Türkiye’nin Kürt sorunu: 1999-2007

Birikim Dergisi’nin Ocak 2008 Sayısında Yayımlanmıştır Suruc_Kadinlar_Gunu_Mitingi_13.jpg

Biz seçim barajını, bu partiler Meclis’e giremesin diye çıkarmış değiliz ‘Baraj yüzde 7’ye indirilebilir’ dedim… Diyorlar ki, ‘Kürtler bağımsızlığını ilan eder.’ Edemez! Aynı haklar tanınırsa niye ayrılmaya kalksınlar? Bu ülkede Kürtler Genelkurmay Başkanı bile oldu. Cemal Gürsel ziçin de ‘Kürt’ derlerdi.
Kenan Evren, Yedinci Cumhurbaşkanı
Sabah, 28 Şubat 2007

Dağda olmasındansa siyasette olması iyidir. Niye siyasetçilerimize güvenmiyorsunuz? Niye oradaki vatandaşlarımıza güvenmiyorsunuz? Onları seçmezler, biz onları sandıkta yeneriz..
Mehmet Keçeciler, ANAP’lı Devlet Bakanı, Akşam, 24 Şubat 2002

11. Cumhurbaşkanı’nın kim olacağı tartışmaları önce elektronik muhtıra ile Genel Kurmay’ın siyasete dışarıdan müdahalesini sonra da 22 Temmuz erken genel seçimlerini getirdi. Her iki seçmenden birisinin oyunu alan AKP, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde 2,5 milyonun üzerinde oy aldı. Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı oldu. Seçimin Kürt Sorunu açısından en önemli sonucu AKP’nin ‘Kürt kökenli vatandaşları’ Kürt sorununu tanıyan, tanımlayan ve sorunun çözümünü siyasetinin temel amacı olarak kabul eden Demokratik Toplum Partisi (DTP) kadar temsil etme iddiasına sahip olabilmesiydi. Seçimlerin ardından Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile HPG (1) arasındaki çatışmalar şiddetlendi. 7 Ekim’de operasyondan dönen askerlere yapılan saldırı sonucu 13 asker hayatını kaybetti. 17 Ekim’de TBMM’den hükümete bir yıl süreyle sınır ötesi operasyon yapma yetkisi veren tezkere 506 kabul oyuyla geçti. 21 Ekim’de Hakkari/ Dağlıca’da düzenlenen saldırı sonucunda 12 asker hayatını kaybetti, 8 asker kaçırıldı. 23 Kasım’da Anayasa Mahkemesi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın DTP’nin kapatılması talebiyle yaptığı müracaatı kabul etti, dava süreci başladı. KCK (2) Yürütme Konseyi ve KONGRA-GEL (3) Başkanlık Divanı silahların bırakılması ve Kürt sorununun çözümü için 7 maddelik bir bildirgeyi 1 Aralık günü yayınlarken aynı gün TSK ilk sınır ötesi operasyonu yaptığını duyurdu.

Türkiye siyaseti içinde Kürt sorunu odaklı siyasetler yani Kürt sorununu tespit eden, sorunun çözümünü siyasi önceliği kabul eden ve çözüm için temsil kabiliyetine sahip olduğu iddiasını taşıyan siyasetler yasal olan ile yasa dışı olan, ‘meşru’ olan ile ‘gayri meşru’ olan arasında gidip geldi ve hep kenara özgü olan siyasetler olarak var olmaya çalıştı. Kenarın siyaseti olması hasebiyle ifade ve temsil kabiliyeti hep tartışmalı olan bu siyasetlerin kenardan merkeze devşirilmesinden zaman zaman söz edildi ancak bu bahsi açan her kim olursa olsun sert bir tepkiyle karşılaştı.

Yazının meramı Türkiye’nin Kürt sorununun 1999-sonrası seyrine yakından bakmak, Kürt sorunu odaklı siyasetlere bir arada bakıp sorunun çözümüne dair siyaset üretme, temsil etme ve muhatap olma iddiasının değişen gereklerini tarif etmek ve mevcut siyasi örgüt ve teamüllerin bu gereklere cevap verme kapasitesini tartışmak.

1999-sonrası Apocu siyaset
1978’de kurulan PKK (4) askeri hedeflere yönelik silahlı saldırılarını 1984’te başlattı. Kısa süre içinde katı eylem ve siyaset anlayışı ile adını duyuran örgüt 12 Eylül askeri müdahalesinin ardından hızlı bir gelişim göstermiş, sürekli yeni kadrolar devşirmiş ve 1990’ların başına gelindiğinde bölgede (5) dikkate değer kitlesel destek kazanmıştı. PKK yukarıdan aşağıya modernleşmeci, feodalite karşıtı ve şiddet yanlısı tavrı ile Türkiye’deki Kürt sorunu odaklı siyaseti kökünden değiştirdi.

1990’lar boyunca güvenlik güçleriyle PKK arasındaki çatışmalar şiddetlenerek devam etti. Milyonlarca insan yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı (6). Köylerini terk edenler önce yakındaki kentlere göç ederken bölge kentlerinde yaşayan orta ve üst sınıflar ise batı metropollerine göç etti. 1990’ların sonuna gelindiğinde nihayet alt sınıflar da hem gündelikleşen şiddet çemberinden kaçabilmek hem de iaşelerini sağlayabilmek için batıya göç ettiler. Göç ettikleri yerlerde, kendi hayatlarını, çocuklarını ve yakınlarını cephede şiddetin tarafı olarak kaybeden ve sonunda da şiddetin baş sorumlusu olarak gördüğü Kürt göçmenlerle yan yana yaşayacak olan batının yerlileri ile şiddete dair deneyimleri ve tavırları aynı olan ama yine bir yerlerden kimi önce, çoğunluğu da Kürtlerle eşzamanlı olarak batıya gelen diğer göçmenlerle karşılaşacaklardı.

Yaşanan Kürt göçü bugün Kürt sorunu ve bu sorun odaklı siyaset açısından en önemli değişim. Artık önemli sayıda Kürdün bölge dışında yaşaması bir dolu yeni ‘Kürtlük biçimlerinin’ ortaya çıkması sonucunu doğurdu. Sözgelimi bir yandan İstanbul’un en eski semtlerinden Aksaray’da Kürtçe kulaklara en az Türkçe kadar tanıdık gelmeye başladı. Ya da Kürtçe konuşan ve kendisini Kürt olarak tanımlayan birçok kimse kendisini Türk ve Türk milliyetçisi olarak tanımlayan kimselerle aynı iş ağının içinde yer almak durumda kaldı. Formel bir iş ağını mümkün kılanın o ağı destekleyen/besleyen enformel ilişkiler olduğu düşünüldüğünde batıda, özellikle metropollerde yaşayan bir çok Kürt, farklı kökenden gelen ve Kürtlerle ilgili çok da müspet düşünemeyebilen kimseyle aynı enformel ilişki ağında yer alabildi. Tüm bu ilişki ağları yeni, çoğul Kürtlük biçimlerini ortaya çıkarırken göç eden Kürtlerin memleketleriyle olan bağlantıları üzerinden bu biçimlerin bölgede belli tezahürleri olduğu iddiası da dillendirilebilir (7). Elbette bu tezahürlerin çatışma ortamının getirdiği sosyal, psikolojik ve ekonomik değişimlerle beraber vuku bulduğunu akılda tutmak gerekir.

