Pısırıklar Çağı: 21. yüzyılda Siyasal ve Cinsel İktidarsızlık Üzerine

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Kara sevdalı birer aşıktı…

Karşılıksız bir aşka saplanmak ne de baştan çıkarıcıdır! Elde edilemeyen ve asla elde edilemeyeceği bilinen bir aşka tutulmaktan daha çekici ne olabilir? Böyle bir aşkın peşinden koşturmak, sonunun hüsran olduğunu bile bile vazgeçmemek, inatla kendini tüketmeye devam etmekten daha cazibeli, daha esrik bir halet-i ruhiye tahayyül edilebilir mi? Belki de bu yüzden bir zamanlar yüzlerce genç için Genç Werther’in acıları bunca imrendirici olmuş, aynı acıları çekebilmek, onunla özdeşleşebilmek için birçoğu kendisini intihara sürüklemişti nafile. Ve belki de bu yüzden Orhan Gencebay’ın şu satırları yazarken dinlediğim ‘Bir Teselli Ver’i bu toplumun bağrında kendine bu denli vazgeçilmez bir yer edinmişti… Tarih ve masallar, kendisini maşuku uğruna göz göre göre hırpalayan, tüketen, feda eden binlerce aşıkın hazin öyküsü ile doludur. Onlar bu çıkışsız oyuna, hesapsız, kitapsız, gözlerini kırpmadan dahil olmaktan dolayı en ufak bir çekince duymamışlardı. Şu ölümlü dünyada zaten kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığını biliyorlardı. Bugün bu hikayeleri okurken, dinlerken, izlerken gerçekten hüzünleniriz. Peki ya bizi burada hüzünlendiren bir türlü aşkına ulaşamayanların talihsizliği midir, yoksa onların kederlerini, kayıplarını ta içimizde hissetmemizden mi ileri gelir üzüntümüz? Belki de bunlardan hiçbiri değildir gerçekte hüznümüzün kaynağı. Bundan çok, bugün artık bu acıları çekemiyor olduğumuz, bir türlü kendimizi o hikayelerin aşıklarının yerine koyamadığımız için kederleniriz aslında. Bu aşk hikayelerini okurken içimizi daraltan, belki de, kendi kendimizi bağladığımız binlerce şartlanmanın, hesabın, kitabın tahakkümü altında, kaybedeceğimiz çok şey varmış gibi hareket etme buyruğuna tâbi olmamız, artık böyle bir yola girme cesaretini kendimizde göremememiz ve en nihayetinde bir türlü aşık olamıyor, aşkı yaşayamıyor oluşumuzdur, kim bilir?

Bu emel gurbetinin yoktur ucu
Daima yollar uzar kalb üzülür
Ömrü oldukça yürür her yolcu
Varmadan menzile bir yerde ölür

Yolda olup da bir türlü ulaşamamak menzile ne de baştan çıkarıcıdır! Bozgun ne de baştan çıkarıcıdır! Asla nihayete ulaşamayacak bir devrime, başaramayacağını bile bile tutkuyla inanıp isyan etmekten; Tanrılar, devletler ve tüm ordular karşısında tek başına öfkeyle yürümekten daha çekici ne olabilir? Belki de işte bu yüzden Don Kişot’un tüm o gülünçlüğüne karşın ona hayran olmadan edemeyiz ve bizler, yel değirmenlerine karşı tek başımıza atımızı sürme cesaretini gösteremediğimiz için, yüzüne karşı alay ettiğimiz bu adam karşısında içten içe bir utanç duyarız. Ve yine belki de bu yüzden imparatorluklar, devasa ordular ve baştan aşağı silahlı komandolar karşısında son adamına değin kırılmak pahasına tarihe ve dünyaya karşı kapkara bayraklar açan Spartaküslerin, Bedrettinlerin, İspanya anarşistlerinin veya 68’lilerin hikayelerini dinlerken bu denli hüzünleniriz. ‘Çemberimde Gül Oya’yı izlerken, gözlerimizin dolmasına yol açan, aslında ne 70’lerin devrimci kuşağının çektiği acılar ne de uğradıkları yenilginin hüznüdür. Bugün onların inandıkları ideolojileri, onların görüşlerini, onların bağlılıklarını sahiplenmemiz ve savunmamız da mümkün değildir. Ama belki de bu insanların hikayelerini okurken ve dinlerken gözlerimizin dolmasına yol açan, aslında onların uğradıkları bozgundan çok, bugün bu bozgunu yaşayacak cesareti kendimizde göremiyor oluşumuzdur. “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir” deyip kendi felaketini kendi elleriyle hazırlayan bir kuşak karşısında “acı çeken, acı çeken yerleri kalmış diye sevinen ve sonra ya bira içen ya da televizyon seyreden” bir kuşak oluşumuza içerliyoruz içten içe. Hüznümüz, belki de ölüme meydan okuyan kendi felaketimizle baştan çıkamıyor oluşumuzdan, sonunun ölüm olduğunu bile bile, bize sonumuzun ölüm olduğunu unutturan bağlılıklarımızdan sıyrılıp, isyan edemememizdendir, kim bilir?

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç,
Seneler geçti, henüz gelmediler;
Mehlika Sultan’a âşık yedi genç
Oradan gelmeyecekmiş dediler!

