Kitabımız "Başka Dünyalar Mümkün" Çıktı!

baskak1.jpgBilimkurgu, ütopyalar ve siyaset üzerine dünyaca ünlü bilimkurgu yazarları ve edebiyat eleştirmenlerinin kaleme aldığı makaleleri bir araya getirdiğimiz “Başka Dünyalar Mümkün” Varlık Yayınları'ndan çıktı. Türkiye'de ve dünyada ilk defa Ursula Le Guin'den Philip K. Dick'e, H. G. Wells'ten Isaac Asimov'a, J.G.Ballard'dan Samuel Delany'e, Stanislaw Lem'den Frederic Jameson'a edebiyat ve felsefenin büyük ustalarını bilimkurgu teması etrafından bir araya getiren kitap 2002-2005 yılları arasında basılı bir dergi olarak yayın yapan, ardından da yayınına http://www.davetsizmisafir.org web sitesinde devam eden Davetsiz Misafir yazar ve çevirmenlerince hazırlandı. K. Murat Güney'in editörlüğünü üstlendiği, Balca Arda'nın kapak çalışmasını yaptığı kitaba, Canay Özden, Fırat Bozçalı, Uğur Güney, Öznur Karakaş, Güçsal Pusar ve Elif Çopuroğlu çevirileriyle katıldı. Başka Dünyalar Mümkün kitabında yer alan makaleler dört ana başlık altında toplanıyor. Bunlar sırasıyla “Bilimkurgunun Tanımlanması”, “Ütopyalar ve Ütopyacılık”, “Philip K. Dick'in Dünyası” ve “1980 Sonrası Çağdaş Bilimkurgu ve Siberpunk”. Eserde ayrıca Türkiye’de bugüne kadar yayımlanmış bilimkurgu dergileri ve ABD’de yayımlanan bilimkurgu dergileri üzerine tanıtıcı yazılardan oluşan üç adet de kısa ek bulunuyor.
Kitabımızı www.ideefixe.com adresinden edinebilirsiniz.
Okumaya devam et

Reklamlar

Ez Tırkî Nizanim………. Ez Tırkî Nizonon………. Türkçe Bilmiyorum……….

ogrenci_ilkokul.jpgYeni eğitim döneminin başlaması ile henüz 7 yaşındaki yüzbinler yaygın devlet şiddetiyle hayatlarında ilk defa bu denli yoğun bir biçimde karşılaşacak, bu şiddete bizzat maruz kalacak. Eğitim sisteminin öğrencileri normalleştirmeye, iktidara tabi kılmaya ve karşı çıkanları cezalandırmaya yönelik genel ve yaygın şiddetinin yanında okulların açılması ile birlikte bugüne kadar evlerinde ve çevrelerinde yalnızca Kırmançeyi veya Zazacayı işitmiş, o dilleri konuşmuş, o dillerde düşünmüş çocuklar henüz konuşmasını bilmedikleri Türkçe'yi okuyup yazmaya zorlanacaklar. Alevi çocuklar ise bir kez daha zorunlu din derslerinde Sünni öğretisini İslam'ın tek ve yegâne biçimi olarak kabul edip öğrenmeye mecbur bırakılacak. Şiddeti silahlı çatışma ile özdeşleştirip barışı da silahsızlanmadan ibaret olarak değerlendiren yüzeysel anlayışın gözden kaçırdığı, ne var ki, aslında eğitim ve normalleştirme araçlarıyla kesintiz süren çok daha yaygın ve etkin mikro tahakküm yöntemleri sessiz sedasız ve sinsice hayatlarımızı biçimlendirmeye devam ediyor. Niçin her yıl televizyonlarda ÖSS'de Hakkari'nin yine 'maalesef' en 'başarısız' il olduğunu duyuyoruz? Niçin sağlık bakanlığını>n sadece Türkçe olarak yayımladığı tebliğleri takip edemediği, hastanelerdeki Türkçe tabelaları okuyamadığı, doktorun Türkçe söylevini anlamadığı için azarlanan ve azarlanmakla da kalmayıp tedaviden yoksun bırakılanların cahil olmakla suçlandığına tanık oluyoruz? Niçin Türkçe'yi bölge insanın aksanı ile konuşanların alay konusu olduğunu görüyoruz?
Peki ya, ÖSS Kürtçe yapıldığı taktirde en 'başarısız' ilin bu kez hangisi olacağını hiç düşündük mü? Hastanelerdeki tüm tabelalar ve doktorlar anlamadığımız, bilmediğimiz bir dili konuşsalardı kimin cahil olmakla suçlanıp tedaviden yoksun kalacağını gözümüzün önüne getirdik mi? Veyahut kendimizi yabancı bir dilde ifade etmeye çalışırken kullandığımız aksanın o dili ana dil olarak kullananlarca alay konusu yapılması durumunda ne hissedeceğimiz tahayyül ettik mi?
Yeni öğretim yılı Türkiye'deki insanları cahaletten kurtarma şiarıyla bir kez daha başladı. Ne var ki, insan sormadan edemiyor, esas cahil kim diye. Evet, esas cahil olan kim? Yukarıdaki soruları ortaya atan, düzeni sorgulayan ve kendilerine dayatılan zorunlu eğitim karşısında bocalayanlar mı yoksa bu ülkede yüzbinlerce insanın kendi ana dili olmayan bir dilde eğitim görmeye mecbur bırakıldığını bilmeyen, bilip de göz ardı eden, kendisini karşısındakinin yerine koyacağı yerde yüzbinleri cahillikle suçlayanlar mı?

