Bilimkurgunun Türkiye Durumu Söyleşisi

Bu seneki ana teması, Robotlar ve Uzay teknolojileri olarak belirlenen 72. İzmir Enternasyonel Fuarı’nda yer alan “Sinema Burada” etkinlikleri kapsamında bilimkurguya da geniş yer ayrıldı. Bilimkurgu filmlerin gösterildiği ve bilimkurguyla ilgili bir serginin gerçekleştiği etkinlikler sırasında bir de “Bilimkurgunun Türkiye Durumu” başlığıyla panel düzenlendi. Panele Oğuz Makal, Mehmet Açar, Murat Güney, Şükran ve Doğu Yücel konuşmacı olarak katıldılar. 7 Eylül 2003 tarihinde İzmir’de gerçekleşen ve hem konuşmacı hem de izleyici olarak katıldığımız bu söyleşiyi aktarıyoruz.

Oğuz Makal: Hepiniz hoş geldiniz. Bu seneki “sinema burada” etkinliklerinin teması bilimkurgu olduğu için programda da gördüğünüz gibi toplam 23 film gösterimi yapıyoruz. Tabii bu buluşma kapsamında bir panel düzenleme ve bir soru sorma gereğini duyduk. Panelin başlığı da o yüzden “Bilimkurgunun Türkiye Durumu” oldu. Gerçekten neredeyiz, neler yapılabilir, biz bu kulvarı kendimize özgü açabilir miyiz? Bu gibi ya da daha provakatif sorular sorulabilir. Önce konuklarımızı tanıtayım. Doğu Yücel, çoğunuz tanıyor ama genç kuşağın hem yetenekli hem de çarpıcı öykücü ve romancısı. Son kitabı “Hayalet Kitap” biliyorsunuz “Okul” adıyla film oluyor. Şükran Yücel, bu festivalin aynı zamanda danışmanı, öyküleri, çevirileri ve oyunları ile tanıyoruz. Mehmet Açar, “Sinema Dergisi” genel yayın yönetmeni aynı zamanda roman ve eleştiri yazarı. Engin Ayça, çok uzun yıllar televizyonda çalıştıktan sonra bağımsız olarak filmler çekti, çeviriler yaptı, eleştiriler yazdı, bir dönemin efsane dergilerinden birisi olan “Yayın Sanat”ı yayınladı ve halen çalışmalarını sürdürüyor. Murat Güney, Boğaziçi Üniversitesi Bilimkurgu Komisyonu üyesi, ben de kendisiyle “Davetsiz Misafir Dergisi” sayesinde tanıştım. Derginin birinci sayısını okuduğum zaman çok beğendim. Hatta birinci sayıda Bülent Somay'la yapılan bir söyleşi ve -az önce konuştuk- Murat'ın da ona bir cevabı vardı. Ben az sonra kendisi, o söyleşiyi ve yanıtı yorumlayacaktır diye düşünüyorum. Bugün İstanbul'a uçağı var o yüzden sözü ilk olarak Mehmet Açar'a vermek istiyorum. Mehmet, bilimkurgunun Türkiye durumu nedir? Biz nereliyiz ve ne yapmalıyız ve buradan bir karşılaştırma yapacak olursak, Matrix'ten Terminatör'e kadar filmler çekiliyor bizde ise yapıla yapıla mizahi bir eser olan “Gora” adında bir film çekiliyor. Sen nasıl yaklaşıyorsun bu duruma?

