Çapulcunun Evrimi

resistanbul11kucukLiseden bir arkadaşımın Facebook’taki bir paylaşımında geçiyordu: “eskiden endişeli Kemalist teyzemiz vardı şimdi de Gezi ile beraber endişeli solcu ablamız var diye…”  “Bu hareket nereye kadar gidebilecek? Kalıcı bir örgütlenmeye dönüşebilecek mi yoksa sönümlenecek mi? Devrim ne zaman olacak?” gibi soruların ardı arkası kesilmiyor. Endişenin sonu yok belli ki.

Çapulculuktan devrim değilse de evrim olur ve bu endişelenecek veya küçümsenecek bir durum hiç değil. 1980 darbesi sonrasında etkisizleştirilen bir kuşağın çocuklarının sokağa hep beraber dökülebilmiş olması ve Gezi Parkı direnişini deneyimlemesi artık yepyeni bir politize toplum dönemine işaret ediyor. Gezi direnişinin sosyal medya gibi merkezsiz ve hiyerarşik olmayan bir araçla organize olması herkesi Gezi eylemlerinde sorumlu katılımcı yaptı. Gezi direnişinin otonomi ve katılımcı demokrasi istemi pratikleştirildi. Tabii ki, bu, kapitalizmin otoriter ve hegemonik biçimlerinin insanları edilgenleştirip aynılaştıran anlayışına karşı büyük bir meydan okuma.

Gezi hareketini uluslararası alanda tanımlama ve konumlandırma tartışmasına girenler öncelikle Arap Baharı’na sonra da Amerika’daki Occupy Wall Street hareketine referans veriyor. Gezi, Tahrir meydanındaki protestolar gibi çok büyük bir kitle hareketi olma özelliği taşıyor. Ama Mısır’ın aksine Gezi protestoları demokratik seçimle iktidara gelmiş bir hükümete karşı yapılıyor. AKP hükümeti İslamcılık ve neoliberalizmi buluşturması yönüyle,  nam-ı diğer “Türk Modeli” sunumu ile Arap Baharı’nı yaşayan ülkelere örnek diye gösteriliyordu, nitekim onlar da “demokratik seçimler” sonucunda başlarında AKP’nin “Müslüman Kardeşlerini” buldular. Gezi Parkı eylemleri başladığında küresel kapitalizm ile tümden bütünleşmiş durumdaki AKP hükümeti, Ortadoğu için büyük güçlerin şekillendirdiği bir olası Sünni-Şii çatışması planı içinde Sünnilerin koruyucusu ve neoliberal kapitalizmin savunucusu rolüyle etken bir rol üstlenmeye çalışıyordu.

Öte yandan,  Gezi hareketi Amerika’daki Occupy gösterilerinin üzerinde durduğu çevreci ve anti-kapitalist duruştan da besleniyor: “Gezi parkı AVM olmayacak, park kalacak.” Gezi hareketi aynı zamanda, AKP’nin Türk ekonomisinin başarısı olarak betimlediği ve aslen kendine yakın şirketlere kamu arazileri ve doğal kaynaklar üzerinde inşaat hakkını ihale ederek rant alanları yaratan anlayışına karşı örgütlenmiş bir kitle tarafından yapılıyor. Ama hem Gezi parkı eylemlerinin sloganlarına hem de Taksim Dayanışması’nın istemlerine bakıldığında Amerika’daki Occupy Wall Street eylemlerinin bir numaralı vurgusu olan gelir dağılımında adalet talebi ve anti-kapitalist duruş biraz arka planda kalıyor. “Azami ücret asgari ücretin 1o katından fazla olmasın” veya “sendikalaşmanın önü açılsın” gibi maddeler eylemler boyunca dile getirilmiş olsa da bu talepler en öncelikli talepler arasında yer almıyor. Onun yerine polis şiddetine son verilmesi, özgürlük, otonomi, katılımcı demokrasi, farklılıklara saygı ve çoğulculuk üzerinde duruluyor. Yani sınıflar arası eşitlik talebi, biraz özgürlük ve kardeşlik isteminin gerisinde kalıyor. Eşitlik vurgusu her ne kadar talepler arasında arka planda yer alsa da, Gezi Parkı içerisinde örülen dayanışma ve paylaşım pratiğinde ortaya çıktı. Park içinde paranın geçmemesi, kitapların, giysilerin, yiyecek ve ilaçların paylaşılmasıyla beraber mülkiyet ilişkilerine ve maddi eşitsizliklere karşı güçlü bir pratik evrilmeye başladı. Aslında Erdoğan’ın Gezi protestocularını adlandırırken istisnasız hepsini Çapulculukta “eşitlemesi” de Gezi Parkı’nda yeşermeye başlayan bu eşitlik pratiğine belki de ilginç bir katkı sundu.

