“Üçe Katladık” Dediler, Altı Yıldır Yerinde Sayıyor: Kişi Başına Düşen Gelirin Hazin Öyküsü

turkiye_kisi_basina_gelir_2002-2014( * Grafiği büyütmek için üzerine tıklayınız)

Malum AKP’li yetkililer işlerine gelen ekonomik göstergeleri öne çıkarıp işlerine gelmeyeni görmezden gelme konusundaki maharetleriyle tanınıyorlar. Bilindiği gibi Türkiye’de 2002 yılında 3.492 dolar civarındaki kişi başına düşen gelir 2008 ekonomik krizi öncesinde 10.483 dolar seviyesine ulaşmış, AKP de uzun bir süre boyunca “kişi başına düşen geliri üç katına çıkardık” hikâyesiyle propaganda yapmıştı.

Bu konudaki çarpıtma ekonomistler arasında ciddi tartışmalara neden olmuştu. 2012 yılının Haziran ayında “milli geliri üç buçuk katına çıkardık” diyen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’i uyaran ekonomi profesörü Dani Rodrik, dolar bazlı “nominal” milli gelir artışının aldatıcı olduğunu, uzun bir süre boyunca Türk lirasının Amerikan doları karşısında değerini koruduğu bir ortamda sadece enflasyondaki artışın bile milli gelir artışı gibi yansıdığını vurgulamıştı. Rodrik, 2002-2012 yılları arasında gerçekleşen reel milli gelir artışının %350 değil %63, kişi başına düşen milli gelir artışının da yalnızca %43 olduğunu belirtmişti.
(Bu tartışmanın güzel bir özeti ekonomi yazarı Uğur Gürses’in bloğundaki şu yazıda mevcut: bkz: “Milli Gelirdeki Artış Oranı Ne?” )

Yukarıdaki grafikte de görüldüğü gibi kişi başına düşen milli gelir, Türk Lirası Amerikan Doları karşısında suni olarak değerlenirken çok hızlı artarak 10.500 dolar civarına yükselmiş, ancak 2008 krizinin etkisi ve 2010’dan sonra TL’deki değer kayıplarının başlamasıyla son altı yıldır bir takım iniş çıkışlar olmakla beraber bir daha 10.500 dolar civarının pek üzerine çıkamamıştır. Hem hükümetin “Orta Vadeli Plan”ı hem de IMF’nin hesaplamaları Türkiye’de kişi başına düşen gelirin, eğer döviz kurlarında ciddi bir değişiklik olmazsa, 2014 sonu itibariyle 10.518 dolar olacağını öngörüyor. Bu geçen yıl yani 2013 sonundaki 10.807 dolarlık kişi başına düşen gelirin de altında. Yani geçen yıla göre nominal gelirde bir düşüş söz konusu. Kısacası bu resimde görünen Türkiye’nin altı yılda bir arpa boyu yol kat edemediği.

Hal böyle olunca, AKP’lilerin aklına bu kez milli geliri bir başka yöntemle hesaplamak ve ülkeler arasındaki kur farkı ve fiyat düzeyi farklılıklarını ortadan kaldıran ve kişilerin gelirini kendi ülkeleri içinde harcadıklarını varsayan “satın alma gücü paritesine” (SAGP) göre ifade etmek geldi. (SAGP’nin ayrıntılı ve örnekli bir açıklaması için Mahfi Eğilmez’in “Satın Alma Gücü Paritesi Nedir?” yazısına bakılabilir.) Örneğin Temmuz ayında yaptığı bir açıklamada Bakan Ali Babacan “Son rakamlara bakıldığında satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen milli gelirimiz 19 bin doları aşmış durumda. Bu Japonya ve AB ortalamasının yüzde 60’ı kadar bir refah seviyesi demek” şeklinde konuşmuştu. (bkz: “Babacan Kişi Başı Milli Geliri Açıkladı”) Bu noktada kendisine iki soru yöneltmek gerekiyor.

1) IMF’nin 2014 öngörülerine göre gerçekten de Türkiye’nin yıl sonunda SAGP bazında kişi başına düşen milli geliri 19.555 dolar. Aynı öngörü Japonya için 37.683, AB için ise 35.849 dolar. (Son güncel IMF verilerine şu linkten bakılabilir: “IMF World Economic Outlook October 2014“) Şimdi dört işlem kullanarak basitçe 19.555’i sırasıyla bu sayılara böldüğümüzde karşımıza %52 ve %54 oranları çıkıyor. Yani Türkiye’nin 2014 sonunda SAGP bazında kişi başına düşen milli geliri Japonya’nın %52’si ve AB’nin %54. Peki ne zamandan beri 52 veya 54, 60’a eşit oldu? İlk soru bu.

2) İkinci ve daha önemli soru ise şu. Evet, doğru, Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP), milli geliri, piyasadaki döviz kuruna göre değil o ülke içindeki alım gücüne göre hesaplayarak reel ekonomik büyümeyi daha yakın biçimde yansıtan bir sonuç ortaya koyuyor. Zira aslında ekonomi 2008’den beri büyümeye devam ediyor. Ancak Türk lirası dolar karşısında değer yitirdiği için bu nominal kişi başına düşen gelir artışını götürüyor ve 2008’den beri kişi başı milli gelir hiç artmıyormuş gibi gözüküyor. Hâlbuki SAGP bazında 2008’de 15.722 dolar olan kişi başı milli gelir 2014’te 19.555 dolara ulaşmış. Yani ekonomi büyümüş. Peki, ekonomik büyümeye dair daha sağlıklı veri sunan SAGP’yi kullanmak yeni mi aklınıza geldi? İkinci soru da bu.

Dilerseniz bu ikinci soruya hep birlikte cevap arayalım. Durum şu. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında SAGP bazında kişi başı milli gelir zaten 10.324 dolar imiş (Hatırlatmak gerekirse aynı yıl, dolar kurunu da hesaba katan kişi başına düşen nominal gelir 3.492 dolar idi). 2008 yılına yani, AKP’lilerin “milli geliri üçe katladık” dedikleri ve kişi başına düşen nominal milli gelirin ilk kez 10 bin doları aştığı yıla geldiğimizde SAGP bazlı milli gelirin 15.722 dolara çıktığını görüyoruz. Eğer SAGP hesabını kullansalardı, “ekonomiyi üç kat büyüttük” dedikleri dönemde aslında SAGP bazında kişi başına düşen gelirin yalnızca %52 arttığını söylemeleri gerekecekti. Yine Bakan Mehmet Şimşek’in “milli geliri üçe katladık” dediği 2012 yılı ortasına geldiğimizde ise SAGP bazlı kişi başı milli gelirin 18.000 dolar civarına ulaştığını görüyoruz. Bu da 2002’den beri %74’lük bir artışa denk geliyor, yani %300 değil! Ne var ki, yazının başında belirttiğimiz gibi Türk Lirası Dolar karşısında değer kaybettiği için kişi başına düşen nominal gelir 2008’den beri 10.500 dolar civarına takılıp kalmış durumda ve altı senedir de artmıyor, ekonomi hiç büyümüyormuş gibi gözüküyor. İşte tam da bu sırada AKP’lilerin aklına milli geliri bundan böyle SAGP bazında ifade etmek geliyor, çünkü 2008 sonrasında artan gösterge o. Böylece piyasadaki reel dolar kurunu da hesaba katan nominal milli gelir hesabı gidiyor, yerine SAGP hesabı geliyor. Yani AKP’lilere göre “milli geliri üçe katladık” derken Türk Lirası’ndaki suni değerlenmeyi hesaba katmak doğru ve yerinde bir yaklaşım ancak “2008’den beri kişi başına milli gelir hiç artmadı” derken Türk lirasının değer yitirmesini hesaba katmak doğru bir yaklaşım değil!

