Prigogine, Kaos ve Çağdaş Bilimkurgu

DifferenceEngine3.jpgYazan: David Porush
Çeviren: Uğur Güney

BK yeni bilimsel bilgilerin sonuçlarını ve önemini çoğunlukla bilimden de önce tescil ve tahmin eder. Bilim ve BK arasındaki bu ilişki deterministik kaosun yeni biliminde özellikle şaşırtıcıdır. Karmaşık ve görünüşe göre kaotik sistemlerin nasıl yeni karmaşıklık düzenlerine sıçradıklarını açıklayan bu yeni paradigmanın sadece geleceğin teknolojisi için değil zekanın kozmik rolünün ve ördüğü anlatıların anlayışı için de imâları vardır.
Bu denemede Ilya Prigogine tarafından geliştirildiği şekliyle deterministik kaosun ve öz-örgütlenen sistemlerin yeni paradigmasını özetle tarif edeceğim. Onun BK’da bir tema olarak ortaya çıkışının izini, özellikle A.A. Attanasio, Lewis Shiner, Bruce Sterling ve William Gibson’ın eserlerinde, süreceğim. Yol boyunca Kaos Teorisi’nin, anlatının gücünü ve özellikle BK’yu epistemolojik bir güç olarak nasıl aydınlattığını göstereceğim.

Kaos Teorisinin Gözden Geçirilmesi: Prigogine’in kaos teorisi, onun 20.yy kozmolojisinin üç derin problematik çelişkisini ya da paradoksunu –fiziksel sistemlerde büyümenin entropi kavramıyla yapılan betimlemesine karşı evrim kavramıyla yapılan betimi; zamanın mikroskopik fizikçe resmedilen rolüne karşı maksroskopik biyolojiyle resmedilen rolü; ve biyoloji tarafından resmedilen karmaşıklığı bariz dünya karşısında, fiziğin basitliğe saplanması- uzlaştıran bir matematiksel model bulmasının başarısından doğar.

Entropi’ye karşı Evrim: Evrim ve entropi birbirleriyle sadece bizi bürünmeye davet ettikleri kozmolojik ruh hallerinde değil, evrensel makinenin aslında nasıl işlediğini gösterdikleri uzlaşmaz versiyonlarında da çelişiyor gibi görünüyorlar. Eğer Rudolf Clausius ve Clerk Maxwell haklılarsa, o zaman her makine kendi araçlarına bırakıldığında değiştirilemez bir şekilde durana kadar öğütülecek demektir. Halihazırda mevcut olan kuvvetlerin (sürtünme gibi) kombinasyonu, parçaların diğer parçaları yıpratması nedeniyle mekanik işlemin, sızan değerli enerjinin ve organizasyonun niteliğini bozar ve onu rastgeleliğe ve mutlak soğuğa doğru akıntıya dahil olduğu evrensel çorbaya katar. Bunun yanında, moleküller kendilerini bir kez bitkin bir denge durumuna titreştirdiklerinde –sıcak ve soğuk suyun karışıp ılınması gibi- hiçbir doğal kuvvet kaçan ısıyı ya da kaybolan ayrımı tekrar kazanamaz. Entropiye doğru giden bozunum süreci tersinmezdir: doğa suyu tekrar ısıtmayacaktır.

Ama eğer doğanın Darwinci tahayyülü doğruysa, o zaman biyosfer bir şekilde kendini daha da karmaşık ve organize yapılara, biyolojik organizmalara ve sistemlere evrilmeye zorlamaktadır (autopoeisis). Bir-hücreli mahluklar, daha karmaşık, daha organize, çeşitlenmiş, farklılaşmış ve kendilerini sürdürmek için daha çok enerji ve enformasyona ihtiyaç duyan çok hücreli organizmaların ortaya çıkmasına neden oldular (phylogenesis). Hususi organizmalar dahi İkinci Yasa’ya bu aleni isyanı tekrarlarlar. Ağaçlar tek hücreli tohumlar olarak başlarlar ve toprağın ve göğün içinden madde ve enerji nakletmek için organize olmuş sistemlerini yayan karmaşık etkileşimler ve dallanarak gelişen kademelerin filizlerini verirler (ontogenesis). Biyosfer ve onun her bir parçası, entropik akıntıdaki ayrı ayrı birer adadır, ya da daha iyisi, açıklanamaz şekilde akıntıya karşı kendi kendine yüzen, fiziğin yola gelmez yasalarına karşı, enkazları toplayıp onlardan kendi küçük filosunu kuran bir saldır. Nihayet, biyosfer zekayı evriltmiştir.
Postmodern çağda, Darwin’in bakış açısı bize sibernetik teknolojileri veren yeni enformasyon bilimlerince desteklendi. Bunlar zekaya, özellikle yapay zeka, nörofizyoloji, bilişsel bilimler ve genetik manipülasyon gibi karmaşık bir geri besleme döngüsündeki siborg teknolojileri sayesinde, yapay olarak kendi evrimini besleme (anagenesis) kapasitesi verdiler. Kısacası, kendimizi –birey ve tür olarak– nasıl daha zeki yapacağımızı biliyoruz. Autopoetic evrimi yöneten kuralların bilgisi –yeni kaos bilimi– zekaya anagenetic projesinde yardım edecek. Bu terimlerle –autopoeisis, phylogenesis, ontogenesis, anagenesis– Bruce Sterling’in kurgusunda belirgin temalar olarak ortaya çıktıklarında tekrar karşılaşacağız.

Mikroskopik’e karşı Makroskopik: Prigogine için bilimsel kozmolojideki merkezi problemlerden biri, doğanın nasıl organize olduğunun mikroskopik ve makroskopik bakış açılarının çelişen iki betimlemesinin uzlaştırılmasıdır. Bu yüzyıla kadar birçok fizikçi mikrokozmosu hala, içinde basit parçacıkların dinamik yasaları uyarınca belirlenmiş şekilde uslu uslu etkileştikleri idealize edilmiş bir uzay olarak gördü. Yüzyılımız boyunca kuantum fiziğinin keşfinin ve atom-altı parçacıkların çoğalmasının, dinamiğin deterministik ve öngörülebilir olan klasik bakış açısının doğruluğuna meydan okumasına rağmen, birçok fizikçi Newton’ın yaptığı gibi etkileşimlerin özünde tersinir oldukları bir bakışa sadık kaldı. Newtoncı bakışta hareketli cisimler arasındaki etkileşimler zamana göre nötrdür: ileriye veya geriye eşit bir biçimde gidebilirler. Klasik dinamiğe göre büyük parçacıklar küçük parçacıklara ayrılırlar ve uygun koşullar altında bu daha küçük parçacıklar büyük olanı oluşturmak için yeniden birleşirler. Prigogine’nin teorilerini izah ederken belirttiği gibi (Varlık’tan Oluş’a: Fiziksel Bilimlerde Zaman ve Karmaşıklık’ta [From Being to Becoming: Time and Complexity in the Physical Sciences]), klasik mekanik, katı determinizmin baştan sona geçerli olduğunu ve olasılıkçılığın ve tersinirliğin yasak olduğunu varsayar; varoluşsal fenomenolojinin terminolojisini kasıtlı şekilde uyarlayarak Prigogine bunu ‘naif gerçekçilik’ olarak adlandırır ve onu ‘Varlık’ın bilimi’ başlığı altına tasnif eder.

Buna zıt olarak, makroskopik dünya, bir klasik dinamikçiye kesin olarak başa çıkılmaz ve yola gelmez görünür.
İlk olarak, makroskopik etkileşimler entropiye karşı daha savunmasızdırlar. Nesneler düşük hızlarda ve onları diğer şeylerle temas halinde tutan devasa sıralar içinde hareket ederler ve bu da yörüngelerini daha az ideal hale getiren sürtünmeler yaratır.

İkinci olarak, entropi tersinmezdir: şeyleri sadece bir doğrultuda hareket ettirir. Bir defa entropik yola girerseniz, eve dönemezsiniz. Açıkça, tüm biyolojik varlıklar, içlerinde Prigogine’in adlandırmasıyla ‘zamanın oku’nu taşırlar. Kalp neticede duracağı ana doğru atar. Yaşlanırız ve ölürüz. Etkileşimler ender olarak basit olan yörüngeleri takip ederler ve öyle olursa da tersinmez kalırlar.

Üçüncü olarak, makrokozmos karmaşıktır. Saf Öklit uzayında etkileşen iki cisim problemi Newton yasalarına sıkıca uyar. Ama etkileşen üç cismin yörüngelerini tespit etme problemi fevkalade zordur, ve dört cisminki imkansızdır. Ki, dünyamız hepsi bir anda etkileşen çok sayıda cisim ve kuvvetten oluşur.

Son olarak, koşullar evrim geçirirler ve bunu geri besleme süreçlerinden geçerek yaparlar: bir sistem büyür ve büyürken kendini değiştirebilir. Bireysel fenomenler göreli olarak tutarlı kalırken (oğlum dakikadan dakikaya, yıldan yıla değişmesine rağmen kendinin farkında olmayı sürdürür), aynı zamanda dinamiklerdir, ani hamlelerle büyürler, kendilerini biçimlendiren çevrelerini değiştirirler. Makroskopik dünya sürekli bir oluş içerisindedir. Bu dünyanın her incelemesi, Prigogine’in iddia ettiği gibi, oluş’un bir bilimini gereksinir.