"Bizim de Günümüz Gelecek!": Sinemada Anti-Militarizm, Militarizm ve Devrimci Şiddet

landandfreedom3.jpgMilitarizm ile devrimci şiddet arasındaki sınırı 'Ülke ve Özgürlük (Land and Freedom)' – 'Cezayir Savaşı (Battle of Algiers)' – 'Utanç (Shame)' – 'Bir Savaş Sonrası Manzarası (Landscape After a Battle)' filmleri üzerinden düşünmek

Devrimci şiddet meselesine dair düşünürken iki temel soruyu aklımıza getirmek faydalı olabilir: “Devrim kendiliğinden olan bir fenomen midir?” ve “Militarist olmayan bir devrim mümkün müdür?”
Devrim, şartlar olgunlaştığında, kendisini taşıyacak sınıflarca verilecek sınıf savaşımının nihayetinde ulaşılacak bir aşamadır. Bu önerme çok önemli bir tespite işaret ediyor; o da devrimin tarihin akışı içinde kendiliğinden gerçekleşecek bir fenomen olmadığıdır. Her ne kadar şartların olgunlaşması tarihin diyalektiğinin bir getirisi olsa da, “son kertede” devrimci sınıfların vermesi gereken bir mücadele vardır. O zaman devrim salt kendiliğinden olan bir fenomen değildir. Bu sonuç bizi devrim için elzem olan devrimci şiddet meselesine götürür. Bu yazıda, devrim için verilen mücadelenin koşullarının tarihsel olarak belirlenip belirlenmediğinden öte, mücadelenin nasıl yürütüleceğinin ve mücadele biçiminin herhangi bir belirlenim mekanizmasına tabi olup olmadığını ele alacağım.
landandfreedom.jpg Mücadelenin belli bir belirlenim mekanizmasına tabiiyeti meselesi bizi en başta sorduğumuz ikinci soruya götürür. Eğer belli bir belirlenim mekanizması söz konusu değil ise militarist olmayan bir devrim ve devrimci şiddet mümkün olabilir. Ancak militarist olmayan bir devrimci şiddet için militarist olanın tanımını yapmalı, militarizm ile devrimci şiddet arasındaki sınırları isabetli bir biçimde çizmeliyiz.
Bu yazıda, devrim – kurtuluş – “özgürleştirme” mücadelesi veren kişi ve gruplar üzerinden militarizmi tasvir eden dört filmi ele alacağım: Ken Loach'un Land and Freedom'ı (1995), Gillo Pontecorvo'nun Battle of Algiers'i (1965), Ingmar Bergman'ın Shame'i (1967) ve Andrzej Wajda'nın Landscape After a Battle'ı (1970). Bu filmler üzerinden militarizm ile devrimci şiddet arasındaki sınırı tekrar düşünmeye çalışacağım.
Okumaya devam et