Bu mantık aslında en çok Nasreddin Hoca’nın meşhur “kazan doğurdu” hikâyesini çağrıştırıyor: Bir gün Nasreddin Hoca komşusundan kazanını ödünç alır. Aradan vakit geçer. Hoca, komşusuna kazanını iade ederken içine bir küçük kazan daha koyar. Komşusu şaşırır: “Hocam bu ne?”. Hoca, “senin kazan doğurdu” der. Bir süre sonra hoca yine komşusuna uğrar ve kazanını ödünç ister. Komşu bu kez hevesle kazanını hocaya verir. Aradan bir hayli vakit geçer ancak hocadan bir daha ses çıkmaz. Sonunda komşusu hocanın kapısını çalar ve kazan ne oldu diye sorar. Hoca: “Senin kazan sizlere ömür” der. Komşu sinirlenir: “Hocam, hiç kazanın öldüğü görülmüş şey mi?” der. Hoca çıkışır: “Birader, kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne niye inanmıyorsun?”

AKP’nin ekonomi anlatısındaki kazan Türk lirasının değeridir. Türk lirası suni biçimde değerlenirken milli gelir hesabına katılır. Böylece kişi başı milli gelir %300 artmış gözükür, kısacası kazan doğurmuştur. Ancak daha sonra Türk Lirası hızla değer kaybetmeye başlar. Döviz kurunu hesaba kattığımızda kişi başına milli gelir artık hiç artmamaktadır. Yani kazan ölmüştür. Kazanın doğurması işine gelen hükümet kazanın öldüğünü bir türlü kabul etmemektedir. Bu durumda 2008 sonrası için hesaplama biçimi değiştirilip içinde “kazanı” yani Türk lirasının değerini göz önünde bulundurmayan yeni bir “başarı” hikâyesi yaratılır. Kısacası mantık şöyle işlemektedir: “Ekonomik göstergelere bakalım, en çok hangisine göre olumlu bir artış varsa onu seçip kullanalım.” Gerçekten harika bir mantık!

Tabii, burada bir ülkenin zenginliği hesaplanırken kişi başına düşen nominal gelir mi yoksa SAGP bazlı milli gelir mi daha “doğru” bir göstergedir sorusu sorulabilir. Bu soru hali hazırda ekonomistler arasında da süregiden bir tartışma konusu. Ancak bu tartışma bu yazının sınırlarını aşıyor. Türkiye’deki sorun ise milli gelir hesabına dair bu farklı yöntemleri AKP’nin kendi sözde başarı söylemini kurarken işine geldiği gibi kullanmasıyla ilgili. Böylece AKP ekonomi yönetimi, durum ve şartlara göre işine gelen göstergeyi kullanıp işine gelmeyeni göz ardı ediyor ve bizlere ekonominin çok iyi durumda olduğu masalını anlatarak manipülasyonunu sürdürüyor.

Bu manipülasyonu bertaraf etmek için Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yerine dair daha gerçekçi ve karşılaştırmalı verilere bakmak gerekiyor. Zira dünya ülkeleriyle karşılaştırmalı veriler AKP’nin “ekonomik büyüme mucizesi” adı altında dillendirmekten büyük haz duyduğu hikâyenin içinin aslında ne kadar boş olduğunu gözler önüne seriyor. Bir sonraki yazımda Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki gerçek konumunu yansıtan bu karşılaştırmalı verileri inceleyeceğim…

Reklamlar

Soma’dan Tuzla’ya İş Cinayetleri Nasıl Doğallaştırılıyor?

soma_katliamSoma’da Türkiye tarihinin en büyük dünya tarihinin de sayılı büyük işçi katliamlarından birini yaşadık. Soma, tam sayısını hala bir türlü öğrenemediğimiz yüzlerce işçiye mezar olurken, Tayyip Erdoğan’ın ağzından hep şu cümleleri duyduk: “Kazalar bu işin fıtratında var. Dünyanın her yerinde benzeri kazalar oluyor. Madencilikte bu kazaları olağan karşılamak lazım.”

Bu yaklaşım, şüphesiz birçoğumuzun isyan etmesine yol açtı. Zira Erdoğan madencilik kazalarının dünyanın her yerinde olduğu tezini savunurken güncel değil 19. yüzyıl İngiltere’si, 20.yüzyıl başı Amerika’sı gibi 100-150 sene öncesinden örnekler vermişti. İş kazalarının oranına dair güncel verilere baktığımızda Türkiye’nin durumunun AB ülkelerinin oldukça gerisinde olduğu görülüyordu. Soma katliamından sonra kaleme alınan birçok yazıda da çokça paylaşıldığı gibi AB ülkelerinde 100 bin işçi arasında ölümlü iş kazaları 2 civarındayken Türkiye’de bu oran 15’in üzerindeydi. (bkz. Aziz Çelik: “Soma Katliamı”)

Peki, nasıl oldu da tüm bu haklı ve yerinde eleştirilere rağmen Erdoğan’ın iş kazalarını normalleştiren ve doğallaştıran söylemi sadece AKP’li siyasetçiler değil, AKP’ye oy veren geniş seçmen kitlesi ve toplumun başka kesimleri tarafından da kolaylıkla ve hemen kabul görüp savunulur oldu? Bu sorunun cevabını AKP seçmeninin her denilene inanması veya lidere koşulsuz itaatkârlığı ile açıklamak indirgemeci ve yetersiz bir yaklaşım olacaktır. Zira iş kazalarının doğal ve normal olduğuna dair söylem sadece günümüze, Erdoğan’a ve AKP’ye özgü bir söylem değildir. İş kazalarının olağan olduğuna dair yaklaşım Türkiye’de farklı görüşlerden siyasetçiler, işadamları, mühendisler ve hatta sendikacılar ve işçiler tarafından da yaygın olarak kabul gören bir yaklaşımdır.

Bugüne kadar 160 işçinin hayatını kaybettiği Tuzla tersaneler bölgesinde yaşanan iş cinayetleri üzerine saha araştırması yapmış biri olarak Tuzla’da görüştüğüm birçok kişiden, bugün Erdoğan’dan duyduğumuz ve yadırgadığımız iş kazalarının olağan olduğuna dair cümlelerinin çok benzerlerini duyduğumu söyleyebilirim.

tuzla-tersaneler-bolgesinde-patlama-1450382

Bu yazıdaki derdim, bugün Soma’da iş cinayetlerini doğallaştıran iktidar söylemini Tuzla tersanelerinin patron ve mühendislerince dile getirilen benzeri söylemlerle karşılaştırarak, iş cinayetlerinin normalleştirilmesine Soma özelinde değil daha genel bir perspektiften yaklaşmak ve “iş kazaları zaten dünyanın her yerinde oluyor, doğaldır” argümanının nasıl meşrulaştırıldığını anlamaya çalışmak. Böylece iş cinayetlerine karşı tepki ve eleştirilerimizi sadece tekil ve kişisel bir iktidara değil onunla beraber adına neoliberal kapitalizm dediğimiz daha kapsamlı bir söylemsel ve ekonomik iktidara yöneltmemiz mümkün olacaktır.

Okumaya devam et

Yabancı Sermayenin Türkiye Lobisi AKP Hükümeti

turkiye_toplam_dis_borc_stoku

İlk yayın tarihi 12 Temmuz 2013 / Güncelleme 29 Ocak 2014

AKP iktidarının Türkiye’yi içine sürüklediği gerilim ortamında zaten pamuk ipliğine bağlı olan ekonomik dengeler de bir bir alt üst olmaya başladı. 2013 Haziran ayından itibaren Türk lirasının değeri dolar ve euro karşısında her geçen gün biraz daha erirken İstanbul Borsası da oldukça kısa sayılabilecek bir sürede çok ciddi değer kaybına uğradı. Merkez Bankası döviz kurunu dizginlemek için Türkiye’nin sınırlı döviz rezervlerini eritmek pahasına ihaleyle milyarlarca dolarlık döviz satışı yaptı, daha sonra piyasaya doğrudan döviz satışı yaparak müdahale etti. Bu müdahaleler Türk lirası karşısında doların değerini bir kuruş dahi düşüremeyince, bu kez Merkez Bankası son çare olarak faizleri artırma yoluna gitti ve 28 Ocak 2014 itibariyle faizleri %5 civarında artırıp neredeyse iki katına çıkardı. Peki başbakan Erdoğan’ın Gezi direnişinden beridir icat ettiği ve şiddetle karşı çıktığını ifade ettiği “faiz lobisi” söylemine rağmen Merkez Bankası’nın faizleri bu denli radikal bir oranda artırması şaşırtıcı mı? İşte bu yazıda, Merkez Bankası’nın faiz artışının aslında hiç de şaşırtıcı olmadığını, tam tersine AKP’nin yıllardır sürdürdüğü ekonomi politikasıyla uyum içinde bir karar olduğunu ortaya koymaya çalıştım.