Bilindiği gibi Erdoğan, Gezi protestocularını Çapulcu olarak adlandırdı. Çapulcu yani üretici gücü olmayan, gereksiz, belki eğitimsiz ve sisteme bir katkısı olmayan… Gezi hareketinin başlamasıyla beraber, borsa yabancı paranın Türkiye’den çekilmesi nedeniyle geriledi, faizler geçen aya nazaran neredeyse iki katına çıktı ve Merkez Bankası ne kadar müdahale etse de Türk Lirası rekor bir seviyede değer kaybetti. Bu nedenle, Erdoğan Gezi hareketini Türkiye’nin ekonomik ve politik güç olmasını istemeyen dış güçlerin komplosu olarak tanımlıyor.  Çünkü Çapulculuk, yani Gezi Parkı’nda evrilen katılımcı demokrasi ve eşitlik pratiği hızın egemen olduğu kapitalist düzende bir lüks olarak görülüyor… Zizek’in de vurguladığı gibi otoriterlik ve kapitalizm, liberal demokrasi ve kapitalizmden de daha iyi bir ikili ve bu ikili Çin ve Rusya’da iyi işliyor. Buna Paul Virilio’nun vurguladığı kapitalizmin durmadan hızlanma mecburiyeti de eklenince Gezi Parkı, yavaş yavaş ve kendiliğinden örgütlenen yapısı ile bugünkü hegemonik neoliberal düzenin tam karşısında konumlanıyor.

Okumaya devam et

Okyanusta Bir Damla: Bulut Atlası (Cloud Atlas)

cloud-atlas-concept-artAltyazı Dergisi’nin Ekim2012 sayısında yayımlanmıştır.

Cloud Atlas farklı zaman dilimlerinde geçen altı farklı hikayeyi aynı kurguda birleştiren bir film. Film, İngiliz yazar David Mitchell’in aynı isimdeki bol ödüllü romanına bir hayli sadık kalınarak Wachowski kardeşler ve Tom Tykwer’ın işbirliğiyle sinemaya uyarlanmış. Yönetmenler Mitchell’ın edebi anlatı sınırlarını zorladığı bu romanını beyazperdeye aktarırken sinemasal anlatım biçimlerinin de sınırlarını zorluyor. Daha önce Matrix serisi (Wachowski Kardeşler) ve Koş Lola Koş (Tom Tykwer) gibi filmleriyle düşünsel sorgulamalara kapı aralayan, deneysel ve yenilikçi filmlere imza atan yönetmenler bir kez daha risk alıyor ve sinemasal anlamda anlatılması çok zor bir işin altına giriyor. Filmin, Toronto Film Festivali’ndeki ilk gösteriminin ardından sinemayı sadece düz bir “giriş, gelişme, sonuç” anlatısı olarak gören sanatsal ve siyasal anlamda muhafazakâr film eleştirmenlerince anlamlandırılamaması ve kötülenmesine şaşırmamak gerekir. Zira bu kışkırtıcı ve yaratıcı film, izleyicisinden izlerken dikkat ve üzerine düşünürken de emek bekliyor. Bağımsız bir yapım olan Cloud Atlas, Hollywood’un hazırlayıp sunduğu hapları sorgusuz sualsiz yutarak tatmin olmaya alışmış uyuşuk zihinler için yapılmamış şüphesiz. Kendilerini tekrarlamak yerine, popüler olmayı hedefleyen büyük bütçeli böylesi bir filmde yenilikçilikten ödün vermemeyi tercih eden filmin yönetmenlerini sadece bu cesur çabaları için dahi tebrik etmek lazım.

“Her şey birbirine bağlıdır”
Aslında Wachoswki kardeşler ve Tom Tykwer’e göre sinemasal anlamdaki bu sıradışı çabada yadırganacak bir şey yok; çünkü tıpkı filmin farklı hikâyeleri aynı kurgu içinde bütünleştirmesi gibi bizler de içine doğduğumuz bu dünyada geçmişe, anılara ve tarihe dair çeşitli anlatıları, şimdi, şu anda kuşatıldığımız farklı insanlara, olaylara, sorunlara dair farklı farklı hikâyeleri ve geleceğe dair sürekli değişen öngörülerimizi ve umutlarımızı her gün aynı zihin içinde evirip çeviriyor, geçmişi, şimdiyi ve geleceği her gün yeniden ve tekrar kurguluyoruz. İnsan hayatı, tek, doğrusal ve tutarlı bir anlatıdan ziyade anılar, gündelik hayat ve gelecek planlarına dair çoğul, karmaşık, birbiriyle çelişen ve çekişen birçok hikâyenin aynı anda aynı bedende ve zihinde yaşaması, değişmesi ve dönüşmesiyle şekilleniyor. İşte bu noktada tekçi ve doğrusal modernist varsayımların sıkı eleştirmeni ve 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman’a dair söyledikleri bir bir yankılanmaya başlıyor Cloud Atlas’ta: “Korku, inanç ve aşk, hayatımıza yön veren güçler. Bu güçler biz var olmadan çok önceden beri vardı ve biz yok olduktan çok sonra da var olmaya devam edecek…” Kısacası bizler, “geçmişte”, bizim var olmamızdan çok önce kuralları, dili, toplumsal ilişkileri belirlenmiş, “şimdiki zamanda” bir şekilde içine atıldığımız ve varlığımız sona erdikten sonra “gelecekte” de var olmaya devam edeceğini bildiğimiz bir dünyanın, bu karmaşık ilişkiler ağının içinde yaşıyoruz. Liberal modernistlerin varsaydığı anlamda zihnimiz, sınırsız özgür tercihlerle sıfırdan doldurulacak “tabula rasa” yani boş bir levhadan ibaret olmadı hiçbir zaman. “İçine atıldığım bu dünyada ben varım, yaşıyorum” önermesi, geçmişte, bizden önce kurulmuş bir dünyanın kurallarına, diline, adetlerine, geçmişte yaşamış ve bugün yaşamakta olan diğer insanlara ve canlılara, şimdi, şu anda eklemlenmeyi gerektirdi her zaman. Kısacası liberal modernistlerin varsaydığı anlamda bir mutlak “özgürlük” de bir “bağımsız birey” de aslında hiç var olmadı. Ama bu durum, katı yapısalcı düşünürlerin varsaydığının aksine hiçbir zaman irademizin olmadığı ve her şeyin bizden önce kurulmuş bir düzen tarafından mutlak olarak belirlendiği anlamına da gelmiyor. Bu noktada yine Cloud Atlas’a kulak verirsek “yaşamlarımız sadece bize ait değil, başkalarına bağlıyız… Geçmişte ve şu anda, işlediğimiz her suçta ve yaptığımız her iyilikte geleceğimizi yeniden kuruyoruz…”
Okumaya devam et