Ölüm ne de baştan çıkarıcıdır! Varlığın yokluğa ulaşması, çemberin tamamlanması, dünyanın açıldığı gibi kapanması, mutlak gücün ve mutlak iktidarın mutlak anlamsızlık ve mutlak hiçlikle buluşması ne de baştan çıkarıcıdır! Ölümsüzlüğe ulaşmak ülküsüyle, bu ülkünün imkansızlığını bile bile, ölüme meydan okumaktan daha çekici bir yol olabilir mi? Belki de bu yüzden Büyük İskender ve Diyojen’in öyküsünü bu denli şaşkınlıkla okuruz, bu denli anlaşılmaz buluruz, bizim için aslında ulaşılmaz olan bu efsaneyi. Oysa resimler, heykeller, müzikler, filmler, kitaplar aracılığıyla sonsuza kalma, kıtalar fethedip tarihe adını yazdırma veya hayatın anlamına veya anlamsızlığına dair bir iki büyük kelam edip her daim hatırlanma kaygısıyla yola çıkılan bu nafile yolculuk, kim bilir ne kaçınılmaz gelmişti geçmişten bugüne adını hala andıklarımıza. Büyük İskender de bilinen tüm dünyayı fethe çıktığında yolun sonunu ta başından beri biliyor olmalıydı; ve yine de, çok geçmeden toprak olacak bedeninin geçiciliğinin, kainatın ve zamanın sonsuzluğu karşısındaki aczine, yani ölümüne karşı meydan okuyordu. Bir kahraman olarak sonun kaçınılmazlığını bildiği bir trajediyi bile bile yaşıyordu. Tarihte bu denli büyük bir iktidara sahip olan diğerleri gibi bu gücünün, doğanın, dünyanın ve zamanın gücü karşısında önünde sonunda boyun eğmeye mahkum bir hiçlik olduğunu herkesten çok, en iyi o anlamış olmalıydı. İşte belki de tam da bu yüzden Sinoplu Diyojen’in ona karşı sarf ettiği “gölge etme başka ihsan istemem” cümlesinde yankılanan ve her türlü mutlak anlam, amaç ve iktidarın, ölüm karşısındaki hiçliğini gözler önüne seren meydan okumasını kendi yolculuğu sırasında işittiği en yakın ses olarak kabul etmişti. Mutlak iktidarın ve mutlak sinikliğin sembolleri olan İskender ve Diyojen’in, ölüm tarafından baştan çıkarılmanın kaçınılmaz yolculuğunda, hiçlikte ve anlamsızlıkta buluşmaları hiç de tesadüf olmamalıydı. Onların hikayesini bugüne taşıyan ve onları büyük yapan da bu karşılıklı meydan okuyuş olsa gerekti. Yoksa Diyojen’in kellesini uçurtan bir İskender büyük olarak anılabilir miydi? Oysa bugün ne bu büyüklüğü ne de ölüme meydan okumayı anlamaktan çok uzak olmalıyız. Zira antik çağın tüm bu yaşanmış veya yazılmış trajedilerinin, bile bile ölüme giden İskender’in, devletin otoriter buyruklarına ve verdiği ölüm cezasına karşı kendi ipini kendi eliyle çeken Antigone’nun, insanlar için ateşi çalmak pahasına kendisini feda eden Prometheus’un öykülerinin bugün bu denli gerçekdışı ve şaşkınlık uyandırıcı gelmesinin başka bir sebebi olamaz. Belki de şaşkınlığımız, bu öykülerin kahramanlarının göz göre göre kendi yok oluşlarına doğru sürüklenmiş olmalarının bugün için saçma gelmesinden değil, tam da kendi hayatlarımızın zaten ölüme doğru ilerlerken bu denli sıradan, sıkıcı ve saçma bir şekilde sürdüğünün farkına varmamızdan ileri gelmektedir, kim bilir?

Pısırıklar Çağı
Ne zaman karşılaşsak gözlerimizi kaçırıyoruz birbirimizden
Kaçamak sözler ediyoruz, ayaküstü.
Ne zaman karşılaşsak unutmak istediğimiz ne varsa karşımızda…

Yukarıda bir kısmının adı geçen bu insanlar, mutlak olarak bir düşüşü, bir sınır tecrübesini yaşıyorlar, anlamla anlamsızlığın, hayatla ölümün sınırında ayakta durmaya çalışıyorlardı. Bu çağın insanlarından farklı olarak birçok şeyin farkındaydılar belki de. Bir kere bu dünya üzerinde mutlak bir aidiyetin söz konusu olmadığının, bu dünyanın mülk edinilemeyeceğinin, malların ve fikirlerin biriktirilip sonsuza değin dondurulup saklanamayacağının farkında olmalıydılar her şeyden önce. Bugünkü zihniyetin aksine doğa üzerinde mutlak bir denetim ve kontrol kurulamayacağını, her şeyin öngörülemeyeceğini unutmamışlardı henüz. Onları, yani aşıkları, isyancıları ve bu trajedinin tüm kahramanlarını bugünden ayıran belki de en önemli fark, ölümlülüklerinin, aslında her gün, her an öldüklerinin bilgisiyle beraber yaşamalarıydı; belki de o yüzden ölüme bu denli cesurca meydan okuyabiliyorlardı.

