Operasyon Argo: Oscar Yolunda Propaganda

Altyazı Dergisi’nin Aralık 2012 sayısında yayımlanmıştır.

Argo, İran Devrim’ini takip eden ilk aylarda İranlı öğrenciler tarafından işgal edilen Amerikan’ın Tahran büyükelçiliğinden işgal başladığı sırada kaçarak Kanada elçiliğine sığınan altı Amerikalı diplomatın bir CIA operasyonuyla İran’dan kaçırılmalarını konu alıyor. Uzun süre Kanada elçiliğinde mahsur kalan Amerikalı diplomatlar, bu Kanada-CIA ortak operasyonunda İran makamlarına çekimlerinin Tahran’da yapılacağı duyurulan Argo isimli sahte bir bilimkurgu filminin Kanadalı yapım ekibi olarak tanıtılıyor ve kendilerine sağlanan Kanada pasaportlarıyla İran’dan kaçmaya çalışıyor. O dönemde operasyonu yöneten CIA ajanı Tony Mendez’in kaleme aldığı kişisel anılarından yola çıkılarak senaryosu hazırlanan Argo, böylece üstü kapalı bir şekilde de olsa tarihi gerçekleri yansıttığı iddiasını taşıyor. Filmdeki temel sorun da işte tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Filmin “tarihi gerçekleri” yansıtma iddiası ile bu filmin hem yönetmenliğini hem de başrol oyunculuğunu üstlenen Ben Affleck’in olayları beyazperdeye yansıtırken kullandığı Amerikan merkezci şovenist ve oryantalist anlatı arasında derin bir çelişki ve tutarsızlık var.

Evet, Argo filmi “bu filmin gerçekte yaşanmış olaylara dayandığını” ima ederek ve bu iddiasını desteklemek için 1950’li yılların başında İran’daki demokrasi girişiminin CIA tarafından bastırılmasından 1979’daki İran Devrimi’ne kadar gelişen sürece dair önemli olaylar hakkında tarihsel bilgiler verip yer yer bu yaşananlara ait gerçek belgesel-arşiv televizyon görüntülerine başvurarak açılıyor. Aslında filmin daha en başında İran Devrimi’nin ve akabinde Amerika’ya yönelik büyük tepkinin yok yere olmadığının vurgulaması dikkat çekici. Filmin henüz ilk dakikalarında, 1951 yıllında İran’da demokrasiye geçiş çabaları sonucu büyük halk desteğiyle başa gelen ve ilk icraat olarak İran petrollerini millileştirip bölgedeki Amerikan ve İngiliz çıkarlarını tehdit eden dönemin başbakanı Musaddık’ın CIA’in örgütlediği bir darbeyle iki sene sonra nasıl görevden uzaklaştırıldığını ve bunun hemen ardından Amerikan desteğiyle başa geçirilen Şah’ın despot ve şımarık tavırlarının İran halkını nasıl canından bezdirdiğinin açıkça dile getirilmesi, Argo’nun “tarihsel gerçekleri” üstelik “eleştirel” bir biçimde yansıttığı yanılsamasını kuvvetlendiriyor. Bir Hollywood yapımından beklenmeyecek bu türden bir özeleştirinin ilk başta beni de şaşırttığını söyleyebilirim.

İran Devrimi’nin daha önce CIA tarafından düzenlenen siyasal komplolara karşı bir tepki olduğunu ima ederek başlayan Argo, böylece daha baştan “kaba bir CIA ve Amerika propagandası” filmi olmadığı, aksine yaşananları tarihsel ve siyasal yönleriyle çok boyutlu bir biçimde aktardığı imajını çiziyor. Yine filmin hemen başlangıcında, CIA yönetim kadrosunun İran’daki Kanada konsolosluğunda gizlenen Amerikalı diplomatların kurtarılması için onları kış ortasında “bisikletle Türkiye’ye kaçırma” planlarını tartıştıkları sahnede bu kez de CIA üst düzey yetkililerinin, önemli siyasal sonuçlar doğurabilecek operasyonlar planladıkları coğrafyalar hakkındaki tarihsel, kültürel ve toplumsal bilgilerden ne denli yoksun olduklarına dair bir özeleştiri göze çarpıyor. Ne var ki, tüm bu eleştirel görünüm, aslında Argo filminin ikiyüzlülüğünün bir parçası. Filmin henüz başında sözde gerçekçilik ve eleştirellik iddialarını pekiştiren ve adeta “eleştiri gerekiyorsa onu da biz zaten yaparız” diyen Argo, böylelikle bazı izleyicilerin böylesi bir konuyu işleyen Amerikan yapımı bir filmin gerçekçiliği ve tek yanlılığına dair şüphelerini ortadan kaldırıp eleştirel kalkanlarını indirmeyi başarıyor. Sonrası malum. Argo filminin tüm bu özeleştirel duruşu, CIA ajanı Tony Mendez’in (Ben Affleck) İran’a varması ile sona eriyor ve biraz gecikmeyle de olsa Hollywood klişeleriyle bezeli o bildik Amerika, emperyalizm ve CIA propagandası, yüksek bir tempoyla izleyiciye pompalanıyor.
Okumaya devam et

