Bülent Somay ile Bilimkurgu ve Fantazi Edebiyatı Üzerine

Söyleşi: Bülent Somay

“Günümüzde bilimkurgu edebiyatı ve sineması” konusunda konuşmaya başlarken bunun bir kriz konuşması olacağını belirtmekte yarar var; çünkü bilimkurgu günümüzde ciddi bir kriz durumunda, yani bilimkurgunun son anlamlı okulu cyberpunk (siberpunk) 1990’ların başında pilini bitirdiğinden beri bilimkurgu alanında yeni bir şeyler olmuyor Eski ayları kırpıp kırpıp yıldız yapmaktan başka hiçbir şey yapılamıyor. Yapılan ne? Isaac Asimov’un vakıf üçlemesini yeniden yazmak. Piyasayı izliyorum, özellikle Amerikan bilimkurgu piyasasını. Şu anda bir yeniden basımlar furyası var. Heinlein’ları yeniden basıyorlar. Her ne hikmetse tam da bu Irak savaşından önce, Amerika’daki en militarist ve en milliyetçi bilimkurgu yazarını dön dolaş yeniden basmaya başladılar ama Asimov yenidenbasımları pek yok, çünkü o milliyetçi olmayan bir Yahudi. Onun dışında mesela Le Guin yenidenbasımları da yok bu aralarda, o da duruma uygun değil çünkü.
Bir yılda yayınlanan yeni bilimkurgu romanı sayısı yaklaşık 1970’lerin onda birine düşmüş durumda. Şimdi bunun sebebi var. 70’lerdeki bilimkurgu yükselişinde bir çok yeni akım vardı. Yepyeni kadın bilimkurgu yazarları çıkıyordu ve feminist bir soluk geliyordu bilimkurguya. Keza aynı zamanda eşcinsel bilimkurgu ortaya çıkmıştı. Bu pek bilinmiyor Türkiye’de ama Thomas Dish , Samuel Delany gibi eşcinsel yazarlar ortaya çıkmıştı. Yani 1960’ların altüst edici hareketlerinin 70’lerdeki uzantıları bilimkurgu alanına girmişti olduğu gibi. Siyah blimkurgu yazarları vardı, çevreciler vardı (Callenbach ve Ekotopya ve John Brunner- aynı zamanda cyberpunkın atası kabul edilir, yazdığı “Şok Dalgası Süvarisi” aslında ilk cyberpunk kabul ediliyor). Dolayısıyla 70’ler müthiş bir artışa sahne oldu. 80’lerse bunların pilinin bittiği on yıl. Hepsinin yerine bütün seksenleri kaplayan cyberpunk var. Cyberpunk çok önemli bir adımdır; çünkü dijital devrime denk düşebilecek tek akım da odur zaten. Ama şimdi djital devrim cyberpunkçıların sandığından çok daha hızlı geliştiği için daha adamların romanı yazmalarıyla romanın yayınlanması arasındaki sürede onların öngörü sandıkları şey gerçek oluveriyordu. Mesela cyberpunk’ın ünlü filmi Johny Mnemnic’te anlattığı şeyi geçen gün gazetede okudum. Yani insan hafızasını olduğu gibi çipe alabiliyorlar artık ve kafatası üzerine çipi takıyorlar ve alzheimer ya da parkinson gibi nedenlerle beyin dokusu tahribata uğramış insanların hafızasını yeniden kazanmasını sağlıyorlar. Dolayısıyla cyberpunk’ın şöyle bir problemi var, çok yakın gelecekle uğraşmaya çalıştığı için olayları yakalayamıyor (idi). Nitekim 90’larda da zaten cyberpunk sönüp gitti.
Okumaya devam et

J.G. Ballard ile Milenyum İnsanları Üzerine Söyleşi

Derleyen ve Çeviren: Elif Çopuroğlu

“Bu bizim yaşadığımız dünya işte; insanlar bedava park edebilmek uğruna bomba patlatıyorlar. Ya da belki hiç nedensizce. Hepimiz sıkılıyoruz, ümitsizce sıkılıyoruz. Bir oyun odasında aşırı uzun süre bırakılmış çocuklar gibiyiz. Bir süre sonra oyuncaklarımızı kırmak zorunda kalıyoruz. Hatta en sevdiklerimizi bile. İnandığımız hiçbir şey yok.”

