Söyleşi: Çağdaş Özgürlükçü Düşüncede Yeni Eğilimler

Davetsiz Misafilerle Söyleşiler Etkinlikleri
Boğaziçi Üniversitesi 8 Nisan 2004

Söyleşenler: Süreyyya Evren, Yaşar Çabuklu, Kürşad Kızıltuğ

Süreyyya Evren: “Çağdaş özgürlükçü düşüncede yeni eğilimler diye” bir başlık attık ama bu başlık konuşmamızı çok da belirlemeyecek.
Yaşar Çabuklu: Zaten “çağdaş” sözcüğü de çok tatsız bir laf.
S.E: Bu sözcüğü “çağdaş sanatlar”daki kullanımda olduğu gibi, “günümüzdeki” anlamında kullanıyoruz
Y.Ç: Yani “çağdaşlaşmak” sözcüğündeki anlamıyla değil…
S.E: Hayır, değil. “Özgürlükçü düşüncede yeni eğilimler “denildiğinde; post-anarşizmden ve post-Marksizm’den bahsedebiliriz.Yaşar’ın aklında daha tehlikeli konular olan mazoşizm ve teşhircilik de var ama onlara akıllar karışmasın diye girmeyebiliriz.
Kürşad Kızıltuğ: Bir süredir biz internet üzerinden bir şeyler takip ediyoruz ve internetten takip etmemiz de takip ettiğimiz şeyin doğasına uyuyor aslında…
S.E: Bu arada ben araya girerek, “araya girmeyi” bir yöntem olarak kullanmamızı önereceğim.
K.K: Kaba hatlarıyla son 10 -12 yıldır, giderek özgürlükçü düşünce, anti-Modernist terimlerle dile getiriliyor. Bir yandan giderek, 19.yüzyılda özgürlükçü düşünceyi en radikal biçimde dile getirme iddiasıyla yola çıkan anarşizm ve onun getirdiği dönüşümler söz konusu. Kırılmalar, çeşitli branşlara ayrılmalar da söz konusu. Liberter bir vurgunun da gittikçe arttığını görüyoruz. Aslında 30-35 yılın teorik yenileşmelerinden bahsedersek, genel olarak adlandıracak olursak “post-yapısalcı düşünce ve yapısalcılık sonrası düşünce” adı altında, otoritenin eleştirisini daha açık bir şekilde ve tüm yaşam alanlarında vurgulayan bir teori söz konusu. Bu, hem akademik düzeyde, hem çağdaş sanatlarda kendine yer buluyor. Bu teoriyle anarşizm arasında da etkileşim olmaya başladı. Bir yandan anarşizm içerisinde modernlik eleştirisi daha açık terimlerle dile getirilmeye başlanıyor. Diğer yandan post-yapısalcı düşüncede de anarşizme ve Marksizm’e yakınsayan liberter vurguların daha da arttığı söylemler ortaya çıkmaya başladı. Bu, 90’larda miladi olaylarla, Zapatizm'in ortaya çıkmasıyla, küreselleşme karşıtı hareketlerin ortaya çıkmasıyla daha da hızlanan bir diyaloğa dönüşmeye başladı. 2000’lerden bakınca birbiriyle yoğun biçimde etkileşme potansiyeli taşıyan bir söylemler çoğalması oldu. Kimi yerde buna post-modern anarşizm deniyor, kimileri post-anarşizm diyor, kimi özgürlükçü Marksizm diyor ama bunlar arasında git gide tema ortaklaşması artıyor.

S.E: Siyasi eylemlere tarihsel olarak bakarsak 1994’teki Zapatista hareketi, 1999 Seattle olaylarıyla devamı gelen bir hat var ki, post-yapısalcılıkla farklı okunuyor. Bir de eleştirel düşüncede ortaya çıkan ve hem hümanist akımlara karşı, hem Modernizm'e karşı, post-yapısalcılardan beslenen bir dizi akım, düşünce var. Bunların bir kısmı doğrudan post-anarşizm adı altında giderken, post-Marksizm, otonom-Marksizm gibi branşlara da ayrılıyor. İzm’lerden her zaman bahsedemesek bile Modernizm’le hesaplaşmalar ya da tamamen disiplin içi çalışmalar bile olabiliyor. Örneğin queer teoriyle toplumsal cinsiyet meselelerinin post-feminizme kayması, dallanıp budaklanan düşünceler getiriyor..
