Kadınlık ve Vicdani Red Üzerine

vicdani_red.jpg

Yazan: Esra Gedik

Amargi Dergisi’nin 2. Sayısında (2006) Yayımlanmıştır

Nilgün Toker’in belirttiği gibi “anti militarizm bir tahakküm sisteminin reddi ve değiştirilme talebi anlamına gelmesi bakımından politik bir sorumluluk”tur (1). Bu nedenle bu yazıda amacım bu sorumluluğu üstlenen kadınları ve vicdani reddi ya da kadın vicdani redcileri anlamaya çalışmaktır.
Kadın meselesini tartışırken kaçınılmaz bir biçimde “milliyetçilik” meselesi de dâhil olur tartışmaya. Dahası, milliyetçiliği anlayabilmek için toplumsal cinsiyet ilişkilerine bakmak, toplumsal cinsiyet ilişkilerini anlamak için de milliyetçiliğe, uluslaşma süreçlerine, militarizme bakmak gereklidir. Toplumsal cinsiyet kimlikleri kurgulanırken cinsiyeti temel almayan çoğu yorum cinsiyet ayrımı gözetmektedir. Kadınlık ve erkeklik, biyolojik olarak değil, içinde yaşadığımız toplumun ve dönemin şartlarına bağlı olarak anlamlandırılır. “Erkeklik ve kadınlık tarihsel zamana ve yere özgü oluşumlardır. İdeolojiler, toplumsal kurumlar ve pratikler içinde sürekli olarak biçimlendirilen, karşı konulan, yeniden işlenen ve yeniden onaylanan kategorilerdir.” (Leonore Davidoff ve Catherine Hall) (2). Simone de Beauvoir’in ifade ettiği gibi kadın doğmuyoruz, kadın oluyoruz.

Bütün kimlikler içinde kurgulandıkları ataerkil iktidar ilişkilerinin damgasını taşır ve onlar tarafından sınırlandırılır. Örneğin Carol Pateman’a göre geleneksel dünyadan modern dünyaya geçiş “ataerkilliğin geleneksel (babaya dayalı) biçiminden yeni, özgül olarak modern (ya da kardeşliğe dayalı) biçimine; ataerkil sivil topluma geçiştir” (3). Modern devletler tüm yurttaşlarında eşit evrensel bağlılıklar yaratabilmek için toplumsal sözleşmeler ile onları kendilerine bağlarlar. Başka bir deyişle, modern dünyaya geçiş sırasında yapılan toplumsal sözleşme aslında kardeşler arası (erkek kardeşler) bir ortaklıktır. Baba (monark, kral, sultan ya da imparator) eski düzenin belli başlı özelliklerini temsil etmekteydi: hiyerarşi, değişmezlik ve mutlak hakimiyet. Babanın iktidarının ortadan kaldırılmasından sonra kurulan bu ortaklık: Enloe’nun da dediği gibi cinsiyet farklılığının kodlanmış anlamlarının bulanıklaştığı yeni bir dünya “tahayyülünü” kapsar. Sonuç olarak önceden sadece babanın erişimine izin olan mülkiyet, toprak ve kadın artık kardeşler (modern erkekler) arası eşit erişime izin vermektedir. İktidar tek yönlü bir mekanizma değildir yani iktidar değişir ve karşılıklı işleyen bir mekanizmadır: iktidar sahipleri ile üzerinde iktidar kurulanlar! Erkeklerin ideal olarak sahip oldukları farklı iktidar biçimleri içinde -kadınlar üzerinde, diğer erkekler üzerinde, kendi bedenleri üzerinde, makineler ve teknoloji üzerinde kurdukları iktidarlar içinde- var olurlar. Yani artık kadını tanımlamak ve üzerinde iktidar kurma hakkı yeni modern erkeklerindir.