Modern Hukukun "Evrensel" Anlamı ve Devletle İlişkisi Üzerine

Dipnot dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2011 tarihli 4.sayısında yayımlanmıştır

emperyalist-dünya-düzeni1“Evrensel” İnsan Hakları ve Hukuk, Kimin Hakları ve Hukukudur?

“İki yüzyıl sonra Aydınlanma geri dönmektedir. Ancak hiç de Batı’nın mevcut olanaklarını ve özgürlüklerini kavramının bir yolu olarak değil. Ama sınırlarının ve kötüye kullandığı iktidarının sorgulanmasının bir yolu olarak. Aklın despotik Aydınlanma olarak sorgulanması için” [Foucault]

Batının modern toplum modelinden ve değerlerinden farklı bir toplum modeli veya değeri savunmak, sürekli geri kalmışlığın bir ifadesi veya “modern – öncesi” bir aşamada kalmışlığın göstergesi olarak sunulmuştur. Batılı olmayan başka aydınlanmaların ve modernleşme süreçlerinin olduğunu, rasyonalite ve ahlak üzerinde mutlak tekelini kurmuş “emperyal özne” Batıya kabullendirmek her zaman zor olmuştur. “Ahlak, Kant’tan beri rasyonel uyuşmazlığa yer olmayan bir evrensel buyruklar alanı olarak sunuldu. Bu, bana göre, dünyanın kökten çoğulcu niteliğinin ve değerlerin indirgenemez çatışmasının farkına varmaya engel olmaktadır”[1] Modern Batı’nın tarihine ve belli bir toplumsal gelişim düzeyine tekabül eden ahlaki ve politik değerleri, kültürel ve coğrafik farkları yadsıyarak “evrensel” norm haline getirmek Batı’nın başka toplumları medenileştirme misyonunu meşrulaştırmış, bu da fetihçi failin başka toplumlar üzerinde kurduğu hegemonyayı uzun süre görünmez kılmayı başarmıştır. Aynı hegemonyanın izlerini insan hakları mevzusunda da takip etmek mümkündür. İnsan haklarının “evrensel” olduğu vurgusu, belli uygulamaların ve yaptırımların Batı’nın kurumsal normlarına uyması gerektiğini varsayan örtük bir emperyal politikadır.
Okumaya devam et

Qijika Reş Dergisinin 3.Sayısı Çıktı

İsyan ve yaşam arzusuyla yüklü tüm topraklara ve tüm direniş öznelerine merhaba…

Dünyanın farklı topraklarında iktidara, kapitalizme, savaşa, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe karşı süren direniş dalgalarının soğuk kış mevsimini ısıttığı, geleceğe yeni umut kapıları açtığı bir zamandan geçiyoruz. İngiltere’de öğrencilerin başlattığı isyan, Tunus’ta bir halk devriminin ayak seslerine dönüşen başkaldırı, Ankara Üniversitesi SBF’deki yumurtalı eylem, Kürt hareketinin ‘demokratik özerklik’ projesiyle Kürdistan’da otonomunu yaratma hamleleri, İmparatorluk’un pürüzsüz iktidarına, sürtünmesiz kapitalizme meydan okuyan hareketlerin gün geçtikçe artacağının coşkulu müjdesidir.