1999 tarihinde Abdullah Öcalan’ın yakalanıp yargı önüne çıkarılması her anlamda bir dönüm noktasıydı. Bazıları ‘Güneydoğu sorununun’ en azından adli bir vaka olarak çözümüne yaklaşıldığını müjdelerken, bazıları da şiddetin karşılıklı olarak yükseleceğini kehanet ediyordu. Lakin ne adli veya siyasi herhangi bir sorun çözüldü ne de kısa ve orta vadede şiddet kullanımı arttı. Öcalan beklenilenin tersine Türkiye Cumhuriyeti’ne kin kusmuyordu, hatta onunla karşılıklı çalışarak demokrasi ve barış sürecini başlatmaktan dem vuruyordu. Öcalan 21. yüzyılın demokrasi yüzyılı olacağını savlayarak ortaya yeni bir siyasi tez attı: Demokratik Cumhuriyet. Buna göre Kemalizmi kategorik olarak reddetmeyen, ayrılıkçı taleplerle ayrı bir ulus-devlet kurma hedefini kesin bir biçimde reddeden Öcalan aslında neye karşı çıktığını Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği savunmasında şu sözlerle açıklıyordu:


“Karşı çıktığımız, cumhuriyetin özü değil, onun genelde tüm Türkiye’deki oligarşik-demokratik olmayan yanıyla, doğduğumuz toplumun bağrındaki feodal inanç, değer yargıları ve yapılarıdır. Bunun sonuç hedefi demokratik cumhuriyettir. Onun anayasası altındaki gerçekleşmesi gereken özgür yurttaş ve toplumudur.” (8)

Radikal çevrelerin tepkisini çekse de kısa bir süre içinde başta Apocular ve Apocu siyasete yakın duran Kürt sorunu odaklı siyasetler Öcalan’ın düşüncelerine itibar etti ve bu yeni siyaset tarzını benimsedi. Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği savunmasında Cumhuriyetin demokratikleşmesinden ve barıştan bahseden Öcalan’ın bu ‘değişik’ düşüncelerini olgunlaştırması için zamana ihtiyacı vardı. Bu arada avukatları aracılığıyla bu düşüncelerinin örgütünün gündemine girmesini sağladı. Bu bağlamda PKK, Haziran 1999’da yargılanma süreci tamamlanan ve idam cezasına çarptırılan Öcalan’ın çağrısıyla 1 Eylül 1999’da süresiz ateşkes ilan etti ve buna binaen 7. Olağanüstü Kongresi’ni topladı. PKK; Öcalan’ın yeni bir dönemin başladığı, bu dönemin yeni mücadele yöntemleri gerektirdiği ve ‘karşı tarafın’ yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de bu bağlamda bir pozisyon değişikliğine gideceği ön-tezlerini benimsedi.

Aralık 1999 Helsinki Zirvesiyle AB’ye üyelik serüveninde yeni bir dönemece girmiş olan Türkiye’de AB üyeliği için yapılması gereken reformlar tartışılmaya başlamıştı. Türkiye’deki yargılamanın ardından davası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşınan Öcalan AİHM için kaleme aldığı savunmalarını 2001 yazında bitirdi. Yüzlerce sayfa tutan savunma metni Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilen kısa savunmalardan hem içerik hem de üslup olarak çok farklıydı. Zira savunmaların Apocu siyaset üzerindeki etkisi önceki savunmaların etkisinden çok daha büyük olacaktı; PKK manifesto olarak kabul ettiği bu metin ışığında kendini feshetti ve KADEK (9) kuruldu.

Öcalan’ın yazdıklarıyla ilgili çözümlemeler ve değerlendirmeler yapmak bu yazının meramları arasında değil. Bu nedenle Öcalan’ın savunmalarının içeriğiyle ilgili çok kısa özetler vererek Apocu siyaset içindeki olay, tartışma ve teamül-temayüllerle bunların Kürt sorunu odaklı siyaset(ler)e olan etkilerine eğileceğim. Öcalan yeni bir dönemin başlayacağına ve bu dönemin yeni bir siyaset anlayışı gerektireceği iddiasını nihayet neolitik dönemden günümüze uzanan (10000 yıllık!) zaman dilimi içindeki değişimin, belli bir eğilime ve buradan hareketle bir diyalektiğe işaret ettiği tespiti içine yerleştiriyordu. Bu sefer ‘değişen nedir’ sorusuna daha bütünlüklü bir cevap verme çabası vardı ve bu çaba çok yakın tarihten (Sovyet sisteminin çöküşü gibi) bir takım değişim alametleriyle çok uzak tarihlerden verilen örnekleri yan yana koyan bir tarih okumasını da beraberinde getirdi. Metne verilen isim bu tarih okumasının en kısa ve en açıklayıcı özeti: “Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru”.

Kürt sorunu odaklı siyaset açısından bakıldığında metin içinde çok önemli bir tema vurgu alıyordu. Bu tema, Öcalan’ın sivil/demokratik siyaset alanı olarak ‘icat’ ve ‘işaret’ ettiği 3. alan kavramıydı (10). Öcalan’a göre devlet ve toplumun ardından 3. alan olarak sivil toplum farklı meselelerle ilgili özerk ve esnek örgütlenmelerin sahasıydı ve bu saha Apocu siyaset tarafından demokratik cumhuriyet tezi bağlamında yoğun ve verimli bir biçimde kullanılmalıydı:


“… Bu [sivil] araçlar ne sıkı devrim araçları, ne de devletin topluma uzattığı iletişim kayışlarıdır. Daha çok devletle toplum arasında ikisinden de belli bir mesafede duran, kendi kimliği olan, ihtiyaca göre şekillenen bağımsız örgütlenmelerdir… Üyeleri sınırlı yerine getirdikleri görevlere göre şekillenmiştir. Görevin bitmesiyle kendileri de biten örgütlenmelerdir, en azından yeni görevlere göre dönüşen örgütlerdir…” (11)

15 yılı aşkın çatışma döneminin ardından Apocu siyasetin gündemine yerel mücadele alanlarında, aralarında belli bir hiyerarşi olmayan, çoklu mücadele pratik ve örgütlenmeleri yeni siyaset anlayışı adı altında girmiş oldu. 1999 öncesinde parlamento siyaseti ile faydacı bir ilişki kuran ve devlet iktidarını zor yoluyla ele geçirme gayesi güdenler artık parlamento siyasetini, kültür-sanat siyasetini, çevre ve kadın siyasetini aralarında bir önem sıralaması ön varsaymadan bir arada ve devlet iktidarı hedefinden vazgeçerek yürütmeyi tartışıyordu. Öcalan’ın ‘değişik’ düşünceleri artık daha bütünlüklü bir analiz öne sürüyordu. Yürütüle gelen gayesi, fikri ve en önemlisi de militan seviyesinde günlük zikri belli olan mücadele tarzı bir kenara bırakılacak ve bu ‘yeni sol’ düşüncelerden, 3. alanda yürüyecek, yeni bir tarz-ı siyaset vücuda getirilecekti. Bu Apocu siyasetinin karşısına aldığı en önemli meydan okumaydı.

