme” masalının artık son bulduğunun farkında olduklarını gösteriyor. Zira geleceği artık bir umut değil tehdit olarak görüyorlar ve iktidarlarını korumak için kendilerine sorgusuz sualsiz tabi olacak bireyler yetiştirmenin derdine düşmüş durumdalar. Zaman ne gösterecek yine de bilinmez ama tarihin bugüne kadar gösterdiği, gerici muktedirlerin baskıyla ve zorla beyhude iktidara tutunma çabalarının her daim insanlığın değişime olan tutkusu, özgür düşünce, bilim ve demokrasi mücadelesi karşısında yenilgiye mahkûm olduğu…

İletişim Aracı Mesajın Ta Kendisidir*: Gezi, Empati ve Merkezsiz Sosyal Medya

semazen_twitter*Marshall McLuhan

Türkiye’de Gezi hareketini ve şimdi Brezilya, Lübnan, Şili, Bulgaristan gibi ülkelerde yaşanan toplumsal tepkileri fantastik yapan küçük ölçekli bir protestonun geniş kitleleri sokağa dökebilmiş olması. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de ana akım medyanın iktidar yanlısı olması ve Gezi parkı direnişinin ilk günlerinde eylemler yerine penguen belgeseli gösterme konusunda ısrar etmesi karşısında Twitter ve Facebook gibi sosyal medya araçlarıyla organize olan yüzbinler, Gezi hareketinin karakteri ve içeriğini de aslında bu iletişim araçlarıyla, yani sosyal medyayı kullanarak şekillendirdi. Bu merkezsiz örgütlenme Gezi’yi kitlesel yaptı.

Gezi direnişinin sosyal medya aracılığıyla merkezsiz örgütlenmesi Gezi’ye destek veren herkesi Gezi’ye organik olarak bağladı. Çünkü lidersiz, merkezsiz, hiyerarşik olmayan bir oluşum katılan herkesi haber alımında, haber iletiminde ve Gezi hareketinin ileriki adımlarını şekillendirmede etkin yaptı. Bu kişisel sorumluluk bilinci merkezi bir idarenin yokluğunda ve herkesin aktif bireysel katılımı olmadığında Gezi hareketinin sahipsiz kalabileceği kaygısından ileri geliyor olabilir. Her ne motivasyonla gerçekleşmiş olursa olsun, bu katılımcı ve paylaşımcı hareket Türkiye tarihinde ilk defa bu denli kitlesel biçimde ortaya çıkan bir doğrudan demokrasi arzusundan besleniyor ve yepyeni bir deneyime kapı aralıyor.

Aslında demokrasinin parlamenter biçiminin Türkiye’de yüzyıldan uzun bir geçmişi var. Sık sık kesintiye uğrasa ve ağır aksak işlese de Türkiye’nin parlamenter geleneği birinci meşrutiyet dönemine kadar gidiyor. Tek parti döneminin sonundan itibaren sayacak olursak da Türkiye’nin neredeyse 60 yıllık bir çok partili geçmişi var. Bu 60 yıl boyunca muhalefet partileri hep mecliste yer aldı, ama etkili bir muhalefet yapamadı, bir anlamda temsil ettikleri iddiasındaki insanların taleplerini etkin bir biçimde ortaya koyamadı. Bugün ise artık demokrasinin temsili biçimine karşı inançsızlık sokağa taşındı ve sosyal medyadaki örgütlenme çevrimiçinden çevrimdışına taştı. Yani ezber bozuldu ve alternatif bir birliktelik biçimi deneyimlendi.

Okumaya devam et

Donna Haraway'in Makalelerinden Oluşan "Başka Yer" İsimli Derleme Güçsal Pusar'ın Çevirisiyle Metis Yayınları Tarafından Yayımlandı