Qijika Reş Dergisinin, ‘örgütlü kötülük dünyası’na karşı radikal bir isyan çağrısıyla başlattığı özgürlük yürüyüşü üçüncü yokuşu da geride bırakarak devam etmektedir. Qijika Reş Dergisinin ilk iki sayısıyla neleri politik ifade alanının kıyısına ittiğini, vaat ettiklerinin ne kadarını başarabildiğini kuşkusuz ilerleyen sayılarda daha iyi göreceğiz. Her politik söylemin kendi özerk taleplerini dayattığı bir çizgide olmak yerine, farklı radikal söylem alanları arasında bir tartışma platformu olma konumumuzu ısrarla sürdürmeye devam edeceğiz. Yani Qijika Reş Dergisi, kanatlarını önyargısız dünyalar üzerinde açmaya ve her isyan mekânına uğramaya devam edecektir. Soluğumuzu güçlendiren itki, Qijikin ehlileşmeye uygun olmayan doğasından gelmektedir. Derginin siyasal tezahürlerinin yarattığı beklentiler daha nitelikli, daha ufuk açıcı bir içerikte olmasını sağlama çabamızı da kuşkusuz yoğunlaştırmaktadır. Derginin mutfağında doğrudan yer almayan, uzak kentlerde yaşayan özel dostların görünmez emekleri, derginin varoluşunda, dağıtımında, derginin sesinin ses bulmasında belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu özel yoldaşlara yoğun emeklerinden ötürü müteşekkiriz.

Qijika Reş Dergisinin bu kapsamlı sayısında, devrim denilen çağlayana farklı toprakları dolanarak dökülen karşı-söylemleri duyulur kılmaya ve anarşist-radikal bir politikanın bu topraklardaki potansiyeli, sınırları üzerinden sözü eğip bükmeden konuşmaya, tartışmaya çalıştık. Radikal bir özgürlük politikasının yaşadığımız topraklarda karşılık bulabilmesinin imkânlarını değerlendirdiğimiz bu sayıda özellikle güncel önemini koruyan özerklik konusunda eteklerimizdeki bütün taşları döktük diyebiliriz. Otonom siyasetin tarihsel deneyimleri ışığında otonomu mümkün kılan koşulların nasıl yaratılacağı ve Ulus temelli modern egemenlik projesinin araç ve yöntemleriyle, devletsiz bir otonom politika arasındaki kaçınılmaz çatışma ve çelişkilere heybemizdeki düşler, düş(ünüşler) doğrultusunda dikkat çekmeye çalıştık. Ayrıca Kürt siyasetinde son dönemde komünalist, anarşist düşünce okumalarının tekabül ettiği siyasal algının eleştirel bir analizini yaparak bu konuda olmasını umduğumuz verimli bir tartışmayı kışkırtmaya çalıştık. Cumhuriyetin inşa sürecinde milliyetçi rüzgârdan nasibini alan bazı Türk kadın figürlerinin yeniden ürettikleri resmi feminist politikanın, Türk ve Müslüman olmayan kadınların emek ve örgütlenmelerini nasılda görünmez kılmaya çalıştığını, ayrımcı siyasetin feminizme sirayet eden tarihsel pratiklerin ve söylemlerin soykütüğünü çıkarmaya uğraştık. Kürt Vicdani Red hareketiyle başlayan vicdani red ve anti-militarizm bağlamında farklı bir pencereden bakarak, etkisiz klişelere dönüşen söz ekonomisinden tasarruf ettik. Yine dil ve kimlik hakları için yürütülen politikaların iktidarla olan pazarlık açmazlarına ve bu konuda alternatif yol ve yordamın ne olduğu konusundaki tartışmalara, muhalif söylemlere bu sayıda da sayfalarımızı açmaya devam ettik. Gelecek Mart sayısını feminist bir dosya olarak sadece kadın yoldaşların hazırlayacağını ve bu sayıda sözüne ve kalemine güvenen her kadının katkılarını ve bizimle dayanışmasını beklediğimizi belirtmek isteriz.

“Kürdistan’da Anarşist bir devrime olan inancımız ve özgürlük rüyamız bu topraklardaki bütün toplumsal mücadelelerin nihai yenilgisinde bile son bulmayacaktır. Herkesin eşit ve özgür olduğu bir geleceğe yönelik arzumuza, dünyanın sonundan başka hiçbir şey son veremez. Devrimin ‘gelecekteki şimdi’sini kurma mücadelemiz, iktidara talip tüm siyasi hareketlerden ve öznelerden bağımsız olarak devam edecektir. Ya özgürlüğü birlikte yaratacağız ya da toplumsal bedenden kopmuş ayrı politik organlar olarak kendi otonomumuzu inşa etme yolculuğumuzu birkaç düşperestin yalnız serüveni şeklinde de olsa sürdüreceğiz. Devrim, tarihin aşkın öznelerini beklemeden, Derrida’nın tanımıyla “tarihin olağan akışında, olanaksızı gerçekleştirme, mevcut düzeni programlanamaz olaylar temelinde sekteye uğratma amaçlı bir kesinti, radikal bir durak”tır. Belki de kaybettiğimizi sandığımız şey, hiç sahip olamadığımızı keşfettiğimiz anda saklıdır”.