Türkiye AKP’nın iktidara gelmesiyle iyice yükselen ve 2013’te yaklaşık 60 milyar dolara ulaşarak Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nın (GSYİH) %7’sinini aşan döviz açığını (cari açık) kapatmak için yabancı sermayeye muhtaç hale getirilmiş durumda. Muhtaç olduğu yabancı sermayeyi bu çıkıştan alıkoymak için Türkiye’nin acil olarak bugün sunabileceği/satabileceği yegâne araç ise maalesef yüksek faiz. Aslında bugün Türkiye’yi cari açığını acilen finanse edebilmek için faizden başka satacak bir şeyi olmayan bir ülke haline düşüren AKP iktidarının yıllardır sürdürdüğü ekonomi politikası. Her ne kadar bugünlerde başbakan Erdoğan’ın kendisine yönelik sözde darbe girişimlerinin meşhur baş aktörlerinden biri ne olduğu pek de belli olmayan bir “faiz lobisi” olsa da aslında başbakan ve başında olduğu AKP hükümeti yıllardır dışarıya borçlanma ve ithalatı artırma modeliyle şişirdikleri ekonomiyi yabancı sermayeye düşük döviz kurundan yüksek faiz satarak idare ediyorlar.

Evet, AKP iktidara geldiğinden beri dış borca ve ithalata dayalı bir büyüme modelini uyguladı. Bu ithalata dayalı büyüme modeli sonucu Türkiye’nin 2002 yılında 129 milyar dolar olan dış borcu 2012 sonunda 336 milyar doları aştı. Hazine Müsteşarlığı resmi verilerine göre toplam dış borç stoku 2013 sonunda 360 milyar doları da geçmiş durumda. Yani AKP iktidara geldiğinden beri Türkiye’nin dış borcu 3’e katlandı. Dış borç ve ithalata dayalı bu büyüme modelini sürdürülebilir kılacak yurtiçi tasarruflar ise çok düşük seviyelerde seyretti, hatta yurtiçi tasarrufların GSYİH’e oranı düştü. Dış açığını iç tasarruflar, üretim ve ihracatla kapatamayan AKP hükümeti finansal sistemi “kısa vadeli” yabancı sermaye girişlerini cezbedecek hale getirdi. Bu noktada kısa bir not düşerek “uzun vadeli” ve kalıcı “doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının” (Türkiye’de fabrika kurmak gibi) bu kısa vadeli finansal kâr amaçlı yabancı sermaye girişi yanında önemsiz derecede az kaldığını vurgulayalım.

bono_borsaya_gelen_yabanci_para_2002-2012Türkiye’ye “sıcak para” olarak tabir edilen kısa vadeli finansal kâr amaçlı sermaye girişi iki ana kanaldan olmakta: Bunlardan birincisi İstanbul Borsası, diğeri de sabit getirili menkul kıymetler (SGMK) yani banka mevduatları ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) yani devlet tahvili ve hazine bonosu. AKP hükümeti sermaye girişini teşvik etmek için yaptığı düzenlemelerle borsayı tamamen vergisiz hale getirdi. Evet, İstanbul Borsası’nda sermaye geliri elde eden hem yabancı hem de yerli hissedarlar ne stopaj ne de gelir vergisi öderler. Hatırlatmak gerekirse İstanbul Borsası’nda işlem gören hisselerin yaklaşık %65’i az sayıdaki yabancı sermaye grubunun elinde. Dolayısıyla bu yabancı finansal kurumlar borsada istedikleri gibi spekülasyon yapmakta, bu spekülasyondan elde ettikleri gelirden vergi ödemedikleri gibi borsadaki manipülasyonlarından dolayı da ciddi bir takip ve denetime maruz kalmamakta. Sabit getirili menkul kıymetlere gelince yine AKP hükümeti 2006 yılında geçirdiği açıkça ayrımcı bir kanunla, bu kez sadece yabancı sermaye için devlet tahvili ve hazine bonosundan elde edilen geliri vergiden muaf hale getirdi. Yerli tahvil ve bono alıcıları ise elde ettikleri sermaye gelirinden %10 oranında stopaj ödemeye devam ediyor. Devlet iç borçlanma senetlerinde yani devlet tahvili ve hazine bonosunda yabancıları kayırmak sadece vergi muafiyetinden ibaret değil. Yabancı sermayeyi esas cezbeden nokta devletin tahvil ve bonoya ödediği yüksek faiz. Her ne kadar Türkiye’de bir zamanlar %20’lerin üzerinde seyreden tahvil faizleri 2008 krizinden sonra piyasayı tekrar canlandırmak için Amerikan Merkez Bankası’nın tahvil alım programıyla piyasaya milyarlarca dolar enjekte etmesi sayesinde tüm dünyada faizlerin geri çekilmesiyle birlikte %7-8 seviyelerine kadar düşmüş olsa da, bu oran yine de %1-2 aralığında faiz veren ABD ve Avrupa ülkeleri tahvillerine göre yabancı sermaye için çok cazip üstelik vergisiz kazanç imkanı sundu. Şüphesiz Türkiye’nin tek başına yüksek faiz vermesi yabancı sermayeyi çekmek için yeterli değildi. Aynı zamanda yabancı sermayenin Türk lirasının değerinin en azından azalmayacağına da ikna edilmesi gerekiyordu. Böylece örneğin 1.80 liradan dolarını bozdurarak devlet tahvili alan bir yabancının dönem sonunda elde edeceği faiz gelirinin bugün olduğu gibi dolarını 2.25 liradan geri almak zorunda kalarak sıfırlanmayacağının garanti edilmesi şarttı. Yoksa bugün olduğu gibi yabancı sermaye Türkiye’yi hızla terk ediyordu. İşte bugün Merkez Bankası tarafından neredeyse iki katına çıkarılarak artırılan faiz oranları, Türkiye’nin yüksek dış borcunu ödenemez kılacak şekilde hızla artan döviz kurunu dizgilemenin yanında yabancı sermayenin döviz kurundaki artıştan dolayı uğradığı bu zararı telafi edip Türkiye’ye sıcak para akışını tekrar cazip hale getirmeyi amaçlamakta.

Eğer 2002 yılından bu yana döviz kuru hareketlerine bakacak olursak AKP’nin en azından 2013 Mayıs ayına kadar döviz kurunu baskı altına alarak yabancı sermayeye bu güvenceyi vermeyi başardığını söyleyebiliriz. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında (bugünkü parayla 6 sıfırı attığımızda) dolar kuru yaklaşık 1.5-1.6 lira aralığına ulaşmıştı. AKP iktidarı geçmiş hükümetler döneminde döviz kurunda yaşanan aşırı dalgalanma ve değer kayıplarını kuru baskı altına alarak dengeledi. Zira geçmiş hükümetler döneminde de oldukça yüksek faiz vardı, buna karşın Türk lirası da hızla değer kaybediyordu ve yabancı sermayedarlar yüksek faizden elde ettikleri kazancı Türk lirasının değer kaybından dolayı aynen geri veriyorlardı. AKP hükümeti ise Mayıs 2013’e kadarki son on sene içinde birtakım kısa süreli sapmalar olsa da doları kabaca 1.35 ila 1.85 lira arasında tutmayı başardı, yani yüksek enflasyona ve faize rağmen Türk lirası ciddi bir değer kaybına uğramadı.