baska-yer-donna-harawayden-secme-yazilar-donna-harawayAmerikalı feminist düşünür Donna Haraway’in en önemli makalelerinden oluşan “Başka Yer” adlı derleme Davetsiz Misafir Dergisi yazarlarından Güçsal Pusar’ın çevirisiyle Metis Yayınları tarafından yayımlandı. 2005 yılında Davetsiz Misafir’de Haraway’in Türkçe’ye ilk çevirisi olarak yayımlanan “Siborg Manifestosu” çevirisinin de altında imzası bulunan Güçsal Pusar’ın beş yıllık yoğun ve özenli bir çalışma sonunda hazırladığı “Başka Yer: Donna Haraway’den Seçme Yazılar” isimli derlemede Haraway’in otuz yıllık düşünce serüvenine tanıklık etmek mümkün. Kitabın tanıtım yazısında da belirtildiği üzere bu kitapta insani olan ile insani olmayanı, organik olan ile teknolojik olanı, tarih ile miti, doğa ile kültürü beklenmedik şekillerde bir araya getiren, böylece türler arasındaki sınırları ve hijyenik mesafeleri sorunsallaştıran figürlerle karşılaşacaksınız: Siborglar, primatlar, yoldaş türler, mütevazı tanık, OnkoFare™, DişiAdam©… Bir yandan kimliklerin kısmiliğini, tarihin olumsallığını, anlatıların parçalılığını vurgulayan, diğer yandan sürekli nesnelliğin imkânlarını araştıran Haraway, her bilginin “konumlu bilgi” olduğunu hatırlatıyor. “Adalet olmadan doğa da olmaz” diyen Haraway, dünya üzerinde insan yaşamının sürebilmesinin koşullarını sorguluyor, yeni bir deneysel yaşam biçimine ihtiyacımız olduğu uyarısını yapıyor.
Derlemenin tam içeriği ise şöyle:

-sunuş: güçsal pusar

-siborg manifestosu: yirminci yüzyılın sonlarında bilim, teknoloji ve sosyalist feminizm

-konumlu bilgiler: feminizmde bilim meselesi ve kısmi perspektifin ayrıcalığı

-ucubelrin vaatleri:uygunsuz/laşmış ötekiler için bir yenilenme politikası

-düzende dönüşüm: esnek stratejiler, feminist bilim çalışmaları ve primat revizyonları

-siborglardan yoldaş türlere: teknobilimde akrabalığı yeniden şekillendirmek

-mutevazi_tanik@ikinci_binyil

-cenin: yeni dünya düzenindeki sanal spekulum

E-kitap Türkiye'deki Dağıtım ve Yayın Tekellerine Karşı Bir Umut Olabilir Mi?

reederTürkiye’de kitap okur ve yazarlarının karşılaştığı sorunların başında dağıtım geliyor.

Özellikle büyükşehirler dışında yaşayan okurlar aradıkları kitaplara ulaşmakta büyük güçlükler yaşarken yazarlar ve çevirmenler de büyük yayınevleri ve dağıtımcıların oluşturduğu tekel karşısında eserlerini yayımlatmak ve dağıtmak için son derece düşük telif ücretlerini ve ağır sözleşme şartlarını kabul etmek zorunda bırakılıyor. Dağıtım tekelleriyle çalışmayan veya dağıtım tekellerinin yüksek komisyon ve aracılık ücretleri gibi beklentilerini karşılayamayan birçok orta ve küçük ölçekli kitabevi de son yıllarda bir bir kapanıyor. Bugünlerde Anadolu’da içinde hiçbir kitapçı bulunmayan şehir ve kasabaların sayısı her geçen gün biraz daha artmakta.

Türkiye’deki birçok yayınevi ve dağıtımcı, gerek yazar ve çevirmenlere son derece düşük telif ücretlerinin ödenmesini gerekse kitapçıların bir bir kapanmasını gerekçelendirmek için “Türkiye’de kimse okumuyor, kitap da satmıyor” ifadesini kullanırlar. Halbuki Türkiye’de kimsenin kitap okumadığı iddiası kesinlikle gerçekleri yansıtmıyor. Zannedilenin aksine yayıncılıkta büyük paralar dönüyor. Ve büyük sermaye destekli yayınevleri ve dağıtım tekellerinin oluşturduğu kartel, elde ettiği kârı paylaşmak istemediği bağımsız küçük yayınevleri ve kitapçıların varlığına tahammül edemiyor. Kısacası büyük yayınevleri ve dağıtımcılar her yeri geldiğinde kendilerini vatandaşa kültür hizmeti sunan fedakar kültür elçileri olarak tanıtırken aslında hem yazar ve çevirmenlerin emeklerini nasıl sömürdüklerini hem de para ve kâr hırsıyla bağımsız ve alternatif yayınevi ve kitapçıları ortadan kaldırmayı amaçladıklarını gizlemeye çalışıyorlar. İçinde bulunulan bu koşullar altında altında kitapların satış fiyatının yüzde 40’ı dağıtımcılara giderken, o esere hayat veren yazar ve çevirmenler yüzde 7 ila 10 arasında değişen telif ücretlerine razı olmak zorunda kalıyor.

