J.G. Ballard ile Milenyum İnsanları Üzerine Söyleşi

Derleyen ve Çeviren: Elif Çopuroğlu

“Bu bizim yaşadığımız dünya işte; insanlar bedava park edebilmek uğruna bomba patlatıyorlar. Ya da belki hiç nedensizce. Hepimiz sıkılıyoruz, ümitsizce sıkılıyoruz. Bir oyun odasında aşırı uzun süre bırakılmış çocuklar gibiyiz. Bir süre sonra oyuncaklarımızı kırmak zorunda kalıyoruz. Hatta en sevdiklerimizi bile. İnandığımız hiçbir şey yok.”

J.G. Ballard’a neden ‘Shepperton’lı Kahin’ lakabının yakıştırıldığını anlamak hiç de zor olmasa gerek. İlk önemli romanı The Drowned World, küresel ısınma ve Kyoto Anlaşması’nın kamu bilincine intikal etmesinden on yıllar önce ekolojik bir felaketin içerimlerini keşfe çıkmıştı. Daha sonra, meşhur kolaj romanı The Atrocity Exhibition’da Ballard, Ronald Reagan’ın Hollywood kovboyluğundan ABD başkanlığına yükselişini tahmin etti. Prenses Diana’nın 1997’de Paris’te bir altgeçitte ölümünün parametreleri bile Crash’te [Çarpışma] bir dereceye kadar çizilmişti.
Salman Rüşdi’nin zamanında belirttiği gibi, Diana’nın yaşamının romanvari doğası, sandığımız gibi bir peri masalı değil, Ballard’ın yirmi beş yıl önce yazdığı gibi pornografik bir seks, ölüm ve şöhret masalıydı.
Ballard, 18. romanı Millenium People’ın [Milenyum İnsanları] da yayımlanmasıyla önceleme gücünü bir kez daha göstermiş oldu: anti-terörist güçler Şubat 2003’te Heathrow Havaalanı’na akın ettiğinde Ballard kendi kentsel terörizm yapıtına, Heathrow Havaalanı’nın 2 No’lu Terminali’nde patlayan bir bombayla açılan romanına, son rötuşları yapıyordu. Ve geçtiğimiz aylarda, daha eserin yayımlandığı üçüncü yıl dolmadan, Londra şehrinin merkezi iki hafta arayla arka arkaya bombalı saldırıların hedefi oldu.
Peki Ballard’ın bu apaçık uzgörüsünü nereye çekeceğiz? Öngörüleri kehanetten mi doğuyor, yoksa başka bir şeyin mi ürünü bunlar?