PKK’nin feshedilmesi ve yeni bir örgütün kurulması bu meydan okumaya verilen ilk ciddi yanıttı. KADEK’in 4 Nisan 2002’de kurulmasının ardındaki en önemli tespit PKK kadrolarının Abdullah Öcalan’ın yeni siyasetini tam anlayamadıkları ve bu yüzden de tatbik edemedikleri tespitiydi: “… parti [PKK] genelde düşünce ve karar düzeyinde kendisini stratejik değişime dönüşüme uğratmıştır. Ancak bu henüz bir kongre kararı düzeyindedir; bu karar henüz kadro yapısına özümsetilmiş ve kadrolar bu karara kazanılmış olmaktan uzaktır.” (12) Yeni örgüt, kadronun ve halkın kafa karışıklığını onları ‘aydınlatarak’ gidermeyi kendine misyon olarak biçiyordu. Parlamento siyaseti, kültür-sanat siyaseti ve diplomasi çalışmaları ana faaliyet alanları olarak belirleniyor ve Öcalan’ın 3. alan tezi benimseniyordu. 2 Ağustos 2003’te silahların bırakılması ve sorunun çözümü için üş aşamalı bir yol haritası öneren KADEK’in bu önerisinden dört ay sonra Kasım 2003’te yeni bir Kürt örgütünün kurulduğu duyuruldu: KONGRA-GEL (13).

Abdullah Öcalan’ın Atina mahkemeleri için yazdığı savunmalarında öngördüğü ve KONGRA-GEL’in kuruluşuyla sonuçlanan örgütsel değişim için gösterilen gerekçeler tanıdıktı: “geleneksel-dogmatik” görüşlerinden sıyrılamayan yetersiz kadro ve “Leninist, katı hiyerarşik” örgüt yapısı. Ancak bu kez bu gerekçelerin yanına, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle Uluslararası kamuoyunun meseleye yaklaşımında bir değişiklik olmadığı ve kimsenin kendilerini “muhatap” almadığı tespiti de eklendi. Yine de değişim kaçınılmazdı ve kronikleşen özümseme sorunun çözümü yine Abdullah Öcalan’dan gelecekti. Ana vurgu Kürtlerin yaşadıkları devletlerin niteliğini tasvir eden demokratik cumhuriyet projesinden farklı devletlerde yaşayan Kürtlerin kendi aralarında tesis edecekleri demokratik konfederalizme kayıyor ve aynı anda demokratik ve ekolojik sıfatlarını sırtlayan yeni bir toplum tasarımından dem vuruluyordu. Kürtlerin bu tasarımı gerçekleştirebilmesi için yaşadıkları ülkelerde ulusal yerine halk sıfatı (14) taşıyan ve “amaç olarak devletleşmeyi içermeyen, mevcut ulus devletler ile sorunları barış içinde ve demokratik siyaset esasları ile çözmek biçiminde kendilerini tanımlayan” örgütlenmelere gitmesi ana strateji olarak benimsenmişti (15).

Lakin Şubat 2004’te Apocu üst kadrolar arasında bir ayrılık baş gösterdi. Başını Osman Öcalan, Nizamettin Taş ve Kani Yılmaz’ın çektiği bir grup kendini hareketten ayrıştırdı. Abdullah Öcalan’ın müdahalesi gecikmedi ve Nisan sonunda Bir Halkı Savunmak metni yayımlandı (16). Yine de muhalif bir parti olarak PWD’nin (17) kuruluşu engellenemedi (18). Son savunmasında Öcalan PKK’nin yeniden inşasını salık verirken üçlü bir yapı öngörüyordu. Buna göre KONGRA-GEL bir kongre/meclis gibi işleyecek, silahlı güçler HPG adı altında örgütlenirken PKK de varlığını parti olarak koruyacak. Kürtler hâlihazırda yaşadıkları devletlerde kendi demokratik örgütlenmelerini tamamlayıp Demokratik konfederalizm içinde yer alacaklardı. Öcalan konfederalizm dediği en geniş (Apocu) platformu Koma Komalên Kurdistan (KKK) (19) olarak nitelerken platform ismini yine Öcalan’ın önerisi üzerine Haziran 2007’de Koma Civakên Kurdistanê (KCK) olarak değiştirdi.

Apocu siyaset içindeki bu ‘yapısal’ değişimleri iyi tahlil edebilmek için Abdullah Öcalan’ın ortaya attığı yeni tez ve tespitlerin üzerine bastığı öngörünün altını çizmek gerekiyor. Öcalan’ın 21. yüzyılın demokrasi yüzyılı olacağı ve bu yüzyılın yeni bir siyaset tarzı gerektireceği savından bahsetmiştim. Bu savdan hareket eden Öcalan’a göre değişmek zorunda olan sadece Apocu siyaset ile Kürt sorunu odaklı siyaset değildi, Apocu siyaset ile beraber Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin siyaseti de değişmeliydi. Zira Kürtlerin yeni tarz-ı siyaseti ancak diğer tarafın (Türk devletinin) yeni tarz-ı siyasetiyle anlamlı olabilir, karşılık bulabilir ve işleyebilirdi. Lakin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasetinde beklenen bu değişim olmadı (20).

1999-sonrası Kürt Sorunu
1999-sonrası Türkiye siyasetinin ana dinamiği AB’ye üyelik süreciydi. Sadece Kürt sorunuyla sınırlı olmayan, Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde birçok önemli reform gerçekleştirildi. Ekim 2001’deki kapsamlı Anayasa değişikliğini (AB) Uyum Yasaları Paketleri izledi. III. Paketle “savaş ve yakın savaş tehdidi” dışında idam cezası kaldırıldı, yerel dil ve lehçelerin özel kurslarda öğrenilmesi serbest bırakıldı, azınlık vakıflarına gayrimenkul edinme, bunlar üzerinde tasarrufta bulunma hakkı tanındı ve geleneksel olarak kullanılan yerel dil ve lehçede yayına izin verildi. Öcalan’ın aldığı idam cezası ömür boyu hapis cezasına çevrildi. 2002’de OHAL kaldırıldı. Mart 2004’te ilk Kürtçe kurs açılırken, Haziran’da yerel dil ve lehçelerde ilk yayın TRT’de başladı, eski DEP milletvekilleri serbest bırakıldı. Ulusal televizyonlarda Kürtçe şarkıların yayınlanmasına ve hatta Avrupa’da yaşayan ünlü bir Kürt sanatçısının eğlence programlarına çıkmasına hoşgörüyle bakıldı (21). 2004 Anayasa değişiklikleriyle Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırıldı.

Ancak reformların uygulamada yetersiz ve göstermelik olduğu çokça dillendirildi. Mart 2003’te HADEP PKK’ye yardım ve yataklık suçuyla kapatıldı. Temelli kapatılması istemiyle dava açılan DEHAP kendini DTP’ye katılmak üzere feshetti. Abdullah Öcalan ile avukatlarının görüşmelerinin sık sık kesintiye uğraması nedeniyle tüm ülkede Öcalan’a destek kampanyaları başlatıldı. 2000 yılıyla birlikte önemli ölçüde azalmış olan karşılıklı şiddet kullanımı Mayıs 2004 ile birlikte tekrar yükselişe geçti. 52 aylık asgari çatışma veya çatışmasızlık döneminin ardından çatışmalar 2000-öncesi kadar yoğun olmasa da tekrar yurt gündemine girdi.

9 Kasım 2005’te Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde bir kitapevine bombalı saldırı düzenlendi. Saldırının hemen ardından biri PKK itirafçısı ikisi astsubay üç kişi olayın failleri oldukları gerekçesiyle halk tarafından ablukaya alındı. Mahkemeye sevk edilen üç kişi ile ilgili yargı süreci hala sürmekte. 2006 Newroz’unun ardından Muş yakınlarında 14 PKK’linin kimyasal silah kullanılarak öldürüldüğü haberi Kürt haber ajanslarınca duyuruldu. Diyarbakır’da kaldırılan cenazeler sırasında yaşanan gerginlik iki hafta sürecek bir halk protestosuna dönüştü. Kentte kepenkler açılmadı, üniversite öğrencileri dersleri boykot etti, sokakları halk abluka altına aldı. Aralarında çocukların da bulunduğu 13 kişi hayatını kaybederken yüzlerce kişi gözaltına alındı, 369 kişi tutuklu 543 kişi de tutuksuz olarak mahkemeye sevk edildi.