İçindekiler / Naverok

-Komünalist Proje – Murray Bookchin
-Kürdistan’da Radikal Bir Politikanın İmkânları Üzerine – Ramazan Kaya
-Devrim – Felix Guattari
-‘Öcalan Anarşizmi’ne Anarşik Bir İtiraz – Sami Görendağ
-Demokratik Özerklik ya da Bardağın Dolu Tarafı – Gazi Bertal
-Gustav Landuer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone
-Politikayı Yeniden Tanımlarken – Işık Ergüden
-Anarşizm ve Kimlik Politikaları – Alişan Şahin
-Wêjeya Honaka Zanistî û Ûtopyaya Kurdî – Mîran Janbar
-Tohum ve Mermi – Atalay Göçer
-Sessizleştirilmiş “İsyan-ı Nisvan” – Zozan Özgökçe
-Dilin Siyaseti – Cengiz Apaydın
-Dil, Sözcük ve Eylemler – Batur Özdinç
-Düşünülmeyeni Düşünmek Üzerine Düşünmek – Eren Barış
-Bir Devletsizlik Örneği: Alevilik ve Dersim38 – Ferhat Berkpınar
-Özgürlüğün Pedagojisini Yaratmak – Zînê Damasco
-Çıplak Hayatın Sınır İhlali: Bedenin Tarihi – Sami Görendağ & Hüseyin Kaytan
-Her Amerikan Filminde Bulunan Metal Okul Dolapları – Leyla Saral & Kawa Nemir
-Gönüllü Kulluk ve “Belki”ler – Ufuk Ahıska
-Bir Vicdani Red Örneği: Molokanlar – Sidar Yumlu
-Li Ser Berzika Destavêjekî! – İsmail Yıldız
-Bir Stran Bir Ömür – F. Tekin Düz
-Requiemek Ji Bo Azad Ronakbar – Kawa Nemir
-Kahramanın Karşı Konulmaz Çekiciliği ya da İnsansız Sinema – Mehmet Şarman
-Ayrı Diller Ortak Acılar – K. Murat Güney
-Çalışmamanın Erdemi Üzerine – Birahîmê Qijik
-Güçsüz Devlet Adamları, Daha Güçsüz İnsanlar! – Gustav Landauer
-Ji Dengbêjiyê Heta Nivîskerriyê – Birahîmê Qijik
-Devrimci Paradigmada Geçiş Dönemi: Özgürleşme Olarak Siyaset – Kürşad Kızıltuğ
-Bi Epîloga Hesenê Metê Re Dîyalogek – Ömer Faruk Baran
-Pirtûkxane / Kütüphane – Qijika Reş

Qijika Reş Dergisi Yayın Hayatına Başladı

qijika_res_kapakBu coğrafyada anti-otoriter, heterodoks bir özgürlük politikasının patikası olmayı amaçlayan Qijika Reş Dergisi yayın hayatına başladı. Derginin duyuru yazısı şöyle:

Sınırsız ve sonsuz mavi semalarda yoldaşlık bulutuna tutunmuş, özgürlüğe kanat çırpan Qijika Reş kafilesinden herkese merhaba.

Qijika Reş dergisini doğuran en keskin sancı ertelenmiş bir randevunun durmadan yankılanan özgürlük çağrısına icabet etmekti. Qijika Reş dergisi, düşü kurulmuş, duyurusu yapılmış ancak gerek tem…bellik uykusunun tatlı cazibesi gerekse etrafımızda yaratamadığımız kolektif enerji yoksunluğu dolaysıyla gecikerek vücut bulmuş bir projedir. Kusursuz ve verimli bir toplum bahçesi yaratmaya çalışan modern iktidarın siyaset dünyasına uzak, arafta kalmış ancak özgürlük rüyası görmeye devam eden öznelerin yana yana soluyacağı bir bahçe yaratmak arzusuyla yola çıkmıştık. Temel derdimiz kusurlu, dikenli, yabanıl, ayrık otlarının buluştuğu doğal bir bahçeydi. Geçen zaman, soluğumuzun değdiği mekânlarda özgürlük türküsünü farklı notalarla okuyan bir dizi yoldaşın varlığıyla tanıştırdı bizi. Emekleme aşamasının bittiği, kervanın yolu koyulduğu zaman gelip çatmıştı artık. Kervan yolda dizilir düsturundan hareketle, amatör ruhumuzun ve sarsak politik heyecanlarımızın sindiği bir parça kusurlu bir içerikle bu ilk sayıyı çıkarmaya karar kıldık.
Okumaya devam et