Oysa bugün oluşturduğumuz üretim ve biriktirme düzeni bunun tam da tersine işliyor. Ölüm sanki yokmuş gibi varsayılıyor veya bastırılıyor. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi üretmeli, sanki sonsuza kadar ihtiyacımız olacakmış gibi biriktirmeliyiz. Ve tabii, sık sık hayatımızın anlamsızlığı ve aidiyetsizliğimiz aklımıza geldiğinde bunu unutmak için kendimizi bu biriktirdiklerimize ait kılarak tüketmeliyiz. Her gün okula, işe, hatta eğlenmeye giderken zihnimizde yankılanan, yaptığımız davranışı meşrulaştıran temel ilkeler bunlar değil mi? “Ölümü uzaklaştırmak için üret ve biriktir, eğer yine de bu dünyaya kendini mutlak olarak ait kılamıyorsan kendini tüketime tâbi kıl.” Her gün bu buyruğun altında yaşıyoruz. Yoksa nasıl şu sıkıcı okula, monoton ve tekdüze şirket yaşamına ve sıradanlaşan eğlence anlayışına tahammül edebiliriz ki? Her türlü bilgiyi, her türlü malı, her türlü arzuyu daha çok üretmeli, daha çok biriktirmeli ve daha çok tüketmeliyiz. Her şey kontrol altına alınmalı. Her şey öngörülebilir olmalı. Böylece ölümden kaçabileceğimizi sanıyoruz. Mutlak aidiyetlere tâbi oldukça, kendimizi tekrar tekrar bir ulusun, bir şirketin, bir okulun, hatta bir markanın kimliği üzerinden tanımladıkça bu yanılsamaya inancımız artıyor sanki. Değişmez kimlikler, sanki o kimliğe ait olduğumuz sürece bizi ölümsüz kılacak hissi uyandırıyor. Din ve millete dair söylemler böyle değil mi? “Ben öleceğim ama bu ulus ilelebet payidar kalacak!”, “Ben öleceğim ama inancım beni sonsuza değin cennette yaşatacak” Peki ya dinsiz ve milletsiz olduğunu iddia eden bugünkü küresel ve rasyonel söylemimiz dini veya milliyetçi dogmalardan çok mu farklı? “Ben öleceğim ama şirketim kazanmaya, üretmeye devam edecek”, “Ben öleceğim ama ürettiğim bilgiler geleceğe gönderilmiş birer mektup olarak bâki kalacak…” Aslında belki de bilerek unutuyoruz ölümü. Durmadan düşmek, durmadan ölümle yüzleşmektense birilerine tâbi olmak, söylenenleri yapıp sıkıntılardan uzaklaşmak belki daha kolay geldiği için. Belki de bu aidiyetlerin içine doğduğumuz ve bir gün bu kimliklerimizi, ulusumuzu, dinimizi, kökenimizi, ailemizi reddetmeye kalktığımızda başımıza açacakları dertlerden ve o baskıdan korktuğumuz için… Gitgide daha çok itaat ederek, daha çok boyun eğerek, daha pısırıkça yaşıyoruz.

Oysa bu kaçışın bir sonu var mı? Neden sonra, bu kaçınılmaz soru bizi bir yerlerde yakalamayacak mı? Ve işte bu soru, yani varlığımızın ne olduğuna dair soru, bizi bir camiide, bir bayrak töreninde, bir mezuniyet kutlamasında, bir şirket toplantısında, bir dersin kürsüsünde yeniden yakaladığında tekrar düşmeye başlamayacak mıyız? Üstelik bu kez ne kadar da sıkıcı, ne kadar da boğucu, ne kadar da sıradan, ne kadar da tekdüze bir yaşama hapsolduğumuzun farkındalığıyla. Ve tüm bunları bir imamın, bir bayrağın, bir profesörün, bir patronun ardında, diz çökmüş, iki büklüm eğilmiş, boyun eğmiş olduğumuzda hissedeceğiz acıyla.

Gitgide daha pısırıkça yaşıyoruz bu çağda. Eski çağların şairlerini okumuyoruz çoktandır. Oysa şairler, o aşıkların, o isyancıların, o trajedilerin dilleri, sesleriydi yüzyıllar öncesinden gelen. Hep aynı şeyi söylemişlerdi aslında. Yahya Kemal, ‘Mehlika Sultan’dan ne diye bahsetmişti ki? Tıpkı Diyojen’nin İskender’e seslenmesi gibi, kendisini Bursa’ya sürgüne gönderen Sultan Süleyman’a seslenen şair Bâki de “öldünse ey Baki, değildir cihan mülkü Süleyman’a baki. Buna çarkı felek derler! Ne sen baki, ne ben baki…” dememiş miydi? Uzun ince bir yolda giden Aşık Veysel, tek sadık yarinin kara toprak olduğunu söylememiş miydi? Oysa kulak vermiyoruz nicedir bu sözlere. Her daim uzun ama ince bir yolda olduğumuzu unutuyoruz. Bugün artık ne yokluk, ne bozgun, ne de ölüme tahammül edebiliyoruz. Demek ki kendi varlığımıza, zaferimize ve yaşamımıza da tahammül edemiyoruz. Sıkılıyoruz, çok ama çok sıkılıyoruz. Her şeyin bizden önce öngörüldüğü ve denetim altına alındığı, düşüşün önlendiği bir çağda belki de artık yaşamıyoruz bile…

Tüm büyük bozgunlardan, yitimlerden, kayıplardan sonra bugün artık elimizde sadece ilişkilerimiz kaldı. Her şeyin hesaplı kitaplı gittiği, öngörüldüğü, bilindiği ilişkilerimiz: İş ilişkilerimiz, üretim ilişkilerimiz, siyasi ilişkilerimiz, arkadaşlık ilişkilerimiz ve cinsel ilişkilerimiz var. “Onunla ilişkimiz oldu” cümlesinin karşılığı olan bir cinsellikten ibaret sözde aşk yaşamlarımız! Tüm bu ilişkiler, belirli işlevleri yerine getirmek için rasyonalize edilmişler elbette. Metaları en verimli şekilde üretmek ve tüketmek veya hazzı ve arzuyu en verimli şekilde üretmek ve tüketmek için varlar bu ilişkiler en nihayetinde. Evet, artık kendi emeğimizi, kendi bedenimizi satma özgürlüğümüz var elimizde. Söz söyleme özgürlüğümüz var artık, üretme özgürlüğümüz, tüketme özgürlüğümüz ve elbette cinsel özgürlüğümüz var bir de. İstediğimiz kadar siyaset veya seks yapabiliriz artık! Ve istediğimiz kadar tüketebiliriz. Hiç kimse karışamaz bizlere.
Ama yine de tatminsiziz nedense? Bir türlü tatmin olamıyoruz bunca özgürlüğe rağmen. Bir türlü tam olarak doyuma ulaşamıyoruz. Ne televolelerden bozma siyaset meydanlarında yankılanan demeçlerle baştan çıkabiliyoruz artık, ne de bar çıkışı uğranılan bir otel odasında geçen iki üç saatte büyülü bir aşkın hüznünü duyabiliyoruz.