K.K: Ekim devrimi sonrasında Marksizm’le yaşanan bir tür kriz olarak da adlandırılan ama giderek Marksizm’i Marksizm olmayanla karşılaştırmak zorunda bırakan bir süreç başlıyor. Geleneksel Marksizm burjuva felsefesi dediği şeyle hesaplaşmaya, onla alış-veriş içine girmeye başlıyor. Çünkü anlamak istedikleri bir süreç var. Başlangıçta büyük iddialarla yola çıkan, insanları özgürleştirme ufku olarak görünen Marksizm’in nasıl bu kadar korkunç bir totalitarizme yol açtığını anlama çabası ve bunun sadece teoriden değil batı toplumlarındaki bir takım içkin özelliklerden nasıl kaynaklandığının anlama çabası başlıyor. Almanya’da şunu anlamaya çalışıyorlar. 1919’dan beri devrimin eşiğine gelmiş bir toplum ve işçi sınıfı hareketinin yoğun olduğu toplum nasıl oluyor da 1933’de faşizme dönüşebiliyor. İspanya’da, İtalya’da, birçok yerde faşizmler iktidara geliyor ve işçi sınıfı hareketleri bastırılıyor. Marksizm ciddi bir şekilde kriz yaşamaya başlıyor ve Marksizm’in teorik boşlukları fark edilmeye başlanıyor. Birçok Marksizm nosyonu aşılmaya başlanıyor; bu birçok fazlardan geçiyor, kimi zaman yapısalcı Marksizm oluyor, kimi zaman Euro-Komünizm diye bugün çok da liberal bulabileceğimiz bir projeye kaynaklık ediyor. Bir taraftan post-yapısalcı düşünceyle eklemlenerek, otonomist-Marksizm çıkıyor. İşçi sınıfının değişimi, enformasyon toplumu gibi temalar çok tartışılmaya başlanıyor. Bu noktda aynı zamanda da Marksizm’in Hegelci köklerine de çok ciddi eleştiriler yapılıyor. Bugün soruşturulan şeyin; anarşizm, Marksizm, ekoloji, feminizm ya da ne olursa olsun; yaşadığımız toplumu kökten eleştiriye tabi tutan bu söylemlerin kendisinin de, felsefi kaynaklarının da kökten bir eleştiriye tabi tutulması olarak düşünülebilir. Bana bütün ‘post teoriler’ bitimsiz sorgulama sürecinden doğar gibi gelir. Benim için anlamlı nokta düşünsel sabitliklerin sarsıldığı, kapalı teorilerin yerinden edildiği bir takım ideolojileşmeye dönüşmüş anlatıların bozuntuya uğratıldığı bir dönemde, birbirine akraba olan bu akımların birbiriyle özgürlükçü bir alternatif icat etme noktasında alış verişe girmeye başlamasıdır. Dolayısıyla tüm bunların arasındaki geçişkenlikleri değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Yeni eğilimler aslında bana bunu düşündürtüyor.
Y.Ç: Modernlik bir kırılmaya uğruyor, 60’lar bunun başlangıcı olarak belirlenebilir. Bu kırılmalar sonrasındaki dönemler post-yapısalcılık ya da postmodernlik olarak nitelendirilebilir. Postmodernlik, modernliğin devamı olarak görülebilir ya da bir kopuş olarak da görülebilir. Kopuştan ziyade bana duruma süreklilik içerisinde bakıp farklılıkları vurgulamak daha cazip geliyor. Moderliğin kendi içerisindeki kırılmalar 19. yüzyıldan beri vardı. Bunlar daha çok sanat çevrelerinde tartışılıyordu ve marjinal kalıyordu. Post-modern düşünürler daha çok bu kırılma noktalarındaki isimleri baz aldılar. Fakat bu kırılma noktaları modernliği modernlik yapan noktalardı aslında. Teorik düzeyde modernliği eleştiren yazarlar aslında modernliğin de devleriydi. Beckett gibi Proust gibi yazarlar modern toplumun eleştirisini yaparlarken aslında tam da modernlik içerisinde bulunuyorlardı. 60’ların sonrasına baktığımızda modernliğin kırılması daha büyük bir şiddette ortaya çıkıyor. Hem cinsel kimlikler düzeyinde kırılmalar oluyor, eşcinsel ve feminist hareket gibi; hem politik kırılmalar oluyor. Yatay örgütlenmeler düzeyinde, parçalı hale gelmiş toplumun bu parçalarının teorisini yapan hareketler ortaya çıkıyor. Bunlar hem Marksizm’in içerisinden çıkıyor, hem de Marksizm’i hedef alıyorlar. Bu dönemdeki politik hareketlere baktığımızda, bunların modernliğin karşısında gözüken hareketler olmalarına rağmen aslında modernliğin içerisinde hareketler olduğunu görüyoruz. 68 hareketinin modernliğin klişelerini kullanıldığını görüyoruz. Parti örgütlenmesi gibi. Bugün daha yeni yeni sosyal hareketler Marksizm’in dışına çıkar gibi oldular. Anarşist hareketin hala modernliğin dışına çıkmamış, hala eski anarşizm olduğunu görüyoruz. Teorik olmayan, yaşam biçimi olarak anarşist olan bohem gruplar dışında Ortodoks anarşistler vardı sadece. Sonuçta politik olarak baktığımızda, 60 ve 70’lerdeki kırılmaların kısmi kırılmalar olduğunu görüyoruz. Modernliğin umutları bitmemişti ve global düzeyde modernizmin içerisinde olan teoriler bulunuyordu. Sonrasında örneğin Foucault bunları post-yapısal bir düşünür olarak teorik düzeyde kırdı. Kendisi, politik eylemlerin de içersinde oldu ve evrensel iddialar taşımayan tikel, spesifik konularla ilgilenen, yönetici konumunda değil tavsiyelerde bulunan bir aydın tipi gibi öne çıktı. Fakat modernliğin dışına çıkan politik hareketler bu teoriden çok daha sonra etkilendiler. Bu etkilenmeler daha çok 80 sonrasında oldu. Bu döneme gelindiğinde 60’ların ve 70’lerin büyük hareketleri asimle olmuştu. 80’lerde yeni bir politika nasıl yapılabilir diye post-yapısalcılığa bakıldı. Post-Marksistler, Marksizm’i post-yapısalcılıkla birleştirmeye çalıştılar. Bu süreç içerisinde kimileri Marksizm'i tümden reddetti. Marksizm kendi kırılmalarının üzerinde çok durdu fakat anarşizm buna göre çok az çalışıldı. Bir senedir telaffuz edilmeye başlanan post-anarşizm kavramı var, internet sitesi üzerinden yürüyen tartışmalar var, fakat bunlar geç gerçekleşen ve Marksizm’e oranla zayıf uğraşılar.