Reklamlar

1 Eylül’de Roboski'yi Yeniden Hatırla(t)mak…

“Hayatta kalma anı aynı zamanda iktidar anıdır. Ölümün karşısında duyulan dehşet, ölen bir başkası olunca tatmine dönüşmektedir”
[Elias Canetti]

1 Eylül Dünya Barış! Günü vesilesiyle Türkiye Barış Meclisi’nin Roboski’de gerçekleştirdiği anma etkinliğine Van’dan giden dört kişi olarak biz de dâhil olduk. Hem devletin o unutulmaz katliamının cereyan ettiği bölgeyi görmek hem de o unutulmaz acının yaşayan ortaklarını yakından tanımak isteğiyle o tekin görünmeyen! yollara düşünmeden düştük. Yolun dolambaçlı ve ıssız güzergâhı boyunca gördüğümüz her manzara nutkumuzun kesilmesine, bizi büyülemeye fazlasıyla yetti. Kısacası devletin yıllarca uyguladığı hiçbir güvenlik stratejisinin sonuç vermediği, Tanrı’nın bile hâkim olmasının mümkün görünmediği bir coğrafyadan geçiyorduk. Eruh – Şırnak arası yolda bizim arabamızdan başka hiçbir arabanın olmaması, çöken karanlık ve uçurumları yalayan yol, içimizdeki ürpertiyi daha da arttırmıştı. Eruh’un bir köyünde verdiğimiz molada oturan amcalarla biraz muhabbet edip Şırnak’ın girişinde askeri kontrol noktası olup olmadığını Kürtçe sorduğumuzda birlikte gülerek “askeriye değil de gerillanın yol kontrolü olabilir” cevapları karşısında “nerde bizde o şans” deyip yolumuza devam ettik. Şırnak’a varmadan önce yol kenarında bekleyen üç korucunun sırtlarını bize dönerek yüzlerini saklamayı tercih etmeleri ve arabayı durdurmamaları bizi en çok şaşırtan karelerden biriydi. Yıllardır devletle her türlü suç ortaklığı yapmaktan, kanlı paraları ceplerine indirmekten utanmayan bu para-militer güçlerin o akşam teşhir olmaktan çekinmelerine veya korkmalarına doğrusu bir anlam veremedik. Geceyi Şırnak’ta bir avukat arkadaşın evinde geçirdikten sonra sabahın erken saatlerinde Roboski’ye varmak üzere yola koyulduk.

