Nostaljik Seyrin Kayıp Nesnesi: Yıldız Savaşları VII / Güç Uyanıyor (Star Wars VII / The Force Awakens)

yildiz savaslari nostalji
Star Wars VII / Güç Uyanıyor, çok kısa bir sürede tüm zamanların en çok gişe hasılatını getiren filmlerinden biri oldu. Disney’in Lucas Film’i satın almasının ardından yapılan bu ilk Star Wars filminde yönetmenlik koltuğuna Yıldız Savaşları’nın yaratıcısı George Lucas yerine J.J. Abrams geçti. Güç Uyanıyor filminin senaryo ekibinde Abrams’la beraber daha önce orijinal üçlemenin V ve VI’ıncı filmlerinin senaryosunu yazan Lawrence Kasdan da yer alıyor. Lucas, son çektiği Star Wars’un ilk trilojisiyle, başta ilk film Gizli Tehlike (Phantom Menace) öncelikli olmak üzere, hem yönetmenliği hem de senaristliği hakkında ağır eleştirilere maruz kalmıştı. Sonrasında Disney’den özür dilese de, Lucas yılbaşında yeni film hakkındaki ilk demecinde, Disney’i köle satıcısı beyazlara benzetti ve yeni yönetmen Abrams’ı da retro filmi yapmakla suçladı(1).

Yeni üçleme için Lucas’ın yazdığı senaryolar kullanılabilir miydi tartışılır ama Güç Uyanıyor filmi gerçekten de George Lucas’ın dediği gibi retro bir film ve seyircinin nostaljik tatminini amaç edinmiş gözüküyor. Çünkü Star Wars sagasının yedinci filmi “Çok uzun zamanlar önce, çok uzak bir galakside”(2) değil, Star Wars fanatiklerinin orijinal üçlemeyi seyrettiği zamanın hayal dünyasında geçiyor. Orijinal üçlemenin başkarakterleriyle aynı oyuncuların bu karakterleri canlandırması aracılığıyla tekrardan buluşmak bir yana son filmde senaryo ve tasarımlar direk referans ile Yıldız Savaşları IV (New Hope / Yeni Bir Umut) ve V (The Empire Strikes Back / İmparator) filmlerinden alınmış. “Güç Uyanıyor” filminde ana karakterler, Skywalker ailesinin anayurdu olan Tatooine gezegeninden başka bir gezegen olsa da, Jakku adlı, tıpkı Tatooine’a benzeyen ve yine çöllerle kaplı bir gezegende buluşuyor. Yeni filmin kahramanı Rey hurda toplayarak geçinen bir eskici, bu da bize yine saganın ilk filmi IV’üncü bölümde Luke Skywalker’ın üvey amcası Owen Lars ile Jawaların ikinci el malzeme pazarından C-3P0 ve R2D2 droitlerini aldığı konumu çağrıştırıyor. Star Wars VII’de de İmparatorluk kuvvetleri, kahramanlarımızın koruduğu R2D2’ya değil ama BB-8 adlı yine bir droite yüklenmiş planları ele geçirmeye çalışıyorlar. Bununla da daha bitmedi. “Güç Uyanıyor” filminde direniş güçleri yine gezegenleri uzaktan yok edebilen imparatorluğun yeni silahı, IV’üncü filmin ünlü Ölüm Yıldızı (Death Star) yerine, bu sefer Starkiller Base’ı (Yıldız Yok Eden Üs) etkisizleştirmeye çalışıyorlar. Yine baba oğul biri İmparatorluk güçleri diğeri ise direnişte olmak üzere farklı gruplarda birbiriyle savaşmak zorunda kalıyor ve saganın V’inci filminin ünlü sahnesinde olduğu gibi yüksekçe bir iskelede buluşuyorlar.