S.E: Benim gözlemlerime göre post-anarşizmle uğraşan insanlar post-yapısalcı düşünceyle epey ilgilenmiş ve dünyaya bu gözle bakmaya başlamış olan insanlar. Post-anarşizmle uğraşanlar, bunu siyasalla ilişkilendirmek isteyip Marksizm’in buna uymayacağını gördükleri zaman anarşizmle bunu siyasallaştırmak istemiş insanlar. Ama bu siyasallaşma çabasında da arada bir kopukluk olduğu için bazı düşünürler tekrar ele alınıyor. Örneğin Stirner’i tekrar ele alıp, Deleuze arasındaki benzerliklere bakmaya çalışmak gibi temel isimlere geri dönüş oluyor.
K.K: Bir takım paradigmaların sarsıldığı, ifşa olduğu ve güvenilemez kılındığı bir donemde insanlar eylemlerini belirleyecek bir üst anlatı bulamıyorlar. Gerçi biz burada insanlar derken, atıcı bir kafayla özgürlükçü insanları kastetmiş olduk. Çünkü beri tarafta El Kaide kendine üst anlatı da buluyor. Bir yandan o da çok merkezci bir yapı değil, küresel dünyanın yapısına uyuyor. Bir manifesto etrafında birleşmiş ve birbirinden habersiz insanlar şeklinde gittikleri ölçüde bu böyle. Şunu demek istiyorum, parçalanmış paradigmalar var ve bütünleşik bir harekete angaje olacak insan topluluklar yok artık. Bakıyorsunuz 200 bin kişi Seattle’da yürüyor ama bunlar birbirleriyle etkileşim içerisinde olan sayısız farklılıklar ve tam bir söylemsel çokluk durumu oluşturuyorlar. Seattle, Haziran 18 hareketi ve Cenova olaylarıyla süregelen süreç günümüzde inişe geçmiş gibi görülüyor. Fakat burada 11 Eylül’ün belirleyiciliğini de göz ardı etmemek gerekiyor; zira o tarihten sonra gelişen olaylara karşı oluşan savaş karşıtlığı durumu var.
S.E: Burada şöyle bir örnek verebiliriz: 68’de savaş karşıtlığı başka bir liderin, Ho Chi Minh’in lehine olmuştu. Şimdi ise savaş karşıtlığının lehine gördüğü hiçbir devletin olmadığı bir dönemdeyiz. Saddam lehine belki bir hareket var ama ana gövdenin bu şekilde olduğunu söyleyemeyiz. Türkiye’de de Saddam posterleriyle yürüyenler vardı ama o da başka bir konu. Türkiye’de sol kavramı daha da karışık, kimin solcu olduğu belli değil zaten. Dünyada, temiz bir Üçüncü Dünya’nın olmadığına dair düşüncelerin olduğu bir muhalefet var genelde. Genel olarak iyi yok, doğru yok ama bu şöyle bozuktur şeklinde giden bir tutum var.
Bir izleyici: Sizce bu, muhalefet hareketini güçsüzleştiriyor mu?
S.E: Bence hareket gücünü buradan alıyor. Hatta tersi eğilimler zayıflık getiriyor. Saddam posteriyle yürünmesi, Londra’daki Saddam heykeline benzer biçimde Bush heykelinin yıkılması, sonrasında ezan okunması gibi durumlar… Saddam, Taliban gibilerinin savunulamaz olması bir şans da olabilir, çünkü bu sayede doğrudan kavramlara karşı, Amerikan devletine karşı değil de bütün hükümetlere ve savaş çıkartan yapılara karşı bir savaş karşıtlığı oluşuyor. Ama Türkiye üzerinden konuşursak şu da doğru tabii; İsrail her zaman kötü taraf oluyor…
Bir izleyici: Bence tüm bu kaypaklıkları ortadan kaldırmak için anti-militaristlik gerekiyor. Fakat bu çok marjinal kalıyor. Herkes kendi ülkesindeki militarizmi unutarak garip bir Amerikan karşıtlığı üzerinden yürüyüp savaş karşıtlığı yapıyor. Türkiye, bir savaş yaşadı ama kimse sokağa dökülmedi, Irak’ta bir savaş olunca herkes sokağa indi. Bana hiç inandırıcı gelmeyen ve midemi bulandıran bir durum bu.
S.E: Şöyle bir durum var: Senin özgürlük savaşçın başkasının teröristi olabilir, senin savaşın başkasının barışı olabilir. Aynı şekilde devletlerin bakış açısı, sol tarafından da muhalifler tarafından da içselleştirildiği zaman o dediğin durum oluşuyor. Bir takım düğüm noktaları var, Irak da bu düğüm noktalarından biri olarak görülebilir. Her şeyin belirginleştiği, (global şirketlerin devletlerle işbirliğinin belirginleşmesi gibi) bir düğüm noktası. Ya da Dünya Ticaret Örgütü’nün toplantısı da bir düğüm olabilir ve oraya yoğunlaşılır; NATO toplantısı da bir düğüm olarak görülebilir bu açıdan. Bu düğümlerin sıklığı onlarla yoğunlaşmayı o kadar arttırabiliyor ki, kimi zaman… şu sıralarda da durum bu şekilde. Özellikle Batı dünyasında, bunun dışındakileri uzun uzadıya yapmak güçleşmiş gibi gözüküyor. Geçenlerdeki Madrid bombalamalarından sonra şöyle bir başlık attı Newsweek: “Tek bir savaş var” Bunu söylerken altı çizilen Hindistan’daki İslamcılarla savaş, Irak'taki savaş, Madrid’deki bombalamaları içeren bir uygarlıklar savaşı. Bahsedilen bu. Böyle bir hava yokmuş gibi de davranamayız diye düşünüyorum. Bu konuda daha çok tartışmalar yürüyecek gibi geliyor bana.