Peki aynı dönemde devlet tahvili faizi ne kadardı dersiniz? TÜİK verilerine göre 2002-2012 yılları arasında devlet tahvilinin toplam bileşik faizi %720 civarında gerçekleşti! Yani örneğin AKP’inin iktidara geldiği 2002 yılında 1,000 dolarını 1.5 liralık kurdan bozdurup 1,500 liralık devlet tahvili alan bir Amerikalı sermayedar 2012 yılı sonuna kadarı 10,800 lira faiz geliri elde ederek parasını 12,300 liraya çıkardı. 2012 sonunda 1.78 civarındaki döviz kurundan tekrar dolar alan sermayedar Amerika’ya 6,900 dolarla döndü! Yani parasını neredeyse 7’ye katladı ve elde ettiği sermaye geliri için hiç vergi ödemedi. Üstelik 2002-2012 yılları arasında Amerika’daki toplam enflasyon Amerikan Çalışma Bürosu istatistiklerine göre sadece %27 idi. Hâlbuki aynı dönemde (2002-2012) TÜİK verilerine göre Türkiye’de toplam enflasyon %300 civarındaydı. Yani yerli tahvil alıcısının faiz gelirinin yaklaşık yarısı enflasyon karşısında erirken Amerika’daki görece bir hayli düşük enflasyon yabancı yatırımcının reel kazancını oldukça yükseğe taşıdı. Amerika’daki bu %27’lik enflasyonu da hesaba kattığımızda 2002 yılında 1,000 dolarlık Türkiye devlet tahvili alan Amerikalı yatırımcının 2012’ya gelindiğinde Amerika’daki alım gücü yaklaşık 5,400 dolara çıkmıştı.

Durumu daha iyi anlamak için aynı yabancı sermayedar parasını Amerika’da değerlendirseydi ne olurdu buna da bakmakta fayda var. Aynı sermayedar 2002 yılında 1,000 dolar karşılığında 10 yıllık Amerikan hazine bonosu alsaydı yıllık en fazla %5 faizden on yılda bileşik olarak maksimum %62’lik bir faiz geliri elde edecekti. Üstelik elde edeceği faiz geliri üzerinden her yıl %30’lara varan gelir vergisi ödemek zorunda kalacaktı. Vergi de düşüldükten sonra 10 yıllık bileşik kazancı %40’lara düşecek yani 2002’deki 1,000 doları 2012’de 1,400 dolar olacaktı. Bu dönemde Amerika’da gerçekleşen %27’lik enflasyonu da hesaba katarsak aynı sermayedarın on yıllık reel kazancının %10 civarında olacağını yani 2002 yılındaki 1,000 dolarının Amerika içindeki alım gücünün 2012’de 1,100 dolar civarına çıkacağını söyleyebiliriz.

Görüldüğü gibi Türkiye’de 2002 yılında 1,000 dolar karşılığı devlet tahvili alan Amerikalı bir sermayedar 2012 yılında parasını enflasyondan önce 6,900, Amerika’daki enflasyon da hesaba katılınca 5,400 dolara çıkarabiliyorken, aynı parayı Amerikan hazine bonosuna yatırdığında 10 yıl sonra 1,400 dolar sahibi oluyor ve enflasyondan sonra da alım gücü ancak 1,100 dolara çıkabiliyor.

Yukarıdaki bu basit karşılaştırma bile Türkiye’nin AKP hükümeti tarafından yabancı sermaye için nasıl bir faiz cennetine dönüştürüldüğünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermekte. Dolayısıyla illa bir faiz lobisi aranıyor ve Türkiye’de yabancı sermayenin taşeronluğunu kimin üstlendiği soruluyorsa bunun aslında AKP hükümetinin ta kendisi olduğu ortada.

Yükselen Dış Borç, Azalan Tasarruflar ve Yatırımlar
tr_tasarruf_oranlari_2000-2011 Peki, nasıl oldu da Türkiye dış açığını acilen finanse etmek durumunda kaldığında faizden ve borsasından başka dünyaya sunacak bir şeyi olmayan bir ülke haline getirildi?

Bu sorunun cevabı da yine AKP hükümetinin ekonomi politikasında gizli. Üretime, teknolojiye ve yaratıcılığa değil yurtdışında halihazırda üretilmiş olanı ithal edip pazarlamaya dayalı bir ekonomi modelini “ekonomik büyüme” olarak lanse eden AKP, Türkiye’yi Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nın %35’ine varan dış borç ve %7’sini aşan cari açıkla baş başa bıraktı. Bu yüksek dış borç ve cari açık sorununu çözecek yapısal hiçbir yatırım ve plan ortaya koymadı. Onun yerine dış açığı kısa vadeli yabancı sermaye ile kapatma-örtbas etme yolunu seçti. Hâlbuki dünyada 80’li yıllarda Türkiye ile aynı noktada başlayıp bugün hem ekonomik hem insani gelişmişlik anlamında çok öteye giden birçok ülke mevcut.

Okumaya devam et

Yenikapı Sahilinde Kanserli Ur, Süleymaniye’ye Ek İki Çirkin Minare

istanbul_yenikapi
Yukarıdaki resim AKP’nin İstanbul’u kanser ettiğinin resmidir… Şekli üç bin yıldır hafızalara kazınmış İstanbul tarihi yarımadasının AKP kanser hücresi musallat olduktan sonraki trajik son görüntüsü artık böyle. Rant için umarsızca inşa edilen deniz dolgusu Yenikapı sahilinde bir Ur’a dönüşmüş durumda…

AKP’nin Yenikapı’daki deniz dolgusu fotoğrafta görülen kanserli ur görüntüsünü almadan birkaç ay önce şunları yazmıştık: bkz: AKP Fuzuli İnşaatlar Enstitüsü

“Yenikapı sahili dolduruluyor. Projenin adı “İstanbul Metropolü Miting ve Gösteri Alanı”. Hedef yine “dev” bir alan inşa etmek. Sayılar da her zamanki gibi devasa: Yenikapı sahilindeki dolgu ve inşaat çalışmaları tamamlandığında 518 bin metrekaresi dolgu, tam 715 bin metrekare büyüklüğünde bir miting, gösteri, konser ve yeşil alan olacak. Bu alanda 700 bin ila 1 milyon arasında kişi miting yapabilecek. Peki, Gezi direnişi sonucu Gezi Parkı’nın kazanıldığı ve Taksim Meydanı ve çevresinde siyasi mücadelenin yükseldiği bir ortamda kim sesin dağılacağı, göstericilerin polis ile deniz arasında göz göre göre tuzağa düşeceği Yenikapı sahilinde miting yapmak isteyecek? Yenikapı sahilindeki dolgu miting alanı tıpkı Çamlıca Camii gibi kullanım değeri sıfır olan, ancak inşaatın ihale edildiği firmalara büyük rantlar elde etme imkânı sunacak bir proje. Bu projenin kullanım değerinin olmaması bir yana tarihe ve çevreye vereceği zararlar da inşaat rantının gölgesinde kalmış durumda. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, denize dolgu yapılmasının denizi kirleteceğini ve alanın depreme dayanıksız olduğunu söylüyor. Bozoğlu, dünyada gelişmiş ülkelerde uygulanmayan dolgu sisteminin her açıdan bir çevre felaketi anlamına geleceğinin altını çiziyor. “Denize ait olmayan beton yığınını oraya koyarak dolgu yapmanız denizi kirletmek anlamına gelir. Bu tıpkı denize çöp poşeti atmak gibi bir şey. Marmara ve Karadeniz’deki kirliliğin nedeni oradaki biyoçeşitliliğin azalarak canlıların ölmesi. Yani denizi doldurarak hem inşaat kaynaklı bir kirlilik oluşacak hem de ekosistem bozulacak. (Bianet’teki ilgili yazı için bkz: “Yenikapı’daki Miting alanı Ekosistemi Bozar”)”

suleymaniye_2minareYenikapı sahiline tümör şeklinde deniz dolgusu yetmiyormuş gibi, bugün İstanbul’un siluetini bozan Haliç Metro Köprüsü, Sülemaniye’ye iki çirkin minare eklemiş durumda. Konuyla ilgili Bianet’in haberinde uzmanların ve UNESCO’nun itirazlarının köprünün inşaatının İstanbul’un siluetini bozmayacak şekilde yapılmasını engelleyemediği ifade ediliyor:

“İstanbul’un siluetine hançer eleştirileriyle geçen 10 yıllık süreçte “direksiz inşa edilemez” tartışmasına karşı çıkan uzmanlar, “direksiz, kablosuz” Süleymaniye’yle boy ölçüşmeyen sade bir köprü talep ettiler. Ancak sonuç değişmedi. Köprünün UNESCO ve Türkiyeli uzmanların baskılarıyla ufak değişiklikler yapılan inşaası tamamlandı.”

