Solun Bourdieu'ye ihtiyacı var mı?

Yazan: Bruno Latour
Fransızca'dan Çeviren: Canay Özden

Farzedelim ki basın, Fransız sosyolojisindeki hakim yaklaşımın, yani Pierre Bourdieu ve meslektaşlarının düşüncesinin, solun yeniden inşasına dair ilgisini değerlendirmek için kamuya açık bir tartışma ortaya atmış olsun. Çorbada benim de tuzun bulunsun, ama önce bilimler ve siyaset ilişkisiyle uzun bir süredir ilgilenmekten başka bir niteliğim olmadığını söyleyerek lafa başlayayım. Bana öyle görünüyor ki sol ve Bourdieu ilişkisi meselesi şu ana kadar iki nokta çevresinde döndü: Bilimsel araştırmaları Bourdieu’yü politik pozisyonlar almaya yetkili kılıyor mu? Tahakküm sosyolojisine yaslanarak sosyal-demokrasiden daha güçlü bir sol geliştirebilir miyiz? Ne kadar ilgi çekici olsalar da, bu iki tartışma da Bourdieu sosyolojisinin bilimsel olduğunu ve solda yeraldığını varsayıyorlar. Oysa, bu önkabullerin ikisi de bana yeteri kadar isabetli görünmüyor.

Solcu olmak için ezilenlerden bahsetmek yetmez. Esas mesele iktidarın sonuçlarını ezilenlerin nasıl izah ettiklerinin anlaşılmasında gizlidir. Bourdieu’nün sosyolojisinde, ilginç bir betimleme anından sonra, terimlerin ve durumların çeşitliliğinin yerini, az sayıda, sürekli tekrarlanan ve aktörleri aktörlere çaktırmadan manipüle eden görünmez güçler alıyor. Oysa, insanların kendileri tarafından bu görünmez güçleri tanımlamak için buldukları terimlerle, sosyolog tarafından ifşa edilen «görünmezler» arasında temel bir fark var: Birinciler aktörler tarafından geliştirilmiştir. Dolayısıyla aktör dediğimiz insanlar kendi kavramlarıyla «inceleyebilir». İkinciler ise, sadece sosyolog tarafından bilinir ve insanların gözünden kaçar. Hakim tahakküm söylemi geçtiği anda, sıradan insanlar daha da güçsüz kılınmıyorlar mı? Adlarına konuşulduğu iddia edilen insanların söz, icat ve direniş kapasitelerinin bu şekilde indirgenmesi işine «solculuk» denebilir mi?
Okumaya devam et

Reklamlar

Makine Kırıcılara Övgü

Sabah erkenden kalktı, elini yüzünü yıkadı, kahvaltısını ederken masada gözüne ilişen uzaktan kumandanın tuşuna dokundu ve televizyonu açtı. Televizyonu açmasıyla bir anda sabahın o durgun ve kırılgan mahmurluğu paramparça olurken odanın içini, hızla akan rengarenk kareler ve anlaşılmaz cümleler doldurdu. Canhıraş bağırışlar, kahkahalarla gülmeler, hıçkırıklarla ağlayışlar boğdu evinin salonunu. Tüm renkler ve tüm sesler birbirine karışıyordu adeta. Hiçbir şey yapması gerekmiyordu gözünü ve kulağını açık tutmaktan başka. Her şey, tüm dünya, önünden akıp geçiyordu sanki. Yalanlar, dolanlar, savaşan ordular, şuh kahkahalar, aynı tempoda hızla çalan yüksek müzik, üst perdeden atanlar, alt perdeden tutanlar, sonra tekrar, tekrar yalanlar. Gözünün içine baka baka söylenen yalanlar. Beynini uyuşturmaya, onu ele geçirmeye çalışan görüntüler. Bu aletin yaşayan hemen herkesin evinde olduğunu biliyordu. Herkes günde dört beş saat aletin önünde yalanları dinliyordu. En sonunda da insanlar kendi yalanlarına inanıyordu, başka çıkış yok. Artık “ezilenler” kavramı, iktidarın teknolojik aygıtları karşısında boyun eğmeye zorlanan herkesi kapsıyordu ve sınıfsal ayrımlar silikleşiyordu. Ezen, ezilen arasında ayrım kalmamıştı aslında. Görüntüsü izlenen de ondan yaşaması istenilen hayatı yaşıyordu sadece. Başka çıkış yok. Televizyonu parçalamak, pencereden aşağı atmak geldi içinden.
Okumaya devam et