K.K: İktidarın mekanını tespit etmek gerçekten çok güçleşti. İktidarı neyin ürettiğini bulgulamak bitimsiz bir mesele, oturup sonsuz akademik analizler içersinde boğulabiliriz. Nitekim Marksizm’in bugün geldiği hal budur. İktisadi ve kültürel kritisizm söylemi arasında kaybolmuştur Marksizm. “Popüler kültür mü iktidarı yeniden üretir, kitle toplumu mu, sanayi mi teknoloji mi, iktisat mı?…” Bunların arasında kaybolup gitmiştir. Siyasi bir gerçeklik olarak Marksizm ya da ona tekabül eden bir sol yok ama dünyayı domine eden bir Marksizm var. Bence Marksistlerin bununla ciddi ciddi hesaplaşması lazım. Yalnızca söylemsel bir gerçeklik olarak Marksizm var ama siyasi bir gerçeklik olarak yok aslında. Öte yandan bir çokluk ve bu çokluğun kendine benimsediği anlatılar var. Bu çokluğun bir blok olarak dünyaya karşı çıkmak yerine kimi zaman iktidarın yoğunlaştığı belirli düğüm noktalarını aşırı abartarak (savaş konusunda Amerika'nın vurgulanmasında olduğu gibi) öne çıktığını görüyoruz. Orada bir gösteri gerçekleşiyor ve gösteriye çok da aldanmamak gerekiyor. Gösterinin arka planı örneğin altı aylık bir organizasyon çalışması. Bunlar 99’da pat diye ortaya çıkmış örgütler de değil. 90’da kurulmuşu, 94’te kurulmuşu, 80’lerden beri gelen hareketler gibi çeşitli oluşumlar var bu hareketler içerisinde. Bunlar her türlü tema etrafında konu temelli örgütlenen oluşumlar. Bunlar merkezi ana bir örgüt altında bir araya gelemezler ve gelmemelidirler. Bunlar sadece belirli yoğunlaşma durumunda bir araya gelen ve bunun dışında da varlıklarını sürdüren hareketler. Ben bunları durmadan iktidar karşıtı olan ve iktidarı aşındırma hareketleri diye düşünüyorum. Ben kendi adıma bunları takip etmeye ve anlamaya çalışıyorum. Bir de, sol fazlasıyla devletlerin, ulusal medyanın gündeme soktuğu mevzularla çok fazla meşgul oldu ve hala olmakta. Bir yerde bir solcu mu görmek istiyorsun, bir takım devletlerarası ilişkileri konuşuyor. Gündelik hayatı nasıl değiştireceğini konuşmuyor (oradaki solcu sözcüğünü Ortodoks ya da geleneksel solcu anlamıyla kullanıyorum.) Sanki bizim tek tek insanlar olarak bir araya geldiğimizde büyük rakamlar da olsak küresel iktidarı bir anda devirecek gücümüz varmış gibi düşünüyorlar. Böyle bir gücü elde edeceksek onunla ne yapacağız o da ayrı bir sorun zaten. Böyle bir şeye gereksinimimiz mi var? Bütün mesele sanırım güç kavramlaştırmaları etrafında dönüyor. Yoğunlaşmış iktidar anlamında devlet ve devletler arası sistem gibi konular; tekil varlıklar olarak bizler ya da bir araya gelince oluşturacağımız çokluklar olarak nasıl güç olacağız sorusu… Güçle nasıl mücadele edeceğiz? Onu alt mı edeceğiz, onun altından çekilip iktidarın temellerini boşaltarak, başka bir yerde başka bir güç mu inşa edeceğiz? Sanırım sorun bunları tartışmanın etrafında dönüyor. Böyle bir tartışma en azından 30 yıldan beri var zaten. Althusser’den beri meseleleri güç kavramlarıyla tartışmaya çalışan düşünceler var. Buralardan cevaplar değil ama sorularımızı daha iyi sormaya yarayacak cevaplar bulabiliriz gibi geliyor bana. Meseleyi bu kadar dolandırdıktan sonra bir şekilde post-anarşizme bağladığımı düşünüyor ve burada da susmak istiyorum.
S.E: Ne yapacağımızı formüle mi ettin, ne yapacağız şimdi?
K.K: Yok, yok ben bir şey söylemedim.
S.E: Murat ne yapacağız şimdi? Sen öğrendin mi? Yoksa kasedi koydum nasılsa, sonra dinlerim diye dinlemiyor musun?
M.G: Ben, görüşümü kasedi dinledikten sonra söyleyeceğim 
Y.Ç: Ben biraz bozguncu fikirler atayım da ortaya, biraz kızıştırayım ortamı.
K.K: Yaşa Yaşar. Çok güzel olur, bak şimdiden heyecanlandım!