Bir Otorite Kurma Girişimi Olarak Nasihat Ve Kürt Sorununun Çözümünde Liberal Projenin İflası

kurt_sorununa_cozumBugüne değin gerek Davetsiz Misafir Dergisi’ndeki yazılarımızda gerekse yayımladığımız “Başka Dünyalar Mümkün” ve “Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek” başlıklı kitaplarımızda tekrar tekrar çok önemli gördüğümüz bir noktanın altını çizdik ve Türkiye’deki akademik ve entelektüel çevrelerin en başta gelen sorunlarından birinin kalıplaşmış anlayışları yerinden eden radikal görüşleri ve yeni düşünce akımlarını, bir açılım ve dönüşümün kaynağı olarak görmek yerine, çoğunlukla, kendi küçük iktidar alanlarını tehdit eden tehlikeli oluşumlar olarak algıladıklarından yakındık. İşte tam da bu noktada, kendi özel konumlarını sarsacağı gerekçesiyle yeni düşünce ve eleştirilere kendisini kapatmış bu akademik ve entelektüel zümreyi değişmeye ve dönüşmeye zorlamak gerektiğini vurguladık. Türkiye’deki akademik ve entelektüel hayatın zenginleşmesi ve çeşitlenmesinin bu ve bunun gibi müdahalelerle mümkün olacağını dile getirdik. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye’deki sosyal bilim anlayaşının içinde bulunduğu tutuculukla mücadele etmek ve sosyal bilimleri daha özgürlükçü bir düzeye doğru zorlamak konusunda epeyce yol kat etmiş ve ses getirmeye başlamış olduğumuzu görüyorum. Toplum ve Kuram Dergisi’nin ikinci sayısında yayımlanan “TESEV’in Zorunlu Göç Araştırması’nın Söylemedikleri ve Kürt Sorununda Çözüme Dair Liberal Projenin Açmazları” başlıklı yazıma aldığım sayısız tebrik, yorum, katkı, öneri ve eleştiri mesajları herhalde bunun bir göstergesi. Zamanlarını ayırıp görüşlerini paylaşan herkese öncelikle çok teşekkür etmek isterim. Yazının bunca ses getirmesini doğru yolda olduğumuzun, yani akademide ciddi bir eleştiriyle karşılaşmamanın verdiği rahatlıkla kurulan iktidarları zorlamaya ve sarsmaya başladığımızın bir belirtisi olarak görüyorum.

edi_bese2Toplum ve Kuram Dergisi’nin üçüncü sayısında ise aynı derginin ikinci sayısında eleştirel bir analizine yer verdiğim TESEV’in “Zorunlu Göç ile Yüzleşmek: Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası” (Kurban, Yükseker, Çelik, Ünalan ve Aker, 2006) başlıklı çalışmasının yazarlarından Deniz Yükseker’in cevap hakkını kullanarak kaleme aldığı bir metnini bulacaksınız. Kuramsal eleştiriler beklerken neredeyse yalnızca hamaset, demagoji, çarpıtma ve kişisel polemiklerle karşılaştığım bu metne aynı üslupla cevap vermeyi uygun bulmuyorum. Zira kişisel atışma ve polemiklerin ne düşünsel tartışmaların gelişmesine ne de okuyucuların bu tartışmalardan faydalanmasına katkıda bulunmayacağı kanaatindeyim. Benim Kürt sorununda liberal projenin açmazlarını ortaya koyduğum metin öncelikli olarak düşünsel ve siyasi bir tartışmayı geliştirmektedir.

Toplum ve Kuram Dergisi’nin ikinci sayısında kaleme aldığım yazım boyunca Kürt sorununu bir kültürel tanınma ve insan hakları sorununa indirgeyen ve Kürtlerin egemenlik paylaşımı, anayasa da köklü değişim, anadilde eğitim, özerk otonom yönetim gibi siyasi taleplerini dışlayan liberal tahayyülü analiz edip eleştirdim (Güney 2009). Bir yanda AKP iktidarının “Kürt açılımının” devam ettirilmeye çalışıldığı öte yanda ise Kürt hareketinin aktif siyasetçilerinin bir bir baskı altına alınıp tutuklandığı, kısacası Kürt sorununun çözümüne dair bu farklı yaklaşımlar arasındaki uçurumun iyice belirginleştiği bir ortamda son derece güncel, hayati ve oldukça önemli olduğuna inandığım bir tartışmayı gündeme getirmeye çalıştım. Şüphesiz, dile getirdiğim bu eleştiriler ne sadece bana aittir ne de çok orijinal ve yenidir. Benim yaptığım sadece, daha önce çok defa değinilen bu eleştirileri belki ilk defa yazılı olarak derli toplu halde sunmaya çalışmaktan ibarettir. Bunu yaparken tek tek şahısların duruş ve niyetlerini sorgulamak gibi bir amacım olmadığı gibi TESEV’in zorunlu göç özelinde ve Kürt sorunu genelinde az önce sözünü ettiğim liberal ideoloji ve tahayyülün sınırları içinde yürüttüğü çalışmaları fikirlerimi somutlaştırmak açısından sadece bir örnek olarak seçilmiştir.