Otobüsü Beklerken

Durak ufukta göründüğünde, yanında bir otobüs duruyordu. Adımlarımı sıklaştırıp hızlandım ama tam durağa vardığımda otobüs keskin patinaj sesleri eşliğinde ve berisinde lastik izleri bırakarak kalkıverdi ve ben arkasından bakakaldım. Boş durakta, nasıl olsa gelecek olan yenisini beklemeye başladım. Zevkli geçen bir günden sonra okuldan eve dönecektim: Müzik odasındaki piyanonun akort edilişini seyretmiş, kaosla ilgili bir seminere katılmış ve bol integralli bir fizik dersine girmiştim. Şu otobüs yolculukları biraz daha kısa sürselerdi, neredeyse isteyeceğim başka hiç bir şey kalmayacaktı, ama işte onlar da hayatımın tuzu biberiydi…
Durağa birkaç kişi daha geldi. Kısa vadede istekleri aynı olan birkaç insan… (Tabii bu ülkü birliği, insanlar otobüsten indikten sonra görece bozulacak.) Sanki her gün gördüğü yer değilmiş gibi etrafına bakınanlar, gözlerini bir noktaya dikip dalanlar, diğerlerini gözleyen ama bakışları çakıştığında etrafa bakıyormuş gibi yapıp gözlerini kaçıranlar. Ne düşünüyorlar acaba?
Okumaya devam et

Bülent Somay ile Bilimkurgu ve Fantazi Edebiyatı Üzerine

Söyleşi: Bülent Somay

“Günümüzde bilimkurgu edebiyatı ve sineması” konusunda konuşmaya başlarken bunun bir kriz konuşması olacağını belirtmekte yarar var; çünkü bilimkurgu günümüzde ciddi bir kriz durumunda, yani bilimkurgunun son anlamlı okulu cyberpunk (siberpunk) 1990’ların başında pilini bitirdiğinden beri bilimkurgu alanında yeni bir şeyler olmuyor Eski ayları kırpıp kırpıp yıldız yapmaktan başka hiçbir şey yapılamıyor. Yapılan ne? Isaac Asimov’un vakıf üçlemesini yeniden yazmak. Piyasayı izliyorum, özellikle Amerikan bilimkurgu piyasasını. Şu anda bir yeniden basımlar furyası var. Heinlein’ları yeniden basıyorlar. Her ne hikmetse tam da bu Irak savaşından önce, Amerika’daki en militarist ve en milliyetçi bilimkurgu yazarını dön dolaş yeniden basmaya başladılar ama Asimov yenidenbasımları pek yok, çünkü o milliyetçi olmayan bir Yahudi. Onun dışında mesela Le Guin yenidenbasımları da yok bu aralarda, o da duruma uygun değil çünkü.
Bir yılda yayınlanan yeni bilimkurgu romanı sayısı yaklaşık 1970’lerin onda birine düşmüş durumda. Şimdi bunun sebebi var. 70’lerdeki bilimkurgu yükselişinde bir çok yeni akım vardı. Yepyeni kadın bilimkurgu yazarları çıkıyordu ve feminist bir soluk geliyordu bilimkurguya. Keza aynı zamanda eşcinsel bilimkurgu ortaya çıkmıştı. Bu pek bilinmiyor Türkiye’de ama Thomas Dish , Samuel Delany gibi eşcinsel yazarlar ortaya çıkmıştı. Yani 1960’ların altüst edici hareketlerinin 70’lerdeki uzantıları bilimkurgu alanına girmişti olduğu gibi. Siyah blimkurgu yazarları vardı, çevreciler vardı (Callenbach ve Ekotopya ve John Brunner- aynı zamanda cyberpunkın atası kabul edilir, yazdığı “Şok Dalgası Süvarisi” aslında ilk cyberpunk kabul ediliyor). Dolayısıyla 70’ler müthiş bir artışa sahne oldu. 80’lerse bunların pilinin bittiği on yıl. Hepsinin yerine bütün seksenleri kaplayan cyberpunk var. Cyberpunk çok önemli bir adımdır; çünkü dijital devrime denk düşebilecek tek akım da odur zaten. Ama şimdi djital devrim cyberpunkçıların sandığından çok daha hızlı geliştiği için daha adamların romanı yazmalarıyla romanın yayınlanması arasındaki sürede onların öngörü sandıkları şey gerçek oluveriyordu. Mesela cyberpunk’ın ünlü filmi Johny Mnemnic’te anlattığı şeyi geçen gün gazetede okudum. Yani insan hafızasını olduğu gibi çipe alabiliyorlar artık ve kafatası üzerine çipi takıyorlar ve alzheimer ya da parkinson gibi nedenlerle beyin dokusu tahribata uğramış insanların hafızasını yeniden kazanmasını sağlıyorlar. Dolayısıyla cyberpunk’ın şöyle bir problemi var, çok yakın gelecekle uğraşmaya çalıştığı için olayları yakalayamıyor (idi). Nitekim 90’larda da zaten cyberpunk sönüp gitti.
Okumaya devam et

