Türkiye’de Kentsel Rant Üretimi ve Servet Bölüşümü Adaletsizliği

21 Eylül 2019’da 9. Ulusal Sosyoloji Kongresi’nde gerçekleştirilen sunumun Aralık 2019’da Kongre kitapçığında yayınlanan metnidir.

Özet:
Türkiye’deki inşaat ve emlak sektörü odaklı ekonomik büyüme modeli, bir yandan ulusal ekonomik büyümeyi hızlandırmayı hedeflerken bir yandan da TOKİ eliyle alt ve orta-alt sınıfların konut edinmesini ve böylece bu ekonomik büyümenin faydalarının adil bir biçimde dağıtılmasını amaçlamıştır. Peki 2003 yılından beri gündemde olan bu büyüme modeli ve kentsel dönüşüm projeleri gerçekten de hedeflendiği ve öngörüldüğü gibi üretilen servetin yıllar içinde toplumun tüm kesimleri tarafından eşitlikçi bir biçimde paylaşılmasını sağlayabilmiş midir? Bu bildiriye konu olan araştırma, Türkiye’de 2003’ten beri konut ve sair gayrimenkul sahipliğinden kaynaklanan servet miktarının kentsel rant üretimi sayesinde arttığını ve konutun ulusal ve uluslararası büyük sermaye için cazip bir yatırım aracına dönüştüğünü tespit etmiştir. Ancak Türkiye’de üretilen toplam servetin %75’inden fazlasını oluşturan gayrimenkul sahipliğinin eşitlikçi bir biçimde dağılmadığı gözlemlenmiştir. TOKİ’nin hedef kitlesini oluşturan alt ve orta-alt gelir gruplarının konut sahipliği oranının tüm yeni toplu konut projelerine rağmen düşüş eğiliminde olduğu ve orandaki bu düşüşün 2012’den itibaren hızlandığı saptanmıştır. Buna da bağlı olarak alt ve orta gelir grubundaki nüfusun toplam servetten aldığı payın her geçen yıl biraz daha azaldığı gözlemlenmiştir.

Anahtar Kelimeler: Eşitsizlik, Kentsel Rant, Ekonomik Büyüme

1. Giriş
2003 yılında hükümetçe ilan edilen Acil Eylem Planı çerçevesinde “Planlı Kentleşme ve Konut Seferberliği” programı yürürlüğe kondu (TOKİ, 2017). Ardından 2004 yılında yeniden düzenlenen Toplu Konut Kanunu ile 1984’te kurulmuş ancak uzun yıllar âtıl kalmış Toplu Konut İdaresi (TOKİ) geniş yetkilerle donatıldı. Bunlarla beraber Türkiye’de inşaat ve emlak sektörü odaklı ekonomik büyüme modelinin resmi olarak benimsendiğini söyleyebiliriz.

Bu model, bir yandan ulusal ekonomik büyümeyi hızlandırmayı hedeflerken bir yandan da ilgili yönetmeliğinde kâr amacı gütmeyen bir kamu kuruluşu olarak yetkilendirilen TOKİ eliyle alt ve orta-alt sınıfların konut edinmesini ve böylece bu ekonomik büyümenin faydalarının adil bir biçimde dağıtılmasını amaçlıyordu (TOKİ, 2019). Peki 2003 yılından beri gündemde olan inşaat ve emlak sektörü odaklı bu büyüme modeli ve kentsel dönüşüm projeleri gerçekten de hedeflendiği ve öngörüldüğü gibi üretilen servetin yıllar içinde toplumun tüm kesimleri tarafından eşitlikçi bir biçimde paylaşılmasını sağlayabildi mi? Araştırma işte bu sorunun cevabını arıyor.

2. Gelir Değil Servet Bölüşümü
İlk olarak önemli bir noktanın altını çizmek gerekiyor. Bu araştırmada tartışma konusu edilen Türkiye’deki “gelir” bölüşümü değil mal varlığı ve servet birikimindeki bölüşümdür.
Gelir dağılımına dair çalışmalar bireylerin veya hane halkının bir yıl içinde elde ettiği gelirleri karşılaştırırken servet dağılımına dair araştırmalar kişilerin yıllar içinde elde ettikleri birikimlerdeki değişimi karşılaştırıyor. Kişilerin orta ve uzun vadede alım güçlerinin, toplumsal statülerinin ve siyasal etkilerinin yıllık gelirlerinden ziyade toplam servet birikimleriyle ilişkili olduğunu göz önünde bulundurursak, servet dağılımının gelir dağılımından daha net bir sosyal adalet göstergesi olduğunu söyleyebiliriz.

Basit bir örnek vermek gerekirse elinde çok sayıda gayrimenkul bulunduran bir kişi, bu gayrimenkullerini o yıl içinde hiç kiralamamış ve belki hiçbir yıllık gelir elde etmemiş olsa da elinde ciddi miktarda bir serveti ve bunun beraberinde getirdiği ekonomik, siyasal ve toplumsal gücü bulundurmayı sürdürmektedir. İşte gelir dağılımı analizlerinde görülemeyecek bu noktayı servet dağılımı konusundaki çalışmalar açığa çıkarıyor.

Bu çalışmanın kaynaklarından biri olan Credit Suisse’in “Küresel Servet Raporu” (Global Wealth Report) başlığıyla her yıl yayınladığı çalışma dünyadaki tüm ülkelerle beraber Türkiye’deki servet birikimi ve dağılımına dair kapsamlı veriler üreten az sayıdaki periyodik araştırmadan biri. Bu veriler ışığında Türkiye’de ve dünyadaki servet birikimini, her ülkenin dünyadaki toplam servet birikiminden aldığı payın değişimini ve ülkeler içindeki %10 ve %1’lik en zengin kesimler ile geri kalan %90’lık nüfusun toplam servet içinden aldıkları payı incelemek mümkün (Credit Suisse, 2018b). Credit Suisse “net servet birikimini” kişilerin menkul yani finansal varlıkları ile emlak, arsa gibi gayrimenkul varlıklarının toplamından borçlarının çıkarılması sonucu elde kalan miktar olarak tanımlıyor (Credit Suisse, 2018a). Küresel Servet Raporu aynı zamanda ülkelerdeki zenginliğin kaynağının ne oranda finansal ve gayrimenkul varlıklardan oluştuğu hakkında da bilgi veriyor.

Buna göre AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında toplam servetin %67.7’sine sahip olan en zengin %10’luk kesim, 2018 yılı itibariyle ülkedeki toplam servetten aldığı payı %81.2’ye çıkarmış durumda. Buna karşın 2002 yılında Türkiye’deki toplam servetten %32.3 oranında pay alan geriye kalan %90’lık nüfusun bu payı 2018’de %18.8’e düşmüş.
Bu tablo bize ülkenin ekonomisinin büyümesi veya küçülmesinden bağımsız olarak bugünkü ekonomik modelin sürekli ve istikrarlı bir biçimde zengini daha da zengin etmeye hizmet ettiğini gösteriyor.