Şüphe yok ki, yeni kahramanlar tesadüf eseri kaçarken Han Solo’nun eski emektar uzay gemisine (Millenium Falcon) bindiğinde ve gemide kaçak imparatorluk askeri, eski stormtrooper, Finn yanlışlıkla taşları hologram canavarlardan oluşan oyunu (Dejarik) başlattığında en az Han Solo ve yardımcı pilotu Chewbacca’yı birlikte tekrardan gördüğünüz kadar seviniyorsunuz. Çünkü Dejarik oyunundan daha iyisi zaten tasarlanamaz, tasarlansa bile aynı etkiyi vermez. Bu elbette ki, teknolojik imkânsızlıklar veya piyasada hayal gücü eksikliğinden ötürü değil. George Lucas’ın, orijinal üçlemeden yıllar sonra yarattığı ilk trilojide, yaratıcılık adına yeni teknolojinin imkânlarından yararlandığı türlü yeni yaratıklar ve gezegenler vardı. Çoğu da beğenilmedi. Zaten Abrams’ın kendi Star Wars filminde Star Wars fanatiklerine mesajı, Lucas’ın ilk triloji için yarattığı Jar Jar Binks gibi tasarımların kemiklerini çölün kumlarının altına gömmekti(3). Jar Jar Binks şüphesiz kötü bir tasarımdı. Bir kere alttan alta ırkçı bir tınısı vardı, imaj olarak da “Karayipli tembel” klişesini çağrıştırıyordu. Jar Jar Binks, orijinal üçlemenin C-3PO karakterinin yerini alarak kötülük ve iyiliğin savaşında ortamı yumuşatacak, espri öğesi görevi görecek biri değildi. C-3PO bir makineydi ve o yüzden bu savaşa dair yorumları beceriksiz olsa da bir makine olduğu için yeterliydi ve kendisi diplomatik amaçlarda kullanılabilen bir tercümandı. Orijinal üçlemenin çokça en antipatik yaratığı olarak hatırlanan Ewoks bile imparatorluk güçlerine karşı girişilen Endor Savaşında (Yıldız Savaşları VI) direnişçilerin yanında gerekli olabilecekken Jar Jar Binks, Nathalie Portman’ın oynadığı Padme Amidela’nın abartılı makyaj ve kostümü gibi bir fazlalıktı ve hikayeye tek faydası etnik çeşitlilik mahiyetinde bir temsiliyet katmasıydı. Bu da tüketimi arttırmaya yönelik oyuncak ve oyun malzemesi üretiminin sıradan bir parçası olarak yorumlandı.

Abrams’ın Star Wars filminde oynayan yeni oyuncular arasında ünlü oyuncu yok, yeni kahramanların hepsi orijinal üçlemedeki gibi tanınmayan yüzlerden seçilmiş. Üstelik bu seçimde politik doğruluk hedeflenmiş. Rey karakteri Yıldız Savaşları filmlerinde başrolü oynayan ilk kadın Jedi adayı. Filmin diğer ana kahramanı Finn’i, yani kaçak Stormtrooper rolünü, bir siyah aktör canlandırıyor. Yeni yaratık ve makinelerde sadelik esas alınmış. Velhasıl BB-8, R2D2’nun gelişmiş bir versiyonu olsa da sadece hareketi sağlayan parçası değiştirilmiş. Orijinal üçlemede CGI tekniklerinin yokluğunda kostümler, makyaj ve maketlerle canlandırılan Kumadamları veya kukuletasının altına gizlenmiş minik Jawalar ve buna benzer yaratıklar vardı. “Güç Uyanıyor” filminin Jakku gezegeninde karşımıza çıkan CGI teknikleriyle hazırlanmış dev domuz sadece dev ama bunun dışında yine de bildiğimiz türden bir domuz. Elbette ilginç yaratıklar illa ki binbir çeşit hayvanın karması olmak zorunda değil ama strateji bundan öte yeni imkânlarla eski tadı yakalayabilmek ve “vintage” havası tutturmak üzerine kurulmuş.