Bu çağda her şeyi tek gecelik yaşabiliyoruz ancak. İşten, okuldan, toplantıdan çıktığımız her gece, atılmışlığımız, düşüşümüz, tutunamayışımızla yüz yüze geldiğimiz her gece, hınçla, öfkeyle sarılmaya, tutunmaya çalışıyoruz, bir kimliğe, bir ideolojiye, albenili bir ürüne veya bir bedene. Ve işte o an ait olduğumuz kimlikler sarsılacak, ideolojilerimiz çökecek, aldıklarımızın modası geçecek, sarıldığımız bedenler ellerimizden kayıp gidecek ve bir an yeniden düşmeye, ölümüzle, yokluğumuzla yeniden yüzleşmeye başlayacağız diye ödümüz kopuyor. Ulusal kimliğimizi yitirince bir dine, bir tarikata sığınıyoruz, onları kaybedince bu kez tüketim mallarına tutunuyoruz. Hiçbiri olmayınca uyuşturucuyla kaçmaya çalışıyoruz geçiciliğimizden. Ve yine mülk edinmeye çalışıyoruz dünya malını, bu ölümlü dünyada mülkiyet denen kavramın ne kadar yalan olduğunu unutarak ve yine kendimizi temellük ediyoruz bir ırka, bir kökene veya mutlak bir fikre, tarihin zaman içinde inşa edilmiş, keyfi ve geçici bir söylem olduğunu unutarak…
Oysa korkunun ecele faydası olmadığını çok önce söylemişti atalarımız. Bir türlü mülk altına alamıyor, üzerinde iktidar kuramıyoruz bu dünyanın. Ve hiçbir şeyi mülk altına alamamaktan ve bu dünya üzerinde gerçek bir iktidar kuramamaktan dolayı da büyük bir hınç duyuyoruz. Hem de tüm bu bolluk, bereket ve özgürlükler içinde.
Bu tam da iktidarsız bir erkeğin, tecavüz ederkenki hıncını andırıyor. Kendi tatminsizliğiyle, kendi korkularıyla, her şeyin kendi kontrolü dışında elinin altından kayıp gitmesiyle başa çıkamadığı için karşısındaki kadını en kolay sahip olabileceği bir şekilde bedene/ete indirgeyen ve kendi zayıflığının ancak bu şekilde üstesinden gelebilen bir zihniyet bu. Ne var ki, bu bedene sahip oluş, geçici bir tutunuştan sonra uçup gidiyor yeniden. Cinsel özgürlüğün sınırsız olduğu bu çağda böylece her gün biriyle yatmanın yolları aranıyor. Zihinler, durmadan başka bedenler arzuluyor bu aidiyetsizlikle başa çıkabilmek için. Kültürümüz artık aşkla baştan çıkmaya ve kendi yok oluşuna doğru göz göre göre sürüklenmeye değil, bir cinsellik iktisadına, bir an önce arzunun üretilip harcanmasına, kısacası erken boşalmaya dayanıyor. Tüketim toplumu dedikleri işte bu olsa gerek. Tüketim toplumu böylesi bir hınç toplumu aslında, belki de insanların durmadan birbirlerine tecavüz ettikleri ve erken boşaldıkları bir iktidarsızlık ve bir doyumsuzluk toplumu. İnsanlar, bu atılmışlıkla başa çıkamadıkça, ölümlerinden, geçiciliklerinden korktukça ve kaçtıkça tüketiyorlar sapkınca. O veya bu markayla, şu veya bu ürünle geçici de olsa mülk altına alma hissi duyuyor, aidiyetler kuruyorlar ve sonra bu his uçup gidiyor ve insanlar yeni tatminler arıyorlar nafile.
İçinde yaşadığımız düzen de her zaman tutunabileceğimiz bir şeyler veriyor bize nasıl olsa. Çizilmiş bir çerçevenin içinde oynayıp duruyoruz. Ölümü unutmak, geçiciliğimizi bastırmak için kendimize öyle mutlak bir denetim ve kontrol ağı kurmuşuz ki, kesintisiz bir tutunuş ve aidiyet hissi karşılığında korkunç bir tahakküm zincirinin parçası haline gelmişiz en nihayetinde. Dini ve dogmayı ortadan kaldırdığımızı iddia edip, kendi ellerimizle yarattığımız bir kapitalizmin ve ırkçı bir milliyetçiliğin hapishanesine kilitlemişiz kendimizi. Ve kendimizi kendi ellerimizle kapattığımız bu hapishanenin dışına çıkmaya artık hiç mi hiç cesaretimiz kalmamış. Çünkü bir gün oradan çıkarsak, kendi atılmışlığımızla, tüm anlamları yeniden kurmak zorunda kalacağımız bir hiçlikle baş başa kalacağımızdan ve büyük endişenin de işte o zaman başlayacağından korkmuşuz. Bu müthiş bir korku. Siniklik ve pısırıklığımız işte bu yüzden.
Belki de toplumun temel direğini oluşturan orta sınıflar işte tam da böyle korkutuluyor, ödleri kopuyor günün birinde tüketim oyuncakları, sanat galerileri, sinema salonları, konserleri, üniversiteleri ellerinden alınacak ve ortada kalacaklar, şairler gibi parasız pulsuz sınırlarda gezinip duracaklar diye. O kadar korkuyorlar ki, karşılığında onlara bu ürünleri, bu garantiyi sağlamayı vaad eden bir düzen için sıkıcı, sıradan, belirlenmiş, öngörülmüş bir yaşamı sürdürmeyi kabulleniyorlar. Yoksa göz göre göre şirket yaşamı denen böyle bir işkenceye, böyle bir depresyona nasıl katlanır insan? Belki bugün bir şirkette üst düzey yönetici olanlar tüm bunları hepimizden çok daha iyi anlatabilirler.