Mehmet Açar: Aslında ben de Gora'dan girmek istiyordum. Cem Yılmaz, Leman Kültür Merkezi'nde ilk gösterilerine başladığında onu en çok popüler yapan ve onun en çok ilgi çekmesini sağlayan şey, hepiniz biliyorsunuz belki, Uzay Yolu parodisidir. İşte bir Türk, Uzay Yolu'nda Kaptan Kirk'ün yanında. Şimdi bence Türkiye'de bilimkurgunun yerini en güzel bu anlatıyor. Herkesin en çok güldüğü şey buydu, herkes gittiği her yerde Cem Yılmaz'dan en çok bunu istiyordu: Bize Uzay Yolu paradisi yap diye. Hatta öyle bir noktaya gelmişti ki, Cem Yılmaz bundan bunalmıştı ve sonra zaten verdiği karar sinemaya ilk gireceği anda o paradiyi çok büyük bir sinema filmi haline getirmekti. Çoğumuz gibi benim de çocukluğumda en çok hoşuma giden şey “Uzay Yolu”ydu. İnsanların en çok eğlendiği olay bir Türk'ün Atılgan gemisinde görmek oldu. Herkes gibi ben de çok gülmüştüm buna. Şimdi o yüzden Türkiye'de bilimkurgu gerçekten zor. Bize, kendi kafamıza çok uzak gelen şeyler var orada. O yüzden Türkiye'de bilimkurguyla uğraşan insanlar da biraz uzak ve yalnız kalıyorlar. Ben bilimkurguyla ilk olarak 70'lerde televizyonda Uzay Yolu'yla tanıştım. Çok sevdim, her bölümünü ilgiyle takip ettim sonra bunun karşılığını edebiyat alanında aradım. Ne yazık ki, çok iyi yayınevleri yoktu, çok iyi çeviriler yoktu. Bilimkurguyla ilgilenen, seven insanlar olarak haberleşirdik, bir kitap bulduk mu hepimiz paylaşırdık, yurtdışından getirmeye çalışırdık, büyük bir tutkuyla buna devam ederdik ki bugünkü kadar bilimkurguyla ilgilenen, seven kimse yoktu o zamanlar. Hatta o zamanlar 70'lerde, 80'lerde bilimkurgu ciddiye alınmaz, ciddi bir edebiyat dalı olarak da görülmezdi, hafif olarak görülürdü, önemsenmezdi. Daha sonra, Bülent Somay, keşke o da burada olsaydı, çağırdık ama ulaşılamadı sanırım, ve diğer bilimkurguyu seven insanlar bir araya geldiler, Metis Yayınları'nın bilimkurgu serisi oluştu. O bir başlangıç oldu ve ondan sonra da şu an çok iyi duruma geldi bence. Çok ciddi bir çıkış içinde. Yeni yeni yayınevleri bu işe el attı, yayınevlerinin ötesinde işte burada Davetsiz Misafir, İzmirli arkadaşların çıkardığı Albemuth fanzini, bu tip çabalarla ufak ufak ciddi bir ilerleme kaydediliyor ve tüm Türkiye'deki bilimkurgu severler birbirleriyle görüşüyorlar, tanışıyorlar, bir irtibat oluşuyor. Yayınevleri peş peşe birçok yeni kitap çıkarıyor ve gayet iyi çeviriler, eskisi gibi benim çocukluğumdaki, gençliğimdeki gibi, kötü çeviriler değil, çevirilerde kalite arttı. Ve işte bilimkurgu yazarları da çıkmaya başlıyor. Bence bu yazarların çıkması için en güzel yer de aslında fanzinler ve dergiler. Aslında benim de yazar olarak ortaya çıkışım Hayalet Gemi iledir. Benim ilk bilimkurgu öykülerim Hayalet Gemi'de yayınlandı. Benim için çok önemliydi bu; çünkü o dergide öykülerimi yayınladığım zaman hemen tepkisini alabiliyordum insanlardan. Ondan sonra ilk olarak “Anarşik Rehavet”i yayınladım, bilimkurgu demedim tam olarak polisiye gibi başka şeyler de vardı sonra da “Siyah Hatıralar Denizi” çıktı. Benden önce de elbette bir gelenek vardı bilimkurguda ama çok yaygın değildi, Orhan Duru vardı, Müfit Özdeş'in “Son Tiryaki”si vardı, benim çok tuttuğum. Ve yavaş yavaş Türkiye'de bir bilimkurgu yazarları kuşağı oluşmaya başladı. Ben de bu geleneğin bir parçası olarak görüyorum kendimi, ne başlatıcısı ne de sonuncusuyum, o zincirin bir parçasıyım. En çok istediğim de tabii ki bu zincirin devam etmesi. Evet, Cem Yılmaz'ın parodilerine çok gülüyoruz, ben de çok gülüyorum ama şuna da inanıyorum, Türkiye'de gerçekten bilimkurguyu çok seven insan var ve ciddi bir bilimkurgu yazını burada da oturabilir. Ben bilimkurgunun gerçek edebiyat olduğuna inanıyorum, bilimkurgunun bugünü anlattığına inanıyorum, bilimkurgunun muhalefet yapılabileceğine inanıyorum ve hatta bana kalırsa bilimkurgunun 20.yy edebiyatının ve şu an içinde bulunduğumuz dönemin en önemli kollarından biri olduğuna inanıyorum, o yüzden bilimkurgunun Türkiye'de geleceğinin parlak olduğuna inanıyorum.