Y.Ç: Şu “merkeziyetçiliğe karşı olma” meselesi, “yukarıdan aşağı yerine aşağıdan yukarıya”, “çokluk”, gibi sözler kulağa çok güzel geliyor. Ama baktığımız zaman bunlar aslında çok da yeni temalar değil. 60’larda bunlar çok yaygındı. Yatay örgütlenme, hiyerarşiye karşı olma, anti merkeziyetçi şeyler çok yaygındı. Modernliğe karşı bunları öne çıkartarak bu temaları hala tartışıyoruz. Peki çokluk, tabandan örgütlenme gibi temalar yeterli olabilir mi? Bunlar ne ölçüde bir işleve sahip? Postmodern zamandaki kapitalizm artık eskisi gibi işlemiyor. Dikkat edersek, muhalefetin ortaya sürdüğü bütün bu anti merkeziyetçi, parçalı, çokluğa dayalı yapıların aslında postmodern kapitalizmin ürettiği yapılar olduğunu görüyoruz. Bütün post-Fordizm'in işleyiş terimlerini şöyle bir kenara yazın, muhalefetin söyledikleriyle neredeyse çakıştığını göreceksiniz. Mesela post-Fordizm'e bakın “esnek model” diyor. Aynı dönemde muhalefet örgütlenmelerine bakın, “esnek örgütlenmeyi” savunuyorlar. Mesela anti-hiyerarşik model diyorsunuz; modernliğin büyük fabrika döneminin bittiğini, küçük atölyelerde küçük üretimlerin başladığını görüyorsunuz. Politikada da aynı şekilde gelişmeler oluyor. Modernliğin büyük işçi partileri, üstten aşağı politikaları bürokratik bir anlayışla empoze ediyor. Postmodern örgütlenmelerde ise iktidar daha çok toplumun içerisine iniyor. Bakıyorsunuz muhalif örgütlenmeler de benzer özellikler taşıyor. Postmodern kapitalizmda, nasıl büyük bir üretim yekpare bir alıcı kitleye hitap etmiyorsa; politika da aynı şekilde parçalı hale geliyor. Muhalefet de artık çok çeşitli gruplara ayrılıyor, her grup özel bir talebe karşılık veriyor. Aslında çokluk dediğimiz şey postmodernliğin tamamen merkezindeki bir kavram. Postmodernlikteki kişilik modeli tamamen parçalı bir kişilik modelidir; düzenli bir biyografisi olmayan bır modeldır bu. Burada insan hayatı ve kimliği de modernliktekinin aksine parçalı hale geliyor. İnsan, hayatındaki yüzlerce parçadan oluşan eklektik bir yapıya dönüşüyor. Küçük küçük deneyimler yaşayan insan, modernlikteki gibi hiçbir zaman sabit kişiliği olmayan bir şeye dönüşüyor. Çokluk neyin çokluğudur? Aslında kapitalizmin ürettiğinin başka bir düzeydeki halidir. Postmodernlikteki çokluk nedir? Birbiriyle uyuşmayabilen, bir sürü parçanın eklektik bir biçimde yan yana durmasıdır. Yani postmodern kapitalizm ve muhalefet aynı şekilde yapılanırlar. (Benzerlikleri söylüyorum, farklılıkları da söyleyeceğim.) Sermaye, insanlar, duygular hepsi akış halindedir postmodernlikte; çünkü piyasa akışkanlık gerektiren bir piyasadır. Her zaman yeni taleplerin yaratılmasını bekleyen bir piyasadır.
Deleuze diyoruz, o ne yaptı? Deleuze çok “anti” bir adamdı. Deleuze modernliğin yapılarını değiştirdi. Modernliğin merkezci yapısına karşı göçebe olanı çıkardı ortaya. Ama aslında kurmaya çalıştığı şey postmodern kapitalizmin gerçekleştirmeye çalıştığı şeyin bir yansıması gibiydi. Bence Deleuze bunu kurarken hata etti; çünkü anti diye bir şey kurarsanız kendiniz de o şeyin parçası olursunuz. (Bunu Foucault anladı ve sonra ayrıldı, buna daha sonra geleceğim.) Göçebe savaş makinesini ortaya çıkardı Deleuze.-militarist bir söylem, yani tartışılması gereken bir şey bence-. Mazoşizm üzerine bir kitap yazdı; modernliğin daha saldırgan erkekliğine karşı mazoşizmi savundu. Deleuze Sadizimde babanın otoritesi vardır ve mazoşizm babayı yok eder diyor. Çocuk, anneyle anlaşır, anne çocuğu döver ve böylece babayı devreden çıkartır diyor. Foucault çok daha farklı bir yol izledi. Bir şeyin “anti”si olursan onun parçası olursun dedi. Foucault’dan ortaya çıkan queer teori bunu söylüyor. Foucault’nun anlattığı şuydu: Eşcinsel gruplar olsun, diğer gruplar olsun iktidarı yeniden üretir dedi. Anti olmak yerine Foucault daha ‘kendini kasmayan’ şeyler üretti. Mesela Deleuze mazoşizmi; “anti”liği öne çıkartırken Foucault has politikalarla ilgili şeyler yaptı. Daha kendine önem veren, kendini ilgilendiren bir nevi “kendine hayrı olmayanın başkasına da hayrı olmaz” gibi söylemlerde bulundu. Ama Deleuze gibi böyle bir anti muhalefeti gibi çıkıp ortalığı birbirine katmadı. Aslında Foucault’nun teorisi evcilleştirilemedi. Bence Foucault’daki gibi anti’likle kendini kasmadan her türlü konunun üstüne gitmek daha mantıklı. Burada şuna geliyorum: Bence anti-merkeziyetçilik, anti-modernlik çok da önemli değil. Bunlar zaten 30-40 senedir söyleniyor. Bu anti-merkeziyetçilik içersinde postmodern kapitalizm bunları zaten bir şekilde üretiyor. Bütün iktidar yapılanmaları böyle işliyor. Bunların muhalif şekilleri nasıldır, sorusu gündeme geliyor. Muhalefet bunların içerisindeyken kendini nasıl ifade edebilir? Çünkü iktidarın dışı yoktur. İktidarın değil de tahakkümün payını nasıl azaltabiliriz. Foucault’ya göre aslında iktidar çok da kötü bir şey değildir ve aslında o da onu kurar. Her neyse… İktidarın dışı yoktur ve iktidarın içindeyiz. Hareketli ve akışkan iktidarın içderisindeyken biz kendi kendimizden nasıl kurtulabiliriz? Ortalığı bu “anti”liklerle ateşe vermeden kendi bünyemizi nasıl daha az tahakkümcü hale getirebiliriz, kendimizi nasıl buna göre kurarız ve bu şekilde bir politika nasıl olur? Bu politika da insanın kendi kendini aşındırmasına yönelik bir politika. Böyle düşünen gruplar arasındaki politika da aslında bu şekilde bir politika; anti-politika bu aslında. İmkansızın politikası bu. Foucault’nun yapmaya çalıştığı şey buydu. Bir şey politik olduğu anda o şeyin politikliğini kırmak. Ama bunu yaparken ortaya adlandırılamayan bir politika çıkması. Hep böyle kırılma içerisinde dolaştı ama bir şeyin antisi olamama üzerinde durdu. Burada keseyim.