Ballard’ın yapıtlarına başka ve daha dünyevi bir yaklaşım da, onları, çağdaş kültürü tüm absürdlükleri ve bayağılıkları içinde, uzun süreli yakın okuma alıştırmaları olarak görmekten geçiyor. Son elli yıldır Ballard’ın fark gözetmeyen gözü pek bakışı, sıkıntılı modernitemizin sayısız yüzey gerçekliklerine nüfuz etmek ve bu gerçekliklerin bilinçsiz enerjilerinden yararlanmak için sıkı çalışıyor.
H.G. Wells, The Shape of Things’i yayımlayalı yetmiş yıl oldu ama yarım yüzyılı aşkın bir süredir çağdaş gerçekliğimizi kaydeden daha keskin zekalı bir tarih yazıcısı, banliyölerde aramızda yaşıyor. J.G. Ballard’ın gündelik hayatın psikopatolojisine yönelen keskin gözleri, onu asla terk etmedi. Ballard’ın kurgusal dünyasını, duyguları, geçmişi ve ahlaki pusulaları olan karakterler yerine nihilist, fazla uzlaşmış bir tüketim dünyasının anlamsız bir evrende anlam arayan hissiz kazazedeleri mesken tutuyor. Bu, bir biyopsi [teşhis koymak için hastalıklı dokuların incelenmesi] olarak kurgu, ve sonuçları dehşet saçıyor.
Milenyum İnsanları -Cocaine Nights [Kokain Geceleri] ve Super-Cannes [Süper Kent] ile birlikte- bir ideoloji olarak elimizde yalnızca tüketicilik kaldığında neler olabileceğini inceleyen detektif romanları üçlemesinin sonuncusu. “İnsanlar yaşamlarındaki en ahlaki seçimin bir sonraki arabalarının rengi üzerine olduğu gerçeğine çok içerliyor,” diyor Ballard tahripkarca. “Elimizde kalan yalnızca kendi psikopatolojimiz. Bu sahip olduğumuz tek özgürlük -tehlikeli bir durum bu.”
Milenyum İnsanları, Heathrow Havaalanı’na yapılan ve üç kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırıyla başlar. Romanın önermesi şudur: “Orta sınıf yeni proleteryadır.” Ballard’ın bir başka gated1 topluluğu olan Chelsea Marina sakinleri, okul ücretlerinden, özel sağlık giderlerinden, gizli vergilerden ve parkmetrelerden o kadar bıkmışlardır ki, toplumsal sorumlulukların ve tüketim kültürünün ‘kendi kendini dayatan yükleri’nden soyunmaya başlarlar. Anlatıcı psikolog David Markham gibi diğerleri de karizmatik çocuk doktoru Richard Gould tarafından orta sınıf metropolünün sembollerine -Ulusal Film Merkezine, BBC’ye, Modern Tate Galerisine- saldırmaya ve sonra da banliyölere yönlendirilirler.
Ama bu orta sınıf isyancıları, kendi ezilmişlik iddialarını kendileri ne kadar ciddiye alıyor? Kitapta, bir noktada, Chelsea Marina sakinlerine sokaklara Japon film yönetmenlerinin isimlerinin verilmesi teklif ediliyor, ama bu fikirden “mülk değerlerinin zarar görebileceği” endişesiyle hemen vazgeçiliyor…
Bu kitap da, Ballard’ın diğer kitapları gibi, sapkın altüst oluşlarla ve huzur kaçıran paradokslarla dolu -“Şiddeti huzur dolu bir gösteriden daha fazla kamçılayan bir şey yoktur” ya da “Eğer hedefin küresel para sistemi ise bir bankaya saldırmazsın. Yanı başındaki Oxfam’a2 saldırırsın,” gibi.
Ballard şu anda olup bitenlerle durmaksızın meşgul olmaya devam ediyor. Kendisinin de belirttiği gibi, yaşlandıkça sol kanada daha çok kayarak hakim trende kafa tutuyor ve güvensizlikle şunları söylüyor: “Tehlikeli bir dönemde yaşadığımızı ve çoğunluğun bu tehlikenin gerçekten de farkında olmadığını düşünüyorum. Onları kaygılandıran yalnızca ilticacılar, kürtaj ya da sübyancılık.

Milenyum İnsanları’nda Chelsea Marina’daki orta sınıf devriminin “balo mevsiminin son gecesi ve Wimbledon Tenis Turnuvası gibi geleneksel tören takvimindeki kutlamalar” arasındaki yerini alacağını ileri sürüyorsunuz. Eğer devrim kaçınılmaz olarak yeniden ambalajlanacaksa bu bizi nereye götürecek? Sanat, politik bir değişim aracı olabilir mi?

