AKP Fuzuli İnşaatlar Enstitüsü

camlica_camii3Türkiye’nin ekonomisi iyiye gitmiyor. İthalata dayanan ve bu ithalatı finanse edecek yabancı fonların akışına bağımlı olarak ayakta durabilen Türkiye ekonomisinde dengeler son aylarda ciddi biçimde sarsıldı. Bunun en açık göstergesi geçtiğimiz iki ayda Türk lirasının Amerikan doları karşısındaki hızlı değer kaybı oldu.

Ekonomik büyüme oranı da son dönemlerde beklentilerin oldukça altında kaldı. Veriler bu az miktardaki ekonomik büyümenin de özel sektörden ziyade büyük oranda kamu yatırımlarından kaynaklandığını gösteriyor. Peki devlet, ekonomiyi ayakta tutmak için neye yatırım yapıyor, kamu kaynaklarını nerelere harcıyor?

Daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi (bkz:“Yabancı Sermayenin Türkiye Lobisi AKP Hükümeti) AKP döneminde gerçekleştirilen yatırımların çoğu inşaat ve turizm alanlarından ibaret kaldı. Bir dönem hızlı nüfus artışı ve büyük kentlere göç ile hızla büyüyen inşaat sektörü, kentleşme oranının doyum noktasına yaklaşması ve nüfus artış hızının da düşmesi ile beraber krizin eşiğine geldi. İstanbul başta olmak üzere büyük kentler kimsenin satın almadığı on binlerce boş daire ve kimsenin gitmediği onlarca alışveriş merkezi ile doldu. Konut ve alışveriş merkezleri boş kalınca bu defa Yeni Havaalanı, Üçüncü Köprü, Kanal İstanbul, Yenikapı sahiline dolgu miting alanı, Çamlıca tepesine dev camii gibi gereği ve anlamı belirsiz, çevreye olumsuz etkileri göz önünde bulundurulmamış altyapı projelerine yönelindi.

Bu projelerin ortak özelliği hepsinin “dev” olması ve reklam ve tanıtımlarının da bu özellikleri yani “devasa boyutlarda” olmaları üzerinden yapılması oldu. Ama bu “dev” yapıların içini dolduracak “dev” bir toplumsal talep olup olmadığı hep meçhul kaldı. Bu kadar “devasa” projeleri hayata geçirmeye kalkarken herhangi bir talep araştırması yapmaya, sivil toplum örgütlerinin görüşünü almaya, kamuoyunun nabzını yoklamaya tenezzül edilmemişti belli ki.

Tüm bu projeler ekonomiyi canlandırmak için kaldırım taşlarının sökülüp yeniden yerine dizildiği dönemleri hatırlatıyor ve AKP iktidarı altındaki ekonominin krizinin iyice yaklaştığını bizlere haber veriyor.

Şimdi dilerseniz bu fuzuli projelerin en dikkat çekenlerine tek tek ve daha yakından bakalım:

1-Çamlıca Tepesine Hiçbir Zaman İçi Tamamen Dolmayacak “Dev Camii”
İstanbul’un siluetini bozduğu, Sultanahmet Camii’nin büyükçe bir taklidi olduğu gibi tartışmaların gölgesinde Çamlıca tepesine yapılacak “dev” camiinin temeli 6 Ağustos’ta atıldı. Anaakım medyada camiinin tanıtımı başbakan Erdoğan’ın çok sevdiği bir biçimde çok ve büyük sayılar verilerek yapıldı. Buna göre Çamlıca Camii “15 bin metrekare üzerine kurulacak çok büyük bir camii. Camide aynı anda 30 bin kişi, iç ve dış avlu dâhil edildiğinde aynı anda 50 bin kişi namaz kılabilecek.” Peki, camiinin açılış günündeki olası istisnai durum dışında bu camiide gerçekten 50 bin kişi hiç aynı anda namaz kılacak mı? Çamlıca bölgesinin seyrek nüfusu ve civardaki camiilerin dâhi boş kaldığı göz önünde bulundurulursa Çamlıca’ya dev camii projesinin bir ihtiyacı karşılamak yerine muhteris bir iktidarın gösteriş arzusunu tatmin etmek için hayata geçirildiği anlaşılıyor.

Avukatların dövülüp sürüklenerek gözaltına alındığı Avrupa’nın en büyük adalet sarayı Çağlayan Adliye’si örneğinde görüleceği üzere ebadın büyüklüğü adaleti olduğu gibi ibadeti de yüceltmiyor. Peki, bu büyüklük hırsı neden? Bir nedeni gösteriş arzusu dedik ama esas neden inşaatın büyüklüğü üzerinden kârları ve rantı artırmak. Camiinin ihale bedeli 111 milyon 500 bin lira. Bu şimdiye kadar bir camii inşaatı için yaratılan en yüksek rant. Camiinin tamamlandıktan sonra boş kalıp kalmayacağı veyahut gerçekten bir ihtiyaca cevap verip vermeyeceği bu yüksek rantı elde edecekler için belli ki önem taşıyan bir sorun değil.