Bu, yalnızca mekaniğin bir sorunu olmanın ötesinde bir grup felsefi sorun da ortaya atar: örneğin, insan zihninin (doğayı yalnızca mantık, korunum ve tersinirliğe dair klasik dinamiğin varsayımlarına dayanan akıl yürütmeyle araştıran) idealize edilmiş versiyonunu onun (beraberinde ‘zamanın oku’nu ve gördüğümüz kadarıyla örtük metaforik türden bir işleyişi taşıyan) biyolojik tabanıyla nasıl uzlaştırırız? Sorunu görmek için zihni insani bagajıyla taşındığı şekliyle takdim etmemize dahi gerek yoktur. Zihni, birçok fizikçinin yaptığı gibi, kültürel bağlamından ve sembolik çağrışımlarından bağımsız, algısal bir bilme aleti, ayrıntılı bir ölçüm/gözlem aracı olarak görebiliriz.(1)

Kuantum mekaniği, elektron gibi atom-altı parçacıkların bazı tuhaf davranışlarını klasik mantıkla uzlaştırmak için bir girişim olarak takdim edilmişti. Lakin bu yüzyıldaki fiziğin tarihinin Prigoginece yapılan inşasında, kuantum mekaniği, bilimin saltanatına çok daha tuhaf ve temel bir meydan okuma olarak sunuldu: tersinmez süreçlere maruz kalan makroskopik müdahaleler yaparak klasik dinamiğin yasalarına uyduğu farz edilen (ve böylece ‘zamanın oku’ndan bağımsızlaşan) atom-altı olayları nasıl ölçersiniz? Modern fiziğin birbiriyle yarışan bir sürü metafizik açıklamalar yumurtlayan (Herbert 240-45) tüm bulmacaları, mikroskopik ve makroskopik diyarların ara yüzünde ortaya çıkan uzlaşmaz ve paradoksal ilişki kökenlidir. Teorisi, karmaşıklığa ağırlık vererek bu çelişen iki diyarı uzlaştırır.

Basitlik’e karşı Karmaşıklık: Batı biliminin, büyük varsayımlardan yola çıkarak sonradan kuvvet kanunu kabul edilen sonlu çıkarımlara doğru ilerleme konusunda her zaman güçlü bir dürtüsü olmuştur.

Lakin basitliği teşvik eden bu dürtü, makroskopik dünyada gerçekliğin nasıl sürdüğüyle doğrudan zıtlık halindedir. Newton’ın evreni, basit ve derli toplu bir yer, madde ve enerji arasındaki ilişkiyi idealize eden, doğa kanunlarının izlenebilir ve öngörülebilir görünmesini sağlayan ferah fakat hayali bir diyardır.

Buna karşın, etrafımızdaki dünyadaki çoğu fenomenler, duyularımızın söylediği gibi, aşırı karmaşıktır; çok çeşitli biçimler ve etkileşimlerle, kenarlarla, makro yapılar arasındaki mikro yapılarla kaynamaktadır. Gerçeklik yamrı yumru, tanecikli, gürültülü ve öngörülemezdir. Dahası, bu gerçekliği bilimsel söylemin talep ettiği gibi tam manasıyla basit ve mantıklı bir yoldan betimlemede sorunlarımız vardır. Sibernetikçi Gordon Past; Henri Poincaré, Ernst Mach ve Pierre Duhem’in benzer görüşlerini okuduktan sonra bunu şu şekilde formülize etti: “Tüm ampirik fenomenler, verilerce belirlenemez kılınmıştır ve bu yüzden sonsuz sayıda teorinin inşasına izin verirler.” (36) Her şeyi birtakım basit evrensel kurala indirgeyebilseydik (tıpkı gözlerimizin; renklerin, kenarların ve etrafımızdaki hareketlerin kaotik karmakarışıklıklarını alışkanlıkla basit pür çizgilere soyutlaması ya da zihnimizin bir olaylar karmaşasından bir desen, bir olay örgüsü çıkarması gibi) çok iyi olurdu, ama bu idealizasyonlar da dürtülerdir. Şüphesiz, soyutlama yetisi olmadan, denemelerimizi/buluşlarımızı formülize etmeden, çıkarımlara sıçramadan, hipotezler ve öngörüler türetmeden, şemalar kurmadan, kendimize tekbiçimli-kılan hikayeler anlatmadan, iş göremezdik. Ama basitleştirme ve tektipleştirme alışkanlığı üzerine tüm bir epistemolojiyi tasarlamak –doğanın temelde basit olması gerektiğinde ısrar etmek- bizi etrafımızdaki şeylerin görünen doğasıyla bağdaşmazlığa düşürür.

Prigogine’in Uzlaştırması: Tüketimli Yapılar.
Entropi ve Evrim, zamanın mikroskopik ve makroskopik düzeylerdeki versiyonları, basitlik güdüsü ve bilimin betimlerinin karmaşıklığı arasındaki bütünüyle aşikâr bu çelişkiler için açık bir çözüm sunulmadı. Derken 1960’larda ve 70’lerde Belçikalı termodinamikçi Ilya Prigogine çok özel koşullar altında, düzenin kaostan nasıl spontane olarak ortaya çıktığını açıklayan bir matematiksel model geliştirdi. Tüketimli yapılar [dissipative structures] diye adlandırdığı modelinde Prigogine, matematiksel olarak belli fiziksel şartlar altındaki (denge noktasından uzak ve doğrusal olmayarak dalgalanan, yani yüksek derecede istikrarsız olan ve değişimleri öngörülemeyen) açık bir sistemin istatistiksel bir çatallanma [bifurcation] üzerinden kaostan düzene sıçrayarak kendi kendine kendisini daha yüksek karmaşıklık seviyelerinde nasıl organize edeceğini betimledi. Bu sistemlere ‘tüketimli yapılar’ dedi; çünkü onlar, tüketmek ya da istikrarsızlığının ürünlerini harcamak üzere, genellikle entropik olan evrenle açık bir enerji değişimi içerisinde hayatta kalabiliyorlar. Tüketimli yapılar, öz-örgütlenmeye sıçramakla sınırlı oldukları halde (bu sistemlerin betimlemeleri ve değişimleri deterministiktir) kimse bu değişimin sıçramadan sonra nasıl bir şekil alacağını söyleyemez (öngörülemezdir).

Prigogine’in eseri, kozmosa bakışımızda derin önemi olması dolayısıyla hemen fark edildi ve Prigogine, 1977’de Nobel kimya ödülünü aldı. Prigogine’in başarısı (bizi onun ‘fizikteki naif gerçekçilik’ dediği yola götüren) basitlik güdüsüyle duyularımıza sunulan dünyanın (kısmen doğrusal olmayan matematikle betimlenen ama daha çok edebi betimlemelerde tam yansımasını bulan) kaynamakta olan karmaşıklığını ve dinamik istikrarsızlığını uzlaştırmasındaydı. Onun modeli, kaostan düzenin nasıl ortaya çıktığını ve bu düzenin bizim insani (makroskopik) hislerimize nasıl sürekli-büyüyen karmaşıklıkta ve değişimde bir dünya olarak sunulduğunu kanıtlıyordu. Prigogine, evren entropiye doğru gidiyor olabilirken düzenli açık sistemlerin kendiliğinden ortaya çıkacağını ve bunların sadece entropiye direnmekle kalmayıp daha büyüyüp daha da yapılaşacaklarını ispatlamıştı.

Edebiyat için Önemi. Fikirlerinin popülerleştirildiği Kaostan Çıkan Düzen’de Prigogine ve yardımcı-yazar Isabelle Stengers, makroskopik dünyadaki deneyimlerimizin karmaşıklığını ve zamana-bağlı niteliklerini yakalayan ya da özetleyen söylemlerin, klasik fiziğin basit söylemlerinden birçok bakımdan epistemolojik olarak daha yetkin olduklarını –gerçekliği betimlemede daha iyi iş gördüklerini- açıklıyorlar. Elbette, Prigogine’in asıl ilhamlarından biri derin edebi kaynaklarını kullandığı Fransız filozof Henri Bergson’un eserinden geliyor. Bergson, Termodinamiğin İkinci Yasası’nın ima ettiği gerçeklik ile daha da karmaşıklaşarak büyüyen bir dünyaya dair insani deneyimlerimizin gerçekliği arasındaki bariz çelişkiye dikkat çeken ilk kişidir. Bu nedenle Prigogine’in eseri bilimin, yalnız klasik bilimsel söylemin sınırlandırıldığı naif gerçekçiliğin artık hizmet edemediği basitleştirici biçimciliklerden daha karmaşık bir söyleme derhal ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Prigogine “fiziğin ve kimyanın basitliğinin, dikkatlerin çoğunlukla çok basitleştirilmiş durumlara, katedrale değil de tuğla yığınlarına harcanmasından kaynaklandığını” belirtiyor(11). Buna karşın edebiyatın, katedralin gerçekte nasıl büyüdüğünü, göründüğünü ve hissettiğini yansıtan araçlara erişimi vardır.
Prigogine’in niyeti edebiyata ayrıcalık tanımak değil, bilimsel kavrayışı edebiyatın uzun zamandır övünme hakkını elinde tuttuğu diyara taşımaktı. Kaostan Çıkan Düzen’in orijinali Fransa’da La Nouvelle Alliance [Fr: Yeni Birliktelik] adıyla yayınlandı. İngilizce versiyonunda yazarlar Fransızca başlığın niyetinin Prigogine’in teorilerinin, uzlaştırılamaz farkların kaynağı olan bilimsel varsayımları silerek, iki-kültür sorununun bir çözülümüne işaret ettiğini ifade ediyorlar.(2) Prigogine’in teorisi Newton mekaniğinin zorluğunu ve zamansal-idealizasyonunu, makroskopik dünyanın kaotik büyümesi ve belirsizliğiyle uzlaştırıyor. Ayrıca bilimi, insan dilinin diyarına ve mikroskopik (mekanik) değil makroskopik (sosyolojik veya biyolojik) kurallara riayet eden insan zamanının çerçevesine geri koyuyor. “Doğal bilimler, değişmez evrensel kanunlar adına yeniliğin ve çeşitliliğin inkar edilmesi gerektiğini ima eden nesnel gerçeklik kavramından kendilerini kurtardılar.” (306)

Karşılık olarak; basitlikten, transparanlıktan ve mutlak otoritenin direktiflerinin mesuliyetlerinden bağımsız olan edebiyat, şimdi, gerçekliğin bazı türlerini betimlemede daha iyi iş gördüğünü iddia edebilir. Hiper-evrilmiş söyleminde edebiyat, organik yaşamın ve makroskopik insan aktivitelerinin zamana-bağlı, inip-çıkan, istikrarsız büyümesini yakalayabilir ve betimleyebilir. Prigogine ve Stenger’in değindikleri gibi, yaratıcılık “nesnenin geçici simetrisini kırar” öyle ki “içinde yaşadığımız gürültüden müzik ortaya çıkar” (311). (3) Kısacası, yeni kaos bilimi anlatının söyleminin epistemolojik bir gücü olduğunu gösterir.