Peki, retro bir film olması Star Wars VII’yi kötü bir film yapar mı? İyi film yapmak için orijinal olmak gerekmiyor ve bir filmin retro olması illa ki, orijinal olmadığı anlamına gelmiyor. Zaten orijinallik ve yaratıcılık arasında günümüz sanat çevrelerinde bir bağ da uzun zamandır aranmıyor. Öyleyse sorumuz “bu son Star Wars filminde nostaljik tatmin sağlanabildi mi?” olsun. “Güç Uyanıyor” bugün seyircinin o ilk Star Wars’u seyrettiği zaman aldığı zevki devam ettirebildi mi?
Okumaya devam et

Mad Max ve Tomorrowland: Distopyanın Bittiği Ütopyanın Başladığı Yer

hero-landscape-mad-max-fury-road-image-charlize-theron

Biliyorsun Umut bir hata. Eğer bozulmuş olanı düzeltemezsen delirirsin.
(“You know hope is a mistake. If you can’t fix what’s broken, you’ll go insane.”)
“Mad” Max Rockatansky

Mad Max, medeniyetin yıkımıyla oluşan dünyayı ve insanlık durumunu “ateş” ve “kan” kelimeleriyle özetliyor. Mad Max’in kendisi ise ona göre bu dünyada ayakta kalma içgüdüsüne indirgenmış birinden öte değil. İnsanlar petrol için birbirini öldürüyor. Su kaynakları nerdeyse tükenmiş, olanlar ise Immortal Joe gibi tiranik reislerce kontrol ediliyor. Mad Max de filmin başında Immortal Joe kumandasındaki Savaş Çocukları tarafından yakalanıyor ve zorla kan verici olarak kullanılıyor.

Dünya böyle yıkılınca, herkes bir yerlerden kırılmış ve aklını kaçırmış. Max’in mi yoksa diğer herkesin mi daha çok delirmiş olduğu bir muamma. Post-apokaliptik gelecekte Umut Yok. Kanun Yok. Merhamet Yok.

Ama gene de Furiosa, doğduğu yer olarak anımsadığı Yeşil Diyarı (Green Place) bulmak umuduyla Immortan Joe’ya ihanet ediyor. Joe’ya sağlıklı çocuklar doğurması için esir edilen kadınları kurtarıp yanına alıyor. Böylece av başlıyor, Immortan Joe gelecek neslini tekrar ele geçirmek için Savaş Çocuklarıyla Furiosa’nın peşine düşüyor. Ama Max’in Furiosa’ya hatırlattığı gibi her umut gibi Yeşil Diyar’ı bulma umudu da bir hata çünkü umut yolunda hayalkırıklığına karşı savunmasızsın. Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi “umut en büyük kötülüktür, insanın çektiği işkenceyi uzatır.”

Serinin bir önceki filminde (Mad Max III “Beyond Thunderdome” – 1985), nispeten diğerlerine göre daha yaşanılır bir vahada bulunan çocuk kabilesi de var olduğuna inandıkları gökdelenler ve ışıklandırılmış köprüyle süslü “Tomorrow-morrow Land” (Yarın-Yarın Diyarına) gitmek istiyorlardı. Mite göre onları bu diyara götürecek Captain Walker zannedilen Max, kabileye böyle bir yer olmadığını açıklamıştı. Haksız da değildi. “Tomorrow-morrow Land” medeniyetin yıkımı sonrasında mazide kalan Sydney şehrinden başka bir şey değildi. Furiosa’nın Yeşil Diyarı’nın da aslen hep uzakta olduğu için gidilemeyip var farzedilen bir masaldan ibaret olduğu ortaya çıkıyor.

Peki öyleyse Mad Max ütopya karşıtı mı?