Yine aynı haberde görüşlerine başvurulan tarihçi Cemal Kafadar Haliç Metro Köprüsü’nün ayaklarını “Godzilla’nın Ayakları” olarak tanımlıyor ve şöyle devam ediyor: “İstanbul’un en önemli silueti, Süleymaniye’den başlayarak Topkapı Sarayı’na kadar eğilerek giden yamaçlarda, üç boyutlu, adeta bir yontu lezzeti veren, birbiri ile (ve şehrin Doğu Roma mirası ile) tenasüp adabı içinde sohbet eden Osmanlı yapılarıdır. Tartışmayı, köprünün Süleymaniye’ye olan müdahalesini konuşmakla sınırlarsak İstanbul’un eşsiz siluetine haksızlık etmiş oluruz.” Kafadar “UNESCO ile mutabakata vardık” denmesine de tepki göstererek “Bu da beni çok üzüyor. Bir kamu yöneticisi için UNESCO ile mutabakata varmış olmak kendi kamuoyunu ikna etmekten daha mı önemli?” diyor. Konuyla ilgili Bianet haberi için bkz: Tüm İtirazların Ardından Haliç Köprüsü

Gezi’nin İçi Piyasanın Dışı: Başka Bir Ekonomi Mümkün!

Gezi Kütüphanesi4 Kasım 2013 tarihli Birgün Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Gezi direnişi, her ne kadar sınıfsal bir kalkışma olmasa da ve toplumsal kaynakların büyük bölümünü sömüren %1’e karşı ekonomik büyümeden eşit pay alamayan %99’u sınıfsal ortaklıkta buluşturamasa da, bir başka eşitsizliğe, piyasa ekonomisinin ürettiği değerler hiyerarşisine doğrudan bir başkaldırı ortaya koydu. Gezi Parkı, öz örgütlenmesiyle, içerisinde paranın geçmemesiyle, dayanışmayı, yaratıcılığı ve paylaşımı en önemli değerler olarak yüceltmesiyle piyasa ekonomisinin sadece “para miktarı” ile ölçülen değerler hiyerarşisini sorgulamaya açtı. Zaten daha en başında direniş Gezi Parkı’nın ekolojik ve toplumsal değerinin bir alışveriş merkezine tahvil edilmesine, piyasalaştırılmasına karşı başlamamış mıydı?

Parkın halkın olmasından sonra geçen iki haftalık süre boyunca Gezi Parkı piyasa ilişkilerinin dışında konumlandı. “Değerin” piyasa tarafından belirlenmesini ve piyasanın parayı en tepeye yerleştiren değerler hiyerarşisini de tamamen karşısına aldı. Şüphesiz, etrafında her şeyin parayla satıldığı, piyasa tarafından kuşatılmış bir parkın içinde her şeyin ücretsiz olması sembolik bir anlam taşıyordu.

Gezi Parkı’nda Paranın Geçmemesi Ne Anlama Geliyor?

Kapitalizm, “değer”in ancak piyasaya çıkan mal ve hizmetlerin üretimi ve el değiştirmesi üzerinden yaratılabileceğini savunur ve farklı mal ve hizmetlere ait bu değeri evrensel değiş tokuş aracı olarak paraya indirger. Kapitalist değerler hiyerarşisinde piyasaya girmeyen ve dolayısıyla paraya dönüştürülmeyen ev içi emek “ücretsiz”, piyasanın işleyişi içinde önemi ve parasal karşılığı olmayan sanatsal, kültürel, yazınsal, siyasi veya düşünsel üretimler ise bir “boş zaman aktivitesi” veya “gönüllülük faaliyeti” olarak küçümsenir ve “değersizleştirilir”.

gezi_paylasimİşte bu koşullar altında, Gezi Parkı, belki kısıtlı bir alanda ve kısa bir süre için de olsa  “değerin” ancak ve yalnızca piyasa tarafından belirlendiği bir düzenin tek seçenek olmadığını bizlere göstermesi açısından çok “değerli” bir sembol oldu. Gezi Parkı’nda her şeyin ücretsiz olması, paranın işlevsizleştirilmesi, buna karşın yaratıcılığın, paylaşımın, kendi hayatı hakkında karar alma hakkının, doğrudan demokrasinin, siyasal ve düşünsel bilgi ve deneyim üretiminin en değerli faaliyetler olarak öne çıkması piyasa karşıtı yeni bir değerler sistemi önerisi olarak ortaya çıktı. Park içinde kitapların parayla satılmadığı takas da edilmediği ama ihtiyaca göre değiş tokuş edildiği kütüphane, üretimi ve dağıtımı para karşılığında değil dayanışmayla gerçekleştirilen yemek ve sağlık hizmetleri, park içindeki sokak çocukları ve parktaki eylemcilerin çocuklarının bakımını kolektif bir anlayışla gerçekleştiren eğitim ve oyun alanları, Gezi direnişine dair maddi bir karşılık beklemeksizin üretilen tüm şarkılar, müzikler, görsel çalışmalar, çizimler, Gezi Parkı üzerine yazılan yazılar, vatandaş gazeteciliği faaliyetleri, kayıtlı veya canlı video ve görüntülerin yaygınlaştırılması çalışmaları, paylaşımcı ve dayanışmacı bir anlayışla yapılan bu faaliyetlerin hepsi, piyasanın dışında farklı bir değerler sisteminin ve başka bir ekonominin mümkün olduğunu çok da somut örneklerle ortaya koydu. Parkın içinde para geçmediği, karşılıklılık ilişkisi para ve piyasa üzerinden kurulmadığı ölçüde, Gezi Parkı parayla alınıp satılamayacak değerler üreterek piyasanın değerler hiyerarşisini ters yüz etti.

gezi_bostani1İşin ilginci, Gezi Parkı’nda öğrenciler, çalışan yoksullar ve işsizler gibi kesimlerin dışında piyasanın değerler hiyerarşisinin her gün yeniden üretildiği piyasa kurucu diyebileceğimiz kurumlarda çalışan bankacılar, borsacılar, ofis çalışanları ve hatta üst düzey şirket yöneticileri de vardı. Bu kişiler, sabah mesai saatleri içinde piyasanın dişli çarkları arasında çalıştıktan sonra akşamları piyasanın değerlerinin alt üst edildiği, paranın değil yaratıcı, dönüştürücü siyasal, düşünsel, sanatsal faaliyetlerin değerli sayıldığı Gezi Parkı’nı hınca hınç dolduruyor, parkı adeta gün içinde bastırılan arzuların dışarı taştığı bir alana dönüştürüyorlardı. Bir rüyanın, bir ütopyanın on binlerce insanın katılımı ve deneyimiyle cisimleştiğini görmenin coşkusunu paylaşmak için geliyorlardı. Gezi Parkı’nda yeşeren yeni değerler, piyasa ekonomisinin dayattığı değerler hiyerarşisinin her gün yeniden üretildiği kurumlarda çalışanlara, paraya dönüştüğü oranda değerli sayılan hayatlarının ve hapsedildikleri ofis odalarının cenderesini kırmak ve açılan delikten kısa bir süreliğine de olsa bambaşka bir dünyanın mümkün olduğunu gözlemlemek fırsatı verdi. Zira Gezi Parkı’nda zaman “mesai” ve “boş zaman” olarak ayrılmıyordu artık. Boş zaman faaliyeti olarak piyasanın küçümsediği, ev içi emek diye piyasanın ücretlendirmediği, “gönüllülük” diye piyasanın işleyişi için önemsiz gördüğü ne kadar faaliyet varsa hepsi yolu Gezi Parkı’ndan geçen yüzbinler için gerçekten çok “değerliydi”. Gezi Parkı’nda dayanışmanın, yaratıcılığın, paylaşımın, yazının, sözün, doğanın ve insanın “değerli” olduğu başka bir dünya ihtimali deneyimlendi.