J. G. Ballard: Yeniden ambalajlanan devrimler, her şeyden önce bir medya olayı olan devrimler gibi, düzmece devrimler olmaya meyillidir. 9/11’de Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılmasının henüz tüketiciye daha cazip gelecek biçimde yeniden ambalajlanmadığının farkındayım. Diğer bir devrim nitelikli olay, J.F. Kennedy suikastı ise medyanın yoğun ilgisi, Zapruder3 filminin hiç durmadan tekrar tekrar gösterilmesi, komplo teorilerinin her yanı sarmasıyla çabucak yatıştırılmıştı. Ama Kennedy zaten duygusal cazibesi en az bir reklam kampanyası kadar inceden inceye hesaplanmış, başlı başına bir medya inşasıydı. Yaşamı da ölümü de tamamiyle kurguydu, neredeyse tamamiyle. Gerçek bir devrim, ki 9/11 bu yoldaydı, her zaman gökyüzünün hiç beklenmedik bir köşesinden kopup gelecektir.
Milenyum İnsanları’ndaki orta sınıf devriminde asıl önemli olan nokta bu devrimin amaçsızlığıydı, başarısız olmasaydı. Zincirlerinden kurtulmak için harcadıkları onca çabaya rağmen devrim hiçbir şey başaramadı ve isyancılar Chelsea Marina’ya geri dönüp önceki yaşamlarına kaldıkları yerden devam ettiler, hem de eskisinden de uysal bir halde. Milenyum İnsanları’nda savunduğum şey, baştan sona uzlaşmış ve yatışmış dünyamızda biraz olsun önemi olan yegâne eylemlerin anlamsız şiddet eylemleri olacağıdır. Bunun işaretlerini şimdiden gördük -rastgele cinayetler, Jill Dando4 cinayetindeki niyet eksikliği, İsrail’deki gibi hiçbir amaca hizmet etmeyen intihar bombaları. Milenyum İnsanları’nın göstermeye çalıştığı şey, politik bir devrimin bile amaçsız ve anlamsız olabileceği. Bana öyle geliyor ki, bütün bunlar, gelecekteki asıl tehlikenin ne kadar hatalı olursa olsun bir neden ileri süren terörist eylemlerden değil, aslında hiçbir nedeni olmayan terörist eylemlerden doğacağı anlamına geliyor. Dr Gould, Milenyum İnsanları’nda hepsini benden çok daha akıcı ve düzgün bir biçimde dile getiriyor. Ona katılıyorum.
Sanat, politik bir değişim aracı olabilir mi? Evet, sanıyorum Nazi cazibesinin zaferini büyük ölçüde istem estetiğine borçlu olması gibi, Blair’in cazibesi de (tıpkı Kennedy’ninki gibi) büyük ölçüde estetik. Politik değişime giden yolları açan büyük kültürel değişikliklerin çoğunluğunun estetik olmasından şüpheleniyorum. Bir Buick’in radyatör ızgarası bir Rolls Royce’unki kadar politik bir bildiridir, biri halkçı bir iyimserlikle güdülen makine estetiğini, diğeri ise hiyerarşik ve dışlayıcı bir toplumsal düzeni takdis eder. 1930’larda moda olan, kumsal tatillerinden elektrik süpürgesine kadar her türlü şeyi satan transatlantik süsleme sanatı 1945’te İngiliz seçmenlerini Toryleri düşürmeye teşvik etmiş olabilir.

Romanlarınızın çoğunluğu hayalgücünün ihlalci ve dönüştürücü güçlerinin kışkırtıcı bir kutlaması olarak okunabilir. Gelgelelim, Milenyum İnsanları’nda hayalgücü hayret verici ölçüde noksan. Samimi tabiriniz ‘üstü örtülü kıyamet’ oldukça endişe verici bir biçimde, bir tür imgesel ve eleştirel kördüğüme işaret ediyor, yanılıyor muyum? Zihinsel yaşamdaki bu çöküş yolun sonu mu sizce?