K.K: Ben Yaşar’ın sözüne bir cümle ekleyeceğim. “İktidarın dışı yoktur”a ek olarak “nihai mücadele yoktur” der Saul Newman. Bu aslında Foucault’nun Nietzsche’ye referans vererek söylediği bir şey. “Nihai mücadele yoktur, yalnızca tehlikeli tahakküm oyunları vardır” diye bir söz vardır. Bu aslında solun kafasını hep meşgul etmiş olan, “dünyayı nasıl dönüştüreceğiz, devrimi nasıl yapacağız, yeni bir dünyayı nasıl kuracağız, yeni bir dünyanın unsurları ne olacak” gibi daima büyük anlatılar kurmayı, daima büyük projeksiyonlar kurmayı gerektiren yaklaşımın dibinde duran şeydir ve aynı zamanda onun üzerinde durduğu bu zemini tamamen ortadan kaldırır. “Nihai mücadele yoktur, tehlikeli tahakküm oyunları vardır” yani Marksist olmak, gay olmak fark etmez; daima karşı tarafa geçebilirsiniz. Tıpkı vals yapar gibi…
S.E: Yaşar, bence anti’liği biraz basitleştirdin gibi geldi.
Y.Ç: Tabi ben genel hatlarıyla söyledim. Benim de sevdiğim bir düşünür Deleuze; düşüncesini politik bir iddiayla “anti”lik üzerine kuruyor…
S.E: Politik bir örnekle, “basitleştirdi”n derken ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım. Mesela anti-globalizm, anti-kapitalizm, anti-şirket şeklinde giden bu hareketlerde aslında bu anti’lik mevcut olana kilitlenmek ve onun parçası olmak dışında ufku açık tutmaya yaradığı için de tercih ediliyor. Çünkü “anti”lik şuna imkan veriyor: Bir hayır ve çok fazla evet demek. Evet’i sınırlandırmayan bir yanı var. Neye evet olduğunun ucu çok açık olmasına karşın, sadece hayır çok net. Bu ‘hayır’lar da parçalı hayırlar ve bu hayırları bir araya getirdiğin zaman da bugünkü küresel eylemcinin hayır’larını buluyorsun. Gene Zapatista hareketinden gelmesinin nedeni de bu. Orada da Marcos kampanyasını “neo-liberalizm’e hayır” etrafında kurduğu zaman, neye evete cevap vermemeye önem gösteriyor. “Hareket, anarşizme, Marksizm’e, Zapatizm’e evet olarak sınırlanmasın beraber hareket edelim” diyor. Aynısını yapıyorlar diyorsun ama yan yana durmak aslında market raflarda yan yana durmak gibi oluyor.
Y.Ç: Aynısını yapıyorlar demedim. Buna dek düşen bir politik muhalefet vardır, zaten farklı olduğu için muhalefet oluyor…
S.E: Benzerlik olması da bunun siyasetini yapan birisi için çok normal; çünkü siyaset yapanın içinde bulunduğu iktidar yapısıyla bağımsız olması büyük problem olur ve olmaktadır. Mesela aynı topluluklar içerisinde kalıp da sanki postmodern bir topluma hiç geçilmemiş gibi davranan solcuları düşünelim…
Y.Ç: Böyle zaten… Türkiye’deki sol zaten hala modernlikteymiş gibi davranıyor. Bütün teoriler ve örgütlenmeler öyle. Modernliğin yapılarını dayatarak anlamsız oluyorlar.
S.E: “Kürşad gerçeklikle tamamen iplerin koptuğu mitolojik söylemlerle devam ediniliyor” diyor zaten.
Y.Ç: Postmodern politika da şunu görmüyor. Postmodernliğin parçası olduğunun da farkında olmayabiliyor. Kastettiğim şey oydu.