Afsaneh Najmabadi’nin belirttiği gibi, “modern uluslar çoğunlukla aile metaforlarıyla tahayyül edilir. Ulusal cemaatin, bir erkek kardeşler birliği olarak inşa edilmesi, milliyetçilik ruhunun yaratılmasında erkek bağlarının merkeziliğine ve kadınların toplumsal sözleşmeden dışlanmasına işaret etmektedir” (4). Özellikle; Türkiye gibi, modernizasyonun tepeden inme gerçekleştiği bir ülkede insanları ulus çatısı altında toplamak görevi devlete düşer. Kadınların egemen ideolojiyle kuşatılmış oldukları Türkiye’nin Cumhuriyet dönemi tecrübesine bakabiliriz. Ataerkil otoriteye hiçbir şekilde meydan okumayan bir modernleşme projesidir çünkü. Halil Berktay, Türk modernleşme projesini “İslami ataerkilliğin yerini Batılı ataerkilliğin alması” olarak yorumlamaktadır (5). “Yeni” erkeğin “yeni” kadını tanımlama çabası. Kadın sorunu, toplumsal cinsiyet ayrımlarının ortadan kaldırılması temelinde değil, uluslaşma sürecinin zorunlu bir parçası olması temelinde ele alınmıştır. Bu anlamıyla da Cumhuriyet modernleşmesi, kadınların kurtuluşu adına değil, Cumhuriyet için yeni kadınlar ve erkekler yaratılması yolunda -Pateman’nın yukarıda da belirttiği gibi- erkekler tarafından kurgulanmış bir modernleşme projesine dayanmaktadır.

Başka bir deyişle ulusun koruyucusu ve kollayıcısı modern elitler (ya da TSK) kadını özneleştirmek yerine onu geçmişin izlerini taşıyan ve modern olabilmesi için erkeğe mâhkum ikincil nesneler olarak algılamışlardır. Bu amaçla genelde kendilerini kadın ve aile alanına müdahale ederek tanımlamışlardır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yeni devletin “modernliği” en etkileyici biçimde rejimin tanıtımının simgesi haline gelen kadın imgeleri yoluyla yansıtılmıştır. Her daim modern ama iffetli sadık eş ve kutsal analar…

Ulus devletlerin doğuşu pazar ekonomisinin gelişimine denk düşer. 19. yüzyıldan itibaren sanayi devrimiyle hız kazanan uluslaşma; bağlantılı olarak zorunlu askerliğe dayalı, başında profesyonel bir kurmay sınıfın olduğu orduları getirdi. Lejyon ya da gönüllü birlikler dönemindeki yapılanma yerine, kışlalar vasıtasıyla dış dünyadan izole edilmiş bir erkekler dünyası ortaya çıktı (6). Yani, birbirileriyle hiçbir ilişkisi olmayan insanları aynı pota içinde toplayabilmek için zımni bir “kardeşlik” zemini sağlanmıştır (7). Yeni ulus-devlet, kadın erkek eşitliğini hedeflemiş olsa da zorunlu askerlik uygulamasıyla erkekleri bir çatı altında toplarken (“bir”leştirirken), onları kadınlardan önemli biçimde ayrı ve farklı hale getirmiştir (8). Ayşe Gül Altınay’a göre kapitalist zihniyetteki “özel mülk” hakkı, aile (ev) ve ulus (vatan) için gerekli olan bölgesel hakimiyetin rasyonalizasyonunu sağlamıştır (9). Böylece evin özel, “kadınsı” ortamıyla piyasanın kamusal, “erkeksi” dünyası arasında durmadan genişleyen bir uçurum doğmuştur.

Bunların ışığı altında kadınların ulus-devletle ilişkisi incelendiğinde; kadınlar öncelikle, ulusun biyolojik yeniden üretimiyle; ikincisi, kültürün nesilden nesile taşıyıcısı konumlarıyla bu ortaklığa/projeye dâhil edilmektedirler. “Milletin anaları” ya da “milli ruhun temsilcisi” gibi sıfatlarla kültür taşıyıcıları haline dönüşürler. “Milli öz”ün simgesi olmaları nedeniyle vatan=kadın özdeşleştirilir. Yani yeni modern erkek yeni kadını tanımlamakla kalmayıp ona atfettiği sıfatlar ile onun üzerinde “doğal” olarak iktidarını yeniden üretir.