Oğuz Makal: Ben o zaman şöyle bir yönlendirme yapayım. Bir edebiyat olayı olarak bilimkurguya ne kadar ciddilikte bakılıyor? Bir de bilimkurgu ile fantastik edebiyat karıştırılıyor, bunlar arasındaki benzerlik ve farklılıklar neler, bunları Doğu'dan alalım.

Doğu Yücel: Çok basit bir şekilde anlatmak gerekirse fantastik edebiyatta bazı bilimsel kurallar, büyü gibi hiçbir mantığa dayanmayan olaylar yoktur. Bilimkurguda ise her şey bilimsel bir tutarlılığa sahiptir. Çok farklıdır aslında iki tür. Müfit Özdeş'in bir lafı var “bilimkurgu tadı veren her şey bilimkurgudur” diye. Ben biraz o söze katılıyorum. Benim yazdığım hikayeler de biraz o tarafa dönük. İlk kitabımda iki tane hikaye var ama çok bilimsel hikayeler değil, daha çok hayal gücüyle ilgili şeyleri yazıyorum ben. Onun dışında bilimkurgu alanındaki son gelişmelere değinmek istiyorum. İnternetle beraber çok sayıda bilimkurgu sitesi kuruldu. “Xasiorg, Lostlibrary, Kayıpdünya.” Bayağı bir hareketlenme var , özellikle lise ve üniversite öğrencileri arasında. Bizim düzenlediğimiz yarışmaya da 70 kadar öykü geldi mesela. Ama bir eksiklik var. O eksiklik de bence çok etkin bir derginin olmaması. 90'ların sonunda çıkan çok kısa bir süre çıkan “Nostromo Dergisi” böyle bir eksikliği kapatıyordu mesela. Zaten ben Nostromo Dergisi’nin öykü yarışmasını kazandığımda yazar olabileceğimi fark etmiştim. Ulusal, sağlam ve profesyonel, fanzinden öte tüm Türkiye'ye ulaşabilen bir dergi lazım. Türk halkının hayal gücü bayağı geniş bence. Fantastik Türk sineması başlı başına bir olay. Türk edebiyatında da çok iyi yapıtlar var. Mesela Müfit Özdeş'in “Son Tirkyaki” kitabı benim de en sevdiğim kitaplardandır. Geleceği çok parlak görüyorum ben Türkiye adına. Gora da bence çok önemli. Özellikle bilimkurgu – komedi ile bu türe başlamamız bence doğru bir adım çünkü Türk halkı olarak komik bir halkız. hemen ciddi bir bilimkurguyla başlasaydık, olumsuz karşılanabilirdi. Ama şimdi yavaş yavaş ısınma anlamında Gora iyi bir adım oldu. Bundan sonra da ciddi yapıtlar bence gelebilir.

Oğuz Makal: Senin bu yaklaşımın Murat'a yönelmemi sağlayacak. Şimdi hem Davetsiz Misafir gibi bir dergi çıkaran ve hem de sosyal alanda kulüpler, etkinlikler, web sayfaları ile haşır neşir olan biri olarak, içinde bulunduğu dergi ve kulüp bilimkurguya nasıl bakıyor? Bir de Bülent Somay'la yapılan söyleşide kendisi ilginç bir sav öne sürüyor: “Bilimkurgu artık çok geride kaldı, bugün artık sözü edilecekse o da fantastik edebiyat ve fantastik sinemadır.” Sonradan öğrendim ki, Murat da ona çok ciddi ve güzel bir yanıt vermiş. Bu ikisini birlikte kendisinden alalım.