S.E: Ama düşünüldüğü zaman post-fordizm’le bugünkü hareket arasında tema bağı kurmak mümkün. Ben bir de disiplinler arasılıkla ilgili not düşmek istiyorum. Mesela biz öyle bir 10-15 yıl geçirdik ki, disiplinler arasılığı artık övmeye ya da savunmaya pek de gerek kalmadı. Herkes bundan yana gibi gözüküyor artık. Fakat gerçek hayatta disiplinlerin içerisine kapanma çok hakim. Özellikle kültür, sanat ve teori alanı için söylüyorum, artık git gide felsefeye kapanmış felsefeciler, sadece öykü yazdığı için övünen öykücüler çıkıyor sürekli. Çağdaş sanatla alış-veriş yaptığım için görüyorum ki video art’çılar için sinema hiçbir şey ifade etmiyor. 20.yüzyılın başlarında ve ortalarında bu böyle değildi. Şiirle plastik sanatlar iç içe hareketler yaparlardı. Bunlarla siyaset arasındaki bağlar da bu kadar kopuk değildi. Garip bir şekilde yüzyıl sonunda interdisiplinerin promosyonu yapılırken öte yandan böyle disiplinlere kapanma görüldü. Bugünkü muhalif siyasal harekettin de disiplin oluşturup disiplin içerisine kapanmanın olduğunu görüyorum. Post-yapısalcılardaki edebiyata taşmalar bile yetersiz kalıyor. Bir de, minör kavramı da popüler gibi ama minör düşünürler gibi bir kavram öne sürebiliriz. Gerçekte Foucault, Deleuze gibi düşünürlere baktığımız zaman Foucault’cu; Deleuze'cü ya da post-yapısalcı…
Bir kedi: Miyavvvvvvvvv…
S.E: Durum kötü oldu.
K.K: Onu da alalım içeri, o da konuşsun.
S.E: Biz fazla konuştuk galiba.
Bir izleyici: Minör bir karşı çıkış yaptı.
Aynı kedi: Miyavvvvv…
K.K: Çok da minör değil ama.
Y.Ç: Aslında burada ayrımcılık yaptığımız ortaya çıktı. Türcülük, specificism dedikleri bu olsa gerek. İnsanları öne çıkardık, diğer canlıları unuttuk.
Bir tahta parçası: Dank, dukshh…
S.E: Tahtalar da konuşmak istiyor. Cansızları da unuttuk…
(…)
S.E: Şunu diyecektim, aslında düşüncelerine katıldığımız düşünürler burada adını anmadığımız; makalelerde, şurada, burada Foucault ve Deleuze üzerine yazan, onlardan hareketle coğrafya üzerine yazan, onlardan hareketle toplumsal cinsiyet üzerine yazan düşünürler. Örneğin Foucault’nun toplumsal cinsiyet üzerine söyledikleri, bu çerçevede İran’a gitmek gibi yaptığı saçma sapan pratikler çok da kafalara uymuyor ama Foucault’dan hareketle queer teoriyi çok iyi noktalara getirmiş, adları hemen akla gelmeyen ufak tefek düşünürler var 90’lardan bu yana.
K.K: Foucault gibi düşünürler majör düşünürlere dönüşüyorlar zaten.
S.E: Post-yapısalcı düşünce derken kendimi içinde hissettiğim insanlar daha çok bunlar gibi. Bir çok disipline yayılmış kişiler. Deleuze’un “anti”liği Deleuze’yen düşüncede kayboluyor. Onun yapısında, göçebe makinesinde kendini gösteren sırf anti-Fransız diye her şeyi sevmeye başlaması… Anti-Batı diye Moğolları savunduğu düşünceler… Türkiye’ye baktığımızda 70’lerin Türkeşçi grupları göçebe yapısını savunuyordu.
Y.Ç: Faşistlerin savunduğu şeyi söylüyor tam da.
S.E: 70’lerin komando örgütlenmelerine bakarsan tam Deleuze’yen yöntemle örgütlenmişlerdir. Tabi Deleuze’ün bunlarla alakası yok; onun kafasındaki insanlar Fransa’da bozmaya çalıştığı entelektüeller, bazı yapılar. Belki de aklında olan gerçek bir göçebe de değil. Orada olmayan şey, orayı bozacak olan şey, orayı dönüştürecek araç gibi kullanıyor. Her neyse, Deleuze’yen yazarlarda böyle boşlukları görmüyoruz.
K.K: Aslında bu disiplinler arasılığın, disiplin içi kapanmalar ve uzmanlaşmaya dönüşmesi tek gündemli politik hareketler diyebileceğimiz, tam da bu çokluğun içerisinde yer alan söylemlerde de görülüyor. Aslında ne kadar çeşitleşmeye, melezleşmeye vurgu yaparsak o kadar iyi her durumda.
S.E: Bu arada, bizim aleyhimize gelişen bir şekilde şirketlerde disiplinler arasılık çok iyi sağlanmış durumda. Şirketlerin gözetimindeki bilim de aynı şekilde. Artık hiçbir buluş yalnızca kimyacılar tarafından yapılmıyor, hep beraber yapıyorlar. Nokia’da mühendisler tek başına çalışmıyor; filozoflarla estetiklerle beraber çalışıyorlar.
Y.Ç: Ama bu yeni sanatta falan çok da içine kapanma yok.
S.E: Çağdaş sanatlarda mı? Ben hemen sana itiraz edeceğim. Çağdaş sanatlar dünyası aşırı bir kariyerist alana dönüştü.
Y.Ç: Ama baktığımız zaman çok farklı sanat biçimlerinin bir arada kullanıldığını görüyoruz. Video kullanılıyor…
S.E: Ama metinlerin ve referansların biraz içerisine girersen gene bir önce yapılmış çağdaş sanatlara referans üzerinden gidildiğini görüyorsun. Aynı dönemde yazılmış romandan, aynı donemde çekilmiş filmden hareketle yapılmamış olduğunu görüyorsun. Ama garip bir şekilde uzmanlaşma karşıtı söylem de egemen.