Bu özdeşleştirme sonucunda kadın yani vatan her daim “bekçileri” (askerler yani erkekler) tarafından korunmaya, savunulmaya muhtaçtır. Başka bir deyişle kadın “pasif”leştirilir. Kadınların ulus ile bir tutulması, toplum tarafından onların fedakâr bir anne/sadık bir eş ile hemhal olmasını destekler; bu durumda onu savunmak, hatta onun için ölmek, son derece doğal bir tepkidir. Anne kutsaldır; çünkü vatan için gürbüz evlatların yetiştirilmesi için önce onun eğitilmesi, modernleştirilmesinden başlanmalıdır. Ya da vatan uğruna ölecek sadık yurttaşlar (askerler) yetiştirmekle görevlendirilirler. Örneğin, Irak işgali sırasında Türkmen liderlerinin kadınlardan olabildiğince çocuk doğurmalarını istediği söylenir. Bu gibi yaklaşımlar erkeklerin vatanı savunan eyleyici özneler, kadınların da vatanla özdeşleştirilmiş savunulması gereken pasif nesneler olarak kurgulanmasına neden olur. Bunun sonucu olarak erkekler yüceltilir. Yani erkek kimliğinin kurgulanması için askerlik de gereklidir. Genç erkeklerin çocukluklarını geçirdikleri evden ve ailelerinden ani ve dramatik bir biçimde ayrılmaları, örneğin zorunlu askerliğin “erkekleri” “çocuklardan” ayırmaya hizmet ettiği anlamına geliyordu. Çocukluğun bağımlılığından, zayıflığından ayrılmayı ve yetişkin erkeklerin farklı dünyasında yeni bir ait olma duygusuna sahip olmayı içermesi gereken uygun erkekliğe geçiş kollektif bir güven sağlayabiliyor. Asıl sorun, “erkeklerin” “çocuklardan” ayırt edilmelerinin onlara yetmemesidir; “erkekler” “kadınlar”dan da ayırt edilmelidirler. Kendi kimliklerinin tanımını kadınlara egemenlikleri üzerinden okurlar. Askerlik dili erkekliği yüceltir; kadınlığı/kadınları horlar. Durumu Tanıl Bora’nın kelimeleriyle irdelersek eğer: “askeriye/ordu, kendi kendisinin yapısal varoluş koşullarını oluşturur ve yeniden üretir” (10).

L. Marshall’ın da ifade ettiği gibi ataerkil devrin başlangıcından beri kadınlar savaşın ganimetleri olarak düşünülmüşler, üstü örtük “ikincil zarar” ifadesinin altında görünmezleştirilmişlerdir (11). Ruanda’da, 1994 soykırımında en az 250 bin kadına tecavüz edildi. 1990’lar boyunca 20 binden fazla Müslüman kadın Bosna’daki etnik temizlik kampanyasının parçası olarak tecavüze uğradı.

Askeri eğitim çoğunlukla kadına yönelik düşmanlığı ve kadınları aşağılamayı teşvik eder. Toplumsal cinsiyete dair hakaretleri kullanmak, örneğin; “Kadın gibi tüfek kullanma, kadın gibi koşma, haydi kızlar koşun…”, pornografi ve fuhuş her zaman için askerlerin gayri resmi bir şekilde onaylanmış eğlence biçimleridir (12). Asker için bir aktif seks piyasası kurulmuş ve fuhuşun gelişmesinin önü açılmış ve bu cesaretlendirilmiştir.