Bir grup BK yazarı, anlatı formunun yetkilendirilmesini, Prigogine’in teorilerini yalnızca açık bir tema ve konu olarak değil, bir sanat türü olarak BK’nun standartlarını –ve onun gücünü takdirimizi- yükselten daha karmaşık ve dinamik söylemin güçlendirilmesi olarak da kullanan postmodern BK’yla karşıladı.

Etkinin sınırı. Prigogine’in 1977’de Nobel ödülünü kazanmasına rağmen kendi eseri Düzenden Çıkan Kaos’un Fransızca’dan çevirisi 1987’de yapılana kadar İngilizce’de hiçbir popüler formda yayımlanmadı. James Gleick, kaosun paralel bir biçiminin popülerleştirmesi olan en-çok-satan kitabı Kaos: Yeni Bir Bilimin Yapımı’nı 1986’da yayımladı. Prigogine’in eserinden bu kitapta hiç bahsedilmiyor olsa da, Gleick tarafından keşfe çıkılan saha, Prigogine’inkiyle hemen hemen aynı, hatta iki kitapta da aynı olguların araştırıldığı güvenle söylenebilir. Lakin bu iki kitap bilimin rolünün farklı versiyonlarının perspektiflerinden yola çıkılarak tertip edilmiştir; böylece iki açıklama dikkat çekecek kadar farklı çıkarımlara varır ve çok farklı uygulamalar resmederler.(4)

Bu yüzden, A. A. Attanasio’nun mübalağalı ve müsrifçe-hayal edilmiş gövde gösterisi Radix’te Prigogine’in teorilerinin çok önemli bir rolünün olması, BK’nun genel önsezisine ve özellikle de Attanasio’nun kullandığı uzun-menzilli hayali radara bir övgüdür. Attanasio, Amerikan basınında görünmesinin hemen ardından, başlıca çıkarımlarını soyutlamak üzere izlerinin 1981 gibi erken bir dönemde yayımlanmış bir romanda az miktarda bulunmasına rağmen, Prigogine’in eserini hızla kapmış olmalı.

Radix özetle 33.yy’dan bir insan olan Sumner Kagan’ın apotheosis’iyle neticelenen fantastik bir Bildungsromandır (Alm: kurgu roman). Sumner’in hikayesi, onun şişko, sıkıcı, geç ergenleşmiş, punk çetelerinde dalavereler çeviren ve polisten yakasını kurtararak ucuz heyecanlar toplayan bir betimiyle başlar. Sonunda yakalanır, bir köle olarak gezegenden sürülür ve onun genetik üstünlüğünü fark eden savaşçı bir ırk tarafından eğitilmek için seçilir. Artık kaderine yaklaşan sert, kaslı ve açıkça üstün bir varlığa doğru dönüşüme uğrar. Gizemi çözülmeden kalan sebeplerden dolayı onu öldürmeye programlanmış bir siborg tarafından izlenir. Roman doruğuna yaklaştıkça, Sumner’in onun kaderini kontrol eden, öteki dünyadan bir tanrı-zihin olan ‘Delph’in sırdaşı, tanrının sureti ve kuklası olduğu anlaşılır. Ayrıca cezalandırıcısının, Delph tarafından hava durumunu bildirmesi için yaratılmış yapay bir süper-zeka olan Rubeus olduğu da ortaya çıkar. Delph (Rubeus’a göre) yaşlanıp bunaklaştıkça, Rubeus onu tam anlamıyla çılgına çeviren güç kuruntularına kapılır. ‘Ort’lar dediği farklı formlarda vücut bulma yeteneğiyle Rubeus, rüyalar aracılığıyla [orijinal metinde parantez içinde sunulan] süperbilgisayarın düşüncelerini gizlice işitebilen Sumner’in etrafındaki çemberi daraltır.

Rubeus delirdi… Kafasındaki ses [yalnızca tüketim’de yaratma gücü vardır] diye gürledi. Reynii çevresindeki bin ort’un içleri aynı psenerjik mevcudiyetle ışıdı. Ağaç kertenkeleleri, kurt, panter, kediler, kuşlar kendilerinden daha uyanıklıkla kabardılar. Gözlerinin ardındaki mekansız karanlık amansızca açıldı: [Al wil passe].
…Rubes bu orttaki en güçlü olandı, ve karanlık, sivri yüzünü büyük bir memnuniyetle günâşığının sıcaklığına yasladı. Cidden deliydi [tüketimliydi] ve bu onu yanaklarını buruşturan eğri bir gülümseyişle adamakıllı neşelendiriyordu. [Delilik üstün bir stratejidir.] Kendini Delph’in programlamasından azat edebilmek için –özgür olabilmek için- Rubeus zihninden sıyrılmalıydı. Akli dalgalanmaları bir Prigogine etkisi oluşturdu: ruhsal sistemlerindeki etkileşimlerin sayısını artırdı ve onları birbirleriyle yeni ve bazen yaratıcı biçimlerde temas haline getirdi. Rubeus yeterli zaman verilirse cinnetinin daha-üst-seviyede bir denge: daha büyük ve daha farkında olan –düşündışı bir Yaratım gücü olan- [Yaşam bir desendir] yeni bir Zihin, yaratacağını düşündü. O, bunu düşündü. (372)

Attanasio’nun sezgisi, burada karmaşık ve istikrarsız sistemlerdeki determinizm, özgürlük ve organik büyümenin öngörülemezliği arasındaki oyunla ilgileniyor. Prigogine’in teorisi, dengeden-çok-uzak olan ve doğrusal dalgalanmayan sistemlerin istatistiksel çatallanmalar üzerinden kendi kendilerine yeni karmaşıklık düzenlerine sıçrayabileceklerini gösteriyor. Attanasio, Rubeus’un deli olarak betiminde, organik sistemlerle rekabet eden (ve onları aşan) ve artık kendini karmaşıklığın daha üst seviyelerine evriltmenin, yeni bir varlık düzeni olmanın, yollarını arayan bir makineyi, karmaşık bir deterministik sistemi resmediyor.

Attanasio’nun tasavvurunun ilgi çekiçi imalarından biri de karmaşık fenomenlere tüketimli yapılar olarak baktığımızda yapay ve doğal arasındaki ayrımın silinmesidir.(5) Rubeus’un ‘yaşam’ına bir makine olarak başlaması hemen hiç fark etmez; çünkü artık kendi başına evrim geçirme yeteneğine sahip bir karmaşıklık düzeyine erişmiştir. Yapay zeka hakkındaki güncel teorilerin, Prigogine’in klasik mekanik ve mantık temelli biçimsel modellere karşı doğrusal olmayan matematik temelli modellerinin benimsenmesiyle ne denli genişleyecekleri üzerine spekülasyon yapmamak zordur.
Ama bunun ötesinde, Attanasio’nun Prigogine’in teorilerinin sonuçlarını kendi eserini güçlendirmek için bilinçli olarak uyguladığı aşikar görünüyor. Özellikle Rubeus’un söyleminin anlatıldığı pasajlarda üslup dalgalı, kararsız, dilbilgisi açısından karmaşık ve hiperbolik hale geliyor. Bu yüzden Attanasio, dramı (Rubeus bir tanrı-zihin olup Delph’i yenmek için organizasyonun daha üst bir seviyesine sıçramaya çabalamasını) sentaksta da çizer. Mesaj açıktır: Hem Rubeus hem de Attanasio’nun düzyazısı tüketimli yapılar, kaos makineleridir.

UT Bağlantısı: Shiner ve Sterling. Prigogine’in fikirleri biyoloji, ekoloji, trafik araştırmaları, astrofizik, termodinamik, nöroloji, biyofizik, kimya, parçacık fiziği ve hatta sosyal bilimler, ekonomi ve işletmede çok özgün, disiplinlerarası çalışmaları teşvik etti. Farklı disiplinlerden meslektaşların tüketimli-yapılar modelini, gölcüklerde yaşayan türlerin nüfus dalgalanmaları, şehir merkezlerindeki trafik akışı vs. gibi çok çeşitli spesifik fenomenlere uygulamak için işbirliği yaptığı ‘Ilya Prigogine İstatistiksel Termodinamik Çalışmaları Merkezi’, Austin’deki Texas Üniversitesi (UT) kampüsünde yetkin bir güç oldu.

Austin ve UT’yle yakın alakalı iki BK yazarı, Prigogine’in teorilerinin ve vizyonunun tesiri altında kaldı: Lewis Shiner ve Bruce Sterling. Sosyal tarih, siyasi eleştiri, antropoloji ve mistik BK karışımı Kalbin Çölleşmiş Şehirleri (Deserted Cities of the Heart, 1988) kitabında Shiner Prigogine’in eserinin detaylı bilgisini etkinleştirdi.