J.G. Ballard’a neden ‘Shepperton’lı Kahin’ lakabının yakıştırıldığını anlamak hiç de zor olmasa gerek. İlk önemli romanı The Drowned World, küresel ısınma ve Kyoto Anlaşması’nın kamu bilincine intikal etmesinden on yıllar önce ekolojik bir felaketin içerimlerini keşfe çıkmıştı. Daha sonra, meşhur kolaj romanı The Atrocity Exhibition’da Ballard, Ronald Reagan’ın Hollywood kovboyluğundan ABD başkanlığına yükselişini tahmin etti. Prenses Diana’nın 1997’de Paris’te bir altgeçitte ölümünün parametreleri bile Crash’te [Çarpışma] bir dereceye kadar çizilmişti.
Salman Rüşdi’nin zamanında belirttiği gibi, Diana’nın yaşamının romanvari doğası, sandığımız gibi bir peri masalı değil, Ballard’ın yirmi beş yıl önce yazdığı gibi pornografik bir seks, ölüm ve şöhret masalıydı.
Ballard, 18. romanı Millenium People’ın [Milenyum İnsanları] da yayımlanmasıyla önceleme gücünü bir kez daha göstermiş oldu: anti-terörist güçler Şubat 2003’te Heathrow Havaalanı’na akın ettiğinde Ballard kendi kentsel terörizm yapıtına, Heathrow Havaalanı’nın 2 No’lu Terminali’nde patlayan bir bombayla açılan romanına, son rötuşları yapıyordu. Ve geçtiğimiz aylarda, daha eserin yayımlandığı üçüncü yıl dolmadan, Londra şehrinin merkezi iki hafta arayla arka arkaya bombalı saldırıların hedefi oldu.
Peki Ballard’ın bu apaçık uzgörüsünü nereye çekeceğiz? Öngörüleri kehanetten mi doğuyor, yoksa başka bir şeyin mi ürünü bunlar?
Okumaya devam et

Arthur Kroker ile Söyleşi

Davetsiz Misafir: Bize ve okurlarımıza Ctheory hakkında genel bir bilgi verebilir misiniz? Ctheory’nin anlamı, yaklaşımı ve amacı nedir?

Arthur & Marilouise Kroker: Ctheory (www.ctheory.net) bir elektronik teori, teknoloji ve kültür yayını. Le Monde, Ctheory’yi “dünyada en önde gelen üç elektronik entelektüel yayından birisi” olarak tanımladı.
Eşine az rastlanan bir entelektüel proje olan Ctheory’yi mümkün kılan Internet çağıdır. Çalışmalarımız web sayesinde 7 gün 24 saat on-line olarak açık sistemleri, açık mimariyi ve açık dosya paylaşımını destekleyen bir formatta dünyaya yayılıyor. Böylece Ctheory, Internet ağının sunduğu ütopik imkanların ortadan kaldırılma çabalarına direnerek bunun tam tersini yapmış oluyor. Dijital kültürün en demokratik, eleştirel ve toplumsal eğilimlerine denk gelen düşünce biçimlerine, yayın biçimlerine, iletişim biçimlerine dair elektronik kültürün imkanlarını keşfeden bir şekilde yazıyor ve yayın yapıyoruz. Kısacası, Ctheory dijital bir topluluk.
1993 yılında oldukça kısa bir zaman içinde, Wired dergisinin web sitesi için şifreleme protokollerini yazan web tasarımcısı Carl Steadmann’ın programlama konusundaki yardımları sayesinde ilk yayın yapan web sitelerinden biri olarak çabucak yayılan ve uluslararası bir okur ve yazar ağını toplayan bir ascii listserv olarak başlayan Ctheory, şimdi çeşitli net formatlarında yayın yapıyor: ascii, web, multimedya ve teknoloji, kültür, siyaset ve teori alanında önemli konulara ışık tutan ve üç yıla yayılan kolektif çabanın ürünü olan kitapların ve yayınların dijital arşiviyle birlikte.
Okumaya devam et

Prof. Gediz Akdeniz ile Söyleşi: "Bilimle Postmodern Hesaplaşmalar"

Söyleşi: Gediz Akdeniz

Dergimizin davetlisi olarak Boğaziçi Üniversitesi’ne gelen İstanbul Üniversitesi Fizik Bölümü Başkanı Prof. Gediz Akdeniz ile yaptığımız söyleşi:

Ben karmaşıklıktan başlamak istiyorum. Bu, pozitivist anlayışta kenara itilmiş, akılcılıktan uzak tutulmuş bir konu. Bu yüzden uzun zamandan beri bilim adamları tarafından önemsenmemiş. Ne zaman kaos teorisi… (“kaos”la, “kaos kuram”ı ifadelerini birbirinden ayrı tutmak lazım. “Kaos kuramı” ifadesini kullanınca konjunkture uygun bir kullanım oluyor. Oysa kaos çok önceden bilinen bir kelime ama bilim literatürüne çok geç girmiştir, çünkü bilim konjonkturunun dışında tutulmuştur. Bilimin de bir sistemizasyonu, konjonkturu var. Eğer bu konjonkturun dışında konuşuyorsanız hiç bir zaman yazdığınız makale ciddiye alınmaz, kimse sizi dinlemez ve hatta akademik ortamlardan dışlanırsınız.) Karmaşıklık kavramının ucu açık, yani karmaşıklık her zaman, her yerde olabilir, doğal veya yapay olabilir, sosyal sistemlerde olabilir. Bunların en önemli özellikleri Newtonsal paradigmaların dışında olmalarıdır, çünkü küçük ve büyük bileşenler birlikte dikkate alınır, aralarında hiyerarşik bir gruplama yoktur. (Newtoniyan paradigma derken Kopernik ve Galile ile başlayan düşünce sisteminin getirdiği çerçevelerden bahsediyorum ki bu temel paradigmalar kuantum fiziğinde de vardır. Bu anlamda kuantum fiziği bir devrim değildir.) düzenli veya düzensiz olabilirler, regüler olabilir veya olmayabilirler, her yerde onlarla karşı karşıyayız. Geleceğimizi çok önemli şekilde etkilerler. Bizim dışımızda da oluşabilirler.
Peki karmaşık olaylarla karşı karşıya gelince ne yapacağız? Onları bir kenara mı koyacağız, yoksa “bunları da artık düşünmemiz gerekiyor” mu diyeceğiz? Şimdi eğer, bu sistemleri bilimle anlamaya çalışırsak bazı ortak özelliklerini görürüz. Örneğin bunlar tersinemezler, yani geriye dönemezler. Açık sistemlerdir, kapatılamazlar ve denge durumları yoktur, dengeye gitme eğilimleri de yoktur, her zaman hareket halindedirler. Pozitivist düşüncenin en önemli yönünü de reddederler. Çünkü etki ve tepki arasında orantı yoktur. Bir ucu deterministtir, diğer ucu şanstır. Statik olabilirler, yapısal olabilirler, dinamik olabilirler.
Okumaya devam et

Derrida Anısına Söyleşiler

Söyleşenler: Suna Ertuğrul, Meltem Ahıska, Zeynep Direk

Derrida anısına düzenlenen etkinliklerden biri de okulumuz Sosyal Bilimler Kulübü tarafından 20 Aralık 2004’te öğrenci faaliyetleri binasında gerçekleştirildi. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden Zeynep Direk, Boğaziçi Sosyoloji Bölümü’nden Meltem Ahıska ve Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri Bölümü’nden Suna Ertuğrul’un katıldığı söyleşiye ilgi oldukça büyüktü.
İlk olarak sözü alan Zeynep Direk, Derrida’yı etkileyen toplumsal bağlam ve Derrida’nın felsefe yaşamı hakkında kısaca bilgi verdi. Husserl ve Heidegger çevirilerinin okunması ve tartışılması ile beraber fenomenolojinin 1940’larda Fransa’da belirleyici bir akım haline geldiğine değinen Direk, Derrida’nın da kariyerine Husserlci olarak başladığını hatırlattı. Direk özetle şunları söyledi: Derrida’nın Hegelci hocası Jean Hypolitte’in gözetiminde hazırladığı ve 1954’te savunduğu doktora tezi, Husserl üzerinden statik ve genetik fenomenoloji arasındaki gerilimi yansıtan bir çalışmaydı. Derrida ünlü metni Gramatoloji ile ilk çıkışını yakalar. Bu metinde Derrida, Avrupa-merkezciliği eleştirir ve ilk kez ‘dekonstruksyon’ kavramını kullanır. Bu kavram aslında bir bakıma Heidegger’in ‘Destruktion’ veya Husserl’in ‘Abbau’ kavramlarının çevirisidir.
Okumaya devam et

Paul Virlio ile Söyleşi: "Hız Kirliliği, Yeni Teknolojiler ve Savaşın Geleceği"