"Hokus Pokus":Lanetlenmiş sözcük

O'nu kalbimde bilmekle ben de O'na can verdim
-İbn-i Arabi

Hokus pokus, abrakadabra ve bunun gibi tüm kültürlere bir şekil kazandırılmış, söylemesi bile tılsımlı kelimeler… Haşhaş aşkına dayalı eski Sümer kültlerinden gelen bu sözcükler günümüzün mantıklı, bilimsel bir o kadar düzenli ve denge saplantılı dünyasında rafa kaldırılmış ve hatıra olmuştur. Ne zaman onları anar olsak yüzümüzde bir küçümseme belirir. Çünkü bizler hesaba ve hesaplamalardan doğan kurallara inananlar olarak yetiştirildik. Weber’in de değindiği gibi bugünün modern toplumunda kesinlik temeldir. Büyüler, sihirler, tılsımlar ise ilkel toplumlara veya okumamışlara aittir ve benmerkezci tabiata uygun olarak onlar bize göre değersizdir ve geçmişe dahildirler. O yüzden “HOKUS POKUSLAR” lanetlenmiştir ancak lanet yağdırmak da bir çeşit büyü tanımının içine girer çünkü büyü yapmak insanın kanına işlemiştir.
Tek tanrılı dinlerden önce hani “Yüzüklerin Efendisi”nde olduğu gibi etrafta büyücüler, cadılar veya şamanlar vardı. Onlar Tanrılarla iletişim kurmaya özel yeteneği olanlardı ve bazen tanrılardan bile daha çok sözleri geçerdi. Sonra Tanrı tek olarak geldi ve tüm insanlar kul oldu. Kuran’da kara büyü yasaklanıyordu. Avrupa tarihindeki cadı yakma eylemi Tanrı olmaya özenmeye çalışan günahkarları cezalandırma biçimiydi ve bu oldukça makul görülüyordu; çünkü suç büyüktü. Yapmak eyleminden gelen “magic” yani bir anlamda yaratma ve değiştirme yetisi sadece Allah’a mahsustu.
Okumaya devam et

Hangi Yüzüklerin Efendisi?

Yüzüklerin Efendisi’nin üçüncü ve son bölümü “The Return of the King” (Kralın Dönüşü) 19 Aralık’ta vizyona giriyor. Aslına bakarsanız, senaryosu bundan yaklaşık elli yıl kadar önce Tolkien tarafından yazılmış olan serinin bu son filmine dair bekleyişin tamamen bilinmez bir muamma olan Matrix’in sonunu beklemek kadar heyecan verici olduğunu söylemek güç. Sonunda ne olacağı bilinen bir sinema filmine dair spekülasyon yapmak da pek anlamlı görünmüyor. Yüzüklerin Efendisi’ne dair tartışmalar da zaten filmin olay örgüsünden çok ya kitapla film arasındaki benzerlik ve farklılıklardan yola çıkan Tolkien hayranlarından filmi beğenenler ile hayal kırıklığına uğrayanlar arasında ya da Yüzüklerin Efendisi’ni Hollywood’un yeni para tuzağı olarak gören ve filmden yola çıkarak fantezi-kurgunun bir gerçeklikten kaçış edebiyatı ve sineması olduğu savunanlar ile Yüzüklerin Efendisi’ni gerçek dünyaya dair sonsuz göndermeleri olan muhalif, sıra dışı bir meydan okuma olarak tanımlayanlar arasında geçti ve geçiyor. Tüm bu tartışmalara Altyazı Dergisi’nin önceki sayılarında kapsamlı bir şekilde yer verilmişti. (bkz. Altyazı Sayı:13 / Aralık 2002) Ben ise bu yazıda, tüm bu tartışmalara tarihsel bir boyut katmaya çalışacağım. 1955’te yayımı tamamlanan bir kitap olarak doğan Yüzüklerin Efendisi’nin 2003 yılının son ayında gösterime girecek bir filme dönüşürken geçirdiği evrime, Yüzüklerin Efendisi çevresinde günün toplumsal koşullarına göre oluşan evrenin nasıl da dönemden döneme farklılaştığına ve böylece metin aynı kalırken yorumunun nasıl da değiştiğine değineceğim. Böylece, aslında kitap ve filme dair karşıt tarafların görüşlerinin dayanağının farklı tarihsel dönemlerden beslendiğini ve ortada aslında birden fazla Yüzüklerin Efendisi olduğunu görme imkanımız olacak. Pek tabii bu durumda, filmin gösterime girmesiyle yeniden alevlenen birçok tartışmanın aslında havada kaldığı ve anlamını yitirdiği gözümüze çarpacak.
O zaman hep beraber yazının başlığındaki soruyu sorarak başlayalım:
“Hangi Yüzüklerin Efendisi?”
Okumaya devam et