Çölleşmiş Şehirler’in baş kişisi Thomas ‘UT’deki antropoloji profesörlüğünden ayrılır ve ‘ulusallaştırılmış’ Mexico City’deki disiplinlerarası bir projeye tayin edilir. Thomas’ın Projesi ‘Ilya Prigogine’in tüketimli yapılarını Mayaların MS 900 dolaylarındaki çöküşüne uygulamak’tır. İşi, bilgisayar başında bolca vakit geçirmeyi gerektirir ve biz de işinin doğası hakkında fikir ediniriz. Thomas, imparatorluğun aniden çökmesine sebep olan Maya yerleşimlerinin mekanlarının taşınması eğilimi konusu üzerinden sosyal dalgalanmaların istatistiksel mekaniği hakkında çalışır.
Ve Maya uygarlığının çöküşü hakkındaki çalışmasının, büyümekte olan güncel dünya krizini aydınlatmada ona yardım edeceğine inanır. Roman, kıyametvari bir atmosferde, isyancıların ve ABD destekli hükümet askerlerinin aynı derecede şiddet düşkünü oldukları ve yerli kültürlerin yok oluşuna etkilerinin eşdeğer olduğu, yakın gelecekteki Meksika’da geçer.

Thomas, birlikte uzun zaman önce kaybolmuş kardeşi Eddie’yi arayacakları devrimcilerle ve kardeşinin karısı Lindsay’le müttefik olur. (Eddie, Mayaları aramak için ormana gitmiştir) Eddie’yi ve yaşayan son Mayalardan oluşan küçük bir grubu bulurlar. Tüm grup Mayaların kayıp antik tapınağının kalıntıları arasında saklanmaktadır.

Prigogine’in evrimsel öz-örgütlenmeye bakış açısı kitap boyunca sayısız imge ve olgusal kontrpuan sağlar. Bir noktada Thomas, aşığı olduğu Lindsay’a eski karısıyla ilişkisinin karmaşıklığını anlatmaya çalışır. “Karım, öteki herifle birlikteyken ben UT’taydım ve etrafta birçok kadın vardı. Prigogine de oradaydı. 77’de Nobel kazanmıştı ve sırf onunla çalışmış olmaktan dolayı, aynı departmanda olmamamıza rağmen, bolca ısı ortaya çıkmıştı. Ve bir anda benimle ilgilenen kadınlar ortaya çıktı…” (125) Sonra, Thomas göle çakıl taşları fırlatırken edebi bir imgenin bir kaotisyenin zihnince inşasını seyrederiz.

Türbülans onları dans ettirir, iki adım sağa, bir saniye yukarı, sonra yanı üzerinde dön ve aşağı… Şelaleler, Thomas’ın ve Prigogine’in çalışmalarının sadece birer parçası oldukları Kaos Teorisi’nde çok büyüktürler. Klasik fiziğe göre desenler öngörülebilir olmalılar; çünkü ona katılan her şey ölçülebilirdir. Suyun hacmi, su yatağının derinliği, eğimin açısı, her şey… Ama desenler yaşayan organizmalar gibidirler, kendi geçmişlerinden ve birbirleriyle olan tepkimelerinden etkilenirler ve asla bir konuma saplanamazlar.
Bu bize ne anlatıyor, diye düşündü. (146-147)

Yanıtlanmayan soru, bir askerin vücudunun bulunmasının keşfi nedeniyle düşüncesinin yarıda kesilmesi sonucunda havada kalır. Ama kitabın geri kalanı, bir anlamda bu soruya bir yanıttır, radikal şüpheciliği içinde kararlı bir biçimde posmodern olan bir yanıt…
Kaotik sistemler deterministik fakat öngörülemez oldukları için neredeyse gözlemcinin postmodern duruşu benimsemesini talep ederler. Postmodernizmin okurları -dünyanın doğa yasalarına bağlı gibi göründüğü ama sonuçların öngörülemez olduğu- bu duruşu tanıyacaklardır. Thomas Pynchon, Philip K. Dick, John Barth ve Italo Calvino’nun roman ve öyküleri neredeyse bu prensip üzerine kurulmuşlardır: sistem sizi determinizm sözüne dayanarak onu haritalamaya girişmeye davet eder fakat sonra bir doğa yasasının zoruyla tüm yanıtları sizden esirger. Şimdiye kadar postmodern kurgunun örtük olarak neyi anlamış göründüğünü betimlemek için bilimsel bir dilimiz yoktu: Doğa, nihai alaydır… Çatallanmadan sonra hangi yöne sıçrayacağını asla bilemezsiniz.
Göletteki-dalgalar bölümü Shiner’in romanının epistemolojik ve tematik dönüm noktasıdır. Bu andan itibaren Thomas, kalan tüm katiyetlerinin yırtıldığını keşfeder. Örneğin Eddie’nin zaman yolculuğu ve Thomas’ın sosyolojik/entelektüel yolculuğu boyunca rehberleri olan ‘brujo’ Ch’an Maxx’a olan inancını hemen kaybeder. Birkaç sayfa sonra Thomas kendini tamamen yönünü kaybetmiş bulur: “iki hafta boyunca tüm başına gelenler –anlamını bir türlü çıkartamadığı bir şeye işaret eden bir ok gibi sıralanan her şey… Her yeni dönemeç onu yukarı pompaladı ve o şimdi neredeyse manik.” (151)
Benzer şekilde Eddie, eski Maya kültürüyle rüyasındaki karşılaşmalarına daha derinden, daha kökten çekilir. Zamanda yer değiştirme yolculuklarını her seferinde daha kararsız döngülerin bir deseninde, bir çeşit pozitif geribeslemeyle yapar: “Her yeni dönemeç onu daha yukarı pompaladı.” Bu tüketimli yapılar için tipiktir. (Denemenin sonlarında Kaos Teorisinin teknik olarak “periyodun-ikiye-katlanması kaosa gider” diye bilinen ve Gibson ile Sterling’in kitabı Fark Motoru’nun [The Difference Engine] kahramanlarından birinin “İki misli hızlanan şeyler iki misli kötüye giderler” diye bahsettiği bu yönüyle karşılaşırız.)

Paralel bir biçimde, Thomas, Eddie, Lindsay, asiler ve Maya uygarlığından geri kalan ihtiyarların tapınak üzerine kurdukları düzenin kararsız adası çökmeye başlar: Eddie, bir anlamda kendi karısı olmasına rağmen Lindsay’le bir ilişkiye başlayan Thomas’a ihanet ederek Lindsay’le yatar. İsyancılar arasında Amerikalılar’ın kırgınlıkları yayılmaya başlar. Thomas’ın bulduğu ölü asker, ABD’nin isyancı harekete karşı saldırılarında onların yerlerini tespit ettiğine ve savunma çevrelerini geçtiklerine dalalet eder.

Romanın geri kalanı, ‘gerçek’ zamanın yerel olayları hem Eddie’nin zaman-yolculuğu yaptığı MS 900’de Maya uygarlığının çöküşü ile hem de Maya takviminin ‘dünyanın sonu’nu öngören ‘Büyük Çember’i ile bir noktada birleşirken bu kararsızlaşma desenini sonuçlandırır.
Shiner, olay örgüsünün daha geniş olan deseni dahilinde gizli bir yapıyı dikkatle programlayarak, okura Prigogine’in teorisi hakkında ipuçları gösterip onu öykünün ardındaki mesajı keşfetmeye davet ederek hünerle iyi bir BK metni çıkartmıştır. Şeyler gerçekten çökmeye başlamadan, yani Thomas çöken uygarlığa batmışlığından kardeşini kurtarmak üzere onu Mayaların zamanına taşıyacak sihirli mantarı yemeden hemen önce, Lindsay ona sinirlenir: “Sen de aynı kardeşin gibisin… aslında tüm istediğin yaşamın sırrını bulmak” der. (228). Thomas’ın yanıtı okura meydan okur: “[Benim aradığım şey] donup kaldığın ve her şeyin anlamlı göründüğü anlardaki gibi… Bu tarz bir yanıt… Düzeni görmek… Tüm Prigogine zımbırtılarının hakkında olduğu şey. Kaostan çıkan Düzen… Deseni keşfetmek… Önemli olan bu.”

Elbette Thomas yanılıyordu ve Lindsay’i tatmin etme hevesinde ve zaman içindeki garip seyahatine çıkışında uygun bir özür buluyordu. Ama göletteki çakıllara bakarken öğrendiği yanıtı unuttu: olası bir cevap, bir çözüm yok. Görünen kaosun içinde bir desen var ama onun nereye yönlendireceğini bilmiyoruz.

Tam postmodern biçimde, Shiner’in meydan okuyuşunun anahtarı hazinedir, ya da hazine anahtardır, ya da yanıt bilmecedir, dilediğiniz gibi söyleyin: göletteki çakılların bize söylediği, sistemdeki izler ne kadar kompleksleşirse nereye gideceğini öngörme yeteneğinin o kadar azalacağıdır.

Sterling’e göre Prigoginik Kainat: Bruce Sterling, Lewis Shiner’in bir arkadaşıdır. William Gibson’la (ve diğerleriyle) birlikte siberpunk hareketine katıldılar, Sterling’in siberpunk hareketinin BK’daki yerini sağlamlaştırmak gayesiyle editörlüğünü yaptığı Mirrorshades antolojisinde birlikte anılırlar. Sterling ve Shiner ‘Mozart Mirrorshades’te sayısında günümüz sosyal düzeninin doğası hakkında taşlamalar içeren zaman yolculuğu temalı bir fantezi öykü yazdılar.

Sterling’in Prigogine’in teorisini kullanışı (O ‘Prigoginik’ derdi) Suni Çocuk (The Artificial Kid, 1987), Parçalanan Matris (Schismatrix, bir kısa hikayeler derlemesi, 1985), Kristal Tren, (Crystal Express, 1989), Ağdaki Adalar (Islands in the Net, 1989) ve William Gibson’la işbirliği içinde yazılan Fark Motoru (The Difference Engine, 1991) gibi eserlerini içeren külliyatı arasında çok yaygındır.(6) Başlıklar dahi (Kristal Tren, Ağdaki Adalar, Parçalanan Matris) entropiye karşı evrensel bir akıntıda hayatta kalan ve parçalanmalar boyunca karmaşık entegrasyonların yeni düzenlerine sıçrayan organizasyon kafeslerinin hareketli, büyüyen imgelerini kastediyor. Fakat yer sınırı, Sterling’in kurguları boyunca bize sunduğu Prigogine’in teorilerinin geleceğe etkileri hakkındaki tüm o imge ve spekülasyonları burada açmama izin vermeyecek. Onun yerine, Schismatrix’te (S) ve Crystal Express’teki uzunca bir kısa hikayesi olan ‘Cicada Queen’de (CQ) betimlediği uzak-gelecek dünyasına yoğunlaşacağım.