Bir tarafta AB üyelik süreciyle beraber bir takım şeylerin değiştiğini görürken ama diğer tarafta 90’lı yıllardan tanıdık manzaralar vardı. Peki, gerçekte olan şey ne?

İktidar ve İdare
2000 öncesinde çatışma ortamı içinde belli bir ‘(olağanüstü) güvenlik idaresi’nin etkinliğinden ve bu idareye eşlik eden ama hiçbir zaman onunla eşdeğer bir etkinliğe sahip olmayan başka bir idare, ‘(ulusal) kalkınma idaresi’nden söz edebiliriz. İdare lafını tesadüf eseri veya kulağa hoş geldiği için kullanmıyorum. Kürt sorunu bağlamında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin izlediği siyaseti idare kavramı üzerinden düşünmeyi öneriyorum. Öncelikle bir kavram/kategori olarak sonra da Türkiye’deki işleyişi açısından idare lafını özelleştirmem, nitelemem ve tasvir etmem gerekiyor.

İdare lafını Foucault’nun tarif ettiği, modern olanca nitelenen ve beraber karşılıklı olarak birbirlerini mümkün kılarak iş gören üç iktidar biçiminden birisine referans vererek kullanıyorum. Foucault ölüm üzerinde iktidarı işaretleyen egemenliğin (sovereignty) yanı sıra yaşam üzerinde iktidarı işleten disiplin (disipline) ve yönetimsellik (governmentality) diye adlandırdığı iki iktidar biçiminden bahseder. Yönetimsellik kabaca insan toplamlarının ‘selameti’ için bu toplamı belli bilimsel kategori ve analiz nesneleri olarak istatistik vb. soyutlamalar üzerinden anlamlandırma ve bu anlamlandırmalara dayanan düzen, ahenk ve kaideler oluşturma teamüllerine tekabül eder; lakin sadece bu değildir. Ortada olan bir tasarıdır, belli bir rasyonalitesi vardır ama bu proje gerçekleştirilmelidir de. Rasyonalite genel veya kaide olandan ileri gelir ancak uygulamada karşılaşılan tekillikler tasarıyı ve dolayısıyla rasyonalite ile kaideyi yeniden kurar. Aslında ‘idare becerisi’ çok büyük oranda bu tasarım ile hayatın tekillikleri arasındaki boşlukların doldurulması becerisidir. Zira ortada doldurulacak çok boşluk vardır ve bu boşluklar karşısındaki inisiyatifler idarecinin meseleyi nasıl idare edeceğine bağlıdır. Diğer bir ifadeyle, Foucault’dan aşırarak idareden kastettiğim şey basitçe hem bir tasarı edimi hem de uygulama edimidir. Bunun yanında idare aynı zamanda bir zihniyettir (govern-mentality). Boşluklarda yani idarecinin inisiyatif alanında takındığı tavırlar belli bir eğilim arz edebilir yada ifadeyi düzüne çevirirsek belli bir eğilim doğrultusunda inisiyatifler kullanabilir. İdareci bunu tasarının tamamen dışına ve hatta karşısına geçmek pahasına da olsa yapabilir. İşte bu eğilim, zihniyet dediğim şeye işaret eder.

Kürt Sorununun İdaresi
Kürt sorunu bağlamında 1980’ler sonrasında yürütülen (olağanüstü) güvenlik idaresinin üzerine oturduğu mülki ve hukuki yapı önce sıkıyönetim sonra da olağanüstü hal rejimleri ile 1987’de kurulan OHAL Valiliğiydi. Bingöl ve Elazığ’da 26 Aralık 1978’de, Diyarbakır, Hakkari, Mardin, Siirt (o tarih itibariyle Şırnak ve Batman Siirt’e bağlıydı) ve Tunceli’de ise 26 Nisan 1979’de sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetim 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle yurt geneline yayıldı. Anayasa’nın kabulü ve genel seçimlerin ardından sıkıyönetim bazı illerde kaldırılmaya başlarken, Mart 1984’ten itibaren sıkıyönetim yine bazı illerde yerini olağanüstü hale (OHAL) bırakıyordu. 19 Kasım 1988’de İstanbul’daki OHAL uygulamasına son verildiğinde, Türkiye’de sadece daha sonra (1990’da) Siirt’ten ayrılarak il olan Şırnak ve Batman ile beraber on bir doğu ilinde OHAL uygulaması yürürlükte kaldı. Temmuz 1987’de anayasaya uygunluk denetiminden muaf olan bir olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamesiyle (285’nolu OHAL KHK’sı ile) Olağanüstü Hal Bölge Valiliği ihdas edildi; Diyarbakır, Bingöl, Elazığ, Hakkari, Mardin, Siirt (Şırnak ve Batman 1990 yılında Siirt ilinden ayrılıp il statüsünü kazandı), Tunceli ve Van OHAL Bölge Valiliği’ne bağlandı. Bu kararname ile OHAL Bölge Valilerinin yetkilerinin fiilen “mücavir illere” genişletildi; hangi illerin mücavir yani civarda, komşu olacağını da OHAL Bölge Valisi İçişleri Bakanı ve Başbakan’ın kararına bıraktı. OHAL Bölge Valiliği’ne her türlü kamu personelinin görevi ve görev yeri üzerinde tasarrufta bulunma, her türlü yerleşim yerini boşaltma gibi diğer valiliklerin üstünde ve ötesinde tanınan yetkiler ve sağlanan yargı denetimi muafiyeti özellikle bir zihniyet olarak güvenlik idaresinin ihdas imkanını doğurdu (22).

Güvenlik idaresi, resmi tezahürü OHAL Bölge Valiliği üzerinden merkezi-yerel, sağlık-eğitim-ulaşım tüm idari alanları emri altına almıştır. Sözgelimi, Dicle Üniversitesi’nde akademisyenlik yapan bir kimsenin tasarım ve uygulama edimi hep olağanüstü güvenlik ‘zihniyeti’ çerçevesinde şekillenir. Üniversite hocası, doktor ve diğer kamu görevlileri her inisiyatif alanını güvenliğe meylederek doldurmayı tercih ederler. Elbette ki bu zihniyetin maddi/manevi temelleri vardır ama söz konusu hangi (can korkusu, işini kaybetme korkusu veya vatan ve hizmet aşkı gibi) maddi/manevi temelden kaynaklanırsa kaynaklansın karayollarındaki mühendisinden üniversitedeki hocasına, ondan da emniyet müdürlüğündeki şube başkanına kadar aynı eğilimin gözlemlenmesidir. Bu eğilimin adı güvenlik idaresidir. Diğer bir ifadeyle, savladığım şey belli bir idare alanında çalışan idarecilerin idari becerisi diğer alanlarda çalışan idarecilerin de idari becerisini etkilemesi. Peki bu nasıl mümkün?