Uludere yolunu izleyerek Roboski’ye vardık. Anmanın gerçekleşeceği mezarlığa geçmeden önce yolda arkadaşlarımız Vicdani Redci Halil Savda ve Eko-Anarşist Mirazla karşılaştık. Halil’in Roboski’den Ankara’ya kadar yürüyeceği barış yürüyüşünü bir sevgi yumağı oluşturarak kutladık. Birbirimize biraz takılıp ve bir hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra arkadaşlara sarılarak ayrıldık. En sonunda Roboski’de evin önünde bizi bekleyen Türkiye Barış Meclisi’nin farklı illerden gelen otuza yakın heyetiyle, katledilenlerin akrabalarıyla ve bazı gazeteci arkadaşlarla buluştuk. En aşina simalardan biri şüphesiz Radikal gazetesinden Pınar Öğünç’tü. Kaçak çay ve sigara eşliğinde Pınar’la ve Diyarbakır’dan gelen arkadaşlarla muhabbet ederken devlete ait bir makam arabasıyla gazeteci Ertuğrul Mavioğlu teşrif etti. O makam arabasının kime ait olduğunu, neden Mavioğlu’na tahsis edildiğini sormaya bir türlü fırsat bulamayınca içimizde cevapsız bir soru olarak kaldı. Daha sonra barış heyeti ve Roboski sakinleriyle birlikte mezarlığa geçtik. Mezarlıkta Barış Meclisi’nden farklı kişiler tarafından Kürtçe ve Türkçe basın açıklamaları yapıldı. Devletin malum katliamı hep birlikte kınandı. Konjonktürel ve sıkıcı politik analizlerden sonra sözü katledilenlerin akrabalarından biri aldı. Devletin kanlı tazminat parasını asla kabul etmeyeceklerini, ömürleri yettiği sürece bu davanın takipçisi olacaklarını ve olayın faillerinin ortaya çıkarılıp yargılanması için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını kararlılıkla vurguladı. Mezarlıkta dikkati çeken noktalardan biri katledilen 34 kişinin mezarından başka mezarın olmaması ve mezarların bu kadar kısa sürede çok düzgün bir yapıda inşa edilmiş olmalarıydı. Fotoğraflarla, sloganlarla, bayraklarla ve sarı kırmızı yeşil renklerle bezenmiş mezarlık tam anlamıyla politik bir parkı andırıyordu. Konuştuğumuz her kadın son derece güçlü bir politik jargonla ve örgütlü bir duruşla konuşuyordu. Ancak içimizi acıtan en önemli ayrıntı, kadınların ellerine aldıkları fotoğraflarla kameralara ve fotoğraf makinelerine koşturan ve sürekli poz veren bir role alıştırılmış olmalarıydı. Fotoğraf makinesi taşıyan her insana çocuklarının veya kardeşlerinin trajik hikâyesini turizm rehberlerinin tanıtım konuşmalarını andıran şekilde durmadan anlatmaları, medyanın her türlü acıyı estetikleştiren, her türlü mahremiyeti sömürgeleştiren o lanetli gücünün en çirkin semptomlarıydı. Ayrıca her kadının ağız birliği yapmışçasına çocuklarının ilk defa o gün kaçakçılık yapmak için yola çıktığını belirtmeleri ya kaçakçılık işinden utandıklarını gösteriyordu ya da medyanın kaçakçılığı kriminalize eden dilinden etkilenerek çocuklarının ne kadar masum olduğunu kanıtlama ihtiyacı duyuyorlardı. Oysa o geleceği belirsiz çocuklar zaten masumdu ve utanması gerek biri varsa o da yüzsüz ve pişkin Türk devletiydi. Üstelik köyde kaçakçılık yollarında mayına basarak ellerini, ayaklarını kaybeden yaşlı erkeklerin varlığı, kadınların anlattıklarının aksine bu işin kaç kuşak boyunca yapılan zorunlu bir yaşam kavgası olduğunun en somut fotoğrafıydı.
Okumaya devam et

Qijika Reş Dergisi'nin 4. Sayısı Çıktı

İçindekiler / Naverok

-Şark, Ya Da Doğu ‘Ora’ Kadınlarının Evi – Evrim Alataş
-Savunma Uzmanlarının Rasyonel Dünyasında Cinsiyet ve Ölüm – Carol Cohn
-Doğu-Batı İkileminde Cinsiyete Dayalı Kimlik Politikaları – Lêlav Zorîp
-Nedir Gerçekten Anarkafeminizm?
-Önderliğin Feminizmle İmtihanı – Zozan Özgökçe
-8 Mart Üzerine Düşünceler – Emine Özkaya
-Kesintili Degil Sürekli Praksis – Serpil Odabaşı
-İki Yüzlülük Karnemizde Orospu / Û – Rû-Spî – Leyla Sara
-Herstory! – Reni Perker
-Kewgirî û dengbêj Emê Gozê – Nali Piroz
-Dişi Kaplumbağa Kuşun İlk Uçuş Denemesi – Zelal Özgökçe
-Bu Sayı Bir Lütuf Mu – R&Z
-Kutsal Melek Anne ve Hain Şeytan Orospu Arasında Bıkkın Salınım – Gülkan Ahıska
-Cinsiyetçiliğe Kardeş Geldi Ahlakçılık – Aylin Çelik
-Godot Gelmişti Şimdi Sıra Barbarlarda – Xezal N. Karaağar
-Düşünüyorum – Ulviye Mevlan
-Tarihten Bugüne Kürt Giysileri – Nevin Güngör Reşan
-Orada Bir Yerden Bahset Bana – Deniz İlgin
-Nehirdaşlar – Girê Bêmırazan
-Bu Adalet Kimin? – Lale Çuyrak
-Eril İktidarın Çatlaklarından Sızan Özgürlük – Ramazan Kaya
-Devlet Baba ve Arketip Baba – Hemail Miran
-Alçaklığın Modern Tarihi – Tarık Aygün
-Leyla Qasim – Hüseyin Kaytan
-Anarşist Öznellikler ve Modern Öznellik – Daniel Colson
-Doğal Yaşam, Başkaldırı ve Anarşi – Ednan Şur
-Arap Dev-R-eformlarının Paradoksları – Asef Bayat
-Beden, Direniş ve Sanat – Mehmet Oruç
-Yürek Lal – Burcu Ezgi Açıkgöz
-Nêrgizname – Dilek Akkuş
-Holywood’dan Paradigmanın İflasına Bir Ayna: Kimliksiz – Rawin Sterk
-Press Filmi Üzerine – Adnan Çelik
-Feminist Kitaplık