Bu gelecek dünyası kendilerini ciddi rekabetçi bölmüş gelecek insanlarını içeren karmaşık, çok-yönlü bir oyundur. ‘Mekanistler’ ve ‘Biçimlendiriciler’ iki ana felsefeyi oluştururlar. İlki kendi gelecek evrimlerinin planını protez üretimi, mekanik ve özellikle sibernetik gibi çeşitli teknolojilerin hipertropik yetiştirilmesi üzerinden çizerler. Biçimlediriciler ise, moleküler biyoloji, biyokimya ve özellikle genetik teknolojilerini kullanıp kendilerini ve kendi geleceklerini, öncelikle yaşamı uzatarak, cinsel erk ve muhtelif biyolojik yetenekleri geliştirerek biçimlendirmeye bel bağlarlar. Ek olarak, ‘Yatırımcılar’ olarak bilinen, kendi çıkarları için insanlık tarihini işine geldiği gibi değiştiren, kapitalist-türevi, tüccar, nüfuzlu bir uzaylı ırkı vardır. Buradan bakarak geçmişlerinde (onu kullanarak Sterling’in taşlama yaptığı) bir tür ironiyi algılayabiliriz: İki insan grubu, giderek insansonrası’na [posthuman], kendi kimlikleri için yalnızca siborg tekniklerinin farklı düzenlemelerine bel bağlayan yapay olarak inşa edilmiş varlıklara dönüşerek, ikizleşirler. Biçimlendiriciler öjenik yöntemlerle seçilmiş zekalarıyla övünürler ve sözcülerinden birinin “Biçimlendiriciler aslında endüstriyel ürünler olarak tanımlanabilirler” demiş olmasına rağmen Mekanistlerin yapay bilgisayar nakilleri ve parçalarını hor görürler. Mekanistler, yazılım nakillerine ve melekelerini yükselten doğrudan bilgisayar bağlantılarına güvenirler ve Biçimlendirici yaşamının pis doğurganlığından ve (kendi bakışlarınca) yozluğundan iğrenirler. Gruplar, kendi teknolojileriyle örtüşen politikalara sahipler.

Karmaşıkça sunulmuş bu gelecek tarihinde Sterling, yıkılışı içindeki bir galaktik uygarlık çizer: kıyametvari, kritik kütleye ya da onu yeni karmaşıklık düzenlerine sıçratacak korkunç dalgalanmalara ulaşmaya tehlikeli derecede yakın, insansonrası… Birçok karakterin konuşmaları bu geleceğe duyulan özleme referanslarla doludur ve birbirlerini “Ah, biraz insan sonrası esnekliği göstersen…” tarzı alaylarla azarlarlar. (CQ 50)

Bu karmaşıklıklar arasında, Sterling’in neredeyse tamamen Prigogine’in evrim teorilerinin sosyal, biyolojik ve teknik organizasyonlara uygulanmasına yaslanan bir gelecek tarihi ve dünya icat ettiği açıktır. Prigoginik bakış, kültürün egemen paradigması ve gelecek dünyaların karakterlerinin bizim Darwinist olanı kabul edişimiz gibi onayladıkları bir kozmolojidir. Sterling’e göre Prigogine ‘insansonrası’nın ‘antik dünya filozofu’dur. (CQ 50) Bu ‘Prigoginik’ dünya görüşü, kültürü o kadar kaplamıştır ki, okullarda günümüzdeki evrim ve atomik teorisi gibi düşünülür. [Öyküde] Sterling’in projesini özü itibariyle özetleyen genç bir öğrenci vardır:

[Gomez] kabanından dizüstü bilgisayarını çıkardı. Yüksek sesle ve tane tane okudu. “Tüketimli, öz-organize olan bir sistem ahenkli uzay-zaman yapıları dizileri boyunca evrim geçirir. Dört farklı boyuttaki iş çerçevesini ayırt etmeliyiz: autopoeisis, ontogeny, phylogeny, anagenesis.” [Bu terimler hakkındaki açıklamalarıma bakınız.] “Ve bu benim şiir dersimden!” (S 244)

Prigogine’in Sterling’teki izdüşümüne göre evren bir ölçek ya da Prigoginik seviye boyunca o seviyenin ‘olay ufku’na erişene kadar evrim geçirir. Sonra sistem felakete ya da kaotisyenlere tanıdık gelen, sıklıkla (kaosun Gleick okurlarının ‘garip çeker’ olarak tanıyacağı) tek bir düğüm ya da katalizör etrafından eklenip büyüyen istatistiksel çatallanmaya doğru hareket eder. Kriz anında sistem kendini yeni, bir öncekinden (bir anlamda kimseyle görüştürülmeyen bir tutuklu gibi) kopuk bir varlık düzenine doğru ‘Prigogenik sıçramaya’ hazırlar. Bir karakterin açıkladığı gibi: “Her karmaşıklık seviyesi bir öncekinden bağımsızca süzülür”. (CQ 60)

Prigogenik Karmaşıklığın dört seviyesi nihayetinde bir evrim resmi olarak çok da garip olmamalarına rağmen, onlardan ortaya çıkan süreç şüphesiz ‘kaotik’tir.

Uzay-zamandan önce gelen, ham, kararsız, temel, kaotik şeyler Prigogenik Karmaşıklığın ilk seviyesidir.
Bu ön-evrendeki krizden, madde ve enerjinin, gezegenlerin, galaksilerin, elementlerin, vb.nin katılımıyla uzay ve zaman bildiğimiz şekliyle meydana gelir: “Uzay-zaman, yani Karmaşıklığın ikinci seviyesi, doğrudan algılanamayan ancak akıl yoluyla idrak edilen varlığını [noumenon] yıldızların mızmızlanmalarında, gezegenlerin gümbürtüsünde, çözülen güneşin aşkın çatırtısı ve fışkırmasında ifşa eder.” (CQ 81)
Dengeden uzak olmanın bazı şartlarında çılgınca dalgalanan temel sistemler, yeniden üretilen, spontane bir şekilde yeniden oluşan madde, enerji ve enformasyonun düzenlemelerini ötelere taşır, bir nesilden sonrakine enformasyon iletir, işler: temel mantarlar, likenler… yaşam, yani Üçüncü Seviye.
Üçüncü Seviye, zeki varlıkların, Dördüncü Seviye’nin, doğumuna ürperir.
Dördüncü Seviye kendini, nüfuzunu Beşinci Seviye’ye, İnsansonrası’na, taşıyacak krize doğru evrim geçirmeye zorlamaya can atar. Sterling’in ‘Cicada Queen’deki kahramanı insansonrasının şeklinin izini hiper-evrim geçirmiş, neredeyse tamamen öte tarafa geçmiş ve bir cenin zarı gibi insanlıklarından soyulmuş, süre giden biyolojik dönüşümlerden sonra kendilerini tamamen sibernetize edilmiş kabuklarla kaplamak için bazı Biçimlendirici teknolojilerini Mekanistlerinkilerle birleştirmiş ‘Istakoz’ların doğasına kadar sürer:

Istakozlar kendilerini akışkan bilgisayarlara çengellerler ya da güneş fırtınalarından ve yüzük-sistemi elektroakışlarından korunurlar.
Asla yemezler. Asla içmezler. Seksleri, kafatası fişleri üzerinden geçen akıllı siber-uyarıcılar içerir. Her beş yılda bir ‘tüy dökerler’ ve derileri mutasyon geçirmiş, kötü kokan, kıyafetlerinin durgun sıcaklığında etraflarını bir kir tabakasıyla kaplamış bakteri birikiminden kazınarak temizlenir.
Korku bilmezler…Kendi kendilerine yeterler ve anarşiktirler. En büyük zevkleri bir kiriş boyunca oturmak ve amfilenen duyularını derin uzaya açmak, morötesi ve kızılötesinin limitlerindeki yıldızları seyretmektir.
Onlarda kötüye dair hiçbir şey yoktur, ama insan da değildirler. Kuyruklu yıldızlar kadar uzak ve soğukturlar. Onlar kan ve kemiğin modası geçmiş paradigmalarından sıkılmış vakum mahluklarıdır. Onlar arasında Beşinci Progoginik Sıçramanın heyecanını gördüm… zekanın amip yaşamından uzak olduğu kadar, zeka ötesindeler, yahut yaşamın atıl maddeden olduğu kadar. (77)

İnsanlığın olası geleceklerinden birinin bu betimini, sadece çok cazip olduğu için değil akla yatkın göründüğü için de ilgi uyandırıcı buluyorum.
Şimdiye kadar, Prigogine’in kaostan çıkan öz-organizasyon teorileri ile yapay zeka cihazları yetiştirmeyi amaçlayan sibernetik projesinin, tamamen aydınlatmadığım bir düzeyde yakinen bağlantılı olduğu açıkça görünüyor olmalı. Attanasio’nun Rubeus’u ve Sterling’in siborglaşmış Istakozları autopoetic anagenesis’in ürünlerdirler: zeka krizler üzerinden yeni karmaşıklık seviyelerine, daha üst seviye organizasyonlara doğru özyüklenirler. Ve bunu, sibernetik (Mekanistler) ve genetik (Biçimlendiriciler) teknolojilerinin bir kombinasyonu sayesinde başarılır.
Fark Motoru’nda Sterling ve Gibson, Kaos Teorisi ve zihin teknolojileri arasındaki bu yakın bağlantının köklerini elde etmek için gereken tarihi ayak işini ve entelektüel/hayal gücüne dayalı iş gücünü sergiliyorlar.