gezi_parki_davetsiz_misafirBu anlamda Gezi Parkı’nın etkin bir üretim alanı olduğu söylenebilir. Gezi’de yemekler yapıldı, sağlık, eğitim ve temizlik hizmetleri yerine getirildi ve vatandaş gazeteciliğiyle yapılan haberler yaygınlaştırıldı. Ama hepsinden önemlisi Gezi’de piyasa dışında bir değerler sisteminin mümkün olduğuna dair tarihi ve siyasi çok önemli bir “deneyim üretildi”. İktidarın da muhalefetteki düzen partilerinin de en çok korktukları işte bu deneyimdir. Zira, bir gün çalışanlar sadece mesai çıkışında değil mesailerini ve işlerini bırakıp da Gezi Parkı’nda gördüklerini yeniden hayata geçirmek istediklerinde, o zaman sonlarının geleceğini çok iyi bilmektedirler. Tam da bu yüzden, Gezi’nin ürettiği siyasal deneyimin ve Gezi’nin hayalinin ilerleyen yıllarda paranın ve piyasanın değerlerini tehdit etmeye devam edeceği kesin.

Yeni çağın Akropolü Gezi Parkı kapitalizmin zaman algısı ve piyasanın değerler hiyerarşisine karşı “değerin” yeniden tanımlandığı bir deney alanı oldu… Bundan böyle neyin “değerli” sayılacağına dair tartışma yaşadığımız çağın en önemli siyasi mücadele alanlarından biri olmaya aday.

AKP Fuzuli İnşaatlar Enstitüsü

camlica_camii3Türkiye’nin ekonomisi iyiye gitmiyor. İthalata dayanan ve bu ithalatı finanse edecek yabancı fonların akışına bağımlı olarak ayakta durabilen Türkiye ekonomisinde dengeler son aylarda ciddi biçimde sarsıldı. Bunun en açık göstergesi geçtiğimiz iki ayda Türk lirasının Amerikan doları karşısındaki hızlı değer kaybı oldu.

Ekonomik büyüme oranı da son dönemlerde beklentilerin oldukça altında kaldı. Veriler bu az miktardaki ekonomik büyümenin de özel sektörden ziyade büyük oranda kamu yatırımlarından kaynaklandığını gösteriyor. Peki devlet, ekonomiyi ayakta tutmak için neye yatırım yapıyor, kamu kaynaklarını nerelere harcıyor?

Daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi (bkz:“Yabancı Sermayenin Türkiye Lobisi AKP Hükümeti) AKP döneminde gerçekleştirilen yatırımların çoğu inşaat ve turizm alanlarından ibaret kaldı. Bir dönem hızlı nüfus artışı ve büyük kentlere göç ile hızla büyüyen inşaat sektörü, kentleşme oranının doyum noktasına yaklaşması ve nüfus artış hızının da düşmesi ile beraber krizin eşiğine geldi. İstanbul başta olmak üzere büyük kentler kimsenin satın almadığı on binlerce boş daire ve kimsenin gitmediği onlarca alışveriş merkezi ile doldu. Konut ve alışveriş merkezleri boş kalınca bu defa Yeni Havaalanı, Üçüncü Köprü, Kanal İstanbul, Yenikapı sahiline dolgu miting alanı, Çamlıca tepesine dev camii gibi gereği ve anlamı belirsiz, çevreye olumsuz etkileri göz önünde bulundurulmamış altyapı projelerine yönelindi.

Bu projelerin ortak özelliği hepsinin “dev” olması ve reklam ve tanıtımlarının da bu özellikleri yani “devasa boyutlarda” olmaları üzerinden yapılması oldu. Ama bu “dev” yapıların içini dolduracak “dev” bir toplumsal talep olup olmadığı hep meçhul kaldı. Bu kadar “devasa” projeleri hayata geçirmeye kalkarken herhangi bir talep araştırması yapmaya, sivil toplum örgütlerinin görüşünü almaya, kamuoyunun nabzını yoklamaya tenezzül edilmemişti belli ki.

Tüm bu projeler ekonomiyi canlandırmak için kaldırım taşlarının sökülüp yeniden yerine dizildiği dönemleri hatırlatıyor ve AKP iktidarı altındaki ekonominin krizinin iyice yaklaştığını bizlere haber veriyor.

Şimdi dilerseniz bu fuzuli projelerin en dikkat çekenlerine tek tek ve daha yakından bakalım:

1-Çamlıca Tepesine Hiçbir Zaman İçi Tamamen Dolmayacak “Dev Camii”
İstanbul’un siluetini bozduğu, Sultanahmet Camii’nin büyükçe bir taklidi olduğu gibi tartışmaların gölgesinde Çamlıca tepesine yapılacak “dev” camiinin temeli 6 Ağustos’ta atıldı. Anaakım medyada camiinin tanıtımı başbakan Erdoğan’ın çok sevdiği bir biçimde çok ve büyük sayılar verilerek yapıldı. Buna göre Çamlıca Camii “15 bin metrekare üzerine kurulacak çok büyük bir camii. Camide aynı anda 30 bin kişi, iç ve dış avlu dâhil edildiğinde aynı anda 50 bin kişi namaz kılabilecek.” Peki, camiinin açılış günündeki olası istisnai durum dışında bu camiide gerçekten 50 bin kişi hiç aynı anda namaz kılacak mı? Çamlıca bölgesinin seyrek nüfusu ve civardaki camiilerin dâhi boş kaldığı göz önünde bulundurulursa Çamlıca’ya dev camii projesinin bir ihtiyacı karşılamak yerine muhteris bir iktidarın gösteriş arzusunu tatmin etmek için hayata geçirildiği anlaşılıyor.

Avukatların dövülüp sürüklenerek gözaltına alındığı Avrupa’nın en büyük adalet sarayı Çağlayan Adliye’si örneğinde görüleceği üzere ebadın büyüklüğü adaleti olduğu gibi ibadeti de yüceltmiyor. Peki, bu büyüklük hırsı neden? Bir nedeni gösteriş arzusu dedik ama esas neden inşaatın büyüklüğü üzerinden kârları ve rantı artırmak. Camiinin ihale bedeli 111 milyon 500 bin lira. Bu şimdiye kadar bir camii inşaatı için yaratılan en yüksek rant. Camiinin tamamlandıktan sonra boş kalıp kalmayacağı veyahut gerçekten bir ihtiyaca cevap verip vermeyeceği bu yüksek rantı elde edecekler için belli ki önem taşıyan bir sorun değil.