3. Servet Dağılımında Gayrimenkulün Oranı
Peki servet bölüşümü tartışmalarında özellikle inşaat ve emlak sektörlerine odaklanmanın nedeni ne? Burada hemen belirtmek gerekir ki, servet birikimi ve dağılımı üzerine yukarıda bahsedilen rapor ve araştırmalara göre 2018 yılı itibari ile Türkiye’deki mevcut servetin büyük çoğunluğu (%75 civarı yani dörtte üçü) ev, arsa, konut, iş yeri, yani gayrimenkullerden oluşmaktadır.
Menkul yani finansal varlıklar ise banka mevduatı, devlet tahvili, hazine bonosu, emeklilik fonları, hisse senedi ve dolaşımdaki nakit para biçiminde Türkiye’deki toplam servetin ancak %25 yani dörtte biri kadarını oluşturmaktır (Credit Suisse, 2018b). Özetle Türkiye’deki servet üretiminin de servet dağılımındaki eşitsizliğin de en büyük kaynağının gayrimenkul olduğunu söyleyebiliriz.

4. Peki İnşaat ve Gayrimenkul Odaklı Büyüme Modeli Servet Eşitsizliğini Nasıl Artırdı?
AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllardan itibaren yaptığı yasal düzenlemeler, siyasi ve ekonomik tercihler ile planlı bir biçimde inşaat ve gayrimenkul sektörleri odaklı bir büyüme modelini devreye soktuğunu söylemiştik. TOKİ’nin yetkilerinin artırıldığı 2004’teki ilk kanun değişikliğini yeni gecekondu yapımını ilk kez hapis cezası gibi ağır bir ceza ile cezalandıran yasal düzenleme takip etti (Kuyucu & Ünsal, 2010).

Kâğıt üzerinde gecekondu yapmak her zaman yasak olsa da geçmiş iktidarlar döneminde endüstrileşen kentlerin artan işçi ihtiyacı karşısında köyden kente göçenler için yeterli toplu konut üretilememesi nedeniyle gecekondu yapımına göz yumulmuştu (Hirt, 2007). 80’li ve 90’lı yıllarda zaman zaman bazı bölgelerde gecekondu yıkımları gerçekleşmiş olsa da 2004’e kadar gecekondu yapanların hapis cezasına çarptırıldığı görülmemişti. 2004’teki düzenlemeden sonra caydırıcı örnek teşkil etmesi açısından birkaç fiili cezalandırmanın ardından yeni gecekondu yapımı bıçak gibi kesildi. Bunun yerini TOKİ’nin gecekonduluları modern toplu konutlara taşımak iddiasıyla başlattığı büyük çaplı toplu konut projeleri aldı (Işık & Pınarcıoğlu, 2008).

Türkiye’de konut alanında TOKİ eliyle yürütülen bu formalleşme aynı zamanda konutun finansallaşmasını, yani konutun bir kullanım aracı olmanın ötesine geçip spekülatif bir yatırım aracına dönüşmesini de beraberinde getirdi. Dolayısıyla Türkiye’de konut alanındaki formalleşmenin, konutun finansallaşmasını aktif olarak destekleyen eş zamanlı bir süreç olduğunu söyleyebiliriz (Güney & Keil & Üçoğlu, 2019). 2004’e kadar İstanbul’daki konutların yaklaşık %50’si gecekondulardan oluşuyordu. Yani konut stokunun yarısı kayıtdışıydı, dolayısıyla servet birikimi, ekonomik büyüklük gibi verilerde gözükmüyor, ekonomik büyümeye hiçbir katkı sunmuyor, tüm bunlara ilaveten emlak vergisinden de muaf olarak vergi gelirlerine de katkı sunmuyordu. TOKİ eliyle gerçekleştirilen kentsel dönüşüm projeleri her ne kadar kâğıt üstünde yoksullara modern konut edindirme amacı gütse de esasında amaçlanan kayıtdışı konut sektörünü kayıt altına almak, buradan servet yaratmak ve konutu finans piyasasına entegre etmekti. Böylece bir yandan gecekonduların yerini tapuda kaydı olan, resmi olarak alınıp satılabilen ve dolayısıyla serbest piyasa kapitalizmi açısından “değer” üreten ve emlak vergileri ile devletin vergi gelirine katkıda bulunan toplu konutlar alırken, bir yandan da bu formalleşmeye eşlik eden finansallaşma sayesinde 2010-2017 yılları arasında Türkiye’de konut fiyatlarının %228, İstanbul özelinde ise %284 yani neredeyse üç kat, artmasını sağladı (TCMB, 2019) ve ekonomik büyüme ve servet yaratımının başlıca kaynağı oldu.

Ne var ki, takip eden son iki yılda suni biçimde baskılanan faizlerin tekrar yükselmesi ve zoraki mega-projelerin yeni kentsel alan ve finansal değer yaratımının sınırına dayanması sonucu bu konut balonu ve inşaat furyası çöküntüye uğradı.

Okumaya devam et

Bu Dönüşüm Kimler İçin?

Gazeteci Erhan Demirtaş’ın K. Murat Güney ile gerçekleştirdiği ve Gazete Kadıköy’de 4 Aralık 2019 tarihinde yayınlanan röportajın uzun versiyonunu aşağıda okuyabilirsiniz. Röportajın Gazete Kadıköy’de yayınlanan versiyonuna ise şuradan ulaşabilirsiniz: “Bu Dönüşüm Kimler İçin”

1- Son 17 yılda inşaata dayalı bir ekonomik büyümenin olduğunu söylüyorsunuz, bunu açar mısınız?

Türkiye ekonomisini inşaat ve gayrimenkule dayalı hale getirmek AKP hükümetinin iktidara geldiğinden beri hayata geçirdiği son derece planlı bir siyasetti. Dolayısıyla iktidarın ilk yıllarından itibaren bir yandan konut politikasında bir dizi kapsamlı hukuki düzenleme gerçekleşirken bir yandan da makro ekonomik boyutta bir dönüşüm yaşandı. Hukuki ve siyasi anlamda 2003 yılında hükümetçe ilan edilen Acil Eylem Planı çerçevesinde “Planlı Kentleşme ve Konut Seferberliği” programı yürürlüğe kondu. Ardından 2004 yılında yeniden düzenlenen Toplu Konut Kanunu ile 1984’te kurulmuş ancak uzun yıllar âtıl kalmış Toplu Konut İdaresi (TOKİ) geniş yetkilerle donatıldı. Böylece Türkiye’de inşaat ve emlak sektörü odaklı ekonomik büyüme modelinin resmi olarak benimsendiğini söylenebiliriz.