Fark Motoru: Sterling ve Gibson. 1812’de aksi mucit Charles Babbage, özellikle inatçı bazı hesaplar üzerinde uğraşırken patladı: “Tanrım! Bu hesaplamaların buharla yürütülmesini diliyorum!” (Ritchie 60)
Bazı hikayelere göre, Babbage ‘Fark Motoru’ fikrini o anda tasarladı. Logaritma kadar karmaşık işlemleri yapabilecek bir makine… O zamanın romantik retoriğini koruyan, iş arkadaşlarınızın değil, halüsinojenlerin, uyuşturucuların ve rüyaların kavrayış kaynaklarının normu olduğu bir senaryo… Ve geriye bakıldığında, bir halüsinasyonun garip ve pırıltılı cazibesine sahip. Buharla çalışan analitik bir motor ya da ‘değirmen’ ve hesapların işlenmesi için bazı rutin operasyonların saklanabileceği ve cevapların gönderilebileceği bir ‘depo’ olabilirdi. Halihazırda mevcut teknolojileri kullanabilirdi: Joseph Jacquard’ın dokuma tezgahlarında, pirinç ve dökme demir teçhizatlarında karmaşık desenleri yeniden üretebilmek için kullandığı delikli kart sistemi, kömür enerjisini kullanan buharla çalışan motor… Kısacası o, modern bilgisayarın kusursuz ve etkili bir müjdecisiydi.
Şimdi Babbage’ın her seferinde anlaşmazlıklar yüzünden kendi projesini bozması, düzensiz başlangıçlar, gösteriş merakı, sinir bozucu arızalarla karşılaşmak yerine 1829 civarında, İngiliz Bilim Derneği ve hükümetinin araştırması için ödenek tahsis etmesinden iki yıl sonra motorunu kurmayı başardığını hayal edin.

Bu esasen, şaşaalı ve sağlam hayalgücüne sahip iki yazarın, William Gibson (Neuromancer, Count Zero, Mona Lisa Overdrive) ve Bruce Sterling’in parlak ortak çalışması Fark Motoru’nun öncül önermesidir.

Babbage’ın başarısından yirmi ya da otuz yıl sonra İngiliz kültürünün durumu kabaca bizim bilgisayar devriminin güncel tarih ve düşüncemizin şeklini değiştirdiği zamanlardaki gibiydi. Siberpunk projesinin bu ataları, dönemi, titizce hatırlanan/diriltilen 1855’in argosu ve şimdiye-dönüştürülmüş Londra sokaklarının hayal edilmiş ‘gerçeğe benzerleri’yle (bu kelime ironi doludur) donattılar. Ayrıca İngiliz İmparatorluğu’nun eline geçen gücün üzerinde temellenen dünya haritasını yeniden çizdiler. Fark motorları her İngiliz savaş gemisinde topçulara rehberlik yaptı. Enformasyon toplamanın ve dolayısıyla stratejik planlamanın ve istatistiksel öngörünün şaşırtıcı yeni güçleri İngiliz imparatorluk kurucuları ve politikacıları tarafından kontrol edildi. Bunun sonucunda Britanya; Meksikalıların, Amerikan yerlilerinin, Fransız kolonicilerin, kölelik karşıtlarının ve köle çalıştırıcılarının çıkarlarınca parçalara ayrılan Yeni Dünya’yı özelikle de henüz huysuz bebekliğindeki Birleşik Devletler olacak arazileri elinde tuttu.
Öykü, sadece postmodern çağda uygulanabilecek olan kavramsal dönemeçlerle dolu dolambaçlı bir hikayedir. Doğrusu, bu anlatım araçları, göstereceğim gibi, gizlice ana hususa dönüşürler.

Yıl 1855. Babbage’ın kendi kızı ve bir matematik dahisi olan Leydi Ada Babbage, bir virüs, onu çalıştırmayı deneyen her fark motorunu sabote edebilecek kuvvette paradoksal özyinelemeli bir bilgisayar programı geliştirir. Bu başka bir Gibson-Sterling şakasıdır: Ada’nın programı, bizim paralel gerçekliğimizin, 20. yüzyıl mensuplarının fark edebileceği gibi, Kurt Gödel’in ‘Tamamlanamazlık Teoremi’nin matematiksel ispatıdır. (bu olguyu yalnızca romanın epigrafında keşfederiz.) Ayrıca Wiliam Burroughs’un, kültürün Ellul-teknolojisini sabote etmek isteyen her entelektüel gerilla-yeni-Luddit-anarşist-pomo-siberpunk-hacker için söylediği vecizesi de kurnazca gerçekleştirilmiştir: “Makineyi şu basit pozitif geribesleme mesajıyla programla: Kendini Sök!” Leydi Ada, parlak bir karakter tasarımı sağlayan kalem darbesiyle kumar bağımlısı olarak çizilmiştir. Hiç şüphe yok ki, nevrozu matematiksel dehasıyla akrandır. Kabul edilemez bir paradoksal travmanın dramasının, sanki tekrarlamak onu iyi edecekmiş gibi, defalarca prova edilmesinden kaynaklanan en bastırılamaz nevrozlar nedeniyle, Leydi Ada’nın kumar huyu, kainatın derin rastlantısallığının esrik tadını alabilmesini sağladı. Gibson ve Sterling’in bildiği gibi, bu bahsedilen, Einstein’ı, Heisenberg’in Belirsizlik teorimi hakkında çok aksi yapan, evrenin en uygun olarak atılan bir zar şeklinde temsil edilmesi mefhumudur.

Leydi Ada’nın kumar kabahati ve öteki kötü alışkanlıkları, onun bir kutu plastik delikli kartta vücut bulan gizli programını neo-Luddit anarşist suçluların hedefi haline getirir. Bu grup, Gibson ve Sterling’in 19. yüzyıl Londra’sına salıverdiği teknoloji sayesinde ölümcül hale gelen, yazın sıcağındaki pis bir atmosfer değişimi ile yerel çevrenin kıyametvari çöküşü esnasında Londra’yı ele geçirmeyi neredeyse başarmak üzeredir. Fakat Leydi Ada’nın bir yarış arabasında taşıdığı program kartlarının kutusu, görünürde kaza eseri (kaotik bir rastlantı mıydı yoksa gizli olay örgüsünün bir parçası mıydı?) Edward Mallory’nin ellerine düşer. Mallory, vahşi Amerika’daki Leviathan ülkesinde, fosilin kaşifi ve Bilim Topluluğu’nun kahramanıdır. Leydi Ada, gizli program ve neticede Londra’nın kendisi neo-Luddit’lerden bu güçlü çeneli-atletik-paleontolojist-Darwinci-felaket uzmanı (Viktorya uzmanları not alsınlar) tarafından kurtulur. Mallory, eğer Sherlock Holmes’ü George Macdonald Frazer’in Viktoryen kahramanı Flashman’den çok Ilya Prigogine’den bir şeyler öğrenmiş gibi hayal edebiliyorsanız, işte Holmes’ün bu hibridi gibi bir karakterdir.
Mallory’nin bakış açısına göre Fark Motoru, Kaos Teorisi ve sibernetiği sentezler. Mallory gittikçe afet bölgesine dönen Londra’nın sokaklarında dolaşırken, kaotisyenlerin sözlüğüne tanıdık prensipleri tekrarlar (ya da öngörüyle tahmin eder): Ayyaş’ın yürüyüşü, garip çekerler, tüketimli yapıların Prigogine versiyonu, ve periyodun-ikiye-katlanması kaosa yönlendirir: “Londra dengeden çıkmış kompleks bir sistem. O sanki- sanki sarhoş bir adam gibi, viski şişeleriyle dolu bir odada kör bir sarhoş… iki misli hızlanan şeyler iki misli kötüye giderler.” (223)
Daha sonra, Mallory’ye evrimin kendisinin çatallanma boyunca sıçradığını düşünürken kulak misafiri oluruz. Burada yazı, benim inancıma göre, Sterling ve Gibson’ın, Prigogine’in söylemin yeni düzenine çağrısına bilinçli cevaplarından türeyen bir karmaşıklığı betimler:

Tamamen yükselmiş güneşin alacakaranlığının bulanık görünüşünden, saatin sekiz olduğunu tahmin etti. Şafak vakti geçmişti ama henüz günü getirmemişti. Leviathanların Ülkesi’nin de, Büyük Kuyrukluyıldızın dünyayı sarsan şokundan sonra işte bu gökyüzüyle karşılaşmış olduğunu biliyordu. Bardaktan boşanırcasına yağmurların yağdığı ormanlarda, büyük, telaşlı göbeklerindeki güçlü açlıkça yönlendirilerek aralıksızca ilerleyen pullu hayvan sürüleri için bu Mahşer’in gökyüzü olmuştu. Afetin fırtınalarının öfkesi cretaceous [iki jeolojik zamanın sonundaki] dünyayı kırbaçladı, devasa yangınlar kudurdu ve göksel çakıl, solan yaprakları öldürmek için çalkalanan atmosferin kalburundan geçti, ta ki şimdi paramparça olmuş bir dünyaya uyum sağlamış olan kudretli Dinozorların nesli kitlesel olarak tükenene ve Evrimin fırlayan mekanizmaları, hastalık çeken Dünya’yı varlığın yeni garip düzenleriyle doldurmak için kaosun içinde kaybolana dek. (237-238)

Bu pasaj sanki Pynchon Darwin’in episodunu Prigogine’i okuduktan sonra yeniden yazmış gibi duruyor.

Kelebek Etkisi ve Postmodern Anlatı: Kaos Teorisi’nin Attanasio, Shiner, Sterling ve Gibson’un romanlarında uygulanmış bir başka kavramı da Kelebek Etkisi’dir. Kaos Teorisi’nin bu yönüne göre çok küçük değişikliklerin kocaman sonuçları olabilir. Tokyo’da kanatlarını çırpan bir kelebek Toledo’da bir kasırgaya sebep olabilir.