tomorrowland-movie-poster-2015-space-mountain-wallpaper

Banallaşan Ütopya, Kanıksanan Distopya
Ütopya banal. Gelecek uzun zamandır umut vaad etmiyor. Farklı tarzlarda olsa da şu an vizyonda olan Mad Max Fury Road ile Tomorrowland bu konuyu işliyor. Disney yapımı Tomorrowland (Yarın Diyarı) filmi o nedenle “geleceği tamir edebilir misin?” sorusunu soruyor. Velhasıl umut dolu pozitif Disney filmleri de oldukça çocuksu ve demode. Ama Tomorrowland’ın sorusu oldukça güncel bir meseleden yola çıkıyor. Filmin en başında, George Clooney’in oynadığı Frank Walker karakteri geçmişin pozitif gelecek kurgusunun nasıl da sona erdiğini seyirciye aktarıyor. Gelecek eskiden insanlığın daha iyiye varacağı bir yer olarak görülüyordu. Bilim ve keşfin dünyayı daha güzel bir yer yapacağına inanç vardı. Bu değişime de modernist düşünce bağlamında istisnasız her birey ön ayak olabilirdi. Ama bugün geleceğe dair bir ütopya tahayyülü yapmak anlamsız; çünkü yıkıma çok alışığız. Gelecek tükendi derken Tomorrowland filminde kamera Frank Walker’ın izledği haber kanallarına kitleniyor. Her ekranda başka bir felaket ve insanlığa dair başka bir düş kırıklığı var. O nedenle de Frank Walker karakteri çocukken büyüyüp dahi olabilecekken dehasını evi için güvenlik sistemlerini geliştirmekle harcamış, evinde çocukluk anılarıyla yaşıyor. Filmin Casey adlı diğer bilim dehası gencin yeteneği sistem içinde kullanılamıyor, Casey okulda sorularına cevap alamıyor. Ona bilimi sevdiren babası ise işten atılmak üzere. Yani hem Frank hem de Casey, Mad Max kadar medeniyet yıkımı sonrası bir enkaz dünyadalar… Tomorrowland denilen yer medeniyetin beşiği, yüksek teknolojinin insanlığı daha mutlu ettiği, bilginin güce ulaşmak için değil, bilginin bilgi için üretildiği bir yer. Casey, Frank Walker’ın evine dadanıp Tomorrowland’e gidelim dediğinde, Frank Walker çocuk kabilesince Captain Walker (Mad Max III) zannedilen Mad Max gibi orasının artık var olmadığını söylüyor.

Modernist gelişime olan inanç kaybedildi. Totaliter yönetimler, demokrasi yalanları, polis devletler, IŞİD, önlenemez savaşlar ve zulüm, kaçınılmaz ekonomik krizler, zorunlu tasarruf tedbirleri ve hala zorla ve planlı bir şekilde sürdürülen açlık, küresel ısınma, kontrol edilemez hastalıklar ve afetler… Dehşetle dolu dünya tarihine her gün yeni korku haberleri ekleniyor. Geçen ay yüzlerce göçmen Akdeniz’de Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya ulaşmak isterken gemilerinin alabora olması sonucu hayatlarını kaybetti. İnsanlık ayıpları bilinmiyor değil. Adaletsizlik, acımasızlık, şiddet – herkesçe tanınıp öyle de bilinmelerine karşın – şaşırtmıyor. Uzun zamandır dehşet var ama modernist gelişim aygıtı bilimin planlı, sistematik, rasyonel bir şekilde bu dehşete yardım ve yataklık etmesi veya kayıtsız kalması daha yakın bir tarihe dayanıyor. Theodor Adorno der ki, Auschwitz deneyimi üzerine şiir yazmak barbarlıktır, çünkü sanat böylesi bir çileyi ve insanlık ayıbını daha üstün bir amaca hizmet edermişçesine gösterip dehşet dozunu kısabilir(1). Halbuki II. Dünya Savaşı yıkımının altında çözümlenecek, ortaya çıkarılacak sentezlenecek bir anlam yok. Diyalektik sentezin gelişime dönüşmesi burada tıkandı. Jean-Luc Nancy’e göre artık bugün tam anlamıyla bir karşılaşma yok, öteki ile yüzleşme yok, çünkü sadece aynının aynıya meydan okumasından bahsedilebilir(2). Taraflar aynı, herkes kötü – kurtuluş yok. Böyle bir durumda insanlığın tek anlamlı günü kıyamette olabilir. Mad Max Fury Road’daki Nux karakteri gibi bağırasımız var:

Bugün öleceğim! Ne kadar güzel bir gün!

Ütopya banal, çünkü dehşet banal. Aydınlanmacı modernist gelişime ve insanlığın daha iyi bir dünyayı kurabileceğine böylesine inandıktan sonra atom bombasını ve toplama kamplarını yaratan insanlıktan daha iyi bir dünya beklenebilir miydi?
Okumaya devam et

“Edebiyatın İzinde – Fantastik ve Bilimkurgu” Kitabı Bağlam Yayınları’ndan Çıktı!