JGB: Tanrı’ya şükür, yolun sonu hiçbir zaman gelmiyor. Biz tereddüt ettikçe yol dönemeç ve ayrımlarla açıyor kendisini. Yine de refah içindeki batının günümüzdeki yaşantısına dair son derece boğucu bir şey var. Ruhun burjuvazileştirilmesi ve banliyöleştirilmesi ürkütücü bir hızla devam ediyor. Zulüm giderek uysal ve yaltakçı bir hal almakta ve şarap servisi yapan bir garson kadar dalkavuk, yumuşak bir totalitarizm hüküm sürüyor etrafımızda. Hiçbir şeyin bizi tedirgin etmesine, sıkıntı vermesine izin verilmiyor. Çocuk parkı politikaları hepimize hükmediyor.
Üniversitelerin başlıca rolü ergenliğin, erken emekliliğin kayda değer bir değişimi desteklemek için gerekli araç ve istemden mahrum olmamızı garantilediği orta yaşa kadar sürmesini sağlamak. Markham (JGB değil) ‘üstü örtülü kıyamet’ ifadesini kullanırken Chelsea Marina’da gerçekte neler olup bittiğinin farkında olduğunu açığa vuruyor. Umutsuz bir kaçış sunan Gould’un çekimine kapılmasının nedeni de bu zaten.
Benim asıl korkutan, can sıkıntısı ve ataletin, insanları, vicdanının sesine Richard Gould’dan çok daha az kulak veren akıl hastası bir lideri izlemeye yöneltmesi ve bizlerin yalnızca can sıkıntımızı gidermek için üstümüze postalları, siyah üniformaları ve bir katil edasını geçirmemiz olasılığı. Menüdeki yegâne içecekler Coca-Cola® ve Kaliforniya merlotuyken5, küreselleşmenin ilk sonucu hırçın ve hakikaten de akıldışı bir neo-faşizm, ustalıkla estetize edilmiş bir ırkçılık olabilir. Zaman zaman Thames Valley civarındaki yönetici sınıfın oturduğu toplu konutlara baktığımda bunun çoktan burada olduğunu hissediyorum, sessizce doğru zamanı beklediğini ve kendisi için bile büyük ölçüde bilinmez olduğunu.

Son romanınızın ortaya attığı eleştirilerden birinin de tüketimci manzaranın sahte parıltısında, kapitalizmin ve küreselleşmenin gerçekliklerine olan eleştirel mesafemizi bütünüyle kaybetmemiz olduğunu düşünmekte haklı mıyım? Bu bana özellikle terörizmin gerçekliğini düşündürüyor. John Gray de Straw Dogs’ta El-Kaide’nin küreselleşmenin yan ürünü olduğunu ve terörü başarılı bir biçimde özelleştirip bütün dünyaya aksettirdiğini ileri sürerken benzer bir tez koyuyor ortaya. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

JGB: John Gray’e katılıyorum, zaten hem Straw Dogs’tan hem de el-Kaide kitabından6 çok etkilenmiştim. 9/11’in uçak korsanlarına dair bu kadar rahatsız edici olan, bu insanların bir önceki yılı paslanmış kalaşnikoflarla Afgan yamaçlarında toz toprak içinde sürünerek geçirmemiş olmaları. Bunlar yıllarını Hamburg ve Londra’daki alışveriş merkezlerinde, kahve içip muzak dinleyerek geçirmiş iyi eğitimli mühendis ve mimarlar. Tercih ettikleri saldırı yöntemlerinde kesinlikle çok modern bir şey var; uçuş dersleri, uçuş simülatörlerinde geçen saatler, yolcu uçağı korsanlığı… Yol açtıkları tepki, yeni-muhafazakarların yükselişine ve Irak Savaşı’na yol açan o müthiş paranoya nöbeti, onları zevkten öldürmüş olmalı.

Son romanlarınız, kuralları ihlal etmenin ve cinayetin, toplumsal ataletin meşru çareleri olduğu yönündeki tartışmalı kuramı sınıyor. Eğer şiddet eylemleri bizi hem canlandırıyor hem de endişelendiriyorsa, bu ahlaki tutarsızlığın okuyucu için ne tür çıkarımları olabilir?