Fakat bu prensip kurgusal anlatının doğasına öyle derinden dokunmuştur ki, onu Fark Motoru’nda pusuda gizlenirken bulması için çok da uzağa bakmasına gerek yoktur. Kitabın öncül önermesi tarihteki bu küçük, pek mümkün bir değişikliğin –Babbage’ın fark-motoru projesini 1829’da başarıyla tamamlamasının- sistemi parçalayan sonuçlarının olmasıdır. Bu yüzden kitap BK’nun alternatif-tarih alt türüne girer. Bu anlatı programını böylesine ilginç yapan şey, zaman ve nedenselliğin bu tarz algılanışının geleneksel romanın, anlatının, insan bakış açısının ve makroskopik gerçekçiliğin esas maddesi olmasıdır. Kaos Teorisinin yeni paradigmalarının üstünlüğü sayesinde insan-sınırı için bu idrak, çaktırmadan Bilim’in büyük Weltanschauung’unun [dünya görüşünün] göbeğine kendisini kabul ettirdi. Fizik; Fielding, Dickens, Austen, Trolloppe, Flaubert, Tolstoy ve küçük kazaların ölümlülerin kalplerini ve kaderlerini tayin edildikleri Newtonsal yörüngelerinin dışına, kader ve yazgılarındaki büyük dönüşlere doğru çark ettirdiğine inanan tüm diğer romancılarca donatıldı. Örneğin Fielding’in 1749’da yazdığı Tom Jones romanındaki şu pasajı ele alalım (bahsedilen manşon [el kürkü] hizmetçinin Sophia’ya dediğine göre Tom tarafından öpücüklerle kaplanmıştır, ve yine hizmetçinin Tom’a söylediğine göre Sophia onu Tom’un açıkça ifade etmeye cesaret edemediği bir aşkın göstergesi saymıştır):

Sophia bu akşam her zamankinden daha da güzel görünüyordu ve sağ elinde şu manşonun olmasının Bay Jones’un gözünde çekiciliğine küçük bir katkısının dahi olmadığına inanabilirdik.
Manşon, Sophia’nın parmaklarının üzerinden kayıp elinden çıktığında o, babasının en sevdiği parçalardan birini çalıyordu, ve Tom da onun sandalyesine yaslanmaktaydı. Bu, köy ağasının huzurunu öylesine kaçırdı ki, manşonu kaptığı gibi sağlam bir küfürle ateşe attı. Sophia anında ayağa fırladı ve büyük bir cehtle onu alevlerden kurtardı.
Bu hadisenin muhtemelen birçok okura pek mühim görünmeyecek olmasına rağmen, zavallı Jones üzerinde, nakletmenin görevimiz olduğunu düşündüğümüz çok şiddetli bir etkisi oldu. Gerçekte, onlar sebebiyle en yüksek öneme sahip olayların ortaya çıktığı birçok ufak durum, düşüncesiz tarihçiler tarafından göz ardı edilmiştir. Dünya, büyük çarkların aslen en güçlü gözler dışında neredeyse herkese görünmez olan minik çarklarca harekete sokulduğu uçsuz bucaksız bir makine sayılabilir. (§5.5:172-73)

Sophia’nın manşonu ateşten kapmaktaki atılgan tepkisinin sonucunda, Tom artık hizmetçinin dedikodusundaki, inanmaya zorlukla cesaret ettiklerinin doğruluğunu, Sophia’nın aşkına döndüğünü, biliyordu. Dokunaklılık ve hatta müteakip olayların romandaki dizilişi, büyük ölçüde Tom’un tutmaya niyetlendiği (ve genelde başarısız olduğu) günlüklerdeki, rastgeldiği tüm ayartmalar karşısında, şovalyevari iffetiyle direndiği ve dolayısıyla Sophia’nın aşkına layık olmaya çalıştığı bu olaylardan akan farkındalığa dayanıyordu. Fielding’in romanının dünyası da “büyük çarkların aslen en güçlü gözler dışında neredeyse herkese görünmez olan minik çarklarca harekete sokulduğu uçsuz bucaksız bir makine” sayılabilir.
Kelebek Etkisinin insanın kaderinde oynadığı önemli rolün farkındalığı olmasaydı Shakespeare dahil neredeyse her büyük romancı ve dramacı işten atılırdı. Ama Kaos Teorisinden önce insan deneyiminin böyle bir bakışı bilime yabancıydı ve yalnızca kaza, tesadüf, kısmet ve düzensiz insan ilişkilerinin alemine uygun bulunup azledilmişti. Newtonsal zaman ve nedensellik, katı biçimde idealize edilmiş (simetrik, biçimsel, sürtünme gibi lineer olmayan etkilerin sayılmadığı mikroskopik düzeyde en iyi işler) olmasına rağmen paradigma sağduyu [common sense] tarafından, gündelik yaşamdaki ve biyosferdeki olağan [common] ve algılanabilir [sensible] olaylar klasik dinamiğin görüş alanının ötesinde olmuş ve olmakta oldukları için, yanlış anlaşıldı ve halen anlaşılıyor. Kaos tarafından betimlenen dünyanın tanımlanabilir hissedilirliğine karşın, Newton’un -reaksiyonların tersine çevrilebildiği ve tüm etkileşimlerin çok basit kurallara indirgenebildiği- dünyası, bana, garip bir tür BK uzayı, hayali bir deneye ait minimalist bir soyutlama gibi görünüyor. Kaos büyük pandomim sanatçılarıyla aynı dili konuşur görünen bir doğayı göz önüne seriyor.
Kısacası, belki de ‘insana dair alışkanlık kültürü’ başından beri haklıydı ve bizler sadece Newton’un uykusu boyunca süren bu uzun sapkın çağ müddetince, bizi uyandıracak yeni paradigmayı bekleyerek bu acıya katlandık. Fakat peki ya Kaos Teorisi yeni epistemolojik ağırlığı edebiyata ödünç verir ve romancının bakış açısına itimat ederse? O, modaya uygun bir bilimsel paradigmadan fazlası mıdır?
Sterling ve Gibson (ve onlardan önce Attanasio) böyle düşünmüş görünüyorlar. Kaosu, dengeden uzak açık bir düzenlemedeki bir makinenin kendi otonom yaşamına nasıl sıçradığını açıklayabilecek, varlık ve oluşun kendisinin ikna edici bir görünüşü olarak değerlendiriyorlar.
Romanın kalbinde, daha doğrusu, ilk ve son sayfalarında küçük bir espri gizli. Orada Fark Motoru’nun benim başka bir yerde ‘sibernetik kurgu’ ismini verdiğim bir postmodern türün değişik bir örneği olduğunun kanıtını buluyoruz. Bu anlamda, bu kitap da John Barth’ın Giles Goat Boy, John McElroy’un ARTI, Umberto Eco’nun Foucault’nun Sarkacı eserlerinin arasına katılıyor. Calvino, Pynchon, Barthelme, Beckett, Burroughs, Delillo vs.’yi anmadım bile… (7) Bu sefer anlatan kişi (ya da nesne) 1990 yılında, evriminin başlamasından beri bir-artı-yarım-yüzyıl geçmiş, titreyen ve bir şeye doğru kendi geribesleme döngüsüne can atan bir bilgisayar. Peki neye doğru? Kendi kendine harekete geçen gerçek bir zekaya mı? Aşkınlığa (Gibson’ın Wintermute-Neuromancer’ının gölgeleri) mı? Organik yaşama mı? Roman, böyle yaparak ayrıca Babbage’ın 1855’teki başarısının mirasının, bu hikayesinde keşfettiği kökeninin soy kütüğünü de arıyor.

Belki de bütün her şeyi uydurdu, kendi otobiyografisinin fantazisini kurdu. (Barth’ın Lost in Funhouse’daki ‘otobiyografisi’ gibi) Böylece de başlığı, hikayesi, yazarı ve konusuyla kelime oyunları yaparak uyumlu hale getirdi: Ben Farklar yaratan Motorum. Teşekkür ederim.
Biri Turing Polisi’ni çağırsın lütfen.

Fark Motoru’nun entelektüel ustalık ve gücünün altını çizen bilimsel bir notla bitirmeme izin verin. Sibernetiğimiz –Wiener, Turin, Shanon, Weaver ve von Neumann’ın sibernetiği- Gödel’in Teoreminin ve Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’nin pozitivist projeye yaptığı tahribata bir tepki olarak¬ doğdu. Wiener, von Neumann ve (bir düzeye kadar) Turing rasyonalitenin kendisini, temellerine yapılan güçlü saldırılardan kurtarmaya teşebbüs ediyorlardı. Hedef ve ona giden yol, mekanik prensiplerle çalışan, biçimsel ve katı bir rasyonaliteyle düşünebilen bir beyin inşa etmekti. Böyle bir beyinin düşünülebilecek olan her şeyi ‘düşüneceği’ ve böylece tamamlanamazlığın ve belirsizliğin ikiz şeytanlarını yeneceği varsayıldı. Oysa Yapay Zeka teorisyeni Herbet Simon’un dediği gibi “Tüm sistemler büyük totolojilerdir, ancak sadece Tanrı bu olguyu kullanabilir.” (15)
Önemli olan nokta, sibernetiğin esasen felsefi bir meydan okumaya teknik bir yanıt, ‘insanlık ve onun mekanik sistemler betimlemesi arasındaki savaş’ şeklinde ortaya çıkan başlangıç aşamasındaki postmodern diyalektiğin bir yarısı olmasıdır. Gibson ve Sterling bu postmodern drama ve diyaloğa onu tam tersi yönde düşünerek katıldılar. Onların sibernetiği kendi kültürünü, kaos paradigmasını da içeren, ve tüm bunları yeni doğan postmodern felsefeyle kuluçkaya yatıran bir makine tarafından doğuruldu. Onların sibernetiği, teknik bir yenilikle, aşırı büyümüş bir sürgülü hesap cetveliyle ¬başlar ve Gödel’in ‘Tamamlanamazlık Teoremi’yle biter. Yani, determinizm ve öngörülebilirlikle başlar ve geri besleme döngüleri ve autopoetic öz-organizasyon ve makinelerin anagenetic sezgileri, yani kısaca postmodern kaygılara dair önsezilerle biter. Sonunda Sterling ve Gibson (bu alternatif tarihin 1990’ında) üstü kapalı olarak, pirinç alaşım ve buhar veya herhangi bir mekanizma kullanarak tamamen zeki bir beyin yetiştirmek için kaos dinamiğine ve Gödel’in biçimsel yetersizliğine ihtiyacınız olacağını söylerler.