Murat Güney: Merhaba, ben öncelikle hocama böyle önemli bir etkinlik düzenlediği için, bilimkurgu gibi bir alana İzmir Enternasyonel Fuarı gibi uluslararası bir organizasyonda yer verdiği için çok teşekkür etmek istiyorum. Dergimizden bahsedildi. Bir senedir yayınladığımız bir dergi Davetsiz Misafir. İlk iki sayısı fotokopi fanzin olarak çıktı, İstanbul'da dağıtıldı. Daha sonra matbaaya geçtik. Bütün Türkiye çapında kitapçılara şu an dağıtılıyor. Dergimiz, kendini özellikle bilimkurgu ve çizgiroman alanında ifade etmek isteyen herkese açık bir dergi. Hani bu aynı zamanda bir çağrı olsun buradaki arkadaşlara da. Bizim Boğaziçi Üniversitesi'nde “Bilimkurgu Komisyonu” diye bir çalışma grubumuz var Boğaziçi Bilim Kulübü altında iki üç senedir faaliyet gösteriyoruz. Çalışma şekli olarak da bilimkurgu edebiyatının en öne çıkmış, en tartışmalı kitaplarını okuyup üzerine söyleşiler yapıyoruz, arada bir bunlarla ilgili yazılar yazıyoruz. Geçen sene bu etkinliği üniversite çapına taşıdık. Bir bilimkurgu haftası düzenledik. Bilimkurgu filmleri gösterdik, söyleşiler yaptık. İşte Oğuz Bey’in bahsettiği Bülent Somay söyleşisi de o sırada gerçekleşti. Bülent Somay'ı da hani bu işin piri olduğu için ve sonuçta Türkiye'de bilimkurgunun gelişmesine en büyük katkıyı belki de kendisi yaptığı için görüşlerimizi paylaşalım diye davet ettik. Kendisi geldi, görüşleri bizleri şaşırttı aslında. Ana yaklaşımı şuydu: “Bilimkurgu sona erdi artık; çünkü bilimkurgunun ortaya koyabileceği yeni bir şey yok. Zaten her yer, her şey bilimkurgu oldu, yani gerçeklikle bilimkurgu arasında bir fark kalmadı, o yüzden insanlar fanteziye yöneldi.” Bunu ayrıca ampirik olarak da gösterdi: “Gittim, İngiltere’deki en büyük bilimkurgu satıcısına ve bütün rafları fantezi kitapları kaplamıştı.” Bu olabilir tabii ama bilimkurgunun bittiği anlamına gelmez. Daha sonra tartışma uzadı. Biz de sonra kendi aramızda toplantılar yaptık bu konuda. Ve şu sonuca vardık: “Bilimkurgu aslında bitmek bir yana belki de özellikle Türkiye gibi üçüncü dünya ülkeleri için kendini ifade etme noktasında en anlamlı ve en özgün tür.” Bitmek bir yana bilakis bir gelişme aşamasında diye düşünüyorum ben. Fantezi edebiyatıyla bilimkurguyu karşı karşıya koymanın da bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta Ursula L Guin gibi her iki dalda da eser vermiş ortak yazarları olabilir, okur kitlesi de benzer olabilir, fantezi okurları, çizgiroman okurları, bilimkurgu okurları birbirine yakındır. Ama fantezinin yükseliyor olması, daha çok satıyor olması, ki bu gelişiyor olduğu anlamına da gelmez aslında, bilimkurgunun bittiği anlamına kesinlikle gelmez. Ben böyle düşünüyorum veya bizim tartışmamızdan çıkan sonuç böyle oldu. Hocam bu konuya temas etmemi istedi. Aslında ben de konuşmaya hazırlanırken bunu vurgulamak istiyordum, yani bilimkurgunun özellikle Türkiye gibi ülkelerde, bir şekilde teknolojik gecikmişlik diyebileceğimiz bir noktada bulunan ülkelerde, geleceğe sorgulayıcı ve şüpheci bir şekilde yaklaşabilmemiz için bize çok avantaj sağladığını düşünüyorum.