TOKİ’nin yetkilerinin artırıldığı 2004’teki ilk kanun değişikliğini yeni gecekondu yapımını ilk kez hapis cezası gibi ağır bir ceza ile cezalandıran yasal düzenleme takip etti. 80’li ve 90’lı yıllarda zaman zaman bazı bölgelerde gecekondu yıkımları gerçekleşmiş olsa da 2004’e kadar gecekondu yapanların hapis cezasına çarptırıldığı görülmemişti. 2004’teki düzenlemeden sonra yeni gecekondu yapımı bıçak gibi kesildi. Bunun yerini TOKİ’nin gecekonduluları modern toplu konutlara taşımak iddiasıyla başlattığı büyük çaplı toplu konut projeleri aldı.

Türkiye’de konut alanında TOKİ eliyle yürütülen bu formalleşme aynı zamanda konutun finansallaşmasını, yani konutun bir kullanım aracı olmanın ötesine geçip spekülatif bir yatırım aracına dönüşmesini de beraberinde getirdi. Dolayısıyla Türkiye’de konut alanındaki formalleşmenin, konutun finansallaşmasını aktif olarak destekleyen eş zamanlı bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. 2004’e kadar İstanbul’daki konutların yaklaşık %50’si gecekondulardan oluşuyordu. Yani konut stokunun yarısı kayıtdışıydı, dolayısıyla servet birikimi, ekonomik büyüklük gibi verilerde gözükmüyor, ekonomik büyümeye hiçbir katkı sunmuyor, tüm bunlara ilaveten emlak vergisinden de muaf olarak vergi gelirlerine de katkı sunmuyordu. TOKİ eliyle gerçekleştirilen kentsel dönüşüm projeleri her ne kadar kâğıt üstünde yoksullara modern konut edindirme amacı gütse de esasında amaçlanan kayıtdışı konut sektörünü kayıt altına almak, buradan servet yaratmak ve konutu finans piyasasına entegre etmekti. Böylece bir yandan gecekonduların yerini tapuda kaydı olan, resmi olarak alınıp satılabilen ve dolayısıyla serbest piyasa kapitalizmi açısından “değer” üreten ve emlak vergileri ile devletin vergi gelirine katkıda bulunan toplu konutlar alırken, bir yandan da bu formalleşmeye eşlik eden finansallaşma sayesinde 2010-2017 yılları arasında Türkiye’de konut fiyatlarının %228, İstanbul özelinde ise %284 yani neredeyse üç kat, artmasını sağladı ve ekonomik büyüme ve servet yaratımının başlıca kaynağı oldu.

AKP’nin makro ekonomik planlamayı da tamamen inşaat ve gayrimenkul sektörünün çıkarını gözetecek şekilde düzenlediğini söyleyebiliriz. Türkiye’de 80’li ve 90’lı yıllarda zaman zaman %100’lerin üzerini gören enflasyon ve bunun da çok üstünde seyreden faizler 2001 ekonomik krizi sonrası dayatılan IMF programını koşulsuz bir biçimde uygulayan AKP iktidarının ilk yıllarında düşmeye başladı. 2008 krizinden sonra ise faizden enflasyon oranının düşülmesi ile elde edilen reel faiz oranlarının sıfırlandığı görüldü.

Böylece o güne kadar yüksek faizli mevduata yatırım yapmaya alışmış olan sermayenin yatırım alışkanlıklarını değiştirmesi ve yüksek getiri vaad eden gayrimenkul yatırımına yönelmesi teşvik edildi. Enflasyon ve faizi baskı altına alan AKP iktidarı böylece geleneksel olarak yüksek faizden nemalanan yatırımcıları emlak alımına yöneltti. Öte yandan faizlerdeki düşüş aynı zamanda konut kredilerinin de orta sınıflar için ulaşılabilir seviyelere çekilmesi anlamına geliyordu. Böylece düşük faiz ile borçlanan orta sınıfların da konut alımı yaparak gayrimenkul sektörünü canlandırması sağlandı. Bu koşullar, konut kredilerinin ciddi miktarlara ulaşmasını ve konutun finansallaşmasını da beraberinde getirdi. Bu durum aynı zamanda konuta artan talep sonucu konut fiyatlarında spekülatif bir artışa ve dolayısıyla konut sahibi olmak isteyenlerin daha da fazla borçlanmasına yol açtı.

2- Servet dağılımında eşitsiz bir ortamın yaratıldığını söylüyorsunuz. Bu nasıl mümkün oldu?

2018 yılı itibariyle Türkiye’deki mevcut servetin büyük çoğunluğu (%75 civarı yani dörtte üçü) ev, arsa, konut, iş yeri, yani gayrimenkullerden oluşmaktadır. Yani Türkiye’deki servet üretiminin de servet dağılımındaki eşitsizliğin de en büyük kaynağının gayrimenkul olduğunu söyleyebiliriz. Şüphesiz gayrimenkulün bu şekilde finansal bir yatırım aracı haline gelmesi servet bölüşümü adaletini olumsuz yönde etkileyen bir faktör olmuştur. Zira, konutun barınma ihtiyacını karşılayan kullanım değerinin ötesinde bir finansal yatırım aracı haline gelmesi bir yandan sermaye sahiplerinin hiçbir zaman kullanmayacakları çok sayıda konut edinmesi ve emlak fiyat spekülasyonu üzerinden rant elde etmesine yol açarken bir yandan da ilk konutunu edinmek isteyen orta sınıfların krediler ile yüksek miktarlarda borçlanmasına neden olmuştur. Böylece emlak rantı ile zenginleşen sermaye sahipleri ile emlak borcu ile fakirleşen orta ve orta-alt sınıflar arasındaki servet farkı daha da açılmıştır.

3- Bu büyüme sanırım son 3-4 yıldır durdu hatta gerilemeye başladı. Ne dersiniz?

Evet, son iki yılda suni biçimde baskılanan faizlerin tekrar yükselmesi, yatırım cazibesini yitiren emlak piyasasına yabancı ilgisinin beklendiği kadar artmaması ve zoraki mega-projelerin yeni kentsel alan ve finansal değer yaratımının sınırına dayanması sonucu bu konut balonu ve inşaat furyası çöküntüye uğradı. Yaşadığımız ekonomik kriz birçok inşaat firmasının iflasına yol açtı. İşten çıkarmaların ve istihdam kaybının en çok olduğu sektör de haliyle şu anki ekonomin ana dayanağı olan inşaat sektörü oldu. Ne var ki, tüm bunlara rağmen Merkez Bankası konut fiyat endeksine göre özellikle İstanbul’daki konutların 2010’a göre reel olarak yani enflasyondan arındırılmış halde hala %20 civarında değerli olduğunu da gözden kaçırmamak lazım.