Şimdi ise sözü fazla uzatmadan Deniz Yükseker’in bana yönelttiği eleştirileri içeren ve Toplum ve Kuram Dergisi’nin üçüncü sayısında yayımlanan “Sosyal Bilim Yöntemi Olarak Komplo Teoriciliğinin Açmazları: K. Murat Güney’e Cevap” başlıklı metninde değinilmesinin yararlı olacağını düşündüğüm birkaç noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Bunu yaparken D. Yükseker ile kişisel polemiğe girmek yerine D. Yükseker’in bu metnini tıpkı TESEV’in “Zorunlu Göç İle Yüzleşmek” çalışması gibi liberal ideolojinin açmazlarını ortaya koyan bir örnek olarak analiz edeceğim. Zira D. Yükseker’in bu metni de tıpkı TESEV için çalışma yapan akademisyenlerin ve sair liberal yazarların Kürt sorununa yönelik birçok çalışmasında olduğu gibi bir yandan sözde “objektif” ve “tarafsız” bir sosyal bilim eleştirisi olma iddiası üzerinden nasihatlerle süslenmiş buyurgan bir üslupla bilgi iktidarını kurmaya çalışırken bir yandan da Kürt sorununu hala bir insan hakları ve kültürel tanınma sorununa indirgemekte ve meselenin siyasi boyutunu, Kürtlerin egemenlik paylaşımı, özerk yönetim gibi taleplerini yok saymaya devam etmektedir. Toplum ve Kuram’ın ikinci sayısında yayımlanan yazımda enine boyuna tartıştığım sosyal bilimlerde objektiflik ve tarafsızlık iddiasının iktidar kurucu bir dinamik olduğu ve ayrıca Kürt sorunun sadece hukuksal-kültürel değil aynı zamanda ulus-devlet normunu sorgulayan siyasal bir sorun olduğuna dair bu iki kapsamlı eleştirime derginin üçüncü sayısındaki uzunca tenkit yazısı boyunca hiç değinmeyen D. Yükseker, liberal entelektüellerin tahayyüllerinin sınırlılığına yönelik eleştirilerin ne kadar haklı ve yerinde olduğunu bir kez daha ortaya koymuş oluyor.
Okumaya devam et

Donna Haraway'in Makalelerinden Oluşan "Başka Yer" İsimli Derleme Güçsal Pusar'ın Çevirisiyle Metis Yayınları Tarafından Yayımlandı

baska-yer-donna-harawayden-secme-yazilar-donna-harawayAmerikalı feminist düşünür Donna Haraway’in en önemli makalelerinden oluşan “Başka Yer” adlı derleme Davetsiz Misafir Dergisi yazarlarından Güçsal Pusar’ın çevirisiyle Metis Yayınları tarafından yayımlandı. 2005 yılında Davetsiz Misafir’de Haraway’in Türkçe’ye ilk çevirisi olarak yayımlanan “Siborg Manifestosu” çevirisinin de altında imzası bulunan Güçsal Pusar’ın beş yıllık yoğun ve özenli bir çalışma sonunda hazırladığı “Başka Yer: Donna Haraway’den Seçme Yazılar” isimli derlemede Haraway’in otuz yıllık düşünce serüvenine tanıklık etmek mümkün. Kitabın tanıtım yazısında da belirtildiği üzere bu kitapta insani olan ile insani olmayanı, organik olan ile teknolojik olanı, tarih ile miti, doğa ile kültürü beklenmedik şekillerde bir araya getiren, böylece türler arasındaki sınırları ve hijyenik mesafeleri sorunsallaştıran figürlerle karşılaşacaksınız: Siborglar, primatlar, yoldaş türler, mütevazı tanık, OnkoFare™, DişiAdam©… Bir yandan kimliklerin kısmiliğini, tarihin olumsallığını, anlatıların parçalılığını vurgulayan, diğer yandan sürekli nesnelliğin imkânlarını araştıran Haraway, her bilginin “konumlu bilgi” olduğunu hatırlatıyor. “Adalet olmadan doğa da olmaz” diyen Haraway, dünya üzerinde insan yaşamının sürebilmesinin koşullarını sorguluyor, yeni bir deneysel yaşam biçimine ihtiyacımız olduğu uyarısını yapıyor.
Derlemenin tam içeriği ise şöyle:

-sunuş: güçsal pusar

-siborg manifestosu: yirminci yüzyılın sonlarında bilim, teknoloji ve sosyalist feminizm

-konumlu bilgiler: feminizmde bilim meselesi ve kısmi perspektifin ayrıcalığı

-ucubelrin vaatleri:uygunsuz/laşmış ötekiler için bir yenilenme politikası

-düzende dönüşüm: esnek stratejiler, feminist bilim çalışmaları ve primat revizyonları