2-Yenikapı Sahilinde Kimsenin Kullanmayacağı 1 Milyon Kişilik Dolgu Miting Alanı
yenikapi-miting-alani-2
Yenikapı sahili dolduruluyor. Projenin adı “İstanbul Metropolü Miting ve Gösteri Alanı”. Hedef yine “dev” bir alan inşa etmek. Sayılar da her zamanki gibi devasa: Yenikapı sahilindeki dolgu ve inşaat çalışmaları tamamlandığında 518 bin metrekaresi dolgu, tam 715 bin metrekare büyüklüğünde bir miting, gösteri, konser ve yeşil alan olacak. Bu alanda 700 bin ila 1 milyon arasında kişi miting yapabilecek. Peki, Gezi direnişi sonucu Gezi Parkı’nın kazanıldığı ve Taksim Meydanı ve çevresinde siyasi mücadelenin yükseldiği bir ortamda kim sesin dağılacağı, göstericilerin polis ile deniz arasında göz göre göre tuzağa düşeceği Yenikapı sahilinde miting yapmak isteyecek? Yenikapı sahilindeki dolgu miting alanı tıpkı Çamlıca Camii gibi kullanım değeri sıfır olan, ancak inşaatın ihale edildiği firmalara büyük rantlar elde etme imkânı sunacak bir proje. Bu projenin kullanım değerinin olmaması bir yana tarihe ve çevreye vereceği zararlar da inşaat rantının gölgesinde kalmış durumda. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, denize dolgu yapılmasının denizi kirleteceğini ve alanın depreme dayanıksız olduğunu söylüyor. Bozoğlu, dünyada gelişmiş ülkelerde uygulanmayan dolgu sisteminin her açıdan bir çevre felaketi anlamına geleceğinin altını çiziyor. “Denize ait olmayan beton yığınını oraya koyarak dolgu yapmanız denizi kirletmek anlamına gelir. Bu tıpkı denize çöp poşeti atmak gibi bir şey. Marmara ve Karadeniz’deki kirliliğin nedeni oradaki biyoçeşitliliğin azalarak canlıların ölmesi. Yani denizi doldurarak hem inşaat kaynaklı bir kirlilik oluşacak hem de ekosistem bozulacak.” (Bianet’teki ilgili yazı için bkz: “Yenikapı’daki Miting alanı Ekosistemi Bozar”)

Tüm bu uyarılara ek olarak Yenikapı sahilinde yapılacak meydanın tarihi yarımadanın silüetini ve topoğrafyasını bozacağının ve arkeolojik mirası etkileyeceğinin belirtmesine rağmen rağmen proje Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın onayıyla başlatıldı. Yenikapı İDO İskelesi ile Kennedy Caddesi arasındaki sahil şeridinde inşa edilmeye başlanan meydan için denizin dibi taşla doldurulacak. Dolgu alanının hemen yanında yer alan UNESCO’nun dünya mirası listesindeki 8500 yıllık kentsel ve arkeolojik sit alanı da tehdit altında kalacak.
Okumaya devam et

Ekonomi Kimin İçin Büyüyor? Türkiye’de Gelir Dağılımı Dengesizliği

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 10 bin 578 hanede 2011 yılında yüz yüze yaptırdığı “Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması”nın bir bölümü 2012 yılında yayınlanmıştı. Araştırmanın tamamının Şubat 2013’te internette yayınlanmasıyla beraber Türkiye’deki gelir dağılımının içler acısı haline dair önemli bulgular ortaya çıkmış oldu.

(Araştırmanın tamamı için bkz:“Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması”)

Araştırmanın gelir dağılımıyla ilgili bölümdeki sonuçları şöyle:

Türkiye’de yaklaşık 19 milyon aile var.

Ailelerin yüzde 1.2’sinin aylık geliri 5.600 TL ve üzeri.
Ailelerin yüzde 3.8’inin aylık geliri 3.200-5.500 TL arası.
Ailelerin yüzde 16.5’inin aylık geliri 1.900-3.000 TL arası.
Ailelerin yüzde 16.9’unun aylık geliri 1.250- 1.870 TL arası.
Ailelerin yüzde 23.1’inin aylık geliri 815-1.200 TL arası.
Ailelerin yüzde 32.1’inin aylık geliri 450-810 TL arası.
Ailelerin yüzde 6.4’ünün aylık geliri 430 TL civarında.

Araştırmadan çıkan bu veriler Türkiye’deki hanelerin %61.2’sinin ayda 1200 TL veya altında gelirle hayatta kalmaya çalıştığını gözler önüne seriyor. TÜRK-İş ve DİSK’in tespitlerine göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırının aylık 1050 TL civarında olduğu göz önünde bulundurulursa Türkiye’de halkın üçte ikisi açlık sınırının ya altında ya da bu sınıra çok yakın bir gelirle hayatta kalmaya çalışıyor.

Bu araştırmanın bir diğer çarpıcı sonucu ise AKP hükümetinin “kişi başına düşen geliri 10.000 dolara çıkarttık” söyleminin halkın geniş kesimleri için hiçbir şey ifade etmediği. Tabii aslında toplam Gayri Safi Milli Hasıla’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunan bir istatistiki veri olan “kişi başına düşen milli gelir”, “Türkiye’de Aile Yapısı” araştırmasının konu ettiği bir ailenin evine giren toplam geliri tam olarak yansıtmamakta. Ne var ki, tüm gelir-gider ve para aktarımlarının toplamını hesaba kattığı için daha yüksek gözüken “kişi başına düşen milli gelir” miktarını AKP hükümeti sanki Türkiye’de “kişi başına düşen hane geliri” ile aynı şeymiş gibi çarpıtarak kullanmayı sürdürüyor. Halbuki kişi başına düşen yıllık 10.000 dolar milli gelir yaklaşık 18.000 Türk Lirasına denk geliyor, bu da aylık 1.500 liraya tekabül ediyor. Bu durumda 4 kişilik bir hanenin eline ayda 4 x 1.500 TL yani 6.000 TL geçmesi gerekiyor ki, yılda kişi başına 10.000, hane başına da 40.000 dolar gelir söylemi gerçek olsun. Halbuki “Türkiye’de Aile Yapısı” araştırmasına göre Türkiye’de ayda 5.600 TL ve üzeri (yani kişi başına 10.000 dolar civarı) geliri olan haneler nüfusun sadece %1.2’si!