4- Kentsel dönüşümün ve o ekonomik büyümenin en bariz örneklerinden biri de Fikirtepe. Fikirtepe’de iflas eden şirketler, bitmeyen projeler ve evsiz kalan insanlar var. Bir Kadıköylü olarak Fikirtepe’yi nasıl değerlendirmek gerek?

Fikirtepe aslında kentsel dönüşümün bir rantsal dönüşüm açgözlülüğüne dönüşmesinin en ibret verici örneklerinden. Belki Esenyurt’ta bugün Fikirtepe’den de daha büyük bir yarım kalmış ve terk edilmiş inşaatlar alanı var. Ancak Fikirtepe fiyaskosu İstanbul’un merkezinde ve Kadıköy gibi sosyo-ekonomik açıdan en gelişmiş ilçelerinden birinde yaşandığı için çok daha görünür durumda. Fikirtepe 2005 yılında kentsel dönüşümde pilot proje olarak seçildi. Önce o zamanki İBB yönetimi daha sonra da Çevre Bakanlığı elindeki tüm imkanları zorlayarak halkı kentsel dönüşüme ikna etti. Bu sırada binaları yenileyip değerini katlayacağı iddiasındaki müteahhitler bölgedeki arsaları topladı. Bu müteahhitlerin bu sözlerini tutabilecek ve inşaatları bitirebilecek güçleri olup olmadığı kamu kurumları ve hükümetçe denetlenmedi. Buna karşın, konutundan çıkmak istemeyen, müteahhitlere güvenmeyen bazı Fikirtepe sakinleri devlet gücüyle kamulaştırma tehdidine maruz kalarak evlerini inşaat şirketlerine devretmek zorunda kaldı. Bugün inşaata dayalı ekonomik model krize girince ortada birçoğu iflas etmiş inşaat firması; terk edilmiş, yarım kalmış, çamur içindeki inşaat alanları ve bu firmalarla imzaladıkları sözleşmeleri yerine getirilmemiş 65 binden fazla hak sahibi mağdur kaldı. Bu haliyle Fikirtepe’deki çöküntü sadece evlerine kavuşamayanları değil oradan geçen herkesi mağdur eden bir halk sağlığı problemine dönüşmüş durumda. “Toz, Toprak, Fikirtepe” diye bir belgesel var, Youtube’dan izlenebilir. Yarım kalmış inşaatların çevreye saçtığı toz, çamur ve pisliklerin nasıl kamusal yaşamı ve halk sağlığını tehdit ettiğini çok çarpıcı bir biçimde anlatıyor.

Okumaya devam et

MADakademi – Mega Projeler, Kentsel Dönüşüm ve Finansallaşma

Mekanda Adalet Derneği’nde 10 Ekim 2019 tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşinin video kaydı 21 Kasım 2019’da Youtube’da yayınlanmıştır.
#MADakademi’nin bu yıl 25. etkinliği olan konuşmada sosyolog ve öğretim görevlisi K. Murat Güney ‘Massive Suburbanization: (Re)Building the Global Periphery’ isimli derlemeyi; kentsel dönüşüm, mega projeler ve finansallaşma ekseninde tanıttı.

#MADakademi etkinliklerinden haberdar olmak için
Instagram’da https://www.instagram.com/mekandaadalet
Twitter’da https://twitter.com/mekandaadalet
sayfalarını takip edebilirsiniz.

İnşaata Dayalı Büyüme Modeli ve Servet Dağılımı Adaletsizliği

Bu yazı 19 Kasım 2019 tarihinde Gazete Duvar internet sitesinde yayınlanmıştır.

AKP iktidara geldiği günden bugüne 17 yıldır Türkiye’de inşaat ve emlak sektörü odaklı bir ekonomik büyüme modelini benimsendi. Bu model, bir yandan ulusal ekonomik büyümeyi hızlandırmayı hedeflerken bir yandan da TOKİ eliyle alt ve orta-alt sınıfların konut edinmesini ve böylece bu ekonomik büyümenin faydalarının adil bir biçimde dağıtılmasını amaçlıyordu. Peki inşaat ve emlak sektörü odaklı bu büyüme modeli ve kentsel dönüşüm projeleri gerçekten de hedeflendiği ve öngörüldüğü gibi üretilen servetin yıllar içinde toplumun tüm kesimleri tarafından eşitlikçi bir biçimde paylaşılmasını sağlayabildi mi? Geçtiğimiz ay güncel verileri yayınlanan TÜİK’in “Gelir Dağılımı ve Yaşam Koşulları” araştırması ile Credit Suisse’in “Küresel Servet Raporu”nu yorumlayan bu yazı işte bu sorunun cevabını arıyor.

KENTSEL RANT ÜRETİMİ
TOKİ eliyle gerçekleştirilen kentsel dönüşüm projeleri her ne kadar kâğıt üstünde yoksullara modern konut edindirme amacı gütse de esasında amaçlanan kayıtdışı gecekondu yapımına son verip konut sektörünü kayıt altına almak, buradan servet yaratmak ve konutu finans piyasasına entegre etmekti. Konutun finansallaşmasıyla beraber gecekonduların yerini tapuda kaydı olan, resmi olarak alınıp satılabilen ve dolayısıyla serbest piyasa kapitalizmi açısından “değer” üreten ve emlak vergileri ile devletin vergi gelirine katkıda bulunan toplu konutlar aldı.
AKP hükümetlerinin konut sektörünün ekonomik ağırlığını ciddi oranda artırmak ve konutu finansallaştırmak için kentsel dönüşüm ve toplu konut projelerine eşlik eden üç makro stratejiye başvurduğu söylenebilir. Bunlardan ilki tarihsel olarak yüksek seyreden faiz oranlarını baskılamak, ikincisi konut piyasasını yabancılara açmak, üçüncüsü de mega-projeler olarak tabir edilen havaalanı, köprü, hızlı tren, otoyol ve kanal gibi altyapı projeleri ile kentlerin çeperlerinde yaratılan yeni arsa ve konut alanları üzerinde gerçekleşen inşaatlar ile ekonomik büyümeyi sürdürmekti.
Böylece konutun TOKİ ve Emlak Konut gibi kamu kuruluşları ve onlarla işbirliği içinde çalışan yandaş inşaat şirketleri aracılığıyla spekülatif bir yatırım aracı haline gelip finansallaşması 2010-2017 yılları arasında Türkiye’de konut fiyatlarının %228, İstanbul özelinde ise %284 yani neredeyse üç kat, artmasını sağladı ve gayrimenkul, ekonomik büyüme ve servet yaratımının başlıca kaynağı oldu.
Ne var ki, son iki yılda yaşanan ekonomik kriz sonucunda suni biçimde baskılanan faizlerin tekrar yükselmesi ve zoraki mega-projelere artık finansman bulunamaması sonucu bu konut balonu ve inşaat furyası çöküntüye uğradı.