Militarizasyon, toplumsal cinsiyete ilişkin çelişkilerle yüklü, mücadelelerle dolu bir süreçtir. Kadınlar ve erkekler yalnızca siyasal gündemin öncelikleri konusunda değil, “ulus” denen o belirsiz ve değişken yapının kurucu unsurları konusunda da birbirlerinden farklılaşırlar (13). Militarizasyon sürecinin getirdiği dönüşümler içinde, erkeklik fikirlerindeki değişiklikler çok önemli bir yer tutar. Erkeklik devletin dayanaklarındandır ve ulusu oluşturan temel nosyonlardan biridir. Zorunlu askerlik yalnızca “yurdun müdafaasına” yönelik bir uygulama değil, aynı zamanda erkeklerin ve kadınların devletle arasındaki vatandaşlık ilişkisini belirleyen (ve kadınlar asker olmadığı için farklılaştıran) bir uygulamadır (14). Bunun sonucu olarak “yurttaş” ve “sivil toplum” kavramları eril kavramlar olarak okunmaya başlanır. Uygulanan kıstaslar, aslında arzu edilen vatandaşın bir stereotipini ortaya çıkarıyor gibi. Modern-erkek egemen düzende kadınların vatandaşlığa birey olarak değil, kadın olarak dâhil edilmelerinden ötürü, vatandaşlığın eşitliği sağlayan bir düzenleme olmadığı görülür. Erkekler “en kutsal vazife” olan askerlik yoluyla birinci sınıf vatandaş konumuna sahip olurlar ve bu farklılaşma devlet eliyle yapılır.

Bu nedenle vicdani red ya da militarizm eleştirisi erkek egemenliğinin eleştirisidir/erkek egemenliğe bir karşı duruştur. Yuval-Davis’in de belirttiği gibi kadınların, milletlerin yalnızca biyolojik, kültürel ve sembolik yeniden üretimindeki rollerine değil, vatandaşlık hakları ve yükümlülükleri yoluyla milletin sivil oluşumundaki konumlarına da eleştirel bir gözle bakmaktır (15). Askerlik kurumunun cinsiyet körlüğüne meydan okumaktır.

Bu bağlamda vicdani reddin ne olduğuna ufak bir göz atarsak eğer; vicdani red kişinin ahlaki tercihi, dini inanç, felsefi görüş ya da politik nedenlerle askeri eğitim ve hizmette bulunmayı, silah taşımayı ve kullanmayı reddetmesidir. Tüm bu red nedenleri vicdani neden olarak kendisini gösterdiği için bu hak doğrudan doğruya vicdan ve din özgürlüğünün kullanımıyla ilgilidir. 2000 yılının nisan ayında BM insan hakları komisyonu 1998/ 77 nolu kararında belirtilen ilkeler uyarınca oylamaya başvurmadan 2000/34 nolu kararı kabul etti. Bu kararla İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinde yer alan düşünce özgürlüğü ile vicdan ve din özgürlüğünün meşru kullanımına uygun olarak, kişilere vicdani nedenlerle askeri hizmete karşı red hakkı tanındı.

İşte tüm bunlar nedeniyle, girişte de belirttiğim gibi bir sorumluluktur militarizme ve militarizasyona karşı bir duruş. Vicdani red öldürmeme özgürlüğünü savunmaktır. Savaşın kaybettirdiklerine, askere gidip geri gelmeyenlere, bağrına taş basan annelere aslında en çok sahip çıkmaktır. “Vatan sağ olsun” lafı ile zincirlenmiş insanların haklarına, özgürlüklerine sahip çıkmak, ezilmişliklerine isyan etmektir.