Mimari profesörlüğü, film eleştirmenliği, şehir planlamacılığı, ordu tarihçiliği, barış stratejistliği ve entelektüel provokatörlük yaptığı çeşitli çalışmaları boyunca Fransız yazar Paul Virilio bir yandan da bir düzineden fazla kitap üretti. Yazıları gündelik olgulardan (tren enkazları ya da şehir planlaması alanında yapılanlar) egzotiğe (hisse senetlerinin düşüşü ve ultramodern savaş makinesi) doğru eşi az bulunur bir alana yayılır. Hitler’in “Atlantik Duvarı” üzerine bir çalışma olan ilk kitabı Bunker Archeology'yi (Ambar Arkeolojisi) yazdığı günden beri Virilio, hızın siyaset üzerindeki etkilerinden (dromokratik devrim), savaş ile sinemanın eş zamanlı evrimine (algının lojistiği) kadar uzanan çalışmalarıyla, modern düşünce içindeki temel kalıpları ve mevcut disiplinleri çaprazlamasına kesen yapıtlar vermiştir. Yakıcı zekasını teknolojinin savaş, beden ve medya üzerindeki etkilerini incelemeye adamış olan düşünürle yapılmış bir söyleşiyi sunuyoruz aşağıda.

“Yazar” öldü mü?
Yazılı çalışma, ekranın davetkâr gücü tarafından tehdit ediliyor, özellikle de canlı ekran, canlı yayın tarafından. Ama imge tarafından değil – kitaplarda da her zaman imgeler oldu; mimaride her zaman imgeler oldu, freskler ve vitraylar gibi. Yazıyı tehdit eden, televizyondaki eşzamanlılık. Yazı hep ertelenmiş zamandadır – hep sonraya bırakılmış, geciktirilmiş. Eğer imge canlıysa, ertelenmiş zaman ve şimdiki zaman arasında bir çatışma olur ve bu yazıya ve yazara büyük bir tehdittir.

Bu yüzden mi film hakkında yazıyorsunuz?

Sinema kinematik kökenleri dolayısıyla benim inanılmaz ilgimi çekti. Benim bütün çalışmalarım dromotolojiktir zaten, yani hızbilimle ilgili. Metabolik hız, süvariliğin tarihi rolü ve insan vücudunun, sporcunun hızıyla uğraşınca, kaçınılmaz olarak teknolojik hızla da ilgilenmeye başladım. Şüphesiz, göreceli hızdan sonra (demiryolu, havayolu) mutlak hız vardı – elektromanyetik dalganın sınırlarına geçiş. Sinema, bu ikisinin arasındaki bir safha olarak ilgimi çekti – imgelerin harekete geçirilmesi. Gitgide ışık hızı sınırına daha çok yaklaşıyoruz. Bu çok önemli bir tarihsel olaydır.
Okumaya devam et

Söyleşi: Türkiye'de Çizgiromanın Yarınları

Davetsiz Misafir Dergisi, Bilgi Üniversitesi'nde gerçekleştirilen “Çizgili Günler” etkinliklerine katıldı. Dergimiz çizerlerinden Balca Arda da 25 Nisan 2004 Pazar günü Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsünde gerçekleştirilen “Çizgiromanın Yarınları” başlıklı söyleşide konuşmacı oldu. Çizgiroman dünyasındaki yeni eğilimlerin masaya yatırılıp Türkiye'deki gelişmelerin bu eksende tartışıldığı panelin diğer katılımcıları Hakan Şaşmaz (yayıncı, Rodeo Kitap), Yıldıray Çınar (çizer, Çapa Grubu dergileri, Karabasan, Nothing Face ve Strip), Caner Özdurak (yazar/çizer, Davetsiz Misafir ve Strip), Murat Mıhçıoğlu (moderatör) ve Murat Bozkurt’tu (yazar/çizer, Şehir Köpeği, Strip). Şimdi bu söyleşiden aldığımız notları aktarıyoruz.