Ne kadar ironik değil mi? Kendi aşkı ve ölümüyle baştan çıkmış sersefil ve cesur bir şair ile kendi aşkından ve ölümünden kaçan takım elbiseli ve pısırık bir şirket patronunun nihayet aynı sonda buluşması ne kadar ironik. Bugün yaşamın ölümden ayrılmaya çalışılmasının sonuçları ne kadar da ironik!
Peki ya bu tekdüzelikten, bu sıradanlıktan, aşkın arzunun iktisadına indirgendiği bu cinsel iktidarsızlık ve erken boşalma kültüründen bir an olsun sıyrılmak, bir süreliğine de olsa sınırları zorlamak, o sınırlarda gezinmek istersek ne olacak?
Sanırım işte o anda da bu sefer iktidarsız bir siyasetin tecavüzüne uğrayacağız, kaçınılmaz olarak. Karşımızda artık kendi ölümünü arayan, ölüme meydan okuyan bir iktidar yok. Tam tersine, iktidar artık sadece kendi ölümünden kaçıyor, kendi yok oluşundan deli gibi ödü kopuyor. Tam da bu yüzden, karşısına çıkan ne varsa hepsini kendisine tâbi kılmaya, kontrol etmek için herkesi aynılaştırmaya, öngörebilmek için davranışlarımızı hesaplanır hale getirmeye ve en nihayetinde tüm farklılıkları yok etmeye çalışıyor. Farklı olan, iktidarsız siyaseti tehdit ediyor çünkü. Farklı olan, norma uymayan, denetlenemiyor ve iktidarsız siyasetin foyasını ortaya çıkarma potansiyeli taşıyor çünkü. İşte bu yüzden, bugün artık hiçbir işlevi kalmamış, formaliteden ibaret hale gelmiş olan devlet de, ölümünü örtbas etmek için hınçla, öfkeyle şiddet saçıyor dört bir yana. Hayatlarımıza tecavüz ediyor. Evlerimizde telefonlarımız dinleniyor, e-maillerimiz okunuyor, açık alanlarda kameralar gündelik hayatımızı gözetliyor, her kapalı mekana girişimizde üzerlerimiz aranıyor… Paranoyak bir güvenlik kaygısı an be an sarıyor her yanı.
Siyasi iktidarlar tarihin hiçbir döneminde belki de bu kadar korkak olmamıştır. Devletler, şirketler ve orduları, bırakın örgütlü toplulukları, tek tek, birey birey, kendi vatandaşlarından terörist olabilirler, her an kendilerini havaya uçurabilirler diye bu denli korkar hale gelmemişti şimdiye kadar. Tüm bunlar aslında bugün siyasi iradenin ne kadar güçsüz, ne kadar iktidarsız, ne kadar da ölümden ve geçicilikten kaçar olduğunun en çarpıcı dışavurumları olsa gerek. Bugün Amerika’nın yaptıklarından daha çarpıcı bir örnek olabilir mi olan biteni görebilmek için? Neredeyse havaalanında köpek havlasa kırmızı alarm verecekler. Peki ya saldırmak için dünyanın en zayıf ülkeleri Afganistan ve Irak’ı seçmelerine ne demeli? Eskiler olsa “ayı bokuyla oynuyor” derlerdi, oysa bugün gerçekten de kendi bokundan korkan bir süper gücümüz var bu dünyada.
Mutlak güç mutlak güçsüzlükle hiç bu kadar eşitlenmemiştir belki de bugüne kadar…
En ufak bir farka tolerans tanıyamayacak denli iktidarsız, o denli paranoyak ve korkak bir siyaset, elbette kendi güvenliğini korumak, kendi ölümünü engellemek adına, ona verilen oyuncaklarla oynayacak, çılgınca tüketip bir türlü tatmin olmayacak, cinselliği özgürce yaşayıp asla doyuma ulaşamayacak, ve sıkıcı işine giderken verilen bu oyuncaklar karşılığında sesini çıkarmayacak, düzenin yeniden üreticisi ve normun belirleyicisi orta sınıflar isteyecektir. Kapitalist orta ve üst sınıflar da, ellerinden bu oyuncakları almak veya en azından bu oyuncakları onlarla paylaşmak isteyecek, kapitalizmin uyuşturucu ve unutturucu işleyişini sekteye uğratacak ve onları hiçlikleriyle, yok oluşlarıyla baş başa bırakabilecek, huzurlarını kaçırıp aidiyetlerini sarsacak herkesin, göçmenlerin, azınlıkların, yoksulların, farklı renkten olanların veya farklı düşünenlerin, aynı olan karşısında potansiyel birer tehdit ve hatta terörist olarak damgalanıp siyasi yetkililerin güvenlik ağı tarafından etkisizleştirilmesini, ya bastırılmasını ya da dışlanmasını isteyecektir.
Kısacası bugün içinde yaşadığımız pısırıklar çağını, siyasal iktidarsızlık ile cinsel iktidarsızlık arasındaki; ırkçı bir siyaset ile küresel kapitalizm arasındaki; bu kaygı verici işbirliği belirlemektedir büyük oranda.
Tam da siyasetçiler ve tüketicilerin ölüme dair ortak kaygı ve korkuları, baştan çıkmaktan, bozgundan ve yenilgiden bu denli çekinmeleri yüzünden, iş yaşamının sıradanlığına, tüketim kültürünün tecavüzüne ve aynı olanın, normal olanın tahakkümüne maruz kalan bizleri baştan çıkaracak pek az şey kalmıştır bu dünyada… Bizleri baştan çıkarmak için artık gerçekten sınırları bir hayli zorlamak gerekmektedir. Ve sınırları bir hayli zorlayan neredeyse tek bir eylem çeşidi kalmıştır geriye: İntihar bombaları!