Türkiye’deki gerçek ortalama hane gelirinin aşağı yukarı ne kadar olduğunu anlamak için OECD’nin 2013 yılı için Mayıs ayında yeni yayınladığı “İyi Yaşam Endeksi” raporu bize çok daha sağlıklı bir veri sunuyor. (Raporun tamamını için bkz: OECD Better Life Index”). OECD araştırmasına göre Türkiye’de ortalama hane geliri yıllık 13.044 dolar. Yani yaklaşık 23.500 TL. Bu da aylık 1.950 liraya denk geliyor. Tabii bu veri sadece ortalama geliri gösteriyor, gelir dağılımını göstermiyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın araştırması ise gelir dağılımındaki dengesizliği ortaya koyması açısından oldukça çarpıcı veriler sunuyor. Araştırmanın yukarıda da özetlenen sonucuna göre Türkiye’de hanelerin sadece %21.5’i 1.900 TL yani OECD’nin Türkiye için tespit ettiği ortalama hane geliri ve üzerinde aylık kazanca sahip. Hanelerin %78.5’i ise 1.900 TL ve altında gelirle geçinmeye çalışıyor.

Yani Türkiye’de ortalama hane gelirinin üzerinde gelir sağlayanlar toplam nüfusun sadece %21.5’i. Bu kesim tüm gelirlerin neredeyse %50’sini elde ediyor. Nüfusun %78.5’i ise aylık 1.900 TL’nin altında bir gelirle hayatını idame ettirmeye çalışıyor.

Kısacası Türkiye’de gerçek hane geliri ve gelir dağılımı konusunda hükümet kendi yaptırdığı araştırmayla kendi yalanını ortaya çıkarmış oldu. Araştırmanın özellikle gelir dağılımı dengesizliğinin ulaştığı vahim sonuçları ortaya koyan bölümünün kamuoyunda geniş yankı uyandırması ve oluşan eleştiri ve tepkiler üzerine bakanlık bu kez tuhaf bir açıklama yayınladı. Açıklamada “bir süredir çeşitli basın yayın organlarında Türkiye’nin Aile Yapısı 2011 Araştırması sonuçlarıyla ilgili olarak gerçek dışı yorumlar yapılmaktadır” denildikten sonra bu “araştırma doğrudan yoksulluğu tespit amaçlı olmadığı gibi; yoksulluk araştırmasının sistematiğine göre yapılmamış olup; sadece görüşülen kişilerin beyanına dayalı ham verileri içermektedir” ifadeleri kullanılıyor. (Bu açıklamayla ilgili haber için bkz: “Bakanlık: Türkiye aile yapısı araştırması yanlış yorumlandı”)

Bakanlığın bu garip açıklamasında yoksulluğun tespiti için kendi araştırma verilerinin değil (yoksulluk oranını çok daha düşük olarak gösteren) TÜİK verilerinin esas alınması gerektiği söyleniyor. TÜİK 2011 verilerine göre yoksulluk sınırı sayılan kişi başı günlük 4.3 doların altında geliri olanlar yani aylık 940 TL civarı ve altında geliri olan 4 kişilik hanelerin oranı sadece %2.7. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı araştırmasına göre ise 1200 TL ve altı geliri olan haneler %61.2 olduğuna göre, 940 TL ve altı geliri olanların oranının da neredeyse %50 olduğu ortaya çıkıyor.

Hadi aradaki fark az olsa yine anlaşılabilir bir durum ama iki devlet kurumununun yoksulluk verileri arasında nasıl bu kadar büyük bir uçurum olabiliyor? Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın nüfusun neredeyse %50’si olarak ölçtüğü yoksulluk oranını TÜİK nasıl oluyor da %2.7 olarak gösterebiliyor?
Okumaya devam et

Taşıma Suyla Ekonomi Nereye Kadar Döner? Batık Krediler 30 Milyarı Aştı

kredi_mevduat_orani
Son BDDK verilerine göre 2012’de takibe düşen kredi 30 milyarı geçti. Buna göre, geçen yıl 194 bin 38 kişinin kullandığı 7 milyar 886 milyon 360 bin lira tutarındaki konut kredisi takibe alındı. İhtiyaç kredisi kullanan 5 milyon 214 bin 919 kişi de 21 milyar 820 milyon 823 bin liralık borcu ödeyemedi.

Durumun vehametini daha iyi anlamak için 2011’de takibe düşen kredilerin 20 milyar lira civarında olduğunu hatırlatmak lazım. Yani alınıp geri ödenememiş ve hakkında yasal işlem başlatılmış borçlar 2011’den 2012’ye yani sadece bir senede %50 gibi çok ciddi oranda artmış.

Bu bilgilere ek olarak, Türkiye’de kredilerin nasıl finanse edildiğine bakacak olursak bir başka çarpıcı durumla karşılaşıyoruz. Zira 2013 başı itibariyle bankaların verdiği krediler ellerindeki mevduatı çoktan geçmiş bulunuyor. Güncel BDDK verilerinden derlenen yukarıdaki grafikten de görüleceği üzere kredi artışı mevduat artışından çok daha hızlı ve Türkiye’de mevduatın krediye dönüşme oranı yani kredi/mevduat oranı %104’e ulaşmış durumda. Yani mevduat açığı var ve tasarruflar tek başına kredileri karşılamaya artık yetmiyor.