Kürtler ve Tabiat: "Dağ Kavmi"nin Dağlanmış "Doğa"sından Bakmak

botanBirikim Dergisi’nin Temmuz 2010 sayısında yayımlanmıştır

“Uzun zaman önce…
Hiç kimse tarlaları sabanla deşmezdi.
Toprağı sınırlara bölmezdi hiç kimse
Ve suları kürekle yarmazdı
Kıyı dünyanın sonuydu.
Ah doğuştan zeki insan, buluşlarının kurbanı
Öyle korkunç ki yaratıcılığın,
Ne işe yarar şehirleri çevreleyen şu yüksek duvarlar
Ve niye savaşmak için silahlar?”
(Ovidius – Amores)

Kürtlerin tarih kurgusunda en önemli mitlerden birini de doğayla kurulan organik bağın yaşamsal önemi oluşturur. Zağrosların eteklerine yerleşip her türlü istilacı ve sömürgeci baskın karşısında geçit vermez dağların kucağına sığınıp, doğanın bereketli nimetleriyle beslenerek direnmenin, varlıklarını bugüne taşıdığına inanılır. Kendilerini “dağ kavmi” olarak da adlandıran Kürtlerin mitolojisinde veya destanlarında barınak veya isyan ateşininin yükseldiği sembol olarak dağlar, özel ve baskın bir yer tutar. ‘Dağa çıkmak’ veya ‘dağa kaçmak’ ikilemi, tarihin Kürtlere reva gördüğü kaçınılmaz bir lanet veya hayatta kalmanın diyalektik yasası olarak okunur. Sürekli, tarihsel varlığını doğanın koruyucu şefkatine borçlu olduğunu vurgulayan bir halkın doğayla ilişkisi üzerine doğal olarak radikal bir sorgulayışın, toplumsal ekoloji bilincinin çok gelişkin olması beklenir. Oysa günümüzde beton mezarlığına dönüşmüş “kentsiz kentler”, altyapıdan ve projelerden yoksun belediyeler, kirletilmiş sular ve göller, terk edilmiş ve bir daha kimsenin dönmeyi düşünmediği ıssız köyler, yakılmış ormanlar, sürülemeyen tarlalar ve güvenlik güçlerinin çoktan kontrol sahalarına dönüşmüş yaylalar, söylemin sadece modern bir halk romantizminden ibaret olduğunu düşündürüyor.
Okumaya devam et

Artık Her Yer Filistin, Her Yer İntifada!

gazze_anarsi1İsrail birlikleri az önce Gazze sınırını geçti. Yüzsüzce, utanmazca ilerliyorlar. Bu vahşete sessiz kalarak ortak olan tüm katil devletlerden cesaret alarak yürüyorlar. Ve tüm katil devletlerin hali hazırda sürdürdükleri ve bundan sonra gerçekleştirmeyi planladıkları kıyımlara, infazlara, katliamlara cesaret veriyorlar. İnsanlığın alabileceği en aşağılık bir halde, haki üniformaları içinde, zırhlarını kuşanmış, namlularını doğrultmuş, kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden öldürüyorlar. Kendilerine taş atanlara kurşunlarla cevap veriyorlar.