2-Yenikapı Sahilinde Kimsenin Kullanmayacağı 1 Milyon Kişilik Dolgu Miting Alanı
yenikapi-miting-alani-2
Yenikapı sahili dolduruluyor. Projenin adı “İstanbul Metropolü Miting ve Gösteri Alanı”. Hedef yine “dev” bir alan inşa etmek. Sayılar da her zamanki gibi devasa: Yenikapı sahilindeki dolgu ve inşaat çalışmaları tamamlandığında 518 bin metrekaresi dolgu, tam 715 bin metrekare büyüklüğünde bir miting, gösteri, konser ve yeşil alan olacak. Bu alanda 700 bin ila 1 milyon arasında kişi miting yapabilecek. Peki, Gezi direnişi sonucu Gezi Parkı’nın kazanıldığı ve Taksim Meydanı ve çevresinde siyasi mücadelenin yükseldiği bir ortamda kim sesin dağılacağı, göstericilerin polis ile deniz arasında göz göre göre tuzağa düşeceği Yenikapı sahilinde miting yapmak isteyecek? Yenikapı sahilindeki dolgu miting alanı tıpkı Çamlıca Camii gibi kullanım değeri sıfır olan, ancak inşaatın ihale edildiği firmalara büyük rantlar elde etme imkânı sunacak bir proje. Bu projenin kullanım değerinin olmaması bir yana tarihe ve çevreye vereceği zararlar da inşaat rantının gölgesinde kalmış durumda. Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, denize dolgu yapılmasının denizi kirleteceğini ve alanın depreme dayanıksız olduğunu söylüyor. Bozoğlu, dünyada gelişmiş ülkelerde uygulanmayan dolgu sisteminin her açıdan bir çevre felaketi anlamına geleceğinin altını çiziyor. “Denize ait olmayan beton yığınını oraya koyarak dolgu yapmanız denizi kirletmek anlamına gelir. Bu tıpkı denize çöp poşeti atmak gibi bir şey. Marmara ve Karadeniz’deki kirliliğin nedeni oradaki biyoçeşitliliğin azalarak canlıların ölmesi. Yani denizi doldurarak hem inşaat kaynaklı bir kirlilik oluşacak hem de ekosistem bozulacak.” (Bianet’teki ilgili yazı için bkz: “Yenikapı’daki Miting alanı Ekosistemi Bozar”)

Tüm bu uyarılara ek olarak Yenikapı sahilinde yapılacak meydanın tarihi yarımadanın silüetini ve topoğrafyasını bozacağının ve arkeolojik mirası etkileyeceğinin belirtmesine rağmen rağmen proje Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın onayıyla başlatıldı. Yenikapı İDO İskelesi ile Kennedy Caddesi arasındaki sahil şeridinde inşa edilmeye başlanan meydan için denizin dibi taşla doldurulacak. Dolgu alanının hemen yanında yer alan UNESCO’nun dünya mirası listesindeki 8500 yıllık kentsel ve arkeolojik sit alanı da tehdit altında kalacak.
Okumaya devam et

Ekonomi Kimin İçin Büyüyor? Türkiye’de Gelir Dağılımı Dengesizliği

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 10 bin 578 hanede 2011 yılında yüz yüze yaptırdığı “Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması”nın bir bölümü 2012 yılında yayınlanmıştı. Araştırmanın tamamının Şubat 2013’te internette yayınlanmasıyla beraber Türkiye’deki gelir dağılımının içler acısı haline dair önemli bulgular ortaya çıkmış oldu.

(Araştırmanın tamamı için bkz:“Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması”)

Araştırmanın gelir dağılımıyla ilgili bölümdeki sonuçları şöyle:

Türkiye’de yaklaşık 19 milyon aile var.

Ailelerin yüzde 1.2’sinin aylık geliri 5.600 TL ve üzeri.
Ailelerin yüzde 3.8’inin aylık geliri 3.200-5.500 TL arası.
Ailelerin yüzde 16.5’inin aylık geliri 1.900-3.000 TL arası.
Ailelerin yüzde 16.9’unun aylık geliri 1.250- 1.870 TL arası.
Ailelerin yüzde 23.1’inin aylık geliri 815-1.200 TL arası.
Ailelerin yüzde 32.1’inin aylık geliri 450-810 TL arası.
Ailelerin yüzde 6.4’ünün aylık geliri 430 TL civarında.

Araştırmadan çıkan bu veriler Türkiye’deki hanelerin %61.2’sinin ayda 1200 TL veya altında gelirle hayatta kalmaya çalıştığını gözler önüne seriyor. TÜRK-İş ve DİSK’in tespitlerine göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırının aylık 1050 TL civarında olduğu göz önünde bulundurulursa Türkiye’de halkın üçte ikisi açlık sınırının ya altında ya da bu sınıra çok yakın bir gelirle hayatta kalmaya çalışıyor.

Bu araştırmanın bir diğer çarpıcı sonucu ise AKP hükümetinin “kişi başına düşen geliri 10.000 dolara çıkarttık” söyleminin halkın geniş kesimleri için hiçbir şey ifade etmediği. Tabii aslında toplam Gayri Safi Milli Hasıla’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunan bir istatistiki veri olan “kişi başına düşen milli gelir”, “Türkiye’de Aile Yapısı” araştırmasının konu ettiği bir ailenin evine giren toplam geliri tam olarak yansıtmamakta. Ne var ki, tüm gelir-gider ve para aktarımlarının toplamını hesaba kattığı için daha yüksek gözüken “kişi başına düşen milli gelir” miktarını AKP hükümeti sanki Türkiye’de “kişi başına düşen hane geliri” ile aynı şeymiş gibi çarpıtarak kullanmayı sürdürüyor. Halbuki kişi başına düşen yıllık 10.000 dolar milli gelir yaklaşık 18.000 Türk Lirasına denk geliyor, bu da aylık 1.500 liraya tekabül ediyor. Bu durumda 4 kişilik bir hanenin eline ayda 4 x 1.500 TL yani 6.000 TL geçmesi gerekiyor ki, yılda kişi başına 10.000, hane başına da 40.000 dolar gelir söylemi gerçek olsun. Halbuki “Türkiye’de Aile Yapısı” araştırmasına göre Türkiye’de ayda 5.600 TL ve üzeri (yani kişi başına 10.000 dolar civarı) geliri olan haneler nüfusun sadece %1.2’si!

Türkiye’deki gerçek ortalama hane gelirinin aşağı yukarı ne kadar olduğunu anlamak için OECD’nin 2013 yılı için Mayıs ayında yeni yayınladığı “İyi Yaşam Endeksi” raporu bize çok daha sağlıklı bir veri sunuyor. (Raporun tamamını için bkz: OECD Better Life Index”). OECD araştırmasına göre Türkiye’de ortalama hane geliri yıllık 13.044 dolar. Yani yaklaşık 23.500 TL. Bu da aylık 1.950 liraya denk geliyor. Tabii bu veri sadece ortalama geliri gösteriyor, gelir dağılımını göstermiyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın araştırması ise gelir dağılımındaki dengesizliği ortaya koyması açısından oldukça çarpıcı veriler sunuyor. Araştırmanın yukarıda da özetlenen sonucuna göre Türkiye’de hanelerin sadece %21.5’i 1.900 TL yani OECD’nin Türkiye için tespit ettiği ortalama hane geliri ve üzerinde aylık kazanca sahip. Hanelerin %78.5’i ise 1.900 TL ve altında gelirle geçinmeye çalışıyor.

Yani Türkiye’de ortalama hane gelirinin üzerinde gelir sağlayanlar toplam nüfusun sadece %21.5’i. Bu kesim tüm gelirlerin neredeyse %50’sini elde ediyor. Nüfusun %78.5’i ise aylık 1.900 TL’nin altında bir gelirle hayatını idame ettirmeye çalışıyor.