KENT RANTININ EŞİTSİZ BÖLÜŞÜMÜ
Bir dönem boyunca çok hızlı ekonomik kalkınma, sermaye birikimi ve istihdam yaratan inşaat odaklı büyüme modeliyle üretilen kentsel rantın paylaşımı son derece eşitsiz bir biçimde gerçekleşti. Kent sakinlerinin konut sahipliği durumu ve gelir seviyesine bağlı olarak kentsel dönüşüm projeleri küçük bir azınlık için ciddi bir sermaye birikimi anlamına gelirken özellikle ev sahibi olmayan, kiracı ve borçlu geniş halk kesimleri için daha da mülksüzleşmeye, borç artışına ve yoksullaşmaya yol açtı.
Buna dair en çarpıcı göstergelerden biri TOKİ’nin hedef kitlesini oluşturan düşük gelirli ailelerin ev sahipliği oranının son yıllarda git gide düşmesidir.

Devletin kendi resmi araştırma kurumu olan TÜİK’in 2006’dan beri her yıl yaptığı ve Eylül 2019’da yayınlanan son güncel verilerle beraber 2006-2018 yıllarını kapsayan Türkiye’de “Gelir Dağılımı ve Yaşam Koşulları” araştırmasının ortaya koyduğu çarpıcı tabloya göre Türkiye’deki genel konut sahipliği oranı %60’lar seviyesinde seyrediyor ve araştırmanın kapsadığı on iki yıllık dönemde büyük bir değişiklik göstermiyor. Ancak aynı araştırmaya göre “yoksul” olarak tanımlanan Türkiye’deki ortanca (yani medyan) gelirin %60’ından az geliri olan ailelerin ev sahipliği oranı 2006’da %59.3’ten yıllar içindeki düşüş trendine bağlı olarak 2018’de %52.1’e kadar gerilemiş durumda. Yoksul sınıfların ev sahipliği oranında özellikle 2012 yılından sonra yaşanan hızlı düşüş trendi dikkat çekici. Bu veriler bizlere TOKİ’nin toplu konut projeleriyle ürettiği konutların sayıca gerek köyden kente göç edenlerin gerekse gecekondusu elinden alınanların en temel insan hakkı olan konut ihtiyacını karşılamaktan çok çok uzak kaldığını gösteriyor.
İnşaat odaklı büyüme modeli elindeki konutların sayısını ve değerini artıran en zengin kesim ile yükselen emlak fiyatları karşısında ilk konutlarını almak için büyük miktarlarda borçlanan veya bu süreçte elindeki konutu da kaybedip kiracı haline gelerek yoksullaşan orta ve alt-orta sınıflar arasındaki servet uçurumunu git gide daha da açıyor.
Burada hemen belirtmek gerekir ki, Türkiye’deki mevcut servetin büyük çoğunluğu (%75 civarı yani dörtte üçü) ev, arsa, konut, iş yeri, yani gayrimenkullerden oluşmakta. Türkiye’de AKP iktidarı altındaki 17 yılda servet üretiminin çok büyük oranda gayrimenkul üzerinden gerçekleştiğini göz önünde bulundurursak Türkiye’deki servet üretiminin de servet dağılımındaki eşitsizliğin de en büyük kaynağının gayrimenkul olduğunu söyleyebiliriz.

TÜRKİYE’DE SERVET DAĞILIMI EŞİTSİZLİĞİ

Dolayısıyla emlak sahipliği oranında zenginler ve yoksullar arasında açılan uçurum Türkiye’deki genel servet dağılımını da ciddi biçimde olumsuz etkiliyor. Yukarıdaki grafik Türkiye’deki genel servet dağılımına dair. Buradaki veriler yıllık gelir dağılımını değil toplam servet dağılımını gösteren özgün bir çalışmanın sonuçlarını yansıtıyor.
Gelir dağılımına dair çalışmalar kişilerin bir yıl içinde elde ettiği gelirleri karşılaştırırken servet dağılımına dair araştırmalar vatandaşların yıllar içinde elde ettikleri birikimlerdeki değişimi karşılaştırıyor. Kişilerin orta ve uzun vadede alım güçlerinin, toplumsal statülerinin ve siyasal etkilerinin yıllık gelirlerinden ziyade toplam servet birikimleriyle ilişkili olduğunu göz önünde bulundurursak, servet dağılımının gelir dağılımından daha net bir sosyal adalet göstergesi olduğunu söyleyebiliriz.
Buradaki verilerin kaynağı Credit Suisse’in her yıl yayınladığı “Küresel Servet Raporu”. Credit Suisse “net servet birikimini” kişilerin menkul yani finansal varlıkları ile emlak, arsa gibi gayrimenkul varlıklarının toplamından borçlarının çıkarılması sonucu elde kalan miktar olarak tanımlıyor.
Buna göre AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında toplam servetin %67.7’sine sahip olan en zengin %10’luk kesim, 2018 yılı itibariyle ülkedeki toplam servetten aldığı payı %81.2’ye çıkarmış durumda.
Buna karşın 2002 yılında Türkiye’deki toplam servetten %32.3 oranında pay alan geriye kalan %90’lık nüfusun bu payı 2018’de %18.8’e düşmüş.
Bu tablo bize ülkenin ekonomisinin büyümesi veya küçülmesinden bağımsız olarak bugünkü inşaat sektörü odaklı ekonomik modelin sürekli ve istikrarlı bir biçimde zengini daha da zengin etmeye hizmet ettiğini gösteriyor.

KENT HAKKI
Hükümetçe geniş yetkilerle donatılan TOKİ’nin kuruluş amacı dezavantajlı ve yoksul kesimler için konut sahipliğini artırmaktı. Ancak hükümetin inşaat odaklı büyüme modeli gayrimenkul üzerinden üretilen servetin toplumun en zengin kesimleri tarafından biriktirilmesine öte yandan yoksul sınıfların toplam servetten aldıkları payın erimesine yol açtı.
Bunca inşaata karşın yoksul sınıfların ev sahibi olma oranlarının git gide düşmesi oldukça düşündürücü. Üstelik yoksul ve orta sınıfların borçları ve borçluluk oranları da artmış durumda. Spekülasyonla yükselen emlak fiyatları özellikle İstanbul gibi kentlerde orta sınıfların bile ilk evlerini almasını neredeyse imkânsız hale getirdi.
Bu koşullar altında bugün toplu konut politikasının ve ilgili yasal düzenlemelerin konut sahibi olmak isteyen yoksul sınıfların önlerindeki engelleri artırmak değil ortadan kaldırmak üzere nasıl yeniden düzenlenmesi gerektiğine dair düşünmeye acil olarak ihtiyacımız var. Kent hakkı kavramını tekrar gündeme taşıyarak toplu konut ve kentsel dönüşüm projelerinin kentsel alanı kâr amacıyla sömürmek isteyenlerin değil mütevazi bir konut sahibi olmaya ihtiyacı olanların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde nasıl şekillendirilebileceği üzerine kafa yormalıyız.