K.K: Siyasette de öyle bir şey var. İşte küreselleşme karşıtı hareketlerde böyle bir karnaval havası, herkesin birbiriyle ilişkili olduğu bir yapı görüyoruz aslında ama bu örgütlenmeler kendi başlarına olduklarında ne kadar diğer düşünceleri takip ediyorlar tartışılır.
Y.Ç: Aslında bu noktada en sağlam işleyen piyasa. Kürşad’ın bu söylediklerini piyasa çok güzel aranje ediyor. Milyonlarca özel birey, özel durumlara göre esnek davranabiliyor. Bunu da piyasanın kuralları içerisinde yapıyor. Tüm bu melezliktir, akışkanlıktır piyasa içerisinde çok güzel uygulanıyor. Bunu bir tek muhalefet uygulayamıyor.
S.E: Şimdi de aslında piyasayı basitleştiriyoruz. Tarıma bakalım, çeşitliliğe çok da niyetleri yok. Gitgide dünya tarımını inanılmaz biçimde tektipleştiriyorlar. Hiçbir şeklide postmodern tarım yok. Hangi iklim için üretileceği, hangi boyda ve kimin üreteceği merkezi biçimde, birtakım tarım toplantılarında kararlaştırılıyor. Böyle bir masada bazı pirinç türlerine son verilmesi kararlaştırılıyor örneğin. Hiç de postmodern bir şey değil bu.
Y.Ç: Tam da postmodern bir şey; çünkü postmodernlikte bir ideolojik yan yok.
S.E: Neden ideolojik olmasın, bunlar Amerikan şirketlerine iyi gelen kararlar.
Y.Ç: Onu diyorum, neyse olabilecek olan, onu yapıyorlar. Nasıl işliyorsa, ona göre hareket ediyorlar.
S.E: Avrupa Birliği’ne bakarsak her şeyi standartlaştıran bir yapı görüyoruz. Aslında burada kavramlar hareket ediyor. Çoğulcu olan standart oluyor. Standart olduğu zaman homojenliği kovalamaya başlıyor.
Y.Ç: Küreselleşme aslında standartlaşmayı getirdi. Fakat kapitalizm hiçbir zaman tam olarak bir standartlar ya da tam anlamıyla bir çeşitlilik kurmadı. Postmodernlikte çeşitlilik biraz arttı.
S.E: Bence bu artışı biraz abartıyoruz. Mesela bilgisayar dünyası enformasyon toplumuyla büyük bir karmaşa ve çeşitlilik yaratmış gibi görünüyor. Fakat öte yandan tekelciliğin en büyük şekilde insanların karşına çıktığı bir şey ortaya koyuyor. İnternet çeşitlilik yaratıyor, aynı zamanda insanların davranışlarının en çok kontrol edilebildiği bir alan haline geliyor.
Y.Ç: Tekelcilik zaten güçleniyor orada bir değişme olmaz ama muhalefetin yapamadığı çok basit bir şeyi yapıyor kapitalizm. Modernlikte tek tek ulus devletler vardı onlar kendi aralarında anlaşma ya da savaş yapıyorlardı; muhalefet de işçi partileriyle enternasyonalizmi oluşturuyordu. Şimdi çok daha yeni bir şey geldi; internetin de yaygınlaşmasıyla birçok hareket birbirinin içerisine girdi. Kapitalizm şöyle bir şey yaptı: İnternet olayında 600 milyon kullanıcı var dünyada, kapitalizm o kadar insanı teker teker bir ağa bağlıyor. Her ne kadar standartlaştırsa da bu insanlar birbiriyle etkileşim içerisine girip bir sürü halt yiyebilir. Bugünkü internet kullanıcıları, kapitalizmin hesaplarında hedef aldığı kitle bu.
K.K: Post-anarşistler de bu insanlar arasından çıkıyor.
Y.Ç: Ben sizin şu kadarınızı birbirinize bağlıyorum diyor kapitalizm. Doğru düzgün bir muhalefet olsa korkunç şeyler olur. Bir cep telefonuyla sistem birçok insanı birbirine bağlayabiliyor. Sen evinde oturmak zorunda da değilsin, hareketli halde iletişim kurabiliyorsun. Diğer yandan internetin ilk dönemindeki muhalif şeyler şu anda bitti. Kapitalizm her şeyi çok bireyselleştiriyor. Ne olursanız olun iletişim teknolojileri aracılığıyla birbirinize bağlıyor sizi kapitalizm. Anlık olarak kendi fikirlerindeki insanlarla irtibat kurabiliyorsun. Ama kapitalizmin kendi içersinde kurduğu bu ağsal düzeni muhalefet kullanamıyor.
S.E: Belki de muhalefet, icat edilmiş bu ırk, ulus gibi kavramlara kapitalizmden çok daha fazla inandığı için…
K.K: Bağlamın içerisinden çıkmakta çok zorlanılıyor. Siyaset durmadan ulus, devlet, bölge, Üçüncü Dünya, Birinci Dünya kavramlarıyla tartışılıyor ve siyaset içerisinde olmayanın hayatımızı nasıl belirlediğine dair bir açık algı yok.
Y.Ç: Var ya da yok ama bunlar gündelik hayatlarında muhalif bir pratik üretemiyorlar. Bu politikayı oluşturamıyorlar ya da çok sınırlı kalıyorlar. Türkiye’de gündelik hayatın politikasıyla ilgilenen, modernliğin politikasının dışında kalan kaç kişi var? Türkiye’de marjinal gruplar dışında bu yok; olanda da kavga ve gürültüyle kendi içlerinde bölünüyor, bu ilişki oluşturulamıyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s