JGB: Son üç romanımda geçen kuralları ihlal etmenin faydalarına dair fikirlerim, gerçekleştiğini görmeyi dilediğim fikirler değiller. Aksine, içinde bulunduğumuz konformist dünyanın boğucu baskılarının gerçekliğe mecbur bırakabileceği aşırı olasılıklar bunlar. Can sıkıntısı ve uyuşturucu, bir topyekün amaçsızlık hissi, Hungerford ve Columbine cinayetlerinden Dando cinayetine kadar birçok anlamsız suçun nedeni gibi duruyor, son otuz yılda ABD’de ve başka yerlerde bunlara benzer düzinelerce suç işlendi.
Bu anlamsız suçları açıklamak, 9/11 saldırılarını açıklamaktan çok daha zor, üstelik bu suçlar bize batının ruh halinin sıkıntılı durumuna dair çok daha fazla şey söylüyor. Romanlarım gelecekte olacakların çürüteceği ya da doğrulayacağı aşırı hipotezler sunuyor. Uzun vadeli hava tahminlerine benziyor bunlar. Sık sık tekrarladığım gibi, üzerinde “ileride tehlikeli viraj var” yazan bir yol tabelası, sürücüleri hızlarını artırmaya teşvik etmez, kaldı ki, ben kurgularımın, gaz pedalının tuhaf bir biçimde cazip görünmesi noktasında yeterince muğlak olduğunu umuyorum. İnsanların kendi kendini yok etmeye yönelik olağanüstü bir içgüdüsü var ve bu, onu görebileceğimiz bir yerde, açıkta olmalı. Karşılıklı çıkarlar söz konusu olmadığı sürece ahlaklı yaratıklar değiliz biz, bu çok üzücü…

Yapıtlarınızdaki mizahın değişken dokusu üzerine çok az yorum yapılıyor, yine de yapıtlarınız -Atrocity Exhibition ve Çarpışma’daki asık suratlı yüzleştirmelerden Milenyum İnsanları’ndaki iğneleyici gözlemlere kadar- nüktelerle dolu. Mizah sizin için neden önemli? Ve neden bazı okuyucular için yapıtlarınıza gülmek bu kadar zor?

JGB: Böyle düşünmeniz gerçekten hoşuma gitti. İnsanlar, özellikle de aşırı ahlakçı Amerikalılar, genellikle beni bir pesimist ve mizah yoksunu olarak gördüler, buna rağmen ben neredeyse kaçık bir mizah anlayışım olduğu kanısındayım. Sorun şu ki, mizah anlayışım oldukça asık suratlı. Okuyucular Milenyum İnsanları’nı okurken yüksek sesle güldüklerini söylüyorlar, bu harika bir haber, ama o halde orta sınıf devrimi fikrinde işin doğası gereği komik olan bir şey var. Belki bu bile kendi içinde orta sınıfın beyninin ne kadar yıkandığının göstergesidir. İsyan etmemiz düşüncesi bile bize abes geliyor.

Çarpışma’ya yazdığınız önsözde ‘hissin ölümü’nün 20. yüzyıla son noktayı koyan hastalık olduğu teşhisini koydunuz. 21. yüzyıl için ön teşhisiniz nedir?