Evet, bugün artık neredeyse sadece intihar saldırıları baştan çıkarabilmektedir bizleri. Hemen herkesin kendi geçiciliğini unutmaya, ölümünden kaçmaya, yok oluşundan uzaklaşmaya çalıştığı bir dünyada, göz göre göre kendi ölümlerine doğru yol alan, ölüme meydan okuyan intihar bombacılarının eylemlerinin bizleri bu denli baştan çıkarması hiç de tesadüf değildir. Bu eylem biçimi, tam da yaşamların git gide sıradanlaşıp sıkıcılaştığı ve siyasi iradenin de git gide korkaklaşıp paranoyaklaştığı bir pısırıklar çağı tarafından kışkırtılmıştır adeta. Bugün ister beğenelim, ister beğenmeyelim, ister alkışlayalım ister kınayalım, ister olanlara sevinelim ister üzülelim, bu eylemlerin en nihayetinde bizleri baştan çıkardığını kabul etmeliyiz. Her intihar saldırısı haberinin ardından televizyonların ekranına bu denli yapışmamız, onca başka olay dururken günlerce bu eylemler üzerine bunca konuşmamız muhtemelen bundandır. Çünkü bu eylemleri düzenleyenler, devletlerin, şirketlerin ve onların ordularının ellerindeki en büyük kozu, farklı olanı aynılaştırmak için yöneltilebilecek en büyük caydırmayı, yani ölümle tehdit etme imkanını, kendi ölümlerini ortaya koyarak, onların ellerinden almaktadır. Biz de bir parçası olsak da, içinde yaşadığımız düzenin böylesi küçük düşmesi, ne yapacağını bilememesi ve geçici de olsa kesintiye uğraması hiç şüphesiz bizleri baştan çıkarmaktadır. Zira bu türden saldırılar demokratik müzakereden fiziksel cezalandırmaya kadar türlü normalleştirme ve aynılaştırma araçlarına başvuran bir siyasetin elini kolunu bağlarken, devletin halkın güvenliğini sağlama kaygısıyla varolduğuna dair yalanın da foyasını meydana dökmektedir.
Ne var ki, bu tür eylemler, çevremizdeki güvenlik ağının daha da sıkılaşması için, devletler tarafından, kendilerini korumak için, güya vatandaşları koruyoruz gerekçesiyle, meşruiyet sağlamak üzere kullanılmaktadır en nihayetinde. Bizleri bir anlığına baştan çıkarmış olsalar da, intihar eylemleri sonuçta üzerimizdeki tahakküm ağının daha da kuvvetlenmesinden başka bir şeye hizmet etmemektedir. Bu tür saldırıların, paranoyak bir siyasetin ekmeğine yağ sürdüğü aşikardır artık. İktidarsız siyasetin tecavüzcü şiddeti, intihar eylemcilerinin şiddetini kışkırtarak aslında normu konsolide etmektedir. Böylece artık insanları kolaylıkla ikiye ayrılabilen bir söylem kurulabilir: Norma uyup itaat edenler yani hakiki vatandaşlar ve herhangi bir şekilde, diliyle, rengiyle, kökeniyle, cinsiyetiyle, fikriyle, zikriyle norma uymayıp farklı olanlar yani aktif veya potansiyel teröristler.
Bundan böyle her an, herhangi bir gerekçeyle terörist olarak damgalanıp göz altına alınmamız işten bile değildir. Böylece bu paranoya artık bize de bulaşmıştır. Ve burada dile gelenler hiç de mübalağa değildir. Keşke öyle olsaydı. Ama değil. Amerika Birleşik Devletleri, daha geçen aylarda “dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan birini, herhangi bir zamanda ve herhangi bir gerekçeyle terörist olarak niteleyip göz altına alma hakkı”na dair bir yasayı onaylamış ve bu imkanı ulus-ötesinde de uygulayabilmek için halihazırda çok sayıda yabancı devletle de temasa geçmiş bulunmakta. Uluslararası hukukun bu son uygulaması, açıkça tüm bir dünyanın, insanların sorgusuz sualsiz ve yargılanmaksızın demir parmaklıklar ardında alıkonulduğu Guantanamo toplama kampı haline gelmesi demektir. Ve bizleri bu toplama kampına tıkmaya çalışanlar sadece polisler ve askerler olmayacaktır.
11 Eylül’ün hemen ardından gerçekleşen Afganistan ve Irak’ın işgalleriyle paralel olarak hemen hemen tüm dünyada ırkçılığın, yabancı düşmanlığının, sofu bir dinciliğin ve muhafazakarlığın yeniden yükselmesi hiç de tesadüf değildir elbette. Faşistler, yeniden devletler tarafından sokaklara salınmıştır ve geçmişte olduğu gibi şimdi de yaptıklarına göz yumulmaktadır. Onlar bu küresel açık hava toplama kampının bekçi köpekleri olarak farklı olanları kokularından tanıyıp ısırmak için salıverilmişlerdir hiç şüphesiz. Ölüm ve yok oluşlarından duydukları korku ve paranoya dolayısıyla her milletten, her dinden, her cinsiyetten, her düşünceden, her sınıftan, her renkten hemen tüm insanları hınçla, öfkeyle küresel düzene mutlak olarak tâbi kılmaya çalışan, ısrarla farklı duranları ise gözünü kırpmadan yok eden yeni bir tür küresel faşizmle karşı karşıya olduğumuz çoktan su yüzüne çıkmaya başlamıştır.