Kitabımız “Massive Suburbanization: (Re)Building the Global Periphery” Çıktı!


Başta İstanbul olmak üzere 13 dünya kentindeki toplu konut ve kentsel dönüşüm projelerini eleştirel bir biçimde inceleyen kitabımız “Massive Suburbanization: (Re)Building the Global Periphery” University of Toronto Press’ten çıktı! Kitabımızdaki her makale o şehir üzerine uzun süredir çalışan uzman akademisyenler tarafından kaleme alındı. Roger Keil ve Murat Ucoglu ile birlikte derleğimiz kitabımız hakkında şimdiye kadar okuyanlar aşağıdaki yorumları yaptı:

“Bu yalnızca bir kitap değil, bir olay!..”
“Bu eser, kent çalışmaları alanında çok önemli bir sentez üretiyor ve kent çalışmalarının geldiği son noktayı ileriye taşıyor…”
“Bu kitap kent çalışmaları, mimarlık, coğrafya, antropoloji, sosyoloji, sosyal politika ve benzer alanlarda ders kitabı olarak okutulabilir…”

Kitabımızı yayınevinin aşağıdaki linkinden %25 indirimle edinmek mümkün:
https://utorontopress.com/ca/massive-suburbanization-3

Our book “Massive Suburbanization: (Re)Building the Global Periphery” was finally published by the University of Toronto Press! Our book that I co-edited together with Roger Keil and Murat Ucoglu critically examines large-scale housing projects in 13 different cities with a particular focus on Istanbul. We have worked very hard and very carefully for a very long time on this, but as you see some of the previous reader’s comments below, I guess that it is worth to do it:

“This collection is more than just another manuscript. It is more like an event..”
“This publication would constitute a major synthesis and advance in the state-of-the-art regarding sub/urban studies.”
“The book could be assigned in courses in urban studies, architecture, geography, anthropology, sociology, social policy, or similar fields.”

You can purchase the book with a 25% discount by clicking the UfT Press web site link below.
https://utorontopress.com/ca/massive-suburbanization-3

Thank you very much to our contributors Stefan Kipfer, Mustafa Dikeç, David Wilson, Basmattee Boodram, Jasmine Smith, Matthias Bernt, Steven Logan, Douglas Young, Roza Tchoukaleyska, Erbatur Çavuşoğlu, Julia Strutz, Wafae Belarbi, Max Rousseau, Margot Rubin, Sarah Charlton, Abidemi Coker, Oded Haas, Karl Schmid, Tianke Zhu and Fulong Wu.

“Kalkınmanın Çelişkisi/The Paradox of Development” Başlıklı Makalemiz Yayınlandı

Bugüne kadar Tuzla Tersaneleri’ndeki iş kazaları üzerine yazdığım doktora tezimi okuyanların en çok ilgisini çeken kısımlardan “Kalkınmanın Çelişkisi/The Paradox of Development” başlıklı bir makale derledim. Makale İŞ GÜÇ: Endüstri İlişkileri ve İnsan Kaynakları Dergisi’nde yayınlandı. Makale açık erişimli ve link aşağıda. Yorum ve görüşlerinize hazır.

The Paradox of Development: Rapid Economic Growth and Fatal Workplace Accidents in Turkey

I published a journal article titled “The Paradox of Development: Rapid Economic Growth
and Fatal Workplace Accidents in Turkey” based on my dissertation research. The article is open access. Here is the link to the full PDF:

Full PDF: “The Paradox of Development: Rapid Economic Growth and Fatal Workplace Accidents in Turkey”

Nocturnal Animals of Contemporary Art

nocturnal animals
The following movie review may contain spoilers…

Nocturnal Animals (2016) from the director Tom Ford opens with the images of an art installation showing an old nude woman dancing while her large sagging breasts swinging from side to side and bouncing up and down. These characters of the movie clip in the artwork are also present lying face down, just like dead, in the middle of the art crowd for the gallery’s opening that Susan (Amy Adams), our protagonist, showcased. Later, Susan admits to her actual husband, Hutton (Armie Hammer), in their giant stylish but empty house, that she does not care anymore about all kinds of art while Hutton says that “I care, it pisses me off”. The opening was also a success for Carlos (Michael Sheen), the host of the dinner party that our couple become guests for, because the exhibition was incredibly strong in its fitting with “all of the junk culture that we live in”. Carlos contents that art people like them must enjoy the absurdity of their own art world considering the fact that it is better than the real world.

But Susan took a very specific part in art world indeed, for instance she has an administrative role in a contemporary art gallery but she is not an artist, and not even an artist of contemporary art. In the flashbacks, we learnt that in fact she could have become an artist but she did not believe in herself although her ex-husband Edward (Jake Gyllenhaal), a beginner novelist struggling in his career, believed in her.

Susan tells to Edward while they break-up:

We might be perfect for each other if we didn’t live in the real world… You’re wonderful and romantic, and sweet and sensitive, and all the things I’m not. Life for you is a kind of a dream.

Edward:

Weak. I’m weak. That’s what you want to say.

The reason behind the claim why “Edward is weak because he is romantic” is that idealistic high art in the contemporary art scene is considered as weak art. High art necessitates talent and mastery both for the artist and the art audience in order to generate abstract ideas through the empirical content that the artist creates and the audience contemplates on. From the beginning on, Edward has ideals, he believes that Susan is the one, one true love, and his only destiny-to-be is to become a novelist. Thus, he works for 20 years after their breakup to finally write and complete a novel to be published. Edward’s insistence on uniqueness and his search for the ideals are his weakness. Originality signals weak art in today’s world of contemporary art. Contemporary art must permanently repeat artistic reduction in order to maintain the distance between the transcendental and the empirical. Edward always thinks that effort and belief would pay off and that he has also a talent inside to realize his dream of being a novelist. In other words, he thinks that human will counts. But contemporary art does not work in that way. That is why Edward is labelled as a romantic and he is eventually weak.