Aslında Türkiye’de bilimkurgunun durumu deyince ilk başta aklımıza hep olumsuz cümleler geliyor. Çevremizdeki insanlara sorduğumuzda aldığımız cevaplar, “bilimkurgu gerçekçi bir şey değildir, uyduruktur” sonra “bilimkurgu bir kaçış edebiyatıdır” oluyor. Bunların karşılığı verilebilir zaten verilmiştir de. Onun dışında şöyle bir nokta var. Benim dikkatimi çeken ve bu söyleşiye gelirken kafama takılan nokta: Bilimkurgunun Türkçe yapıldığı zaman özellikle bir taklit, bir kopya, yapmacık bir tür gibi algılanması söz konusu. Hatta yazarların bazıları da bunu kabullenmişler. Türkçe bilimkurgu kitaplarının çoğunda isimler ya İngilizce ya da İngilizce çağrışımlı yapılır o tarz bir yaklaşımdan söz ediyorum. İşte bu yaklaşımın ben yanlış olduğunu düşünüyorum; çünkü buradan çıkan sonuç şu oluyor: “Türkiye’de bilimkurgu olmaz, olsa da zaten taklit olur. Hem Türkiye’de bilim yok ki bilimkurgu olsun.” Buna dair bir örnek anlatmak istiyorum. Bu örnekle kimseyi kişisel olarak suçlamak istemiyorum sadece düşüncemi anlatmaya çalışırken bir temel oluşturması açısından… Yine dergi çalışmalarıyla uğraşıyoruz biz. Çizer arkadaşımız da çizgiromanlarını Penguen ve Hayvan dergilerini çıkaran gruba götürdü. Hani kendileri dergilerini çıkartırken akıntıya karşı çıktıklarını ve herkesin kendisini bu dergilerde ifade edebileceğini söylemişlerdi. Böyle, farklı bir boyutta da eleştirel yaklaşımımızla kendimizi ifade edebilir miyiz diye düşünmüştük biz de. Orada Metin Üstündağ varmış. Bakmış arkadaşımızın çizimlerine, beğenmiş, “güzel” demiş ama “bunlar pek Türk halkına uymaz!” diye eklemiş. “Neden?” diye sormuş arkadaşımız. “Çünkü halkımız pek bulardan anlamaz, sevmez. Sen suşi yapmışsın, oysa Türk halkı döner sever” demiş Metin Üstündağ. O yüzden de “satmaz!” diye devam etmiş. Yani muhalefeti, akıntıya karşı yaklaşımı bu şekilde herhalde. Ondan sonra arkadaş da, kendisi, Metin Üstündağ’ı sadece döner yiyen Roma İmparatoru, kendisini de suşi ve diğer yemeklerle beraber son yemeğini yiyen Hazreti İsa olarak lanse ettiği bir çizgiromanını bizzat Metin Üstündağ’a iletti. (gülüşmeler) Burada kendisinin espri anlayışını da öğrenmiş olduk. Arkadaşı kovmaktan beter etmiş orada. Her neyse. Buradan gelmek istediğim nokta şu. Türkiye’de, sadece bilimkurguya ait değil, romanın genelinde veya batıdan gelen tüm konularda karşılaşılan bir sorun bu. Bir şekilde bir özgünlük kaygısı var. Buraya özgü olmalı, diğerleri taklit. O anlamda Nurdan Gürbilek’in kitabını getirdim ben, bunu okurken zaten aklıma takıldı. Kendisi bir edebiyat eleştirmeni aynı zamanda. Roman genelinde söylüyor aslında ama ben bunu bilimkurguya uyarlayacağım. Bu çok genel bir yaklaşım Türkiye’de bu tip konularda. Bilimkurgu elitisttir, züppece bir şeydir. Sonuçta suşi yemek de züppeliği temsil eder.
Nurdan Gürbilek de şöyle söylüyor bu özgünlük kaygısı noktasında: “Züppelik burada bir kez daha bu kez bir okuma stratejisiyle ilgili olarak karşımıza çıkar. Züppeliğe duyulan yıkıcı öfkede alay sahibinin kendi özerkliğini inşa etme çabası vardır. Girard’ın “Romantik Gurur” dediği de bundan başka bir şey değildir aslında. Kendimizde daima özerk kendiliğinden, doğal çocuğu, başkalarında ise taklitçi, yapay ve teatral züppeyi görme eğilimidir romantik gurur. Kişi kendi özerkliğini inşa etmek, dolayımın kendi arzusunun kuruluşundaki payını saklamak için başkalarında dolayımcının varlığını seve seve açığa çıkaracak, züppeliği başkalarına özgü tatsız bir kusur olarak alay konusu edecektir. Züppe kendi züppeliğimiz ölçüsünde bizde kızgınlık uyandırıyordur.”