Sorunun cevabı biraz da bu belirleyen idare alanının nasıl iş gördüğüne bakmakta gizli. Şiddetin uygulanması şiddet anıyla sınırlı bir olgu değildir. Yasal veya yasadışı, şiddetin bir lojistiği ve bu lojistiğin içine oturduğu enformel ve çapraşık ilişki ağı vardır. Örnek olarak “yasal” yani “egemenin” şiddetini ele alalım. Güvenlik kuvvetleri yasaları çiğneyenleri yakalamak ve yargı önüne çıkarmakla yükümlüdürler. Bunu yaparken ölçülü şiddet kullanmaları gerekir. Lakin birilerini yakalamak, istihbarat ve teçhizat gibi çok basit lojistik unsurları gerektirir. Bu unsurları da elde etmek için belli ilişkiler gerekir. Bu ise örneğin yöre halkıyla, yakalamaya çalıştığın kimselerden birileriyle (örneğin PKK itirafçıları), bölgedeki diğer kamu idarecileriyle veya merkezdeki idarecilerle çeşitli ilişkiler demektir. Olağanüstü ya da değil, yasal ya da değil şiddetin lojistiği şiddetin idaresini zorunlu kılar. Diğer bir ifadeyle, egemenin alanına özgü addedilen şiddeti mümkün kılan tam da idaredir. İl Özel İdaresi eğitim, tarım, bayındırlık, sağlık ve ticaret faaliyet alanlarında iş görür ama işi her an güvenliğin konusu olabilir ve gerektiğinde mayın döşenmemesi için köy yollarını ivedilikle asfaltlamaya başlar. Ama bu asfaltlamanın ardındaki idareci saik mayın, yani güvenliktir.

Güvenlik idaresinin tahakkümü altında olsa da bir kalkınma idaresinin varlığından söz ettim. Bu idarenin üzerine oturduğu mülki ve idari yapı 1989 tarihinde kurulan Güneydoğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Teşkilatı’dır yani GAP İdaresi’dir. 1960’larda enerji üretimi ve sulama odaklı ele alınmaya başlanan Fırat ve Dicle havzaları baraj projeleri 1980’de Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ismini aldı ve 1989’da kurulan GAP idaresiyle proje kapsamındaki ‘yörelerin’ kalkındırılmasına evrildi. Adıyaman, Diyarbakır, Gaziantep (Kilis Gaziantep’e bağlıydı), Mardin, Siirt (Şırnak ve Batman Siirt’e bağlıydı), ve Şanlıurfa illerini içine alan GAP bölgesinde faaliyet gösteren GAP idaresi enerji, ulaştırma, inşaat, iletişim, turizm, sanayi, finans, eğitim ve diğer kamu hizmetlerinin plan, altyapı ve koordinasyonunu sağlamakla yükümlüydü. Ancak ilgili illerin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerine bakıldığında 2003 yılı itibariyle 81 il içinde Gaziantep 20. iken Kilis 58., Diyarbakır 63., Adıyaman 65., Şanlıurfa 68., Batman 70., Mardin 72., Siirt 73., Şırnak 78. sırada yer almakta. İstatistiki Bölge Birim Sınıflandırılması (İBBS) Düzey-2’de yer alan 26 alt bölge içindeki son dört alt bölge de Şanlıurfa, Mardin, Ağrı ve Van alt bölgeleri (23). Kaynağı Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) olan bu veriler 15 yılı aşkın GAP idaresinin en azından göreceli kalkınma açısından kayda değer bir başarı sağlayamadığını gösteriyor.

GAP’ın kendinden beklenen kalkınmayı sağlamayacağı; GAP bölgesindeki büyük toprak sahipliğinin tarımsal kalkınma önündeki temel engel olduğu çokça söylendi ve kabul gördü. Bu kabul GAP’ın sadece üretim araçlarını değiştireceği ancak üretim ilişkilerinin (örneğin toprak ağaları ile topraksız tarım işçileri arasındaki ilişkinin) aynı şekilde devam ettiği sürece mevcut durumun değişmeyeceği ve hatta güçlendireceği savına dayanıyordu (24). Bu savın belli bir doğruluk payı olsa da bölgenin neden kalkınmadığının cevabı kalkınma idaresindeki bir ‘tasarım’ hatasına indirgenemez. Teknik olarak hatalı tasarlansa da sözü edilen kalkınma idaresi kendisinden çok daha güçlü bir başka idare, güvenlik idaresiyle aynı mekan ve zamanda iş görmek durumunda kalmıştır. Bu durum kalkınma idaresinin tasarım, uygulama ve zihniyet veçhelerini etkilemiştir. Öyle ise bu etkinin niteliği ve niceliği nedir?

Bu başlı başına kapsamlı bir araştırma konusudur, ama yine de tek başına GAP projesindeki fiziki gerçekleşmeyi dikkatli okumak fikir verebilir. 2006 sonu itibariyle enerji projeleri %74 seviyesinde sulama (tarım) projeleri %14 seviyesinde bir fiziki gerçekleşmeye sahiptirler (25). Bu ne anlama geliyor? Bu, proje çerçevesinde tasarlanan barajların yapımı ve buralardan enerji elde edilmesi büyük ölçüde başarılmışken tarımsal kalkınma için kilit olan sulama sistemleri, bağlanacakları barajlar yapılmış olsa dahi inşa edilmemiş anlamına geliyor (26). Sulama projelerinin %14’ü işletmede, % 6’sı inşaat halinde geriye kalan %80’i de gerçekleştirilmeyi bekliyor. Bu durumda barajlar tek bir işe yarıyor: Güvenlik! Türkiye’nin elektrik yönünden dışa bağımlığını azaltan GAP bağlamındaki barajlar Türkiye’ye Suriye ve Irak karşısında ‘su’ gibi çok önemli bir koz veriyor.

Barajlar sadece bir dış güvenlik aracı olarak değil aynı zamanda bir iç güvenlik aracı olarak görülüyorlar. Ilısu barajı ile ilgili tartışmalar buna örnek. Yetkililer projeyi savunurken nehir sularının 15 yıl sonra kontrol edilemez hale geleceği gibi ‘teknik’ gerekçelerin hemen ardından baraj gölünün PKK’lilerin “kısa yolunu” sular altında bırakacağını ekleyiveriyorlar. Buna göre projeye yöneltilen eleştiriler iki kategoriye ayrılıyor: Hasankeyf ve kültürel mirası önemseyen ‘entelektüel eleştiri’ ile PKK’nin kısa yolunu önemseyen ‘bölücü eleştiri’. Elbette ki biri diğerinin kisvesine bürünebileceğinden(!) eleştiriyi kimin dillendirdiği aynı zamanda kategorisini de belirliyor. Son olarak Mardin Valisi Mehmet Kılıçlar Ilısu barajı projesine karşı çıkanları terör örgütü ve yandaşları olarak ilan etti; gelen tepkiler üzerine ise şu açıklamayı yaptı:

“İyi niyetlerinden asla şüphe etmediğimiz, akademisyen, yazar, çizer, sivil toplum kuruluş temsilcisi ve çevre dostu kişi ve kuruluşların bir kısmı Ilısu Barajı projesine karşı çıkmaktadır. Bu iyi niyet fikir ve düşünceleri demokrasinin temel unsurlarından biri olarak görülmekte ve değerlendirilmektedir. Ancak, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne dönük, faaliyet gösteren ve bölge insanının refah düzeyinin yükseltilmesini istemeyen, terör örgütü ve yandaşlarının, Hasankeyf’in tarihi değerlerinin gölgesinde, Ilısu Barajı projesine karşı çıkmalarını kötü niyetin bir ürünü olarak görüyor ve değerlendiriyoruz. (Hürriyet, 23 Ocak 2007)