Edebiyatın İzinde - Fantastik ve Bilimkurgu

“Edebiyatın İzinde – Fantastik ve Bilimkurgu” başlıklı derleme kitap Mayıs 2015 itibariyle Bağlam Yayınları’ndan çıktı.
Kitapta Davetsiz Misafir yazarlarından K. Murat Güney’in “Çağının Aynası Olarak Bilimkurgu: İnsanın Doğa ve Teknolojiye Bakışı Nasıl Dönüştü?” başlıklı bir makalesi de bulunuyor.

Tanıtım Bülteninden
Elinizdeki kitap, “Edebiyatın İzinde” üst başlığı ile ilki polisiye edebiyata ayrılan serinin ikincisini oluşturmaktadır. Kitapta romandan sinemaya, video oyunlarından sanal hikâyelere kadar fantastik ve bilimkurgunun birçok farklı türüne dokunan yazılara yer verilmiştir. Günümüz fantastik ve bilimkurgu yazarlarıyla yapılan panellerle bir yandan türe ait kafa karıştıran sorulara cevaplar aranmış, diğer yandan yazarların deneyimlerini paylaşması sağlanmıştır. Ayrıca sona eklenen bilimkurgu ve fantastik literatürü meraklı okur için bir kaynakça niteliğindedir.
-Seval Şahin-
-Banu Öztürk-
-Didem Ardalı Büyükarman-

256 s.
İstanbul, 2015

Okyanusta Bir Damla: Bulut Atlası (Cloud Atlas)

cloud-atlas-concept-artAltyazı Dergisi’nin Ekim2012 sayısında yayımlanmıştır.

Cloud Atlas farklı zaman dilimlerinde geçen altı farklı hikayeyi aynı kurguda birleştiren bir film. Film, İngiliz yazar David Mitchell’in aynı isimdeki bol ödüllü romanına bir hayli sadık kalınarak Wachowski kardeşler ve Tom Tykwer’ın işbirliğiyle sinemaya uyarlanmış. Yönetmenler Mitchell’ın edebi anlatı sınırlarını zorladığı bu romanını beyazperdeye aktarırken sinemasal anlatım biçimlerinin de sınırlarını zorluyor. Daha önce Matrix serisi (Wachowski Kardeşler) ve Koş Lola Koş (Tom Tykwer) gibi filmleriyle düşünsel sorgulamalara kapı aralayan, deneysel ve yenilikçi filmlere imza atan yönetmenler bir kez daha risk alıyor ve sinemasal anlamda anlatılması çok zor bir işin altına giriyor. Filmin, Toronto Film Festivali’ndeki ilk gösteriminin ardından sinemayı sadece düz bir “giriş, gelişme, sonuç” anlatısı olarak gören sanatsal ve siyasal anlamda muhafazakâr film eleştirmenlerince anlamlandırılamaması ve kötülenmesine şaşırmamak gerekir. Zira bu kışkırtıcı ve yaratıcı film, izleyicisinden izlerken dikkat ve üzerine düşünürken de emek bekliyor. Bağımsız bir yapım olan Cloud Atlas, Hollywood’un hazırlayıp sunduğu hapları sorgusuz sualsiz yutarak tatmin olmaya alışmış uyuşuk zihinler için yapılmamış şüphesiz. Kendilerini tekrarlamak yerine, popüler olmayı hedefleyen büyük bütçeli böylesi bir filmde yenilikçilikten ödün vermemeyi tercih eden filmin yönetmenlerini sadece bu cesur çabaları için dahi tebrik etmek lazım.