AKP'nin Koyunu, Sonra Çıkar Oyunu

akp_koyun1.jpgSeçimlerin hemen ardından gerek liberal gerekse sol çevrelerde gözlemlenen değişime ve uzlaşıya dair iyimser hava yerini yavaş yavaş hayal kırıklığına bırakıyor. Gerek AKP’nin seçim propagandası süresince ürettiği son derece yüzeysel çoğulculuk, kapsayıcılık ve uzlaşı söylemi karşısında kendi farklılığını ortaya koyacak yerde bu söylemlere eklemlenen, gerekse AKP’nin yüksek bir oy oranıyla seçimleri kazanmasının ardından hükümetin varolan düzeni yani sınıfsal eşitsizlikleri, süregiden ırkçılığı, yoksulluğu ve çatışma ortamını muhafaza etmeye yönelik politikalarını ifşa edeceği yerde AKP hükümeti tarafından tanınma, ciddiye alınma ve meşru görülme siyaseti güden tüm oluşumlar iktidar alanı içinde silinip gidiyor. Oysa AKP’ye ümit bağlayanların bu ümitlerinin boş olduğunu görmeleri için AKP’nin seçim stratejisini biraz daha dikkatli analiz etmeleri yeterli olabilirdi. Seçim dönemi boyunca Kuzey Irak’a yönelik olası bir operasyonu engellediği iddiasıyla Kürt seçmenlerin oyunu talep ederken tam da aynı dönemde Türkiye sınırları içindeki operasyonların 90lı yılları andırır derecede şiddetlenmesine yeşil ışık yakan AKP hükümeti değil miydi? Sahip olduğu belediyeler aracılığıyla yıllardır yoksullara gıda, sağlık ve barınma konularında yardım yapıp geniş kitlelerin kısa vadeli taleplerini tatmin ederken aynı zamanda yoksulların uzun vadede her zaman yine yoksul ve dolayısıyla her zaman yardıma muhtaç, bağımlı ve zorunlu bir işgücü olarak muhafaza edilmesini amaç edinen de yine AKP değil miydi? Baskın Oran’ın, Ufuk Uras’ın ve birçok DTP’li adayın seçim kampanyaları süresince AKP’nin farklı kimlik ve görüşleri hoş görmeye yönelik uzlaşmacı söylemine kapılıp bu uzlaşının aslında herkesin AKP’nin görüş ve politikalarına tabi olduğu derecede gerçekleşeceğini okumamış olması düşündürücüdür.
Okumaya devam et

Gündem Gazetesi'nin Bir Kez Daha Kapatılmasını Kınıyoruz

gundem-kapatma.jpgİstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nin yeni Teröre Mücadele yasasını gerekçe göstererek 10 Eylül tarihi itibariyle Gündem Gazetesi'nin yayınını bir ay süreyle durdurma kararını kınıyoruz. 22 Temmuz seçimleri sonucunda oluşan tabloyu, Türkiye'de çoksesliliğin ve fikir özgürlüğünün zaferi olarak sunanların toplumun gözünü boyamaktan öteye gidemediklerinin bir göstergesi olan kararı, farklı düşünceye ve farklı düşünenlere yönelik yıllardır süren baskının ve tahammül yoksunluğunun sonucu olarak değerlendiriyoruz. Bilindiği gibi Gündem Gazetesi, daha önce de örgüt propagandası yaptığı gerekçisiyle 3 kez kapatılmıştı. Gazete 6 Mart 2007 tarihinde 30 gün, 9 Nisan 2007'te 15 gün, 12 Temmuz 2007'te 15 gün kapatma cezası almıştı. Daha önceki kapatma kararlarına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde açılan davaların birinde suç olarak görülen yazılar ve haberler, düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilerek Türkiye mahkum edilmişti. Diğer kapatma kararları ile ilgili AIHM'de davalar sürüyor.