Bu iki idarenin dışında bir üçüncü idarenin varlığından değilse bile esamisinden bahsedilebilir: ‘Kültür idaresi’. Apocu siyaset içinde de varlığı öngörülen (27) bir siyaset olarak kültür idaresi Avrupa ve Kuzey Amerika’daki çokkültürcülük uygulamalarını model alarak Kürtlere (ve diğer etnik/dini gruplara) belli kültürel hakların verilmesi projesidir. Batıdaki uygulamaları itibariyle çokkültürcülük, siyasi iktidarın hakların biçim ve uygulamasıyla ilgili kararları asıl muhataplarına yani Kürt veya diğer etnik grup temsilcilerine sormadan tamamen kendi tasarrufunda tutması olarak açıklanabilir. Yani siyasal iktidarın etnik (ve diğer bir dolu) niteliğini sorgulamadan hangi farklılık ve kültürlerin nasıl çokça ve bir arada bulunacağının yukarıdan belirlenmesine dayanan bir idare. Türkiye’de bu tarz bir idarenin esamisinden yani adından söz etmeye imkan veren farklı dil ve lehçelerde yapılan televizyon yayınları gibi bir takım adımlar atıldı. Ancak burada da benzer bir yukarıdan belirlenim mekanizmasının işlediğini, (her nedense sadece) TRT aracılığıyla yapılan yayınlara verilen farklı tepkilerden tespit edebiliriz. Yayınların birçok Kürt tarafından yetersiz bulunmasına ve uydudan yayın yapan Kürtçe televizyon istasyonları karşısında etkisizliğine karşılık Boşnak dernekleri de kendilerinin Boşnakça televizyon yayın taleplerinin olmadığını belirtmişti. Medyada “Azınlık Raporu” diye adlandırılan Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu tarafından hazırlanan rapor da özce Avrupa ve Kuzey Amerika’da uygulandığı şekliyle çokkültürcülük politikasının Türkiye’de uygulanmasını öneriyordu. Ancak raporun Sevr (28) paranoyası bağlamında aldığı yoğun eleştiriler, kültür idaresine dair düzenleme ve uygulama anlamında yeni gelişmelerin kaydedilmemesi, Avrupa Birliği üyelik sürecinin hız kesmesi (ve hatta geriye yürümesi) böyle bir idarenin şimdilik ağırlık kazanmadığının işaretleri. Ancak yeni anayasa çalışmaları ve AKP hükümetinin sınır ötesi operasyonu desteklemek üzere yürürlüğe koyacağı bir siyasi operasyon bağlamında kültür idaresi tekrar gündeme gelebilir. Bu gerçekleşse dahi kültür idaresinin etnik kimliği sorgulanmamış bir siyasi iktidarca yürütüleceği akılda tutulmalıdır. Bu anlamda Öcalan’ın bahsettiği türden bir değişimi devlet kanadında gözlemlemek güçtür.

İdare/Siyaset İmkanı
Mülki ve hukuki bağlamı olan OHAL’in 2002’de kaldırılmasından güvenlik idaresinin tamamen tasfiye olduğunu çıkaramayız. Zira tanım gereği bir idarenin tasfiyesi tek başına mülki ve hukuki bağlama dayanmamaktadır. Şemdinli ve Diyarbakır olayları bize güvenlik idaresinin hala ne kadar güçlü olduğunu gösterdi. Yani Kürt sorunun idaresini ağırlıklı olarak tarif eden idare hala güvenlik idaresi. Öyleyse güvenlik idaresini tekrar gözden geçirelim:

Güvenlik idaresi içinde egemen(lik), egemenin şiddeti ve dolayısıyla o şiddetin lojistiği-idaresi üzerinden kurulduğu için bir yandan kullanılan şiddet ile egemenlik iddiası yeniden ve yeniden üretilirken bir yandan da şiddetin idaresi tüm diğer idareleri tahakkümü altına alıyor. Lakin tam da bu becerildiği oranda egemen kendi egemenlik iddiasını başkalarıyla paylaşır ve dolayısıyla tanım gereği tek ve engin olan egemenliği aşınır. Bunun Kürt sorunu odaklı siyaset açısından iki önemli sonucu var. Birincisi güvenlik idaresinin tahakkümü diğer idareleri kendi öz-idari alanlarından çekilmelerine yol açması; birçok idari alanın boşalmış olmasıdır. İkincisi de egemenin doğrudan olmasa ve sınırlı da olsa egemenliğini karşı/farklı-egemenlik iddiası taşıyanlarla paylaşmak durumunda olması. Sözgelimi güvenlik idaresi ile ‘iyi’ ilişkileri olan bir akrabası üzerinden Kürt sorunu odaklı bir siyaset güden birisinin devlet kurumlarında bir takım imkanlara sahip olabilmesi. Hemen altını çizmek gerekir ki bu ‘imkandan’ örgütlü bir Kürt siyaseti değil (akrabalık, sınıf, statü v.b. konumu gibi) bireysel ilişkileri üzerinden bireyler yararlanır. Ancak burada önemli olan sözü geçen siyasetin içinde bir biçimde yer alan bireylerin bile kesin bir biçimde bu imkanlardan mahrum kalmamalarıdır. Zira boş idari alanları doldurmanın yolu o idari alanları daha iyi idare etmektir. Bu da örgüt/parti-içi bir kariyerden ziyade egemenin sahibi olduğu mevcut mülki düzenek-içi bir kariyer ile mümkün olabilir. Bu kariyerin kazanılması da yine devlet kurumları içinde belli imkanlardan/hizmetlerden faydalanmayı gerektirir.

Kürdün siyaset/idare imkanı bu noktada doğabilir. Ortada tüm kudretiyle duran bir egemen olmadığı gibi uzun süredir boş bırakılmış idari alanlar var. ‘Karşı tarafın’ tavrının değişmesini beklemek tek başına bir tavır değişikliğini garanti edemez. Kürt sorunu odaklı siyasetin idrak etmesi gereken şey yeni siyaset tarzının tam da Türkiyeli Kürtlerin kendi iç dinamiğinden ötürü anlamlı olduğu.

Sözünü ettiğim şey alternatif bir devlet ağı kurmak değil; tam tersine mevcut devlet ağının kendi vatandaşlarına karşı sorumluğunu yerine getirmesini sağlamak üzere o ağın kapsamadığı alanları yine o ağ üzerinden kapsamak. Bu anlamda devletin ‘karşı taraf’ olarak ötelenmemesi gerekir. Yerel yönetimler, üniversiteler, diğer eğitim kurumlarıyla sağlık hizmeti veren kurumlar siyaset/idare imkanının ilk elde ortaya çıktığı alanlar olarak duruyor (29).

Kürt Sorunu Odaklı Siyasetin Sınırları
Kürt sorunu odaklı siyasetin önünde iki güçlü sınır duruyor. Bu iki sınır aşılabildiği oranda yine Kürt sorunu odaklı hakim siyaset farklı Kürtlük biçimlerini temsil edebilecek ve boş idari alanları doldurmaya çalışacaktır.

Birinci sınır: şiddet. 1 Haziran 2004’te ateşkes kaldırdı. PKK uzun bir süre gerek Türk sosyalistleri ve aydınlarının gerekse Kürt sivil siyasetçilerinin yoğun ateşkes taleplerine karşılık vermedi. Öcalan’ın da ateşkes talepleri doğrultusunda nihayet Ekim 2006’da ateşkes ilan edildi. Bu süreç içinde Apocu siyasetinin şiddet kullanmama tercihinin ne kadar samimi olduğuna dair tartışmalar başladı.