Guantanamo’nun Külleri
belki sen belki ben
belki de biz ve onlar
kumdan kaleler kuran denize doğru
bakarsın yeniliriz hayat denen bu oyunda
cemresi oluruz yarınların

Bugün içinde yaşadığımız dünya, farklılıklarıyla baş edememekten, tekdüzeleşmekten, yaşamların öngörülür, kontrol altında tutulur ve gitgide bağımlı kılınır hale gelmesinden mustariptir. Tüm bunların tezahürü olarak yeniden yükselmekte olan korkunç bir ırkçılığın şiddeti etrafımızı daha şimdiden kana bulamaya başlamakta, bu politikaların mağdurlarını susturmayı, tüm bu olan bitene karşı çıkanları da sindirmeyi kendisine amaç edinen korkunç bir güvenlik ağının gölgesi de her geçen gün üzerimizi daha da karartmaktadır. En ufak bir farklılığa tahammül edemeyen iktidarsız siyasetçilerin kışkırttığı terörünün şiddeti altında yaşıyoruz nicedir.

Hiç şüphesiz tüm bu ilişkiler birbirinden beslenmektedir. Siyasiler de kendileri gibi pısırık ve itaatkâr bir orta sınıf ister ve bunu doyumsuz bir tüketimi kışkırtarak başarırlar. Yaşamlarının tekdüzeleşmesi pahasına orta sınıflara vaad edilen güvenlik ağı da, hem siyasi otoriteyi hem de kapitalist sınıfları, içinde bulundukları pozisyonları muhafaza etmek noktasında birbirlerine yakınlaştırır. Güvenlik ağının tahakkümü karşısında hortlayan terör de sadece bu ağı daha da sıkılaşmış olarak yeniden üretir. Sonuçta, teröre dair inşa edilmiş bir söylemin altında farklı olan dışlanırken bir yandan da bu ötekileştirme aracılığıyla norm ve ‘normal olan’ belirlenir ve normu korumak adına tüm bu güvenlik ve denetim ağı da bir kez daha meşrulaştırılır.

Böylece bizler de gündelik hayatlarımızda, yaşamlarımızı, özel güvenlik elemanlarının denetiminden geçerek girdiğimiz her geçen gün daha da devleşen alışveriş merkezlerinin içinde veya artık hiç de tekin olmayan evlerimizde TV’lerin, kameraların, uyduların gözetimi altında sürdürmek durumunda kalırız.
Dolayısıyla gitgide daha öngörülebilir, gitgide daha güvenli, gitgide daha sıradan, gitgide daha hijyenik bir yaşam sürdürür hale geliyoruz. Gitgide pısırıklaşıyoruz. Bu sırada yaşam destek sistemlerimiz ise tamamen küresel ağa, yüksek teknolojiye bağımlılaşıyor ve bağışıklık sistemlerimiz son derece hassaslaşıyor. Her şey adeta pamuk ipliğine bağlı artık. Ve bizler bu ağa gitgide daha da bağımlılaşırken bu iplik her geçen gün daha da inceliyor. Bir bilgisayar programı gibi, girdisi çıktısı belli bir düzende, verilen görevi yerine getiren küresel yarıiletken ağın içinde dönenip duruyoruz Kısacası fişimizi çektikleri anda işimiz bitik!

En ufak bir tepki anında cezalandırılıyor. Aynı olanın tahakkümü, her türlü farklılığı anında sindirmeye programlanmış durumda. Korkunç bir ırkçılık ve dincilik, bu görevi üstlenmek üzere yeniden canlandırılıyor. Bugün sıradanlığın, tekdüzeliğin dışına çıkanlar, cinsiyetine, diline, dinine, ırkına, ten rengine göre ötekileştiriliyor ve bütün bir güvenlik düzeni de bu dışlama üzerinden tesis ediliyor. Farklı olanı uzaklaştırmak ve statükoyu muhafaza etmek, ölümü unutup, biriktirme ve üretim ağına dönmek bu çağın insanlarının en büyük kaygısı olmuş.
Kapitalizm ve ırkçılık arasındaki bu yakın işbirliği dünyamızı bir Guantanamo kampına dönüştürmek üzere adım adım ilerliyorlar. Artık bu kadarı da olmaz, çok abartıyorsun mu diyorsunuz? O zaman biraz televizyonunuzu açın veya gazetelerden birkaç sayfa çevirin. İşte 11 Eylül’den sonra ABD’nin tüm şehirlerindeki tüm evlerde boy boy dalgalanan Amerikan bayrakları, işte Cumhuriyetçi Parti iktidarı ve kürtaj ve eşcinsellik karşıtı sofu dincilerin yüz binleri sokağa döken sloganları! Ya Avrupa? Daha geçen ay İngiltere’de sadece müslüman kökenli bir ülkeden gelmiş olduğu için kim bilir kaç kişi tartaklandı, kaç kişi tehdit edildi, dışlandı, kaç kişi yaralandı, kaç kişinin dövülerek canı alındı? Kimisini polis yaptı, kimisine göz yummakla kaldı. Fransa’da arka arkaya, iki üç hafta boyunca siyah göçmenlerin kaldığı evlerde onlarca insan yakıldı. Polise göre olan biten kundaklama değil sadece kazaydı. Bu kazaların hep de siyahların mahallelerinde meydana gelmesi ise ya tesadüf ya da onların dikkatsizliği olsa gerekti! Haydi o kadar uzağa gitmeye gerek yok. Ya burada olanlara ne demeli? Daha dün buralarda bir zamanlar Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta olanların tekrarı yaşanmaya başlamadı mı? Önce yakılan bir bayrağın bahanesiyle sokaklar doldu taştı, sonra Trabzon’da bir grup genç sokağa salınanlar tarafından linç edilmeye çalışıldı, sonra Bozöyük’te otobüsler taşlandı, sonra 6-7 Eylül 1955’te İstanbul’daki Rumlar’ın dükkanlarını talan eden ırkçıların ibret dolu fotoğraflarının sergilendiği salon aynı zihniyetin mensuplarınca basıldı ve nihayet Cuma namazı çıkışlarında “ya şeriat ya ölüm” nidaları duyulmaya başlandı. Elbette devlete göre bunlar halkın içinden gelen öfkenin yansımalarıydı. Ve elbette tüm bu olayların failleri gözaltına dahi alınmayacak, bilakis televizyonlara çıkıp gururla “bir daha olsa yine yaparım” diye haykıracaktı. Ve nihayet ırkçılık, karşı-ırkçılığı kışkırtacak ve azınlıkların kendilerini onlara atfedilen ırksal köken üzerinden tanımlayıp öfkeyle ayaklanması ile şiddetini besleyecekti. Tüm bu olan bitenin elbette bir anda tesadüfen ortaya çıkmadığı aşikardır. ABD’de, Avrupa’da, Türkiye’de ve dünyanın başka dört bir yanında bu kez hemen her yerde eş zamanlı olarak yükselen küresel bir faşizm, kanlı dişleriyle sırıtmaya başladı bile. Ve siniklikten, pısırıklıktan beslendikçe pek yakında kahkahalarla gülmeye başlayacak.