Evet, maalesef bu ülke de, bu görüntüleri bir yerlerden hatırlıyor. Vücuduna 12 kurşun saplanan 12 yaşındaki çocuğun, gözaltında ve kameralar önünde kolu kırılan gencin, 1 Mayıslarda sözlere ve sloganlara silahların namlularını doğrultarak cevap verenlerin görüntüleri hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Devlet her yerde devlet. Ama İsrail katil yandaşlarına çok kötü örnek oluyor…

Evet, Gazze’de şimdiye dek 400ün üzerinde ölü, 1500ün üzerinde yaralı var… Yaşamları birkaç gün içinde ellerinden alınan, sakat bırakılan binler ve onların yanında aslında aylardır yokluktan, yoksulluktan, ambargodan her gün yavaş yavaş ölen yüzbinler…

Bugün yapılmak istenen Gazze’de olan biteni ‘normal’ olanın sınırları içine çekmek, bu vahşeti sıradanlaştırmak ve İsrail’in takipçisi tüm diğer katiller için benzeri katliamları mümkün ve meşru kılmaktır…

Hayır, bu işgalin, bu vahşetin, bu kıyımın normalleşmesine, sıradanlaşmasına, meşrulaşmasına müsaade etmeyeceğiz. İsrail ve takipçileri insanlığın yüzkarasıdır.
İktidarların vahşetini ifşa etmek için bundan böyle artık her yer Filistin, her yer İntifada!

İsrail’de Futbol Taraftarlığı ve Vatandaşlık

sakhnin.jpgYazan: Tamir Sorek
Çeviren: Kıvanç Tanrıyar

İttihad Abna’ Sakhnin (İbranice İhud Bnei Sakhnin ya da Birleşik Sakhnin Oğulları) ilk defa 2003 yılında birinci lige çıktığından beri, geleneksel olarak spor dallarının tümünde İsrail sağıyla özdeşleştirilen bir takım olan Beitar Kudüs’le giriştiği kavgalarla medyanın ilgisinin odağında yer alıyor ve polis için ciddi bir karın ağrısı yaratıyor. Sakhnin şimdi zirvedeki tek Arap spor takımı. Birçokları için Beitar’la olan maçlar, İsrail- Filistin çatışmasının küçük bir modelini sergiliyor. Beitar fanatikleri, açıkça Arap karşıtı sloganlar atıyor. Diğer yandan, polis 1976’da Sakhnin takımının geldiği Galile kasabasında devletin topraklara el koymasına karşı yapılan protestolar sırasında üç silahsız Filistinliyi vurduğundan beri, bu kasaba ve bu takım Arap direnişinin sembollerinden biri olarak ortaya çıkıyor.

Gerçekler tabii ki, çok daha karmaşık. İki takım taraftarı için de maçlar hem düzen karşıtı ve tehlikeli görülen etnik kökenleriyle nasıl gurur duyduklarını göstermeleri hem de tutkularını İsrail’de tüm kamusal alanda daha yaygın bir biçimde duyurmaları için bir fırsat. Futbol stadyumlarının yetişmekte olam kuşakların sosyalleşmesi için önemli bir yer olması fikri akla yatıyor: İsrail Futbol Federasyonu’na göre futbol maçlarını izleyen taraftarların yarısı 14 ila 24 yaş arasında. Maçlar sırasında her iki tarafın da gençleri, derme çatma protesto stratejilerini ve cemaatlerinin nasıl bütünleştiğini gözlemliyor ve öğreniyor.
Okumaya devam et

Türkiye’nin Kürt sorunu: 1999-2007

Birikim Dergisi’nin Ocak 2008 Sayısında Yayımlanmıştır Suruc_Kadinlar_Gunu_Mitingi_13.jpg

Biz seçim barajını, bu partiler Meclis’e giremesin diye çıkarmış değiliz ‘Baraj yüzde 7’ye indirilebilir’ dedim… Diyorlar ki, ‘Kürtler bağımsızlığını ilan eder.’ Edemez! Aynı haklar tanınırsa niye ayrılmaya kalksınlar? Bu ülkede Kürtler Genelkurmay Başkanı bile oldu. Cemal Gürsel ziçin de ‘Kürt’ derlerdi.
Kenan Evren, Yedinci Cumhurbaşkanı
Sabah, 28 Şubat 2007

Dağda olmasındansa siyasette olması iyidir. Niye siyasetçilerimize güvenmiyorsunuz? Niye oradaki vatandaşlarımıza güvenmiyorsunuz? Onları seçmezler, biz onları sandıkta yeneriz..
Mehmet Keçeciler, ANAP’lı Devlet Bakanı, Akşam, 24 Şubat 2002