Sadece neoliberal modelin eleştirisini yapan ekonomistler değil IMF, Dünya Bankası gibi neoliberalizmin bekçisi kuruluşlar ile Goldman Sachs, S&P gibi dünya finansal hegemonyasının baş aktörleri de Türkiye’nin düşük tasarruf ve mevduat oranlarına karşı yüksek miktarda kredi kullanımına imkan sağlayan şu anki ekonomik yapısının sürdürülebilirliği konusundaki şüphelerini ve uyarılarını sıklıkla dile getiriyor.

Batık ve takibe düşen kredilerdeki bunca artışa ve gelişmekte olan ülkeler arasında gayri safi milli hasılasına oranla en düşük tasarruf miktarlarından birine (%13) sahip olmasına rağmen Türkiye’deki kredi büyümesi devam ediyor. Merkez Bankası’nın 2013 yılı başında kredilerdeki büyümenin yıllık %15’i geçmemesi hedefi çoktan alaşağı edilmiş durumda. Türkiye’de şu an yıllık kredi büyümesi yaklaşık %30 civarında!

Peki tüm bu mevduat açığına ve düşük tasarruf oranlarına rağmen kredi büyümesi nasıl sürdürülebiliyor? İşte bu noktada Türkiye’de iç piyasadaki kredi büyümesi ancak yurtdışından borçlanarak kapatılmaya çalışılıyor. Türkiye ekonomisinin bu şekilde krediler, dışarıya borçlanma ve ithalat ile büyüyebilmesinin bugünkü yegane dayanağı yurtdışından kısa süreli olarak gelen ve “sıcak para” olarak tabir edilen yabancı sermaye yatırımları. Hükümetin bu yabancı sermayeyi çekmek için vergiden muaf hale getirdiği borsası ve yurtdışında neredeyse negatif olan faiz oranlarına kıyasla hala cazip faiz imkanlarıyla Türkiye tam bir sıcak para cenneti. Ekonominin ancak borçlanma ve ithalat ile büyümesinden kaynaklanan yüksek cari açık da işte bu kısa vadeli yabancı sermaye yani “sıcak para” akışı ile finanse edilebiliyor. Türkiye’nin kredi notunun geçtiğimiz hafta ikinci bir kredi derecelendirme kuruluşu tarafından da “yatırım yapılabilir” seviyeye yükseltilmesi bu yabancı sermaye akışını en azından kısa vadede bir süre daha güvence altına alacak gibi gözüküyor.

Peki orta ve uzun vadede sıcak parayla yani taşıma suyla ekonomi nereye kadar dönebilir? Türkiye’nin kredi notunun yükseltilmesi kısa vadede Türkiye’ye sermaye girişlerini artıracak ve güvence altına alacak olsa da, bu yoğun sermaye girişinden kaynaklı olarak faizlerde ve dolayısıyla kredi fazilerinde yaşanacak düşüşler iç piyasadaki kredi talebini büyük oranda artıracaktır. Keza yine yoğun yabancı sermaye girişi sonucu Türk lirasında yaşanacak olası bir değerlenme ithalata yönelimi artıracak ve ithalat ile ihracat arasındaki farkı daha da açacaktır. Tüm bunlar da dış borcun ve cari açığın yeniden büyük miktarlarda artışa geçmesi anlamına gelecektir. Artan dış borcu ve cari açığı finanse edebilmek için bu kez daha da çok yabancı sermaye girişine ihtiyaç duyulacaktır. Kısacası üretim ve yaratımla değil “sıcak para” ile döndürülmeye çalışılan ekonomi iki tarafı keskin kılıç gibidir. Zira “sıcak para” girişindeki artış bir yandan kredileri ve borçları kapatmaya yararken bir yandan da daha çok kredi almanın, ithalatın, borçlanmanın önünü açmaktadır. Bu kısır döngü sermaye akışları devam ettikçe sürer gider. Ancak eğitime ve teknolojiye değil yabancı sermayeyi ülkeye çekmeye odaklanmış bir siyasi iktidarın sıcak parayla kurduğu bu kısır ilişki yabancı sermayenin ani çıkış yaptığı kriz anlarında kopacaktır. Tıpkı 2008 krizinde olduğu gibi yabancı sermayenin ani kaçışı iflaslara, üç ayda %14’e varan ekonomik küçülmeye, çöküntü ve işsizliğe yol açar.

İzlediği politikalara bakılırsa hükümetin hala “teğet geçtiği” yalanı arkasına saklandığı 2008 krizinden hiçbir ders çıkarmadığı görülmektedir. Zira Türkiye 2013 başı itibariyle yani krizden 5 sene sonra ekonomik göstergeler ve kişi başına düşen gelir açısından ancak kriz öncesindeki (2007 sonu) noktasına ulaşabilmiştir. Yaşanacak olası yeni bir krizin ise tamamen “sıcak paraya” yaslanmış, batık ve takibe düşmüş kredi oranları 2008 krizi öncesinin çok çok üzerine çıkmış bir ekonomiyi nerelere sürükleyeceğini tahmin etmek zor değildir.

Hükümetten asgari ücretle ilgili çarpıcı saptırma…

Asgari ücretin düşük olduğu yönündeki eleştirileri yanıtlayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, “800 lira büyük para. Geçinilmez diye bir şey yok. Geçinirsiniz” diye konuştu. 5 Mart 2013'te Habertürk’te yayınlanan Balçiçek İlter’in “Söz Sende” programına konuk olan Faruk Çelik, 10 yıllık dönem içerisinde asgari ücretin yüzde 300′ün üzerinde arttığını söyledi.

İşte büyük ekonominin büyük bakanı, o yüzden büyük atıyor. Bir de 800 liralık asgari ücret dolar bazında 2002'den 2012'ye 3 katı artmış diye övünüyor.