“Her şey birbirine bağlıdır”
Aslında Wachoswki kardeşler ve Tom Tykwer’e göre sinemasal anlamdaki bu sıradışı çabada yadırganacak bir şey yok; çünkü tıpkı filmin farklı hikâyeleri aynı kurgu içinde bütünleştirmesi gibi bizler de içine doğduğumuz bu dünyada geçmişe, anılara ve tarihe dair çeşitli anlatıları, şimdi, şu anda kuşatıldığımız farklı insanlara, olaylara, sorunlara dair farklı farklı hikâyeleri ve geleceğe dair sürekli değişen öngörülerimizi ve umutlarımızı her gün aynı zihin içinde evirip çeviriyor, geçmişi, şimdiyi ve geleceği her gün yeniden ve tekrar kurguluyoruz. İnsan hayatı, tek, doğrusal ve tutarlı bir anlatıdan ziyade anılar, gündelik hayat ve gelecek planlarına dair çoğul, karmaşık, birbiriyle çelişen ve çekişen birçok hikâyenin aynı anda aynı bedende ve zihinde yaşaması, değişmesi ve dönüşmesiyle şekilleniyor. İşte bu noktada tekçi ve doğrusal modernist varsayımların sıkı eleştirmeni ve 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman’a dair söyledikleri bir bir yankılanmaya başlıyor Cloud Atlas’ta: “Korku, inanç ve aşk, hayatımıza yön veren güçler. Bu güçler biz var olmadan çok önceden beri vardı ve biz yok olduktan çok sonra da var olmaya devam edecek…” Kısacası bizler, “geçmişte”, bizim var olmamızdan çok önce kuralları, dili, toplumsal ilişkileri belirlenmiş, “şimdiki zamanda” bir şekilde içine atıldığımız ve varlığımız sona erdikten sonra “gelecekte” de var olmaya devam edeceğini bildiğimiz bir dünyanın, bu karmaşık ilişkiler ağının içinde yaşıyoruz. Liberal modernistlerin varsaydığı anlamda zihnimiz, sınırsız özgür tercihlerle sıfırdan doldurulacak “tabula rasa” yani boş bir levhadan ibaret olmadı hiçbir zaman. “İçine atıldığım bu dünyada ben varım, yaşıyorum” önermesi, geçmişte, bizden önce kurulmuş bir dünyanın kurallarına, diline, adetlerine, geçmişte yaşamış ve bugün yaşamakta olan diğer insanlara ve canlılara, şimdi, şu anda eklemlenmeyi gerektirdi her zaman. Kısacası liberal modernistlerin varsaydığı anlamda bir mutlak “özgürlük” de bir “bağımsız birey” de aslında hiç var olmadı. Ama bu durum, katı yapısalcı düşünürlerin varsaydığının aksine hiçbir zaman irademizin olmadığı ve her şeyin bizden önce kurulmuş bir düzen tarafından mutlak olarak belirlendiği anlamına da gelmiyor. Bu noktada yine Cloud Atlas’a kulak verirsek “yaşamlarımız sadece bize ait değil, başkalarına bağlıyız… Geçmişte ve şu anda, işlediğimiz her suçta ve yaptığımız her iyilikte geleceğimizi yeniden kuruyoruz…”
Okumaya devam et

Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından bu yıl onbirincisi düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı

Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından ilki 1998 yılında düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı. Bu yıl yarışmanın konusu “kriz”.

Öyküler aracılığıyla krizlerin düşünülmesinin amaçlandığı yarışmada, yazarlar, bilimin “kötüye” kullanılmasından, doğal kaynakların ölçüsüzce tüketilmesinden, belki gelecekte insan, android, siborg ve robotlar arasındaki anlaşmazlıklardan ya da umulmadık bir anda yepyeni bir canlı türünün belirmesinden sonra çıkabilecek krizleri ele alabilecekleri gibi dilerlerse kendi kurgularına göre geliştirdikleri krizleri de yazabilecekler.

Son başvuru tarihi 17 Temmuz 2009 olan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın sonuçları 2 Kasım 2009 tarihinde açıklanacak. Herkesin katılabileceği yarışmada birinci gelecek yarışmacıya dizüstü bilgisayar verilecek. Dereceye giren öyküler TBD web sitesinde, Bilişim Dergisi’nde yayınlanacak ve kitap olarak bir öykü seçkisinde yeralacak. Yarışmanın seçici kurulu Hikmet Temel Akarsu, Bülent Akkoç, Semih Gümüş, Talat S.Halman, Necdet Kesmez, Mustafa Kutlay, Mustafa Küpüşoğlu ve Buket Uzuner’den oluşuyor.

Yarışmaya ilişkin ayrıntılı bilgi ve başvuru için: www.tbd.org.tr

Türkiye Bilişim Derneği'nin Geleneksel Bilimkurgu Öykü Yarışması'nın Sonuçları Açıklandı

Bu yıl onuncu kez yapılan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın sonuçları açıklandı.