11. Cumhurbaşkanı’nın kim olacağı tartışmaları önce elektronik muhtıra ile Genel Kurmay’ın siyasete dışarıdan müdahalesini sonra da 22 Temmuz erken genel seçimlerini getirdi. Her iki seçmenden birisinin oyunu alan AKP, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde 2,5 milyonun üzerinde oy aldı. Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı oldu. Seçimin Kürt Sorunu açısından en önemli sonucu AKP’nin ‘Kürt kökenli vatandaşları’ Kürt sorununu tanıyan, tanımlayan ve sorunun çözümünü siyasetinin temel amacı olarak kabul eden Demokratik Toplum Partisi (DTP) kadar temsil etme iddiasına sahip olabilmesiydi. Seçimlerin ardından Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile HPG (1) arasındaki çatışmalar şiddetlendi. 7 Ekim’de operasyondan dönen askerlere yapılan saldırı sonucu 13 asker hayatını kaybetti. 17 Ekim’de TBMM’den hükümete bir yıl süreyle sınır ötesi operasyon yapma yetkisi veren tezkere 506 kabul oyuyla geçti. 21 Ekim’de Hakkari/ Dağlıca’da düzenlenen saldırı sonucunda 12 asker hayatını kaybetti, 8 asker kaçırıldı. 23 Kasım’da Anayasa Mahkemesi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın DTP’nin kapatılması talebiyle yaptığı müracaatı kabul etti, dava süreci başladı. KCK (2) Yürütme Konseyi ve KONGRA-GEL (3) Başkanlık Divanı silahların bırakılması ve Kürt sorununun çözümü için 7 maddelik bir bildirgeyi 1 Aralık günü yayınlarken aynı gün TSK ilk sınır ötesi operasyonu yaptığını duyurdu.

Türkiye siyaseti içinde Kürt sorunu odaklı siyasetler yani Kürt sorununu tespit eden, sorunun çözümünü siyasi önceliği kabul eden ve çözüm için temsil kabiliyetine sahip olduğu iddiasını taşıyan siyasetler yasal olan ile yasa dışı olan, ‘meşru’ olan ile ‘gayri meşru’ olan arasında gidip geldi ve hep kenara özgü olan siyasetler olarak var olmaya çalıştı. Kenarın siyaseti olması hasebiyle ifade ve temsil kabiliyeti hep tartışmalı olan bu siyasetlerin kenardan merkeze devşirilmesinden zaman zaman söz edildi ancak bu bahsi açan her kim olursa olsun sert bir tepkiyle karşılaştı.

Yazının meramı Türkiye’nin Kürt sorununun 1999-sonrası seyrine yakından bakmak, Kürt sorunu odaklı siyasetlere bir arada bakıp sorunun çözümüne dair siyaset üretme, temsil etme ve muhatap olma iddiasının değişen gereklerini tarif etmek ve mevcut siyasi örgüt ve teamüllerin bu gereklere cevap verme kapasitesini tartışmak.
Okumaya devam et

Gündem Gazetesi'nin Bir Kez Daha Kapatılmasını Kınıyoruz

gundem-kapatma.jpgİstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nin yeni Teröre Mücadele yasasını gerekçe göstererek 10 Eylül tarihi itibariyle Gündem Gazetesi'nin yayınını bir ay süreyle durdurma kararını kınıyoruz. 22 Temmuz seçimleri sonucunda oluşan tabloyu, Türkiye'de çoksesliliğin ve fikir özgürlüğünün zaferi olarak sunanların toplumun gözünü boyamaktan öteye gidemediklerinin bir göstergesi olan kararı, farklı düşünceye ve farklı düşünenlere yönelik yıllardır süren baskının ve tahammül yoksunluğunun sonucu olarak değerlendiriyoruz. Bilindiği gibi Gündem Gazetesi, daha önce de örgüt propagandası yaptığı gerekçisiyle 3 kez kapatılmıştı. Gazete 6 Mart 2007 tarihinde 30 gün, 9 Nisan 2007'te 15 gün, 12 Temmuz 2007'te 15 gün kapatma cezası almıştı. Daha önceki kapatma kararlarına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde açılan davaların birinde suç olarak görülen yazılar ve haberler, düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilerek Türkiye mahkum edilmişti. Diğer kapatma kararları ile ilgili AIHM'de davalar sürüyor.