Evet, 2002'den 2012'ye dolar kuru pek değişmedi (1.68'den 1.80'e %7 arttı) ama enflasyon %300 yani 3 katı arttı! Asgari ücret de son 10 yılda sadece resmi enflasyon oranında artmıştır. Yani asgari ücretlilerin reel alım güçleri en iyi ihtimalle değişmemiştir. Enflasyonun 3 katı arttığı bir yerde asgari ücretin de 3 katı artmış olmasıyla övünebilen bir ekonomi yönetimine sahip olmakla ne kadar gururlansak azdır.

Kaldı ki, asgari ücretteki bu artış resmi rakamın çok üzerindeki gerçek enflasyonun da altında kalmıştır. KESK'in verilerine göre son 10 sene içinde asgari ücret doğalgaz karşısında alım gücünü %12.7 düzeyinde kaybederken, odunda %7.9, kömürde %3.13 seviyesinde değer kaybetmiştir. Asgari ücretli elektrik ücreti karşısında alım gücünü %7, su karşısında %5.6 kayberken, tren ulaşımında da alım gücünü %12 oranında kaybetmiştir. Şehir hatları vapurlarında alım gücü kaybı %5.27, metroda %3.1 olmuştur.

Resmi enflasyon rakamını merak edenler TUIK'in kendi “enflasyon hesaplayıcısı”ndan 2002'deki 100tl bugün ne kadar olmuş kontrol edebilir: http://www3.tcmb.gov.tr/enflasyon/enflasyon_anayeni.php

AKP’nin Ekonomi Masalları, Türkiye’nin Kronik İstihdam Sorunu, Gerileyen Eğitim Seviyesi ve Karanlık İnsan Hakları Sicili

(AKP T374rkiye'yi D374nyada Nereye Tasidi.xls)

Geçtiğimiz günlerde kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poors (S&P) Türkiye’nin kredi notunu pozitiften durağana düşürünce kıyamet koptu. Öyle ya, Türkiye ekonomisi mucizeler yaratıyordu. 2011’in dünyada Çin’den sonra en hızlı büyüyen 2. ekonomisi olan bir ülkenin kredini notunu düşürmek olsa olsa art niyetli bir komplo olabilirdi. AKP hükümetinin üyeleri de medar-ı iftiharları ekonomik mucizelerine toz kondurulmasından oldukça rahatsız olacaklar ki, S&P’ye söylemediklerini bırakmadılar. Başbakan Erdoğan’a göre S&P Türkiye’nin notunu “ideolojik nedenlerle ve ülkemizin başarılarını çekemediği için” indirdi. Şakşakçı basının köşe yazarları da bu “ideolojik nedenleri” çok geçmeden “haçlı zihniyeti” ile özdeşleştirdi. S&P batılı bir kuruluştu sonuçta.

Hâlbuki aynı yazarlar S&P Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Fransa’nın kredi notlarını düşürdüğünde “oh olsun” dememişler miydi? Peki ya, nüfusun çoğunluğunu Hristiyanların oluşturduğu ABD ve Fransa’nın notları da mı “haçlı zihniyetiyle” indirilmişti? Ya haçlılar kıskançlık ve çekememezlikten birbirlerine de düşmüşlerdi ya da bu işin içinde başka bir iş vardı.

S&P’nin ve diğer kredi derecelendirme kuruluşlarının büyük sermaye gruplarının ve özellikle finansal sermayenin zihniyetini ve çıkarını kolladığı, neoliberal kapitalizmin varsayımlarıyla hareket ettiği pek tabii söylenebilir. Ancak, S&P’nin haçlı zihniyetiyle hareket ettiğini söylemek olsa olsa AKP’nin çocuk kandırma hikâyelerinden bir başkası olabilir. Şüphesiz AKP hükümetinin ve yandaşlarının böylesi bir söylemi üretmelerindeki ana gerekçe Türkiye’nin dünyanın merkezinde olduğu, Amerikalı’nın, Avrupalı’nın, kredi derecelendirme kuruluşlarının yatıp kalkıp Türkiye’yle uğraştıkları sanrısını toplum nezdinde oluşturmaktır. Hâlbuki örneğin S&P 120 ülkede neoliberal saiklerle oluşturulmuş standart kriterlere göre finans sermayenin bekçiliğini yapan bir kuruluştur, Türkiye gibi Fransa’nın, İspanya’nın veya ABD’nin notları da haçlı değil neoliberal zihniyete göre şekillenmektedir.

Ortalama Ülke Türkiye
Kendisini dünyanın merkezinde sayma sanrısı aslında oldukça tehlikeli bir psikolojidir. Bu sanrının, ülke dışındaki herkese karşı paranoyaya varan aşırı bir şüphe ve düşmanlığı, ülke içinde de aşırı milliyetçilik ve muhafazakârlığı körüklediği aşikârdır. Hâlbuki çok kolaylıkla ulaşılabilecek istatistikî verilere bakılırsa Türkiye’nin 2011 sonu itibariye 74 milyonu aşan nüfusunun 7 milyarı aşan dünya nüfusunun tam olarak %1,07’sini temsil ettiği görülebilir. IMF’nin 2011 yılı sonu itibariyle Gayri Safi Yurt İçi Hâsıla’yı (GSYİH) temel alarak yaptığı ekonomik büyüklük sıralamasına göre de 778 milyar dolarlık GSYİH’i ile Türkiye 69,66 trilyon dolarlık dünya ekonomisinin tam olarak %1,11’ini temsil etmektedir. 2011 sonu itibariyle nüfusu ve ekonomik büyüklüğü dünyanın %1’ine denk gelen Türkiye’de kişi başına düşen gelir de dünya ortalaması olan 10.144 doların hemen üzerinde 10.522 dolardır. (İlgili raporlar için bakınız: IMF – Dünya Ülkeleri Kişi Başına Düşen Gelir Tablosu 2002-2011 ve IMF – Dünya Ülkeleri GSYİH Verileri 2002-2011)