In the logic of contemporary art, because change is considered as permanent in the contemporary world, there is no chance to build a new and stable world for the future. Ideals are impossible. Consequently, in order to resist to this permanent change, art has become self-erasable through producing the weakest images possible since the lifespan of any strong image is necessarily short (Groys 2011, 109–12). Because the truth claim is ephemeral, it produces intentionally weak images of low contemplative potentiality. Hence knowledge and mastery reside in the ability of de-professionalizing art piece (Groys 2011, 107), to diminish the difference between the idea and the figure but not in referring to something higher, a meaning, a truth to reveal, under the surface. The painting on the wall that just says “REVENGE” in three columns, hung at Susan’s art gallery exemplifies this practice in its simplest way. For the art audience, there is nothing contemplative to understand this contemporary art piece “REVENGE”, because the meaning does not exceed the empirical part of the painting. What it says is as simple as it is, and who expects more than that, are weak. Hutton offers Susan the opportunity to get rid of the real world where people like her or Edward would be weak. Therefore, Susan broke up with Edward and got married with Hutton, “dashing and handsome guy” that Susan defines in one scene as “anything but useless…seems always to know exactly what to do”.

Is “REVENGE” really as it is written and printed on the canvas? How does Edward take revenge from Susan for leaving him and not keeping his unborn child?

Once, Susan asks to Edward why he is so driven to write, Edward replies:

I guess it’s a way of keeping things alive. Saving things that will eventually die. If I write it down, then it will last forever.

“Nocturnal Animals”, the manuscript of the book that Edward sent to Susan to read it first after 20 years following their breakup, contains violence, villains and victims. It tells the story of a family man, Tony, who could not prevent his wife and daughter abducted, raped and killed and then tries to find the murderers of his family for years to finally take revenge. Yet, Tony’s pursuit of revenge cost him his life and made him a killer.

As Edward told to Susan, this book is different than things that he wrote when they were together. It’s disturbing as contemporary art tries to be. Types of contemporary art that Hal Foster named, as archival ones, that displays a collection of unfulfilled beginnings or incomplete projects (Foster 2015, 34), mimetic ones, that capture and occasionally mock the totalitarian kitsch pervading the current society (Foster 2015, 75–78)and the abject which catches the obscene real in the act and expose it even to make it repellent in its own right (Foster 2015, 19). I think we can add more, the type “mini-demonstration” of democracy or co-presence to repair the already lost social bonds (Rancière 2009, 60). But, the show of gallery opening, sad old female bodies dancing in vain and then just exposed there in the middle of art audience drinking their cocktails, engages mostly with the abject type. Then the other artworks shown in the movie; animal pierced by arrows and a photograph of a murder scene where the criminal looks to the viewer, are just like trophies of the killer, hanging there in the gallery or on the walls of bourgeois house. Contemporary art displays the real world stripped of camouflage to prove its mastery of it. The contemporary art world is strong, ambitious and driven because it knows from the beginning that falling prey is the ultimate known ending in the real world.

Still, Nocturnal Animals is not a piece of contemporary art at all. Edward wins back Susan’s heart through his novel not because he finally got rid of the real world and entered the art world. Edward’s book of Nocturnal Animals as well as Tom Ford’s movie possess the tragic plots, the adventure of the human will, and do not expose victimhood of everyday life. For Nietzsche, in tragedy, everything that is generated must be prepared to face its painful dissolution, but it forces us to gaze into the horror of individual existence. Tony finally became a killer at the end, lost first his family then himself and Edward’s final rejection of Susan means that Susan’s Edward does not exist anymore as such he already told that he writes to save dying things to make them last forever. Right now, he finishes his book, dedicated it to Susan that means his love for Susan has died:

This is the recognition I find expressed in the terrible triad of Oedipean fates: the same man who solved the riddle of nature (the ambiguous Sphinx) must also, as murderer of his father and husband of his mother, break the consecrated tables of the natural order. It is as though the myth whispered to us that wisdom, and especially Dionysiac wisdom, is unnatural crime, and that whoever, in pride of knowledge, hurls nature into the abyss of destruction, must himself experience nature’s disintegration. ‘The edge of wisdom is turned against the wise man; wisdom is a crime committed on nature’ (Nietzsche 1956, 102)

In both stories, Edward and Tony, these parallel characters’ defeats are associated with a certain sense of grandeur. They are heroes and not victims to display and objectified. Their stories are triumphant affirmation of life despite and in the midst of sufferings. However, contemporary art which Nocturnal Animals refers to, is just a pessimistic world-resignation. Aftermath, Susan would never find refuge in contemporary art world. For sure, revenge does not need to be contemplative but here it is bitter-sweet.

References
Foster, Hal. 2015. Bad New Days: Art, Criticism, Emergency. London ; New York: Verso.
Groys, Boris. 2011. Boris Groys: Going Public. Berlin; New York: Sternberg Press.
Nietzsche, Friedrich. 1956. The Birth of Tragedy & The Genealogy of Morals. Edited by Francis Golffing. Anchor Books ed edition. New York: Anchor.
Rancière, Jacques. 2009. Aesthetics and Its Discontents. Cambridge, UK; Malden, MA: Polity.

Nostaljik Seyrin Kayıp Nesnesi: Yıldız Savaşları VII / Güç Uyanıyor (Star Wars VII / The Force Awakens)

yildiz savaslari nostalji
Star Wars VII / Güç Uyanıyor, çok kısa bir sürede tüm zamanların en çok gişe hasılatını getiren filmlerinden biri oldu. Disney’in Lucas Film’i satın almasının ardından yapılan bu ilk Star Wars filminde yönetmenlik koltuğuna Yıldız Savaşları’nın yaratıcısı George Lucas yerine J.J. Abrams geçti. Güç Uyanıyor filminin senaryo ekibinde Abrams’la beraber daha önce orijinal üçlemenin V ve VI’ıncı filmlerinin senaryosunu yazan Lawrence Kasdan da yer alıyor. Lucas, son çektiği Star Wars’un ilk trilojisiyle, başta ilk film Gizli Tehlike (Phantom Menace) öncelikli olmak üzere, hem yönetmenliği hem de senaristliği hakkında ağır eleştirilere maruz kalmıştı. Sonrasında Disney’den özür dilese de, Lucas yılbaşında yeni film hakkındaki ilk demecinde, Disney’i köle satıcısı beyazlara benzetti ve yeni yönetmen Abrams’ı da retro filmi yapmakla suçladı(1).