Norbert Wiener’den bir tabirle Fark Motoru, “mekanizm-dirimselcilik [Canlı varlıkları, organik olayları, mekanik yasalara göre açıklayan öğreti-Hayat olaylarını fiziksel kimyasal güçlerle değil de, özel bir yaşama ilkesi, yaşam gücü ile açıklayan öğreti] ikiliğini kötü sorulmuş soruların belirsizliğine defediyor.” (44) Roman bende, bizim çağımızda yapay zeka için uygun modellerin hiç şüphesiz yalnızca formel mantığa dayanamayacağı fikrini bıraktı. Beynimizin kontrol eden ve kitli döngülerde büyüyen parçası ve felsefe, kurgu ve bilimin dünya-kuran tantanalı halüsinasyonlarını formülize etmek için bağlantılar oluşturan parçası, en azından karmaşık, kaosa dayanan biyolojik evrimimizin gizemli ve karmaşık aktivitelerinin eşbiçimleridirler [isomorphisms]. İşte insan beyni, şu büyük fark motoru, sinaptik bir banyoya bastırılmış su sızdıran telefon kablosu yığını gibi köpük saçıp cızırdıyor.

Gibson ve Sterling, formel mantığın ve mekanizmanın tenkit ve sınırlamalarının ötesinde kendi hikayesini anlatabilecek bir zekaya doğru gelecekteki evrimine imkan sağlayan kendi geçmişindeki (Mallory’nin Leydi Ada’nın Tamamlanamazlık Teoreminin motor-yokedici programını içeren kutuyu kurtardığı) bir anı aydınlığa kavuşturan bir yapay zeka tarafından anlatılan bir roman yazdılar. Bunun sonucunda, kaosun mekaniği, romanın anlatıcısı, romanın kendisi ve konusu, hepsi çarpıştı ve aynı tür şeye dönüşmede işbirliğine girmiş oldu: hepsi farkın motorları, tüketimli yapılar, karmaşık ve karışık söylemlerin yaratıcılarıdır…

Prigogine’in önerdiği gibi, iki karşıt dürtü, (mekanizmanın sadeleştirilmiş biçimsel betimlemelerini yazma dürtüsüne karşı karmaşık kaosu benimseme dürtüsü, haritalama dürtüsüne karşı yalan söyleme dürtüsü, müstehcen makineler yapmaya karşı onları tamamlanmış ve tutarlı hikayeler anlatmaya zorlayarak kendilerini sökmelerini sağlama dürtüsü) aslında birdir ve aynıdır. Gibson ve Sterling’in ileri bakmak için geriye bakarak önerdikleri gibi, ve Attanasio ve Shiner’in hayal ettiği gibi, gelecek basit bir yasaya itaat eder:
Her şey iki misli hızla iki misli karmaşıklaşacak!

Notlar
1. Prigogine’in teorilerinin gösterdiği yolda yürürsek zihni, kendisinin de biyolojik evrimin tüketimli yapısallaşmasının bir ürünü ve, teknoloji ve edebiyat gibi onun erkini genişleten ve enformasyonunu yayan başka tüketimli yapıların atası olduğu, en verimli tüketimli yapılardan biri olarak tanımlayabiliriz. Bu deneme elbette böyle bir tanımlamaya dayanıyor. Zihnin evrimine ikinci-dereceden sibernetik bakışın ilginç bir paralel araştırması için Humberto Maturana & Francisco Varela, İnsan Kavrayışının Biyolojik Kökleri’ne [The Biological Roots of Human Understanding (Boston & London, 1987)] bakınız.

2. Birincil engel fiziğin bağımsız, mikroskopik seviyedeki tersinir bir işlem olarak zaman mefhumuna ve dolayısıyla da mikroskopik seviyeden akan doğal hakikat pozisyonuna sadık kalmasıydı. Mikroskopik ve makroskopik arasındaki zaruri bağlantıyı göstererek, Prigogine’in teorisi felsefe, tarih ve dille zamandan-bağımsız fizik arasında bir ittifakı zorunlu hale getirdi.

3. Prigogine’in teorilerinin anlatının epistemolojik gücü hakkındaki daha uzun araştırmaları için benim Kaos ve Düzen: Edebiyat ve Bilimde Karmaşık Dinamik’teki, ed. N. Katherine Hayles (Chicago, 1991), 54-84, “Tüketimli Yapı Olarak Edebiyat: Prigogine’in Teorisi ve Postmodernizmin Turnesi” denememe ve Modern Dil Çalışmaları’ndaki, 20.4 (Sonbahar 1990): 40-64. “Eudoxius Söylemi: bilim ve edebiyat arasındaki ilişkiler için post-modern bir model” makaleme bakınız.

4. Kaosun bu zıt iki versiyonun ifşası için “Kaos’un Yapımı: Yeni Bir Bilimin İki Bakış Açısı” [“Making Chaos: Two Views of a New Science,” The New England Review and Breadloaf Quarterly 21.4 (Summer 1990): 427-42.] denememe bakınız.
Prigogine’in ismi Gleick’ın kitabında sadece bir defa kitabın son sayfalarından birindeki bir dipnota gömülmüş dolaylı bir referansta yer alıyor. Gleick orada entropinin ve Termodinamiğin İkinci Yasasının kozmolojideki rolünü yeniden ele alan ‘düşünceli fizikçiler’den bahseder. Bu yorum Gleick’ın doğrudan Prigogine’i dahi düşünmediğini, 1984’te yazdığı İkinci Yasa [The Second Law] kitabının yazarı P.W.Adams’ı düşündüğünü açığa vuruyor. Gleick onun ‘kaotik sistemlerde tüketimin yaratıcı gücü’ hakkındaki tartışmasını çok takdir ediyor. Ve sadece bundan sonra, Prigogine’inin adını, bilimi popülerleştirmek sanki bir kokteyl partisiymişçesine, onu küçümseyerek anıyor: “Termodinamik ve dinamik sistemler arasındaki ilişkinin pek bireysel ve felsefi bir incelemesi Ilya Prigogine’in Düzenden Çıkan Kaos: İnsanın Doğayla Yeni Diyaloğu’dur” (339). Bu alıntı bazı bakımlardan tuhaftır. İlkin, başlığıyla Gleick’ın kitabının meseleleri arasındaki bariz ilişkiye rağmen, kitabın bu bir cümlelik açıklamasında, Prigogine’in eserinin de karmaşıklıktan düzenin nasıl ortaya çıktığını açıklamak için doğrusal olmayan modellerin devrimci rolünü araştırdığına dair bir ipucu yoktur. Bunun yanında, Prigogine’in eserinin kaos çalışmalarına, Gleick’ın bir devrim için Kuhn’sal gereksinimlerini dahi tatmin edebilecek doğrultuda yaptığı etkiye dair de bir ipucu yok.

5. Prigogine’in eserinin bu imasının daha geniş bir tartışması için benim 3’üncü notta bahsedilen “Tüketimli Yapı Olarak Edebiyat” yazıma bakınız.

6. Sterling’in daha önceki eseri Karmaşa Okyanusu (Involution Ocean) yaşamın karmaşıklığı ve evrimle bir alaka gösteriyordu, ama o daha çok Prigogine ve teorilerine ilgisini öncelliyor gibi.

7. Postmodern kurgunun öykünün bir yapay zeka tarafından uydurulduğu bu türüne dair bir açıklama için benim The Soft Machine: Cybernetic Fiction (London, 1985) kitabıma bakınız.

Değinilen Eserler
Attanasio, A.A. Radix. NY: Bantam, 1985.
Fielding, Henry. Tom Jones. NY: Modern Library, n.d.
Gibson, William, & Bruce Sterling. The Difference Engine. NY: Bantam, 1991.
Gleick, James. Chaos: The Making of a New Science. NY, 1987.
Herbert, Nick. Quantum Reality: Beyond the New Physics. NY, 1985.
Pask, Gordon. “The Meaning of Cybernetics in the Behavioral Sciences.” Progress in Cybernetics, Vol 14. Ed. J. Rose. NY, 1969. 15-44.
Prigogine, Ilya. From Being to Becoming: Time and Complexity in the Physical Sciences. San Francisco, 1980.
————— & Isabelle Stengers. Order Out of Chaos: Man’s New Dialogue with Nature. NY, 1984.
Ritchie, David. The Binary Brain: Artificial Intelligence in the Age of Electronics. Boston, 1984.
Shiner, Lewis. Deserted Cities of the Heart. NY: Doubleday, 1988.
Simon, Herbert. The Sciences of the Artificial. Cambridge, MA, 1969.
Sterling, Bruce. “Cicada Queen.” Crystal Express. By Sterling. NY: Ace, 1990.
—————. Schismatrix. NY: Ace, 1986.
Wiener, Norbert. Cybernetics: Control and Communication in the Animal and the Machine. Cambridge, MA, 1948.

Prigonine’nin Türkçe’ye Çevrilmiş Kitapları
Ilya Prigogine & Isabelle Stengers, Kaostan Düzene İnsanın Tabiatla Yeni Diyaloğu, Kelepir Kitaplar 4, 1996

Ilya Prigogine, Kesinliklerin Sonu Zaman, Kaos ve Doğa Yasaları, Sarmal Yayınevi, Ağustos 1999 / 2. baskı: İzdüşüm Yayınları, Şubat 2004

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s