İşte tam da bu noktada, küresel kapitalizmin tekdüzeleştirici buyruğu ile ayaklanan ırkçılığa, yabancı düşmanlığına ve etnik ayrımlara karşı yeni bir mücadele geliştirilmesi gerekmektedir. Böylesi bir ayrımcılığa ve böylesi bir şiddete, ırkçıların tanımladıkları ayrımları kabul ederek ve onlar gibi şiddete başvurarak karşı koymak bizi hiçbir yere götürmeyecektir. Türk milliyetçilerine karşı Kürt milliyetçilerinin, Avrupalı Hristiyanlara karşı oradaki Müslümanların, beyazlara karşı siyahların, erkeklere karşı kadınların saflarını tutmak, ezilenlerin yanında savaşmak başta akla ilk gelen ve kaçınılmaz tek yol gibi gözükse de aslında böylesi bir direniş, insanları ikili karşıtlıklar üzerinden tanımlayıp kendi homojenleştirici tahakkümünü, karşıtlığın öteki tarafı üzerinden kuran bir söylemi yeniden üretmektedir. ‘Zayıfın’ yanında olmak bugün artık onu zayıf olarak tanımlayanın bu atfını meşrulaştırıp onun ekmeğine yağ sürmektedir. Zira böylece bir yandan kadın olan, siyah olan, Türkiye’de Kürt, Avrupa’da Müslüman olan, ona atfedilen kökeni onaylamış, beraberinde gelen ‘zayıflık’ sıfatını da kabullenmiş olmakta, diğer yandan da Türklük’e dair kimlik, Türk-olmayanlar, Avrupalılık’a dair kimlik, Avrupalı-olmayanlar, erkeklik’e dair kimlik erkek olmayanlar, beyazlık’a dair kimlik de beyaz-olmayanlar, yani bir şekilde kendilerine ‘eksik’lik atfedilenler üzerinden yeniden ve tekrar tekrar kurulmakta ve böylesi bir söylem içinde yaşadığımız tahakküm ağını daraltmaktadır. Peki o zaman ne yapacağız? Kimin yanında olacağız?
Belki de hiç kimsenin! Bu çağda mücadelemiz belki tam da bu ikili karşıtlıkları, tahakkümcü söylemlerin kurduğu ırka, renge, dine, ulusa, kökene, cinsiyete dair tüm dayatmacı kategorileri, tüm zorunlu tercihleri ve kimlikleri reddetmek üzerine olmalıdır. Her türlü mutlak aidiyeti sarsacak bir eylem ve söylem üretmeliyiz belki de. Bunu da ancak ölümlülüğümüzle, geçiciliğimizle yeniden yüzleşerek başarabiliriz en nihayetinde. Hiçbir mutlak aidiyet yok, hiçbir mutlak kimlik, mutlak köken ve mutlak beden yok! Her şey zaman ve evren içinde değişebilir, her şey en kısa an içinde bir başka şeye dönüşebilir. Farklığımız işte bu sonsuz devingenlik içinde sonsuz kere sonsuz ihtimali barındıran bir çeşitliliktir aslında. Yoksa sadece kadın ya da erkek, siyah ya da beyaz, Türk veya Kürt olmak değildir marifetimiz. Öyle olsaydı, o zaman nasıl bu kimliklerin ötesinde bir varoluş tahayyül edebilirdik ki? Hiçbir şey zorunlu ve mutlak olduğu için kurulmamıştır. Bizler de işte tam da bu yüzden, artık hayatın ve aidiyetlerin geçiciliğinin bilincinde, her türden kategorizasyonların ötesinde bir politika düşünmeliyiz. Ancak böylece gerçekten farklılıklarla bir arada yaşamanın yollarını aramaya koyulabiliriz. İçine atıldığımız ve dolayısıyla hem belirlenmişi hem de belirleyeni olduğumuz bir dünyanın içinde ömür adlı bize tanınan kısa zaman dilimi içinde belki ancak bize atfedilen kimliklerimizin mutlaklığını kırıp geçici aidiyet ve anlamlar içinde savaşarak yıkabiliriz içine hapsedilmeye çalışıldığımız toplama kamplarını.

Bunun için sanırım geçmişin mitik kahramanlarını yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var. Kendi ölümüne meydan okuyanların, kendini feda etmekten, kaybetmekten, yitip gitmekten, yok olmaktan korkmayanların ve dolayısıyla var olmaktan, yaşamaktan, başkasıyla yüzleşmekten, yaratmaktan ve sevmekten de korkmayanların öykülerini bu kez hüzün duymadan ve şaşırmadan bir kez daha dinlemeliyiz. Ve tabii bir de geçmişin şairlerine daha çok kulak vermemiz gerekiyor yeniden. Çünkü onlar her zaman sınırlarda gezinenlerin, uzun ve ince bir yolda yürüyenlerin sesleri olmuşlardı. Bugün de alevler içinde yanan Guantanamo’nun küllerinin arasından çıkıp gelen yeni insanın sesini daha şimdiden işitenler belki de yalnızca onlardır…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s