Yarışmada, düzeni bozacak insanları yok ederek onların yerine tam kopyaları olan “doppeller”i piyasaya süren bir düzenin sorumlularından olan bir babayla doktor oğulun anlatıldığı “Doppelganger” adlı öyküsüyle Yiğit Kocagöz birinci; trafik sorununun kalmadığı bir zamanda yaşayan trafik polisinin trajikomik iç hesaplaşmasının anlatıldığı “Yılan” öyküsüyle Barış Çağatay Çakıroğlu ikinci; huzur ve birliğin, insanların elektronik yöntemlerle uzaktan yönetilmesiyle sağlandığı bir dünyanın betimlendiği “Beki’nin Çocukları” adlı öyküsüyle Selin Arapkirli üçüncü oldu.

Ayrıca bu yıl iki öyküye de Jüri Özel Ödülü verildi. Hikmet Temel Akarsu, Bülent Akkoç, Necdet Kesmez, Serdar Kuzuloğlu ve Laurent Mignon’dan oluşan jüri; Nursel Güler’in “İntihar Emri” ve Mehmet Murat Mıhçıoğlu’nun “Kilit” adlı öykülerini Jüri Özel Ödülü’ne değer buldu. Bu seneki yarışmanın çarpıcı sonuçlarından biri de Selin Arapkirli ve Nursel Güler’in uzun yıllardan sonra bilimkurgu öykü yarışmasında ödül alan ilk kadın öykü yazarları olmaları oldu.

(Kaynak: Türkiye Bilişim Derneği www.tbd.org.tr)

2008 TBD Bilimkurgu Öykü Yarışması İçin Başvurular Başladı

Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından bu yıl onuncu kez düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı. Bu yıl ilk kez yazarların belli konularda öykü yazması bekleniyor. Yarışmaya son başvuru tarihi 15 Temmuz 2008.

10. Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın konuları şöyle:

– İyi Yönetim, Kötü Yönetim, Sıkı Yönetim, Yönetim: Gelecek zamanlarda ülkemiz ya da dünyamız (galaksimiz, evren, vb) nasıl yönetilecek? Başka yönetim biçimleri, teknolojinin katkısıyla başka seçim yolları bulunabilir mi? Politika ve politikacı toplumsal yaşantı için gerekli mi? Gelecekte kim kimi yönetebilir? Yönetemeyen insanın dramı nasıl olabilir? Yöneticiler “insan” olmak zorunda mı?
– Trafik Karmaşası: Büyük kentlerin trafik karmaşası gelecekte de sürecek mi? Bu soru dilenirse deniz, hava, uzay, düşünce ve zaman gezginleri trafiği vb bağlamda ele alınabilir.
– Çok İşlevli Teknolojik Aletler: Boyutları küçülürken işlevleri artan teknolojik aletler, gelecekte hangi yetkinlik düzeyine ulaşabilir? Bu teknolojik aletlerin insan yaşamına ne tür katkısı olabilir? Yoksa söz konusu olan katkı değil köstek mi? İletişimi, eğlenceyi, öğrenimi, çalışmayı, hatta tedaviyi gerçekleştirebilen çok işlevli bir teknolojik alet aşkla nasıl ilişkilendirilebilir? Kendi küçük, yeteneği büyük bu aletler bizlerden neler alır, bizlere neler verir?

Son başvuru tarihi 15 Temmuz 2008 olan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın sonuçları 31 Ekim 2008 tarihinde açıklanacak. Herkesin katılabileceği yarışmada birinci gelecek yarışmacıya dizüstü bilgisayar verilecek. Dereceye giren öyküler TBD web sitesinde, Bilişim Dergisi’nde yayınlanacak ve bu öykülerden bazıları bir öykü seçkisinde yer alacak. Yarışmanın seçici kurulu Hikmet Temel Akarsu, Bülent Akkoç, Laurent Mignon, Necdet Kesmez ve Serdar Kuzuloğlu’dan oluşuyor.

Yarışmaya ilişkin ayrıntılı bilgi ve başvuru için: www.tbd.org.tr