JGB: Yüz yıl uzun bir süre. Yirmi yıl önce internetin sonuçlarını kimse hayal edemezdi -tam tekmil ilişkiler doğuyor, elektronik posta ekranında dostluklar serpiliyor; burada yeni, engin bir samimiyet ve rastlantısal bir şiirsellik var, (balıkçıl atmaca izleme siteleri, eski nükleer siloların etrafına düzenlenen turlar ve Kaliforniya kıyı şeridine havadan iniş yaptığınız geziler ve diğer binlercesi), şu acayip pornografiyi saymıyorum bile. Bütün insan deneyimi kendisini yeni bir gezegenin yüzeyi gibi açıyor adeta.
Ama internet ya da başka bir teknoloji harikasının can sıkıntısı ve konformizme kayışı durdurabileceğinden ciddi şekilde şüphe ediyorum. Süper Kent’te de üzerinde durduğum gibi, insan ırkının, kaçınılmaz olarak, şimdiye dek kapısını çalmaya tereddüt ettiği o engin kaynağa, kendi psikopatisine doğru tıpkı bir uyurgezer gibi ilerleyeceğinden kuşkulanıyorum. Ruhun serüven parkına ait bu kapılar sonuna dek açık bizi bekliyor ve giriş ücretsiz.
Süper Kent’in ana izleği şu: kapitalizm mutlu olmamızı ve böylelikle tüketici olarak daha çok harcamamızı sağlamak için karakterlerimizdeki daha karanlık izleri harekete geçirmek zorunda kalacaktır, bir süredir olan da bu zaten: Amerikan futbolu, güreş, boks gibi şiddet içeren temas sporlarına ve tabii ki, gelmiş geçmiş en fazla şiddet içeren eğlence kültürüne, Hollywood sinemasına baktığımızda şiddet içeren bu sporların nasıl pazarlandığını görürüz, hepsi insanların ağızlarının suyu akmaya devam etsin diye insan doğasının karanlık yönüne dokunurlar. İşte risk bu.
Veya Wilder Penrose’un Süper Kent’te söylediği gibi: “Sapkın bir cinsel birleşme, en donuk ruhta bile hayalci benliği özgürleştirebilir. Tüketim toplumu, çarpık ve umulmadık olana açlık duyuyor. Başka ne bizi ‘alışverişte’ tutacak olan acayip değişimleri güdüleyebilir ki? Psikopati, hayalgüçlerimizi aydınlatacak, sanatı, bilimi ve endüstriyi güdümleyecek kadar güçlü olan tek motor”.
Kısacası, seçimli bir psikopati yardımımıza koşacaktır, geçmişte birçok kez olduğu gibi -Nazi Almanyası, Stalinci Rusya ve insanlık tarihinin büyük kısmını oluşturan bütün o kasıtlı kabuslar. Wilder Penrose’un Süper Kent’te işaret ettiği gibi, gelecek, birbiriyle rekabet içindeki psikopatilerin arasındaki devasa, Darwinyan bir mücadeleden ibaret olacak. Edilgenliğimizle beraber, dibine kadar mazoşist bir evreye giriyoruz -bugünlerde herkes bir kurban, ebeveynlerin, doktorların, ilaç şirketlerinin, hatta aşkın ta kendisinin kurbanı. Ve nasıl da zevk alıyoruz bundan. En mutlu anlarımız, yeni kurbanlık çeşitleri bulmaya çalışarak geçirdiğimiz zamanlar…

—————————————————————
Notlar:

1. gated community: etrafı çevrilmiş, soyutlanmış kaliteli semtlerde yaşayan üst-orta sınıf toplulukları
2. Oxford Committee for Famine Relief: Oxford Açlık Yardımı Komitesi
3. Dallaslı konfeksiyoncu Abraham Zapruder’in amatör kamerayla Kennedy suikastını çektiği film. Film, suikastla ilgili en önemli belge olma özelliğini taşıyor.
4. 1999’da kafasından tek kurşunla vurularak öldürülen, İngiltere’nin çok sevilen televizyon sunucusu ve programcısı. 1983’te Prenses Diana’yı da öldürme teşebbüsünde bulunup başarısız olan katil Barry George Diana’yı bir başkası öldürünce kafayı Diana’ya çok benzettiği sarışın, kısa saçlı ve güler yüzlü Dando’ya takmış ve onu beş yıl izlemişti. Milenyum İnsanları’ndaki Dr. Gould’un “herkesin tanıdığı koca bir hiç” olarak tanımladığı hoş ve sarışın televizyon sunucusunun kafasından tek bir kurşunla öldürülmesinin Dando cinayetine yapılmış bir gönderme olduğu açık.
5. Merlot üzümünden yapılan yumuşak ve rahat içimli kırmızı şarap
6. John Gray, El Kaide: Modern Olmanın Anlamı, 2004, İstanbul: Everest Yayınları

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s