Kısacası Türkiye’de gerçek hane geliri ve gelir dağılımı konusunda hükümet kendi yaptırdığı araştırmayla kendi yalanını ortaya çıkarmış oldu. Araştırmanın özellikle gelir dağılımı dengesizliğinin ulaştığı vahim sonuçları ortaya koyan bölümünün kamuoyunda geniş yankı uyandırması ve oluşan eleştiri ve tepkiler üzerine bakanlık bu kez tuhaf bir açıklama yayınladı. Açıklamada “bir süredir çeşitli basın yayın organlarında Türkiye’nin Aile Yapısı 2011 Araştırması sonuçlarıyla ilgili olarak gerçek dışı yorumlar yapılmaktadır” denildikten sonra bu “araştırma doğrudan yoksulluğu tespit amaçlı olmadığı gibi; yoksulluk araştırmasının sistematiğine göre yapılmamış olup; sadece görüşülen kişilerin beyanına dayalı ham verileri içermektedir” ifadeleri kullanılıyor. (Bu açıklamayla ilgili haber için bkz: “Bakanlık: Türkiye aile yapısı araştırması yanlış yorumlandı”)

Bakanlığın bu garip açıklamasında yoksulluğun tespiti için kendi araştırma verilerinin değil (yoksulluk oranını çok daha düşük olarak gösteren) TÜİK verilerinin esas alınması gerektiği söyleniyor. TÜİK 2011 verilerine göre yoksulluk sınırı sayılan kişi başı günlük 4.3 doların altında geliri olanlar yani aylık 940 TL civarı ve altında geliri olan 4 kişilik hanelerin oranı sadece %2.7. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı araştırmasına göre ise 1200 TL ve altı geliri olan haneler %61.2 olduğuna göre, 940 TL ve altı geliri olanların oranının da neredeyse %50 olduğu ortaya çıkıyor.

Hadi aradaki fark az olsa yine anlaşılabilir bir durum ama iki devlet kurumununun yoksulluk verileri arasında nasıl bu kadar büyük bir uçurum olabiliyor? Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın nüfusun neredeyse %50’si olarak ölçtüğü yoksulluk oranını TÜİK nasıl oluyor da %2.7 olarak gösterebiliyor?
Okumaya devam et

Taşıma Suyla Ekonomi Nereye Kadar Döner? Batık Krediler 30 Milyarı Aştı

kredi_mevduat_orani
Son BDDK verilerine göre 2012’de takibe düşen kredi 30 milyarı geçti. Buna göre, geçen yıl 194 bin 38 kişinin kullandığı 7 milyar 886 milyon 360 bin lira tutarındaki konut kredisi takibe alındı. İhtiyaç kredisi kullanan 5 milyon 214 bin 919 kişi de 21 milyar 820 milyon 823 bin liralık borcu ödeyemedi.

Durumun vehametini daha iyi anlamak için 2011’de takibe düşen kredilerin 20 milyar lira civarında olduğunu hatırlatmak lazım. Yani alınıp geri ödenememiş ve hakkında yasal işlem başlatılmış borçlar 2011’den 2012’ye yani sadece bir senede %50 gibi çok ciddi oranda artmış.

Bu bilgilere ek olarak, Türkiye’de kredilerin nasıl finanse edildiğine bakacak olursak bir başka çarpıcı durumla karşılaşıyoruz. Zira 2013 başı itibariyle bankaların verdiği krediler ellerindeki mevduatı çoktan geçmiş bulunuyor. Güncel BDDK verilerinden derlenen yukarıdaki grafikten de görüleceği üzere kredi artışı mevduat artışından çok daha hızlı ve Türkiye’de mevduatın krediye dönüşme oranı yani kredi/mevduat oranı %104’e ulaşmış durumda. Yani mevduat açığı var ve tasarruflar tek başına kredileri karşılamaya artık yetmiyor.

Sadece neoliberal modelin eleştirisini yapan ekonomistler değil IMF, Dünya Bankası gibi neoliberalizmin bekçisi kuruluşlar ile Goldman Sachs, S&P gibi dünya finansal hegemonyasının baş aktörleri de Türkiye’nin düşük tasarruf ve mevduat oranlarına karşı yüksek miktarda kredi kullanımına imkan sağlayan şu anki ekonomik yapısının sürdürülebilirliği konusundaki şüphelerini ve uyarılarını sıklıkla dile getiriyor.

Batık ve takibe düşen kredilerdeki bunca artışa ve gelişmekte olan ülkeler arasında gayri safi milli hasılasına oranla en düşük tasarruf miktarlarından birine (%13) sahip olmasına rağmen Türkiye’deki kredi büyümesi devam ediyor. Merkez Bankası’nın 2013 yılı başında kredilerdeki büyümenin yıllık %15’i geçmemesi hedefi çoktan alaşağı edilmiş durumda. Türkiye’de şu an yıllık kredi büyümesi yaklaşık %30 civarında!

Peki tüm bu mevduat açığına ve düşük tasarruf oranlarına rağmen kredi büyümesi nasıl sürdürülebiliyor? İşte bu noktada Türkiye’de iç piyasadaki kredi büyümesi ancak yurtdışından borçlanarak kapatılmaya çalışılıyor. Türkiye ekonomisinin bu şekilde krediler, dışarıya borçlanma ve ithalat ile büyüyebilmesinin bugünkü yegane dayanağı yurtdışından kısa süreli olarak gelen ve “sıcak para” olarak tabir edilen yabancı sermaye yatırımları. Hükümetin bu yabancı sermayeyi çekmek için vergiden muaf hale getirdiği borsası ve yurtdışında neredeyse negatif olan faiz oranlarına kıyasla hala cazip faiz imkanlarıyla Türkiye tam bir sıcak para cenneti. Ekonominin ancak borçlanma ve ithalat ile büyümesinden kaynaklanan yüksek cari açık da işte bu kısa vadeli yabancı sermaye yani “sıcak para” akışı ile finanse edilebiliyor. Türkiye’nin kredi notunun geçtiğimiz hafta ikinci bir kredi derecelendirme kuruluşu tarafından da “yatırım yapılabilir” seviyeye yükseltilmesi bu yabancı sermaye akışını en azından kısa vadede bir süre daha güvence altına alacak gibi gözüküyor.

Peki orta ve uzun vadede sıcak parayla yani taşıma suyla ekonomi nereye kadar dönebilir? Türkiye’nin kredi notunun yükseltilmesi kısa vadede Türkiye’ye sermaye girişlerini artıracak ve güvence altına alacak olsa da, bu yoğun sermaye girişinden kaynaklı olarak faizlerde ve dolayısıyla kredi fazilerinde yaşanacak düşüşler iç piyasadaki kredi talebini büyük oranda artıracaktır. Keza yine yoğun yabancı sermaye girişi sonucu Türk lirasında yaşanacak olası bir değerlenme ithalata yönelimi artıracak ve ithalat ile ihracat arasındaki farkı daha da açacaktır. Tüm bunlar da dış borcun ve cari açığın yeniden büyük miktarlarda artışa geçmesi anlamına gelecektir. Artan dış borcu ve cari açığı finanse edebilmek için bu kez daha da çok yabancı sermaye girişine ihtiyaç duyulacaktır. Kısacası üretim ve yaratımla değil “sıcak para” ile döndürülmeye çalışılan ekonomi iki tarafı keskin kılıç gibidir. Zira “sıcak para” girişindeki artış bir yandan kredileri ve borçları kapatmaya yararken bir yandan da daha çok kredi almanın, ithalatın, borçlanmanın önünü açmaktadır. Bu kısır döngü sermaye akışları devam ettikçe sürer gider. Ancak eğitime ve teknolojiye değil yabancı sermayeyi ülkeye çekmeye odaklanmış bir siyasi iktidarın sıcak parayla kurduğu bu kısır ilişki yabancı sermayenin ani çıkış yaptığı kriz anlarında kopacaktır. Tıpkı 2008 krizinde olduğu gibi yabancı sermayenin ani kaçışı iflaslara, üç ayda %14’e varan ekonomik küçülmeye, çöküntü ve işsizliğe yol açar.

İzlediği politikalara bakılırsa hükümetin hala “teğet geçtiği” yalanı arkasına saklandığı 2008 krizinden hiçbir ders çıkarmadığı görülmektedir. Zira Türkiye 2013 başı itibariyle yani krizden 5 sene sonra ekonomik göstergeler ve kişi başına düşen gelir açısından ancak kriz öncesindeki (2007 sonu) noktasına ulaşabilmiştir. Yaşanacak olası yeni bir krizin ise tamamen “sıcak paraya” yaslanmış, batık ve takibe düşmüş kredi oranları 2008 krizi öncesinin çok çok üzerine çıkmış bir ekonomiyi nerelere sürükleyeceğini tahmin etmek zor değildir.