Bu sorumluluğu üstlenen kadınlarda durumun ne olduğuna ve neden vicdanlarının sesini dinleyip reddettiklerine bakalım biraz da. Şu anda kadın retçi sayısı 15’in üzerinde (16). Askere çağrılmadığı halde reddini açıklayan kadınlar bunu militarizme, savaşın ve şiddetin, ayrımcılığın tüm hallerine karşı, bir karşı duruş için yapıyorlar. Zaten bu tavrın hedefi doğrudan doğruya ordu ve silahlı güçlerdir ve bütün savaşın kendisidir. Savaş ekonomisi ve savaş mantığının kendisidir. Militarizmden en ağır bir şekilde eziyet çekenler kadınlardır. Çünkü militarizm, cinsiyetçilikle, ataerkilliğe, heteroseksizmle ve her türlü ayrımcılık biçimiyle, milliyetçilikle iç içe geçmiş bir ilişki halindedir. O yüzden bence kadınların duruşu çok anlamlıdır. Bir Kadın, bir anne, bir barış yanlısı, bir anti-militarist ve bir insan olarak orduları, onların yol açtığı ve katıldığı bütün savaşları, silahlanmayı ve her türlü silahı, ve bir bütün olarak şiddeti reddetmektir. Ve kadınların bu harekette “destekçi” konumundan daha fazlasına dair sözleri ve duruşlarının var olduğunun kanıtıdır. Çünkü kadın olarak her ne kadar askere alınma zorunlulukları olmasa da bazen bu sürecin tarafı çoğu zaman da mağduru oluyorlar. Kadınların açıkladığı vicdani red, sessiz kalmakla, savaşların desteklenmiş olacağını düşünerek ölmek, öldürmek, ezilmek, sömürülmek istemedikleri için otoriter, hiyerarşik, milliyetçi, cinsiyetçi, militarist tüm yapılara karşı seslerini yükseltmeleridir. Silahsız bir dünya, ırk, din, cinsiyet ayrımının olmadığı, özgür bireylerin yaşayacağı bir dünya istemektir. Bir kadın vicdani retçi Hilal Demir’in dediği gibi “Sadece kadın olduğum için “anne”, “karı”, “evlat”, “kız arkadaş” diye etiketlendirilip yönetilmek istemiyorum. Sınırlar içinde yaşamak istemiyorum. Öldürmeyi ve öldürülmeyi istemiyorum. Red, vicdanımın sesini dinleyip bütün bunları reddetmek adına yapılan en anlamlı sivil itaatsizlik hakkıdır” (17).


Dipnotlar:

1) Nilgün Toker, “Anti-militarizm sorumluluktur…”, Vicdani-Red Anti-Militarizm, Birikim içinde, sayı 207, Temmuz 2006, İstanbul, ss. 27-32.
2) Aktaran Lynne Segal, “Yarışan Erkeklikler: Erkeklik-erkek ideali” Birikim içinde, sayı 35, İstanbul.
3) Carol Pateman, “The Fraternal-Social Contract”, Civil Society and the State içinde, der. J. Keane, Londra: Verso, 1988, s. 104. (vurgular yazarın)
4) Afsaneh Najmabadi, “The Erotic Vatan [Homeland] as Beloved and Mother: To love, To Possess and To Protect.” Comparative Study of Society and History, 1997, ss. 442-467.
5) Fatmagül Berktay, (1998), “Cumhuriyet’in 75 Yıllık Serüvenine Kadınlar Açısından Bakmak”, 75 Yılda Kadınlar ve Erkekler içinde, Türkiye İş Bankası-İstanbul Menkul Kıymetler Borsası-Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, s. 4.
6) Bkz. M. Tahran, http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=25334
7) Najmabadi, a.g.e, s. 463.
8) Ayşe Gül Altınay, (der), (2004), Vatan, Millet, Kadınlar, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 171.
9) Altınay, a.g.e, s. 286.
10) Tanıl Bora, “Anti-militarizm, Ordu/Askeriye Eleştirisi ve Orduların Demokratik Gözetimi”, Vicdani-Red Anti-Militarizm, Birikim içinde, sayı 207, Temmuz 2006, İstanbul, ss. 22-27.
11) Bkz. L. Marshall, http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=21635
12) C. Enloe, (1994), Bananas, Beaches, Bases: Making Feminist Sense of International Politics, Pandora Yayınları, Londra.
13) bkz. C. Enloe, http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=8&ArsivAnaID=16512
14) Ayşegül Altınay, Tanıl Bora, “Ordu, Militarizm ve Milliyetçilik” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm içinde, İletişim Yayınları, 2002, ss. 140-154.
15) Nira Yuval Davis, (2003), Cinsiyet ve Millet, İletişim Yayınları, İstanbul.
16) bkz. http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=2&ArsivAnaID=27221&ArsivSayfaNo=1
17) bkz. http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=2&ArsivAnaID=27222&ArsivSayfaNo=1

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s