En basit araştırmayla ulaşılabilecek bu veriler ışığında Türkiye’nin ekonomik açıdan dünyada ortalama bir ülke olduğu görülebilir. Bu da AKP hükümetinin Türkiye’nin 2002 yılından beri yaşadığı ekonomik gelişimi allayıp pullayan hikâyesiyle ters düşmektedir. Şimdi gelin, “ekonomi hep büyümek zorunda mıdır?”, “ekonomik büyümenin yoksullara faydası var mıdır?”, “gelir adil dağılmadıkça ekonomik gelişmenin bir anlamı var mıdır?” gibi mevcut AKP hükümetinin hiç mi hiç gündeme getirmediği soruları biz de daha sonra tartışmak üzere şimdilik erteleyelim ve Türkiye’nin ekonomik görünümünü AKP’nin, kapitalizmin ve onun kurumlarının diliyle ve kategorileriyle değerlendirelim. Bakalım neoliberal AKP hükümetinin ekonomik hedeflerini kendi silahlarıyla vurduğumuzda bu hedefleri tutturabiliyor muyuz?
Okumaya devam et

"Wall Street’i İşgal Et" Eylemleri, Türkiye Ekonomisi Büyüyor Aldatmacası Ve Borçlandırma Ekonomisinin Bitmek Bilmeyen Krizi

occupy-wall-street2Ya Wall Street’i İşgal Et 

Ya Borç İçinde Gömül!

Dünyanın en büyük finans merkezi New York’ta Occupy Wall Street (Wall Street’i İşgal Et) eylemlerinde üçüncü haftaya girildi. Eylemciler 2008’den bu yana aşılamayan finansal krizin faturasının çalışanlara, öğrencilere, işten çıkartılanlara, yoksullara yani borçlarına borç katılanlara kesilmesine karşı seslerini yükseltiyorlar. Evet, New York’ta uzun yıllardır rastlanmayan türden bir eylem gerçekleşiyor. New York Borsası’nın da bulunduğu Wall Street’in hemen karşısındaki Zuccotti Parkı’nda kamp kuran yüzlerce eylemci ve onlara internet paylaşım siteleri, bloglar ve forumlar aracılığıyla destek veren yüzbinlerce kişi kapitalizmin daha önceki krizlerinde olduğu gibi bu son krizi de sermayesine sermaye katmak için fırsat olarak değerlendiren finans kurumlarının krizlerin ve yol açtığı gelir adaletsizliğinin baş sorumlusu olarak yargılanmalarını ve mahkum edilmelerini talep ediyorlar. Başlangıçta katılımcılarının sayısı 100-200’ü geçmeyen ve ana-akım medya tarafından çok da önemsenmeyen bu eylem Brooklyn Köprüsü’nün 2.000’e yakın eylemci tarafından işgal edildiği 1 Ekim 2011’deki gösteriden sonra tüm dünyanın ilgi odağı haline geldi. New York polisinin yaşlı genç demeden sivil itaatsizlik eylemi yapan 700’e yakın kişiyi toplu olarak gözaltına alması iktidarın yaşananlar karşısında duyduğu tedirginliğin bir göstergesi olarak değerlendirildi. Şimdi, Occupy (işgal et) eylemleri dünyanın dört bir yanına yayılıyor. 15 Ekim’de dünyanın tüm büyük şehirlerinde küresel bir eylem planlanıyor.

Eylemciler tıpkı televizyonlarının başında haberleri izleyen milyonlarca insan gibi yeni ve çok daha derin bir ekonomik krizin adım adım yaklaşmakta olduğunun farkındalar. Ama bu kez yaşanacakların faturasının zaten borç yükü altında ezilen ve her geçen gün daha da yoksullaşan dünya nüfusunun büyük çoğunluğuna kesilmesine karşı direnmekte kararlılar.

Bugün sadece Wall Street’i İşgal Et eylemine destek verenler değil Dünya Bankası, IMF, Amerika ve Avrupa Merkez Bankaları gibi küresel finans piyasasının başlıca aktörleri de büyük bir krizin yaklaşmakta olduğu konusunda hemfikirler. Kredi derecelendirme kuruluşları hem Amerika’nın hem de birçok Avrupa ülkesinin kredi notunu birer birer düşürüyor. Piyasalar yaklaşan krizi fiyatlandırmaya çoktan başladılar bile. Ekim 2011 itibariyle Amerikan borsası 2009 yılı Eylül ayındaki yani bir buçuk yıl önceki seviyelerine kadar düşmüş durumda. Amerikan dolarının değeri tarihi seviyelere yükseldi. Vadeli Opsiyon Borsaları’nda ise piyasaların çökeceğine oynayan senetler büyük prim yapmaya başladı. Görüldüğü gibi finans sermayenin aktörleri, dev bankalar ve finansal yatırım şirketleri aslında kendilerinin çıkardığı krizi kendi zenginliklerini artırmak için büyük bir fırsata dönüştürmek noktasında tüm hazırlıklarını yapmış durumdalar. Artık mesele, dünya nüfusunun çok büyük çoğunluğunu oluşturan çalışanların, öğrencilerin, işsiz ve yoksulların buna izin verip vermeyeceği. Wall Street’i İşgal Et eylemine destek verenler ekonomik krizin finans sermayenin kârına kâr katması ve halkları daha da yoksullaştırması karşısında insanları sessiz kalmamaya çağırıyor. Çünkü bu kısır döngüye dur demedikçe siyasetçisiyle, polisiyle, devletin tüm kurumlarıyla işbirliği içindeki örgütlü finans sermaye her dört beş yılda bir yeni bir kriz yaratıp bunu dünya nüfusunu daha da yoksullaştırıp baskı altına almak için kullanacak. Durumu daha iyi değerlendirmek için dilerseniz bundan iki yıl öncesine gidelim ve ekonomik krizlerin nasıl bir kısır döngü içinde tekrar tekrar karşımıza çıktığına daha yakından bakalım, hem dünyanın hem de Türkiye’nin 2008 ekonomik krizini nasıl deneyimlediğini ve krizin sonuçlarının dünya ve Türkiye halklarına bedelinin ne olduğunu soruşturalım.