Kürt sorunu bağlamında şiddet kullanma tercihini tartışırken akılda tutmamız gereken bir şey var: Şiddet kullanımına dair tercihinden bağımsız olarak her türlü Kürt sorunu odaklı siyasetin şiddet kullanma veya şiddete yardım ve yataklık etme ithamıyla karşılaşacak olması. İthamın belli bir gerçekliğe dayanması ya da dayanmaması bu siyasetlerin egemenin, yani güvenlik kuvvetlerinin, şiddetine maruz kalacakları neticesini değiştirmeyecektir. Bu durumun değişmesi için egemenin kendi etnik kimliğinden arınması ve bununla birlikte etnik kimliklerin onun için bir tehdit olmaktan çıkması gerekir (30). Yani vatandaşlığın belli bir etnik köken veya soy üzerinden tarifi yerine salt bir arada yaşama arzusu temelinde tarif edilmesi. Bu da bugünden yarına ve kendiliğinden olacak bir iş değildir. Diğer bir ifadeyle, Türkiye’de Kürt sorunu odaklı tüm siyasetler dün olduğu gibi yarın da şiddet kullanma ithamına ve egemenin şiddetine maruz kalmayı göze almalıdır. Peki ya şiddet kullanma tercihi?

Şiddetin faili, aracı ve hedefi arasında özel bir ilişki ağı olduğunu yani şiddetin belli bir lojistiği olduğunu vurgulamıştım. Şiddetin lojistiği içinde failin, aracın ve hedefin birbirlerini belli oranda etkileme, değiştirme imkanı vardır. Araçlar geliştikçe hedefler nitelik ve nicelik artışı arz eder; bir yerden sonra mücadelenin temel eksenini bu lojistiğin yeniden ve yeniden üretimi oluşturabilir yani başarının göstergesi askeri olana eşitlenebilir. Ancak bu gerçekleştiği oranda mücadelenin amacı ile aracı arasındaki ilişki aşınır. Netice kontrolsüz bir karşı şiddet kullanımıdır ki bu ciddi bir meşruiyet ve/veya temsiliyet sorunu yaratacaktır. Apocu siyaset, Öcalan’ın savunmalarıyla beraber önceki teamülü için benzer tespit ve özeleştirilerde bulunmuştu. Şiddetin kategorik reddiyesinden bağımsız olarak bugün sorulması gereken soru şu: Kürt sorunu odaklı siyasetler batıdaki ve bölgedeki Kürt kamuoyu nezdinde bir temsiliyet sorununu aşabilecek mi? Ya da hangi durumlarda bu sorun yaşanmaz?

İkinci sınır: siyasi kültür ve mevcut örgütlülük teamülü. Kürt sorunu odaklı siyasetin gündemine Öcalan’ın başlattığı tartışmalarla farklı ezme-ezilme ilişkilerini kabul eden, bu ilişkiler arasında bir hiyerarşi ön-varsaymayan ve içinde bulunulan yerel mücadele alanına münhasır bir mücadele şekli öngören çoklu-yerel siyasetler fikri girdi. Yeni sol düşüncelerden beslenen bu siyaset tarzı boş duran idari alanların doldurulmasını ve farklı Kürtlük biçimlerinin temsil edilmesini sağlayabilir mi? Yeni siyaset tarzı eski siyaset anlayışından çok önemli bir noktada ayrışıyor. Günlük zikrin ne olduğunu yani hemen yarın ne yapılacağını tarif eden eski siyaset tarzının tersine çoklu-yerel siyasetler hemen ne yapılması gerektiği noktasında bir müphemlik arz ediyor. Bu müphemlik sayesinde keskin tercihler bertaraf edilebiliyor ve gerçekten çoklu ve yerel bir siyasetten bahsedilebiliyor çünkü bu müphemliğin yerel mücadele alanında mücadele eden, inisiyatif alan ve bu yüzden de o alanın koşullarını epistemolojik açıdan en iyi bilebilecek kişiler tarafından tüketilmesi gerekiyor. Bu müphemliğin tüketilmesi için belli bir merkezden çıkan tek tip reçetelerden ziyade benzer alanlarda verilen mücadelelerin hikayelerinin birbirleriyle konuşması, yani deneyim paylaşımları ön açıcı olabilir. Ancak Kürt sorunu odaklı siyasetlere baktığımızda böyle bir tüketimin ve benzer alanlar arasındaki paylaşımın gerçekleştiğini söylemek pek mümkün değil.

Öcalan’ın bahsettiği değişim olmadı ve olacak gibi görünmüyor. TSK sınır ötesi operasyon(ların)a başladı. Olağanüstü güvenlik idaresiyle farklı Kürtlük biçimlerine kör tek tip ‘ıslah edilebilir iyi Kürt’ ve ‘terörist olan kötü Kürt’ ayrımı hakimiyetini sürdürecek. Ancak bütün bunlar Kürt sorunu odaklı siyaset içindeki çoklu-yerel siyaseti anlamsız kılmıyor. Bu siyaset tarzı, ‘karşı taraftaki’ olumlu değişim ile değil tam tersine Türkiye Kürtlerinin kendi iç dinamikleriyle anlam kazanıyor. Farklı yerelliklerde farklı tutum ve duruşların alınması ve böylelikle boş duran idari alanların öz-idare anlayışıyla olabildiğince doldurulması Kürt sorunu odaklı siyasetin karşısındaki en önemli meydan okuma. Bu meydan okumaya cevap verildiği oranda farklı Kürtlük biçimlerini temsil kabiliyeti artacak ve bu temsil gücüyle egemenin etnik kimliğinden arındırılması siyaseti sürdürülebilecek. Ancak bunun olabilmesi için mevcut siyasi geleneğin kendisini radikal bir biçimde değiştirmesi gerekiyor.

——
Notlar:

* Yazıya görüş ve önerileriyle katkı sunan Koray Çalışkan, Cuma Çiçek, Ömer Laçiner, Kerem Ünüvar ve Yasin Kaya’ya teşekkür ederim. Elbette ki yazıdaki tüm hata ve eksiklikler bana aittir.

1) Hêzên Parastina Gel- Halk Savunma Güçleri.

2) Koma Civakên Kurdistanê- Kürdistan Topluluklar Meclisi.

3) Kongreya Gel- (Kürdistan) Halk Kongresi.

4) Partiya Karkarên Kurdistan- Kürdistan İşçi Partisi.

5) Bölge terimi ile Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı vilayetlerin toplamını kastediyorum. Ancak somut bir coğrafi alan ifade eden bir tanım yapmam gerekirse, 1987 ile 2002 tarihleri arasında Olağanüstü Hal Bölge Valiği’nin resmen ve fiilen etkinliğini sürdüğü illeri kastediyorum. Bu iller Diyarbakır, Bingöl, Elazığ, Hakkari, Mardin, Siirt, Tunceli, Van, Şırnak, Batman, Adıyaman, Bitlis ve Muş’tur. Birinci tanım ile ikinci tanım tam örtüşmemekte; birinci tanım Adıyaman, Elazığ, Malatya, Kahramanmaraş, Gaziantep, Ağrı, Kars ve Iğdır gibi illeri de içerebilmektedir. Ayrıca her iki Bölge tanımı içinde kabul edilen yerlerde tek başına ve saf bir Kürt varlığından 1990’larda yaşanan Kürt göçü öncesinde de sonrasında da bahsedemeyiz.