Peki yayıncılık dünyasındaki bu haksız paylaşımı ortadan kaldırmak nasıl mümkün olabilir? Tam da bu noktada, Amerika ve Avrupa’da son birkaç yıl içinde satışları milyonlarla ifade edilen ve Türkiye’de de Ideefixe tarafından 2010’un Nisan ayı ortasında duyurusu yapılan e-kitap, yazar ve okurların uzun yıllardır yaşadığı haksızlıkları ve dağıtım sorununu çözme konusunda umut vaad ediyor. Zira e-kitap, eserlerin internet aracılığıyla satışı ve dağıtımını gerçekleştirerek okur ve yazar arasına adeta bir asalak gibi yerleşen ve daha çok kâr etmek için bir yandan yazar teliflerini düşürüp bir yandan da okuyucu için kitap maliyetlerini artıran dağıtım kartelleri ve yayıncılık tekellerini aradan çıkarıyor. Ayrıca Kindle e-kitap okuyucusu ile yalnızca kendi sitesinden satılan kitapların okunmasına izin veren ve bu konuda yeni bir tekel olmaya soyunan Amerika’daki Amazon şirketinin aksine Türkiye’de satılan e-kitap okuyucularıyla her türlü mecradan edinilen tüm e-kitaplar okunabiliyor, zaten ideefixe de bu konuda bir tekel oluşturmak gibi bir niyeti olmadığını ifade ediyor.

E-kitap sayesinde kitap maliyetleri ve dolayısıyla satış bedelleri düşeceği gibi, bugüne kadar kârlı olmadığı için büyükşehirler dışında dağıtımı yapılmayan eserlerin Türkiye’nin her yerindeki okurlarla buluşması mümkün olacak. Türkiye’deki ilk e-kitabın, kârlı olmadığı gerekçesiyle sözde kültür elçisi büyük yayın ve dağıtım tekellerinin bugüne değin hiç uğramadığı Van ilinde yaşayan bir okur tarafından satın alınmış olması hem manidar hem de umut verici.

Şüphesiz e-kitap’a geçiş kolay olmayacak. Muhafazakar ve gerici yayınevleri ve büyük sermaye destekli yayın ve dağıtım tekelleri bugüne kadar oluşturdukları tahakküm ağını muhafaza etmek için yoğun bir propaganda çalışması başlatmışlar bile. Sözde ilerici ve solcu olduğunu iddia eden birtakım yayınevlerinin başını çektiği ve Türkiye Yayıncılar Birliği’ni e-kitap projesine karşı ikna etmeye çalışan bu gerici propaganda ile başa çıkmak epey bir vakit alacak gibi gözüküyor. Ne var ki, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kitap ve yayın dünyasının yönü edebiyatın, sanat eserlerinin ve farklı fikirlerin paylaşılmasını kolaylaştıracak ve yazarlar ve okurlar arasındaki aracıları mümkün olduğunca ortadan kaldıracak teknolojilere dönmüş durumda. Bu dönüşümün farkına varmış 40’tan fazla yayınevi bugün itibariyle e-kitap projesine katılmış bulunuyor. Ama her zamanki gibi bu dönüşümü en çok arzulayanlar o hep “kitap almıyor” ve “okumuyor” diye yaftalanan Türkiye’nin dört bir köşesinden sıradan vatandaşlar. Henüz elektronik ortama uyarlanan kitapların sayısı 300ü bulmadığı halde e-kitap okuyucularına yönelik talep e-kitap sayısını katlamış durumda. Internetteki sansüre, sermayenin yayın ve dağıtım tekellerinin kitap fiyatlarını fahiş boyutlara vardıran kâr hırsına ve kendilerini cahil ve okumayan olarak damgalayan sözde ilerici ve solcu yayıncılara inat, yenilikçilikte, dünyadaki son gelişmeleri kovalamakta, bilgi ve düşünce paylaşımını hızlandıran ve kolaylaştıran teknolojileri takip etmekte öncü rolü her zaman olduğu gibi yine Türkiyeli okurlar oynuyor.

Bu arada “Başka Dünyalar Mümkün” ve “Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek” başlıklı kitaplarımızı yayımlayan Varlık Yayınları’nın da geçen hafta itibariyle e-kitap projesine dahil olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Pek yakın bir zamanda kitaplarımızı elektronik formatta edinmek ve okumak mümkün olacak.

E-kitap projesi hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek ve halihazırdaki e-kitapları görmek için www.idefix.com/ekitap/ adresi ziyaret edilebilir.

Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından bu yıl onbirincisi düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı

Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından ilki 1998 yılında düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı. Bu yıl yarışmanın konusu “kriz”.

Öyküler aracılığıyla krizlerin düşünülmesinin amaçlandığı yarışmada, yazarlar, bilimin “kötüye” kullanılmasından, doğal kaynakların ölçüsüzce tüketilmesinden, belki gelecekte insan, android, siborg ve robotlar arasındaki anlaşmazlıklardan ya da umulmadık bir anda yepyeni bir canlı türünün belirmesinden sonra çıkabilecek krizleri ele alabilecekleri gibi dilerlerse kendi kurgularına göre geliştirdikleri krizleri de yazabilecekler.

Son başvuru tarihi 17 Temmuz 2009 olan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın sonuçları 2 Kasım 2009 tarihinde açıklanacak. Herkesin katılabileceği yarışmada birinci gelecek yarışmacıya dizüstü bilgisayar verilecek. Dereceye giren öyküler TBD web sitesinde, Bilişim Dergisi’nde yayınlanacak ve kitap olarak bir öykü seçkisinde yeralacak. Yarışmanın seçici kurulu Hikmet Temel Akarsu, Bülent Akkoç, Semih Gümüş, Talat S.Halman, Necdet Kesmez, Mustafa Kutlay, Mustafa Küpüşoğlu ve Buket Uzuner’den oluşuyor.

Yarışmaya ilişkin ayrıntılı bilgi ve başvuru için: www.tbd.org.tr

Genç Bir Kültür Endüstrisi: Dijital Oyun

kitapYazan: Işık Barış Fidaner

Bilgisayar oyunu denilen şey nedir, size göre? Yeni kuşak gençliğin uyuşturucusu, çocuklarımızın içine düştüğü bir para tuzağı mı? Yoksa gerçek hayatın sınırlarını aştığımız bir alan, ya da tersine kendi boşluğuna insanları sürükleyen saf vakit kaybının girdabı mı? Oyunların bizim için olan anlamı durduğumuz yere göre değişebilir; onları yaşadığımız sorunların kaynağı, ya da daha temel başka sorunların bir sonucu olarak görebiliriz, ama onları görmezden gelemeyiz.

Kapalı gişe oynayan sinema filmleri gibi, kimi oyunlar milyonlarca oyuncuya ulaşabiliyor. Dijital oyun, artık sinema gibi büyük bir kültür endüstrisi oldu. Sinema kadar olgunlaşmamış, henüz genç bir sektör; ama hem toplumsal etkisi, hem de ekonomik hacmi açısından sinemadan hiç de geri kalmıyor. Oyun sektörünün Holywood gelirlerini aştığı, sözgelimi Blizzard’ın sadece World of Warcraft’tan milyar dolarlar kazandığı bir süredir yazılıp çiziliyor. Oyun diğer medyaların yerini almaya başladı. Başkalarının bizim yerimize oynadığı bir filmi izlemektense başrolü olduğumuz bir çevrimdışı oyunu tercih edebiliyoruz. Terör olayları, aile sorunları ve bakım ürünlerinin iç içe girdiği televizyon ekranındaki boğucu karmaşada yol aramaktan vazgeçerek, bir kitlesel çevrimiçi oyunun (MMORPG) ferah, ilkel ve iyi tanımlanmış dünyasının vatandaşlığına yazılabiliyoruz. İnternetin haber kaynağı ve eğlence aracı işlevlerini televizyondan kısmen devralması gibi, dijital oyunlar da giderek zamanımızın daha büyük bir kısmını geçirdiğimiz bir medyaya dönüşmekte.

Oyunların hep birbirine benzediği çok söylense de üreticiler çeşitlidir. Bazı oyun stüdyoları yeni pazarlar kurmak için özgün ürünler yaratırken, bazıları ise varolan pazar rekabetinin sonucu olarak birçok klişe ürün çıkarır. Aynı bir ekosistem gibi, yenilikçi bir oyun (Doom) çok tutulursa onun taklitleri üretilir, böylece yeni bir oyun türü (First Person Shooter) doğmuş olur. Daha sonra bu oyun türü kendi içinde farklılaşmış alt türlere ayrılır ve evrim böylece sürer. Öte yandan, unutmamak gerekir ki bu yapı kapitalizm koşullarında gelişmektedir ve dijital oyun her şeyden önce bir metadır.
Okumaya devam et