Türkiye Ekonomisinin Hal-i Pür Melali
tr_kisi_basina_gelir_sicak_para_iliskisiÇok değil bundan iki yıl önce ‘piyasa uzmanları’ büyük bir ekonomik krizi daha atlatmış olmanın hazzını yaşıyordu. Hızla düşen borsalar iki, iki buçuk yıl boyunca sürekli ve katlanarak yükseldi, dibe vuran ekonomiler rekor oranlarda büyüdü, Türkiye’nin 2008 krizinde bir dönem %14’e varan daralmalar yaşadığı ve dünyanın en hızlı küçülen ekonomisi olduğu bir çabukta unutulurken ülkenin 2011’in ilk döneminde %11 büyüyerek dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi olması başbakanın, hükümetin ve yandaşlarının propaganda bombardımanı sayesinde akıllarda kalan tek veri oldu. Tıpkı Nasreddin Hoca’nın meşhur kazan hikayesinde olduğu gibi kazanın öldüğünü bir türlü kabul etmeyenler kazan doğurunca pek memnun olmuşlardı. Ne var ki gerçek rakamlar bize aslında ekonomik büyüklükte ve kişi başına düşen gelirde 2010 yılı sonu itibariyle dönüp dolaşıp gele gele ancak 2008 krizi öncesi seviyelere gelinebildiğini gösteriyor. 2011 başında kriz öncesi seviyeler bir miktar aşılmış olsa da bu büyümenin kalıcı olacağı oldukça kuşkulu. Zaten “bu kez kriz bizi teğet bile geçmeyecek” diyen başbakan Erdoğan dışında neredeyse tüm hükümet üyeleri yaklaşmakta olan büyük krizin kendilerini zor durumda bırakacağından endişe ediyor olsa gerekler ki, olası bir yıkımın sorumluluğunu kendi üzerlerinden atma telaşına kapılmışlar. Ekonomi bakanı Ali Babacan’ın sözlerine kulak verirsek “her ne kadar Türkiye ekonomisi çok sağlam olsa da Avrupa Birliği’nde yaşanacak büyük çaplı bir ekonomik krizin Türkiye’ye ciddi olumsuz etkileri olacak”. Kısacası, bakan Babacan’a göre tıpkı Birinci Dünya Savaşı’ndan beri bizlere öğretildiği gibi “Almanya yenildiği için Türkiye de yenilmiş sayılacak!”
Okumaya devam et

Türkiye’nin Hızla Büyüyen Ekonomisi, Çalışanların Hızla Eriyen Bedenleri, Hızla Artan İş Cinayetleri ve Erdoğan’ın Hızını Alamayan Üç Çocuk Çağrısı

Gün geçmiyor ki,haberlerde Türkiye ekonomisinin ne kadar hızla büyüdüğü, artık ne kadar güvenilir ve sağlam temeller üzerine oturduğu, yabancı yatırımcılar için bir cazibe merkezi haline geldiği, Avrupa’nın en dinamik ve gelecek vaad eden piyasası olduğuna dair yeni bir söylemle karşılaşmayalım. Türkiye’nin dünyanın en büyük 16. ekonomisi olması AKP hükümetinin en başta gelen övünç vesilesi. Öyle ya AKP’li birçok siyasetçinin dile getirdiği gibi artık bizim Avrupa’ya değil Avrupa’nın bize ihtiyacı var. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de bir demeciyle bu tartışmaya son noktayı koyuyor: “Avrupa’da tek rakibimiz Almanya!”

Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere tüm AKP’liler ne kadar övünseler azdır. Zira Türkiye’yi AKP’nin iktidarda olduğu süre boyunca sadece ekonomik büyüklük sıralamasında dünya 16.lığına yükseltmekle kalmadılar üç tane de Avrupa birinciliği kaptılar. Evet 2010 yılına dair açıklanan son rakamlara göre Türkiye üç alanda Avrupa birincisi. Bu alanlar sırasıyla gelir dağılımı dengesizliği, işçi ölümleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mahkûm olunan dava sayısı. Şimdi Türkiye’deki ekonomik büyümenin Türkiye halklarına ödetilen ağır bedeline dair bu karanlık tabloya biraz daha yakından bakalım.