Murat Mıhçıoğlu: Bugün burada değinmek istediğimiz temel nokta, çizgiroman gibi çok popüler, dünyanın gelişmiş ülkelerinde, özellikle batıda gitgide daha fazla ürün ortaya koyan, sinemayla sıkça paslaşan, popüler kültürün diğer kanallarıyla her zaman bir akrabalık kurmuş olan sektörün, Türkiye’deki geleceğinin nasıl olacağı. Bunu yaparken çizgiroman dünyada nasıl bir konumda, neden birçok ülkede popülaritesini artırıyor, bazı ülkelerde neden çeşitli sorunlar yaşıyor, bunlara değinmek istiyoruz. Sözü açarken Amerikalı ünlü çizgiromancı Stanley’in bir tespitini aktarmak istiyorum: Stanley, bir yazısında “Çizgiroman Ölür Mü?” gibi bir başlık altında şöyle bir konuya değiniyor. “Televizyon ilk ortaya çıktığında eğlence açısından çizgiromanla rekabet edecek durumda değildi. Ama bugün çok yaygınlaştı. Acaba çizgiromanın yerini televizyon mu aldı? Bazı dönemlerde satışlarımız düştü. Ama hemen ardından bizim çizgiroman karakterlerimiz televizyona uyarlandı. Ve televizyonla işbirliği yapmaya başladıktan sonra çizgiromanlarımızın satışı, beklenenin tersine, arttı. Dolayısıyla görüyoruz ki, çizgiroman zaman içinde gelişerek bugüne kadar ayakta kaldı. Televizyonun hem maddi anlamda katkıları oldu hem de sanatsal anlamda da yeni tekniklerin geliştirilmesine olanak sağladı.” Stanley’in tespitleri doğru olsa gerek, çünkü çok sayıda kriz yaşamasına rağmen, Avrupa’da olsun, Amerika’da olsun, Japonya’da olsun, çizgiroman çok ciddi bir sektör. Popülaritesi daim olarak artışta. Çizgiromanın bu yükseliş trendi Türkiye’de nasıl yakalanabilir? Türkiye kendisini ve insanların hayal gücünü yeni yeni keşfetmekte ve değerlendirmekte olan bir ülke. Sözgelimi Hakan Tacal ve Yıldıray Çınar’ın yaptığı Karabasan yeni bir soluk getirdi ülkemizin çizgiroman piyasasına. Bu Türkiye’nin çizgiroman anlamında sadece tüketici değil üretici ve yaratıcı bir ülke olabileceğinin bir kanıtı. Şimdi sözü Hakan Şaşmaz’a vermek istiyorum, kendisi uluslararası birçok fuarı takip etti. Bize biraz onlardan bahsedecek.
Okumaya devam et

Söyleşi: Türkiye’de Bilimkurgu ve Edebiyatı

Davetsiz Misafirlerle Söyleşiler Etkinlikleri
13 Nisan 2004

Söyleşenler: Bülent Akkoç, Müfit Özdeş

Bülent Akkoç: Öncelikle kısaca kendimizden söz edelim. 1958 İstanbul doğumluyum. Çocukluktan beri bilimkurguyu seviyorum, okuyorum. Aşağı yukarı 66’dan beri okuyorum. Doğan Kardeş diye bir çocuk dergisi vardı. Oradaki Ateş Topu ile başladı bu macera ve öyle devam etti. O senelerde, Çağlayan Yayınları’ndan çıkmış kitapları buldum amcamda. Tabii o zaman tür olarak bilimkurgu diye bir terim yok Uzayda geçen, gelecekte geçen konular, öyküler ama onun değişik bir tür olduğunun farkına varmıştım. Böyle yıllar boyu bu tür kitapları almaya okumaya devam ettim. Meslek olarak makine mühendisiyim. Siemens’te çalışıyorum 16 yıldır. Tabii Türkiye’de yazarlık karın doyurmuyor tek başına. Ayrıca 1980 yılından beri Alman bilimkurgu fan kulübünün de üyesiyim. 1977 yılından beri sadece okur olarak değil de yazar olarak da yayınlanan dergilerde yer aldım, kendim dergiler yayınladım. Son beş altı yıldır da Atılgan Yayınları’nın sahibiyim. Hem okur, hem yazar, hem yayıncıyım. Hangisi en iyisi derseniz ben okur olmayı tercih ediyorum en çok, diğerlerinin değişik mahsurları var çünkü.

Müfit Özdeş: Ben de Müfit Özdeş. Bilimkurgu öyküleri yazıyorum. 60 yaşındayım. İstanbulluyum. Plastik sigara içerim…

Bülent Akkoç: Evet, konumuz Türkiye’de bilimkurgu edebiyatı. Türkiye’de bilimkurgu alanında yazılmış eser sayısı çok fazla değil. Yazar sayısı da keza öyle. Şimdi elimde birtakım rakamlar var. Uzun yıllar boyunca bilimkurgu okurken Türkiye’de yayınlanmış kitaplar bibliyografyasını hazırladım. Bugüne kadar Türkiye’de 650’ye yakın kitap yayınlanmış bilimkurgu türünde, tabii çoğunluğunu çeviriler oluşturmak üzere. Bunların içindeki çevrileri çıkartırsak bizim yazarlarımızın yazdığı kaç kitap var, 1943’ten bu yana 71 diye bir rakam elde ediyoruz, bir de 47 diye bir rakam elde ediyoruz. Şimdi bu neden? Bazı dönemlerde çocuklara yönelik kitaplar rağbetteydi. Şimdi bu kitapların içinde bilimkurgusal olanları bilimkurgu kabul edip etmemek meselesi var. Müfit Bey, siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? İlk olarak bilimkurgu eserlerle nasıl tanıştınız?
Okumaya devam et