6) BM Mülteciler Yüksek Komiserliği 1997 tarihli bir raporunda Güneydoğu’da zorla yerinden edilen insanların sayısını 2 ile 3 milyon arasında tahmin etti, yine 1998 tarihli bir raporunda ülkenin batı metropollerine göç eden Kürtlerin sayısı 350 bin olarak bildirdi (zikredilen kaynak. Sirkeci, İ. 2000, “Exploring the Kurdish Population in the Turkish Context” GENUS, An International Journal of Demography, Vol. 56, No. 1-2, ss. 149-175). Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nce yapılan 2005 tarihli araştırma “yerinden olmuş nüfusu” bir milyon civarında tahmin etti.

7) Kuşkusuz ki bölgede yaşayan Kürtler arasında da birçok farklı Kürtlük biçimi hep vardı; değişen koşularla bu biçimler farklılaştı. Burada vurgulamak istediğim bölgedeki Kürtlük biçimlerinin zaman içindeki değişiminin yanında önemli sayıda Kürdün bölge dışında yaşadığı, orada farklı Kürtlük biçimlerinin oluştuğu ve bu biçimlerin bölgede de tezahürlerinin olduğudur.

8) Öcalan, A. 1999, Kürt Sorununda Demokratik Çözüm Bildirgesi/Savunması, İstanbul: Mem Yayınları, s. 160.

9) Kongreya Azadî û Demokrasiya Kurdistan- Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi.

10) Yeni bir mücadele alanı olarak 3. alanın önerilmesinin ardında ‘devletçi’ siyasetin reddiyesi yani (ulus-) devletin kategorik olarak olumsuzlanması yer alıyor.

11) Öcalan, A. 2001, Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru, İki Cilt, İstanbul: Mem Yayınları, s. 321.

12) Şafak, M. (Der.) 2002, KADEK Kuruluş Kongresi: PKK VIII. Kongresi Belgeler, İstanbul: Mem Yayınları, s. 57.

13) ……. 2003, KONGRA-GEL: Kürdistan Halk Kongresi Demokratik Kuruluş Belgeleri, İstanbul: Çetin Yayınları

14) Bu sıfat değişikliğinin ardında da ulus-devlet hedefinin olumsuzlanması yer almaktadır.

15) Öcalan, A. 2003, Özgür İnsan Savunması, İstanbul: Çetin Yayınları, s. 140.

16) Öcalan, A. 2004, Bir Halkı Savunmak, İstanbul: Çetin Yayınları.

17) Partiya Welatparêz a Demokrat- Kürdistan Yurtsever Demokrat Parti.

18) Apocu siyaseti sert bir biçimde eleştiren PWD’nin Türkiye koordinatörü olarak ilan ettiği HADEP eski genel başkan yardımcısı
Hikmet Fidan Temmuz 2005’te öldürüldü. Yayımladığı basın açıklamasında PWD cinayetle ilgili olarak PKK, DEHAP ve Demokratik Toplum Hareketi’ni (DTH) suçladı. PWD’nin önde gelenlerinden Kani Yılmaz da 2006 Şubat’ında Süleymaniye’de öldürüldü.

19) Kürdistan Meclisler Meclisi veya Kürdistan Demokratik Konfederalizmi.

20) 1 Haziran 2004’te HPG “meşru savunma temelinde misilleme hakkını kullanma” kararı alarak tek taraflı ateşkesi kaldırdı. Bu kararıyla HPG de devleti yönetenlerin siyasetinde Öcalan’ın kastettiği bir değişim olmadığını teyit ediyordu.

21) 25 Ekim 2003’te Kanal D’de yayınlanan Hülya Avşar Show isimli programa Ciwan Haco konuk olarak katılmış yeni albümünden (Kürtçe) bir parça söyleyip Hülya Avşar ile çevirmen aracılığıyla Kürtçe sohbet etmişti.

22) Üskül, Z. 2003, Olağanüstü Hal Üzerine Yazılar, İstanbul: Büke Yayıncılık.

23) İBBS Düzey-2’de Şanlıurfa alt bölgesi Şanlıurfa ve Diyarbakır; Mardin alt bölgesi Batman, Mardin, Siirt, Şırnak; Ağrı alt bölgesi Kars, Iğdır, Ardahan, Ağrı; Van alt bölgesi de Van, Hakkari, Bitlis ve Muş illerinden oluşmaktadır.

24) Bahsi geçen savın dillendirildiği bir örnek olarak bkz. Keyder, Ç. 1996. “GAP Üzerine” İçinde Ulusal Kalkınmacılığın İflası. (Genişletilmiş İkinci Basım) İstanbul: Metis Yayınları. s. 102-105. Ayrıca salt üretim araçlarının geliştirilmesi ve üretimin bu şekilde teşvik edilmesinin nasıl mevcut üretim ilişkilerini ve dolayısıyla bölge-içi ile bölgeler-arası kalkınmışlık farkını arttırdığı tezinin dillendiren yeni bir çalışma için bkz. Karapınar, B. “Land Inequality in Rural Southeastern Turkey: Rethinking Agricultural Development” New Perspectives on Turkey. No.32 Spring 2005.

25) Bkz. Güneydoğu Anadolu Projesi’nde Son Durum üst başlıklı Ağustos 2007 tarihli rapor .

26) Sulama projelerinin tarımsal kalkınmadaki rolü ve GAP’taki mevcut durumla ilgili benzer bir tespit için bkz. Akder, H. (2006) “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Kalkınmasında Tarım Politikaları” Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Sosyal ve Ekonomik Öncelikler, İstanbul: Tesev Yayınları.

27) Bkz. Kurhan, Ö. F. 2003. “Alt-Kültür Kürtçülüğü” Vesta Sayı 1; Kurhan, Ö. F. 2004. “Alternatif Okullaşma İhtiyacı” Vesta Sayı 3-4; Aydın, R. 2004 “Kürt Aydınlanmasında Yol Ayrımı” Vesta Sayı 5.

28) Oysa ki bırakınız Serv Antlaşmasını, Lozan Antlaşması, 39/4. maddesiyle Türk vatandaşlarının istedikleri dili günlük hayatlarında kullanmalarını ve o dilde yayın yapmalarını garanti altına almıştır: “Her hangi Türkiye tebaasının gerek münasebatı hususiye veya ticariyede, gerek din, matbuat veya her nevi neşriyat hususunda ve gerek içtimaatı umumiyede her hangi bir lisanı serbestçe istimal etmesine karşı hiçbir kayit vaz’edilemeyecektir” Antlaşmanın Türkçe ve Fransızca metni için bkz. .

29) Bahsi geçen kurumların yetki ve kaynaklarının kısıtlı olduğunu kabul etmeliyiz. Kürt sorunu odaklı siyaset açısından bu kurumların güçlendirilmesi, ülkenin idari yapısının yerelleştirilmesi izlenecek ulusal ölçekli bir politika olabilir. Bu anlamda DTP’nin Ekim ayı sonunda düzenlediği Demokratik Toplum Kongresi’nde ortaya atılan “demokratik özerklik” projesi anlamlı olabilir. Ancak kongre sonuç bildirgesinde ifade edildiği biçimiyle demokratik özerklik altında dillendirilen taleplerin hangi somut sorunu nasıl çözeceği açık değil.

30) Egemenin etnik kimliğinden arındırılması teziyle ilgili Türkiye ve İran örneğiyle ilgili bkz. Vali, A. “The Kurds and Their ‘Others’: Fragmented Identity and Fragmented Politics”, Comparative Studies of South Asia, Africa and the Middle East, Vol. XVIII, No.2, 1998 s.88.

Reklamlar

Türkiye’nin Kürt sorunu: 1999-2007” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s