Türkiye gelir dağılımı dengesizliğinde Avrupa birincisi. Bu birinciliği Moskova ve Londra ile beraber “Avrupa’da en çok dolar milyarderini barındıran” üç şehirden biri olan İstanbul’a sahip olmakla taçlandıran Türkiye’de 2010 itibariyle 28 dolar milyarderi bulunuyor. Hepsi de İstanbul’da ikamet eden bu 28 kişiden ibaret dolar milyarderlerinin gelirinin toplam gayri safi milli hasılaya oranı ise %7.5 civarında. Türkiye’nin en zengin ilk 100 kişisinin toplam gelirden aldığı pay ise %15’i buluyor. Kişi başına düşen ortalama gelir sıralamasında oldukça gerilerde yer alan Türkiye’nin bu sıralamada oldukça üst sıralarda yer alan Fransa, Japonya, Hollanda, İsviçre gibi zengin ülkelerden daha çok dolar milyarderi çıkarmasıyla övünen AKP’liler olabilir. Öte yandan TUİK’in gerçek rakamların oldukça altında açıklanan verilerine göre bugün Türkiye’de 13 milyon kişi yani nüfusun %18’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bu en yoksul 13 milyon kişinin toplam geliri en zengin 28 kişinin toplam gelirinin yarısı dahi etmiyor. Tüm bu rakamlar Türkiye’yi dünyada 16. sıraya taşıyan ekonomik büyümenin iddia edildiğinin aksine yoksulluğu gidermediğini net bir biçimde ortaya koyuyor. Çalışanlar ise tamamen kendi emekleri sayesinde gerçekleşen bu ekonomik büyümenin kazancından hak ettikleri payın çok ama çok azına razı olmaya zorlanıyor. Evet, birçok kişinin farkında olduğu ve dile de getirdiği gibi ortada ne kişi başına düşen dolarlar var ne de dengeli dağılan ortalama bir gelir söz konusu.

Türkiye’nin Avrupa’da birinciliği kimseye kaptırmadığı bir diğer alan ise can güvenliğini hiçe sayan çalışma koşulları karşısında adına kaza denemeyecek iş cinayetleri. Türkiye’de sadece resmi rakamlara göre her sene iş cinayetlerinde 1.500’e yakın işçi hayatını kaybediyor. En çok iş cinayetinin yaşandığı madencilik faaliyetlerinde 2010 yılında Türkiye’de 105 maden işçisi hayatını kaybetti, 61 maden işçisi de ağır yaralandı. Sadece bu resmi rakamlar bile Türkiye’nin madenlerde yaşanan iş cinayetlerinde Avrupa birincisi ve dünya üçüncüsü olduğunu gösteriyor. Bilindiği gibi yalnızca Tuzla tersaneler bölgesinde son sekiz yılda 142 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Uluslararası çalışma örgütü ILO tıpkı Tuzla’da olduğu gibi madenlerde ve inşaatlarda çalışırken ölenlerin sayısının da resmi verilerin çok üzerinde olduğunu tahmin ediyor. Yaralananların, ömürlerinin geri kalanını kalıcı bir sakatlıkla sürdürmek zorunda olanların veya ilerleyen yıllarda çalıştıkları ağır kimyasal maddelerin uzun vadeli etkileri sonucu kanser ve bilumum akciğer hastalıkları ile boğuşmak zorunda kalacakların sayısı ise bilinmiyor. Tek bilinen bu süreçte yaralanan, sakat kalan ve iş gücü olma özelliğini yitirdiği için aramızda sessiz sedasız çürümeye terk edilenlerin sayısının ölenlerden kat be kat daha fazla olduğu.

Türkiye’nin 2010 yılında birinci olarak anıldığı bir diğer konu başlığı da insan haklarının karanlık sicili. AKP hükümetinin tüm sözde demokrasi ve demokratikleşme hikâyelerine karşın Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mahkûm olduğu davaların sayısı her geçen gün arttı. 2010 yılında Türkiye AİHM’de görülen 278 davada mahkûm olarak bu konuda bugüne kadar birinciliği kimseye kaptırmayan Rusya’yı ilk defa geçip birinci oldu. AKP’nin iktidarda olduğu yıllar boyunca başta devletin şiddeti karşısında haklarını arayan Kürtler olmak üzere, işkenceye maruz kalanların ve hükümeti eleştiren siyasi görüşleri dolayısıyla baskı görenlerin açtıkları davaların sayısı her geçen yıl biraz daha arttı. Bilindiği gibi AİHM’de davalar ancak bir ülke içindeki iç hukuk yollarının tamamen tükendiği kanıtlanabilirse kabul ediliyor. Dolayısıyla AİHM’de Türkiye aleyhine açılan davaların çokluğu Türkiye’deki siyaset, hukuk ve adalet kurumlarının insanların haklarını aramalarına dahi imkân vermediğini gösteriyor. Hükümetin Türkiye’nin demokratikleştiğine dair söyleminin sadece bir masaldan ibaret olduğu tüm çıplaklığıyla ortada duruyor.

Evet, şu halde Türkiye’nin ekonomik büyümesinin bedeli ağır. Türkiye’nin bu şekilde ekonomik büyümesini sürdürmesi, gelir dağılımının her geçen gün biraz daha bozulması, nüfusun büyük bir kesiminin yoksullaşması, çalışanların omuzlarındaki yükün her geçen gün biraz daha artması, işçilerin can güvenliklerinin yok sayılması ve tüm bu koşulları eleştiren ve karşı çıkanların da hükümetin ve yargı organlarının baskısıyla susturulması ve bastırılması pahasına sağlanıyor.

İşte tüm bu koşullar altında ekonomik “gelişmesini” sürdüren Türkiye’nin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ise her fırsatta yeni evli çiftlerden üç çocuk beklediğini dile getiriyor. Her ailenin ortalama iki çocuğu olsa sabit kalacak nüfusun üzerine bir ilave ekliyor. Peki, nüfus artışının artık hiç de arzulanan bir şey olmadığı bir çağda Erdoğan neden ısrarla bu üçüncü çocuğu istiyor? Doğacak üçüncü çocuğumuzdan ne istiyor, ondan ne bekliyor?
Okumaya devam et