Dark City: "Önce Karanlık Vardı"

Önce karanlık vardı. Sonra yabancılar geldiler…

Filmin ilk iki cümlesiden yapılan yukarıdaki alıntı, Dark City’nin ‘kara film’ ile ‘bilimkurgu’nun belki de en çok çakıştığı bir noktada bulunduğunun en güzel özeti niteliğinde. Gerçekten de Dark City’de olduğu gibi hiç güneşin doğmadığı, gündüzün asla yaşanmadığı bir dünyadan daha karanlık bir dünyayı tasavvur etmek muhayyilemizin sınırlarını aşıyor. Diğer yandan bu fiziksel anlamdaki karanlık, film ilerledikçe yoğunlaşan bilimkurgusal disütopik tasvirlerle, boyunduruk altında olmanın, güçsüzlüğün, umutsuzluğun ve çıkışsızlığın karanlığı ile birebir örtüşüyor.

Alex Proyas’ın hem geçmişteki çok sayıda bilimkurgu ve kara film temasından etkilendiğinin gözlerden kaçmadığı hem de ileride daha ayrıntılı bir şekilde değineceğim üzere Matrix gibi çok sayıda takipçisini de hiç şüphesiz bir hayli etkilediği Dark City’si, bu anlamda bilimkurgu sinemasının evriminde kilit bir konumda bulunuyor ve kendisinden sonra bilimkurgunun ve kara filmin hangi noktaya evrileceğine dair ilk sinyalleri veriyor. Durduğu noktada, gerek kurgusu, gerek felsefi derinliği, gerekse muhteşem ışık kullanımı ve görüntü yönetimi, çarpıcı dekoru ve son derece sık ve başarılı sahne geçişleri gibi teknik özellikleri ile hem bilimkurgu hem de kara film türlerinde bir sinema başyapıtı olma niteliği taşıyor.
Okumaya devam et

Yarından Sonra, Aynı Tas Aynı Hamam – The Day After Tomorrow –

Her şeyden önce söylemek gerekir ki, Yarından Sonra (The Day After Tomorrow,2003) son dönemlerde bolca çekilen bir dizi geniş bütçeli Amerikan yapımı felaket filmi arasından, bir çırpıda ayrılan, sadece görsel efektlerdeki ilerlemenin hangi noktaya ulaştığını görmek ve hoşça vakit geçirmek için gidenlerin değil, aynı zamanda dünyanın gidişatı üzerine fikir yürütenlerin de beklentilerini karşılayan bir film. Bu yazıdaki esas ilgi odağımızın da filmin tartışmaya açtığı politik ve felsefi mesajı ile filmin varoluşu ile kime ve neye hizmet ettiği sorunsalı olduğunu hemen belirtelim. Ama bugüne kadar Yarından Sonra üzerine yürütülmüş bazı genelgeçer tartışmalara da değinmeden geçmeyelim istedik.
Bu tartışmaların başında, Yarından Sonra’nın da ABD yapımı felaket filmlerinin olmazsa olmaz klişelerini barındırdığı ve kendinden öncekilerin bir kopyasından ibaret olduğuna dair eleştiri geliyor. Pek tabii, Yarından Sonra’nın bugüne kadar çevrilen çeşitli Hollywood kaynaklı felaket filmlerindeki birtakım klişeleri barındırdığı âşikar. Her zamanki gibi yine felaketi önceden öngören bir araştırmacı ve onun uyarılarını dikkate almayan bürokratlarla karşılaşıyoruz bu filmde. Yine tüm felaketlere karşın canları pahasına birbirlerini sevip kollamaya devam eden ve bunun için başlarına gelmedik kalmayan aptal aşıklar çıkıyor karşımıza. Nitekim yine filmin sonunda, öngörü sahibi adamımız ve aptal aşıklardan oluşan ekibimize, milyonlarca insanın öldüğü felaketten sağ kurtulmayı başararak Baudrillard’ın ‘Amerika’ kitabında tasvir ettiği Amerikalılar’ın en büyük tatmin kaynağı olan şu meşhur cümleyi söylemek nasip oluyor: “We did it!” (‘Yaptık – Başardık’) Ha unutmadan her zamanki gibi pişmiş tavuğun başına gelmeyenler yine gele gele New York’un başına geliyor, bu sefer de dev dalgalarla dövülen şehri sular seller götürüyor, daha önce başına göktaşı düşen, sular altında kalan, kumsala gömülen zavallı Özgürlük Heykeli ise bu kez buzlarla kaplanıp donmaktan kurtulamıyor.
Okumaya devam et