Türkiye'de Sol Kendi Milliyetçiliğini Ne Kadar Sorguladı?

birikim_nisan.jpgSeçim sonuçlarının hemen akabinde, bağımsız adaylar arasında vuku bulan tartışmalar, özellikle Baskın Oran taraftarlarının DTP kökenli bağımsız adaylara yönelttiği suçlamalar, Türkiye solunun kendi ırkçılığı konusunda özeleştiri yapmaktan ne kadar uzak olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Liberal sol, ÖDP ve Birikim çevresinde son aylarda bir hayli yoğun biçimde üretilen Kürtler’in ‘milliyetçi’ ve ‘kimlikçi’ olduğu, dolayısıyla solculuktan uzaklaştıklarına dair söylem, seçim sonrasında bağımsız aday Baskın Oran’ın destekçileri tarafından Kürtlere yönelik bir aşağılama kampanyasının ana dinamiği olarak kullanıldı. Bilindiği gibi geçtiğimiz aylarda Birikim dergisi yazarlarından Ahmet İnsel, milliyetçiliğin sözlük tanımını Kürtler'e tatbik etmekten ibaret, akademik derinlik ve incelemeden yoksun yazılarında ikisini eşit tuttuğu Türk ve Kürt milliyetçiliklerini eleştirmişti. Bu yazılar “Kürt milliyetçiliği” tabirinin kullanılmasının ne kadar yerinde olduğuna dair bir tartışmanın başlamasına neden olmuştu. Derginin yayın yönetmeni Ömer Laçiner de “Kimlikçilik Gericiliktir” ana fikirli yazılarla Ahmet İnsel'e destek vermişti. Bu görüşler karşısında yazar Ömer Ağın, Kürt milliyetçiliği tabirini böylesine kolayca ortaya atmadan önce Kürt hareketinin ve kurumsallaşmış Türk milliyetçiliğinin Kürtler'e yönelik tavırlarının çok boyutlu bir biçimde incelenmesi gerektiği yönündeki eleştirilerini Radikal 2 gazetesinde yayımlamak istemiş, ancak hem sözü geçen dergi çevresinin hem de Radikal gazetesinin yazarlarından olan Murat Belge'nin engellemesi ve sansürü ile karşılaşmıştı. (Ömer Ağın ve başka birçok Kürt yazar “Kürt milliyetçiliği” tabirine yönelik eleştirilerini daha sonra Özgür Gündem gazetesinde yayımladılar. Tartışmanın ayrıntılı takibi için Birikim dergisi ve Gündem gazetesinin ilgili sayılarına bakılabilir.)
Evet, Türkiye’de ne Kürt milliyetçisi olarak tabir edilebilecek, bu kimliği üstlenmiş ve kitlesel olarak benimsemiş kişi veya gruplar vardı ne de Kürt milliyetçiliğinin Türk milliyetçiliği gibi herhangi kurumsallaşmış somut bir uzantısı bulunuyordu. Birikim dergisi ‘Kürt milliyetçiliği’ diye bir şeyi ortaya atmıştı atmasına ama bizler ne “Kürt, öğün, çalış, güven” ne de “Bir Kürt dünyaya bedeldir” gibi bir sözü bugüne kadar duymuş ya da işitmiştik. Bunlara rağmen, Kürt hareketinin milliyetçilik ve kimlikçilikle yaftalanıp ‘solculuklarının’ yetersiz olarak değerlendirilmesi, zihinlerimizde “peki Kürt hareketini bu denli kolaylıkla ve temelsiz bir biçimde milliyetçi olmakla suçlayabilen Türkiyeli solcular acaba kendi ırkçı ve milliyetçi reflekslerini ve önyargılarını ne kadar sorguluyorlar?” sorusunu uyandırdı. Yoksa başkalarına solculuk öğretmeye kalkıp kendilerini de solun entelektüel öncüsü olarak kurmaya çalışanlar ezber bozacağız diye acaba aynı ezberleri mi üretti?
Okumaya devam et