Yeni üçleme için Lucas’ın yazdığı senaryolar kullanılabilir miydi tartışılır ama Güç Uyanıyor filmi gerçekten de George Lucas’ın dediği gibi retro bir film ve seyircinin nostaljik tatminini amaç edinmiş gözüküyor. Çünkü Star Wars sagasının yedinci filmi “Çok uzun zamanlar önce, çok uzak bir galakside”(2) değil, Star Wars fanatiklerinin orijinal üçlemeyi seyrettiği zamanın hayal dünyasında geçiyor. Orijinal üçlemenin başkarakterleriyle aynı oyuncuların bu karakterleri canlandırması aracılığıyla tekrardan buluşmak bir yana son filmde senaryo ve tasarımlar direk referans ile Yıldız Savaşları IV (New Hope / Yeni Bir Umut) ve V (The Empire Strikes Back / İmparator) filmlerinden alınmış. “Güç Uyanıyor” filminde ana karakterler, Skywalker ailesinin anayurdu olan Tatooine gezegeninden başka bir gezegen olsa da, Jakku adlı, tıpkı Tatooine’a benzeyen ve yine çöllerle kaplı bir gezegende buluşuyor. Yeni filmin kahramanı Rey hurda toplayarak geçinen bir eskici, bu da bize yine saganın ilk filmi IV’üncü bölümde Luke Skywalker’ın üvey amcası Owen Lars ile Jawaların ikinci el malzeme pazarından C-3P0 ve R2D2 droitlerini aldığı konumu çağrıştırıyor. Star Wars VII’de de İmparatorluk kuvvetleri, kahramanlarımızın koruduğu R2D2’ya değil ama BB-8 adlı yine bir droite yüklenmiş planları ele geçirmeye çalışıyorlar. Bununla da daha bitmedi. “Güç Uyanıyor” filminde direniş güçleri yine gezegenleri uzaktan yok edebilen imparatorluğun yeni silahı, IV’üncü filmin ünlü Ölüm Yıldızı (Death Star) yerine, bu sefer Starkiller Base’ı (Yıldız Yok Eden Üs) etkisizleştirmeye çalışıyorlar. Yine baba oğul biri İmparatorluk güçleri diğeri ise direnişte olmak üzere farklı gruplarda birbiriyle savaşmak zorunda kalıyor ve saganın V’inci filminin ünlü sahnesinde olduğu gibi yüksekçe bir iskelede buluşuyorlar.

Şüphe yok ki, yeni kahramanlar tesadüf eseri kaçarken Han Solo’nun eski emektar uzay gemisine (Millenium Falcon) bindiğinde ve gemide kaçak imparatorluk askeri, eski stormtrooper, Finn yanlışlıkla taşları hologram canavarlardan oluşan oyunu (Dejarik) başlattığında en az Han Solo ve yardımcı pilotu Chewbacca’yı birlikte tekrardan gördüğünüz kadar seviniyorsunuz. Çünkü Dejarik oyunundan daha iyisi zaten tasarlanamaz, tasarlansa bile aynı etkiyi vermez. Bu elbette ki, teknolojik imkânsızlıklar veya piyasada hayal gücü eksikliğinden ötürü değil. George Lucas’ın, orijinal üçlemeden yıllar sonra yarattığı ilk trilojide, yaratıcılık adına yeni teknolojinin imkânlarından yararlandığı türlü yeni yaratıklar ve gezegenler vardı. Çoğu da beğenilmedi. Zaten Abrams’ın kendi Star Wars filminde Star Wars fanatiklerine mesajı, Lucas’ın ilk triloji için yarattığı Jar Jar Binks gibi tasarımların kemiklerini çölün kumlarının altına gömmekti(3). Jar Jar Binks şüphesiz kötü bir tasarımdı. Bir kere alttan alta ırkçı bir tınısı vardı, imaj olarak da “Karayipli tembel” klişesini çağrıştırıyordu. Jar Jar Binks, orijinal üçlemenin C-3PO karakterinin yerini alarak kötülük ve iyiliğin savaşında ortamı yumuşatacak, espri öğesi görevi görecek biri değildi. C-3PO bir makineydi ve o yüzden bu savaşa dair yorumları beceriksiz olsa da bir makine olduğu için yeterliydi ve kendisi diplomatik amaçlarda kullanılabilen bir tercümandı. Orijinal üçlemenin çokça en antipatik yaratığı olarak hatırlanan Ewoks bile imparatorluk güçlerine karşı girişilen Endor Savaşında (Yıldız Savaşları VI) direnişçilerin yanında gerekli olabilecekken Jar Jar Binks, Nathalie Portman’ın oynadığı Padme Amidela’nın abartılı makyaj ve kostümü gibi bir fazlalıktı ve hikayeye tek faydası etnik çeşitlilik mahiyetinde bir temsiliyet katmasıydı. Bu da tüketimi arttırmaya yönelik oyuncak ve oyun malzemesi üretiminin sıradan bir parçası olarak yorumlandı.

Abrams’ın Star Wars filminde oynayan yeni oyuncular arasında ünlü oyuncu yok, yeni kahramanların hepsi orijinal üçlemedeki gibi tanınmayan yüzlerden seçilmiş. Üstelik bu seçimde politik doğruluk hedeflenmiş. Rey karakteri Yıldız Savaşları filmlerinde başrolü oynayan ilk kadın Jedi adayı. Filmin diğer ana kahramanı Finn’i, yani kaçak Stormtrooper rolünü, bir siyah aktör canlandırıyor. Yeni yaratık ve makinelerde sadelik esas alınmış. Velhasıl BB-8, R2D2’nun gelişmiş bir versiyonu olsa da sadece hareketi sağlayan parçası değiştirilmiş. Orijinal üçlemede CGI tekniklerinin yokluğunda kostümler, makyaj ve maketlerle canlandırılan Kumadamları veya kukuletasının altına gizlenmiş minik Jawalar ve buna benzer yaratıklar vardı. “Güç Uyanıyor” filminin Jakku gezegeninde karşımıza çıkan CGI teknikleriyle hazırlanmış dev domuz sadece dev ama bunun dışında yine de bildiğimiz türden bir domuz. Elbette ilginç yaratıklar illa ki binbir çeşit hayvanın karması olmak zorunda değil ama strateji bundan öte yeni imkânlarla eski tadı yakalayabilmek ve “vintage” havası tutturmak üzerine kurulmuş.

Peki, retro bir film olması Star Wars VII’yi kötü bir film yapar mı? İyi film yapmak için orijinal olmak gerekmiyor ve bir filmin retro olması illa ki, orijinal olmadığı anlamına gelmiyor. Zaten orijinallik ve yaratıcılık arasında günümüz sanat çevrelerinde bir bağ da uzun zamandır aranmıyor. Öyleyse sorumuz “bu son Star Wars filminde nostaljik tatmin sağlanabildi mi?” olsun. “Güç Uyanıyor” bugün seyircinin o ilk Star Wars’u seyrettiği zaman aldığı zevki devam ettirebildi mi?
Okumaya devam et