-siborglardan yoldaş türlere: teknobilimde akrabalığı yeniden şekillendirmek

-mutevazi_tanik@ikinci_binyil

-cenin: yeni dünya düzenindeki sanal spekulum

"Türkiye'de İktidarı Yeniden Düşünmek" — Önsöz Yazısı —

Türkiye’de iktidarın kuruluş ve işleyiş dinamiklerini yeniden düşünmeyi öneren bu kitap, sosyal bilimler alanında düşünce üreten akademisyenlerin, doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin kolektif çabasıyla hazırlanmıştır. Amacımız, Türkiye’de bugüne kadar hep dolaylı olarak incelenen ama kendisi tek başına tam olarak sorunsallaştırılmayan iktidarı sorunsallaştırmak, iktidarın işleyiş biçimlerini analiz edip görünür kılmaya çalışmaktır. Bunu yaparken, iktidarı sadece merkezi devlet yapısı ve bürokrasisi olarak değil, gündelik hayatlara yayılmış türlü söylem ve eylemlerde karşımıza çıkan dağınık ve karmaşık bir ilişkiler ağı olarak değerlendiriyoruz. Böylece, sadece devletle karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda değil, kendi aramızda kurduğumuz gündelik ilişkilerimizde de kendisini yeniden üreten ırkçılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, militarizm gibi tahakküm ilişkilerini ifşa etmeyi ve bu tahakküm ilişkilerine karşı daha keskin bir muhalefeti nasıl örebileceğimizi el birliğiyle düşünmeyi amaçlıyoruz.

Genel olarak Türkiye’de iktidar meselesine, özel olarak da 1980 sonrası dönemde yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümlere odaklanan makalelerden oluşan böylesi bir kitabı hazırlama düşüncesinin bir diğer gerekçesi de Türkiye’nin akademik ve entelektüel çevrelerinde sıklıkla karşımıza çıkan bir tıkanmışlık ve kendi kendini tekrardan öteye gitmeyen bir tutuculuk karşısında duyduğumuz tepki. Türkiye’deki akademik ve entelektüel çevrelerin en başta gelen sorunlarından biri, kalıplaşmış anlayışları yerinden eden radikal görüşleri ve yeni düşünce akımlarını, bir açılım ve dönüşümün kaynağı olarak görmek yerine, çoğunlukla, kendi küçük iktidar alanlarını tehdit eden tehlikeli oluşumlar olarak algılamaları. Elinizde tuttuğunuz kitap, işte tam da bu noktada, bir yandan genel olarak Türkiye’de iktidarın işleyiş mekanizmalarını sorgularken bir yandan da kendi özel konumlarını sarsacağı gerekçesiyle yeni düşünce ve eleştirilere kendisini kapatmış muhafazakâr bir akademik ve entelektüel zümrenin iktidarının altını oymayı amaçlamakta.

Kitapta karşınıza çıkacak makaleler boyunca Türkiye’nin sosyoloji, siyaset bilimi ve tarih alanında önde gelen akademisyenlerinin görüşlerinin esaslı ve kapsamlı eleştirileri ile karşılaşacaksınız. Kısacası niyetimiz, Türkiye’de iktidar meselesini yeniden düşünmeyi öneren makaleler içeren bu eserin ortaya koyduğu fikirler ile bir yandan da akademik iktidar odaklarını kendilerini dönüştürmeye zorlamaktır. Şüphesiz, Türkiye’deki akademik ve entelektüel hayatın zenginleşmesi ve çeşitlenmesi bu ve bunun gibi müdahalelerle mümkün olacaktır.

Kitabımızın bir diğer özelliği, başta da belirttiğim gibi kolektif bir çalışmanın ürünü olmasıdır. Her biri kendi alanlarında yoğun düşünsel emek sarf etmiş araştırmacıların makalelerinden oluşan bu kitap, zaman zaman birbiriyle çatışan farklı görüşleri, hocalar ve öğrenciler arasında herhangi bir akademik hiyerarşi gözetmeksizin bir araya getirmektedir. Bu makaleleri aynı kitap içerisinde buluşturan ortak etmen ise her bir makalenin, konusu ister edebiyat ister sivil toplum isterse hukuk olsun, Türkiye’de iktidarın işleyişine dair yeni sorular ortaya atması ve ilgili konuya dair kapsamlı bir araştırmanın sonucunda kaleme alınmış olmasıdır. Kitabımızda makaleleri yer alan yazarları buluşturan bir diğer ortak nokta da her birinin yeni düşünce akımlarına açık olmaları ve özellikle 1980’lerden sonra dünya akademisinde daha geniş biçimde kabul görmeye başlayan post-yapısalcı yeni analiz araçlarını ve eleştirel perspektifleri ilk defa Türkiye özelinde tartışmaya açmalarıdır. Sadece içerik açısından değil aynı zamanda hem hazırlanış süreci hem de tekil bir anlatıyı dayatmaktan ziyade incelenen konuların karmaşıklığını ortaya koyan çoğul ve çekişmeli bir tartışmayı yansıtmayı tercih etmesi itibariyle de bu kitabın post-yapısalcı eleştiriden beslenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda, hem içeriksel hem de biçimsel olarak bu çalışma, içinde yaşadığımız zaman ve mekânın karmaşıklığını ve kapsamını ortaya koyabilmek için ortaklığı ve işbirliğini bir yöntem olarak benimseyen kolektif çalışmanın öneminin altını bir kez daha çizmektedir.
Okumaya devam et