Buradan benim çıkardığım, sonuçta özgünlük kaygısında olan kişi de aslında bir şekilde bu kaygıyı batı karşısındaki bir aşağılık duygusundan ortaya koymaktadır. Bu da aslında kendisinin de batıya özenen, onu taklit etmeye ihtiyaç duyan bir kişi olduğunun göstergesi. Bu anlamda yaklaşımı aslında batının kendi yaptığı “üstün” tanımının bizim tarafımızdan onaylanması anlamına geliyor. Bu da “Türkiye geri kalmıştır” demek oluyor. “Türkiye geri kalmıştır o yüzden bilimkurgu yapılamaz.” Oysa şu açıdan da bakabiliriz “Türkiye geri kalmıştır değil modernizmi farklı süreçlerden geçerek yaşamıştır” da diye tanımlayabiliriz.. Sosyolog Nilüfer Göle buna ekstra modernlik adını veriyor. Yani sadece bir fark vardır, geri kalmışlık veya ileri gitmişlik söz konusu değildir. Ve bence bu fark başta söylediğim bilimkurgunun Türkiye’de kendini ifade araçlarından biri olması ve gelişmesi açısından büyük bir avantajdır. Bilimkurgunun şu sıralarda büyük bir ivmeyle -özellikle üniversite öğrencileri arasında- yaygınlaşması, internet sayfalarının ve bilimkurgu yayınlarının artması bu noktaya bağlanabilir diye düşünüyorum. Matrix örneğini ele alırsak –dergideki son yazımda ben ona değindim- matrix bugünün batı toplumları için gerçekliği ifade edebilir belki ama Türkiye onun kıyısındadır. Türkiye için daha uzak bir noktadadır Matrix ve Matrix’i seyrettiğimiz zaman biz Türkiye’nin geleceğine daha şüpheyle bakabiliriz. Çünkü bilimkurgunun özelliği bize gerçekliği yadırgatmaktır. Baudrillard’ın şöyle bir sözü var: “Bilimkurgu bir büyüteçle gerçekliğe yaklaşır onu bir takım sayılarla abartarak gözümüzün içine sokar.” Mesela 1984 böyle bir kitaptır, Brazil filmi böyle bir filmdir. Aslında bu bizim hep yaşadığımız gerçekliktir ama ancak bilimkurgu okuduğumuz zaman bu gerçekliği yadırgayabiliriz. Bilimkurgunun böyle bir avantajı olduğunu düşünüyorum. Biz de işte dergimizde bilimkurgunun bu soruları ve soru sormayı derinleştiren üslubundan yararlanmaya ve elimizden geldiği kadar soruları en uç noktaya kadar götürmeye çalışıyoruz. İşte bilimkurgu da bize bu imkanı veriyor. Bu anlamda, tekrar etmek gerekirse, toplumsal basınç dediğimiz hadisenin son zamanlarda özellikle teknolojiden geldiğini, gündelik yaşamın çok büyük bir bölümünün televizyonun, bilgisayarların, internetin başında, cep telefonlarıyla geçtiğini –ki yani düşünürsek 24 saatimizin en az 5-6 saati bu araçlarla geçiyor- ve yeni yeni böyle olmaya başladığı bir ülkede bilimkurgunun belki de ana edebiyat akımı olabileceğini düşünüyorum. Teşekkür ederim.

Oğuz Makal: Çok teşekkürler. Murat’ın konuşmasında da adı geçtiği için –Ursula L. Guin- bir kadın olarak gerçekten önemli bir bilimkurgu yazarı, çok ilginç yaklaşımları var. Ben Şükran’dan bir kadın yazar olarak bilimkurguya nasıl baktığını, bilimkurguda kadının kimliği veya oluşumu ve oradaki özel durumu ile ilgili görüşlerini paylaşmasını istiyrum. Kadın erkek ayırımı yapmak istemiyorum ama doğal olarak da böyle bir şey kendiliğinden gündeme geliyor. Böyle bir süreç nasıl ortaya çıkıyor?

Şükran Yücel: Bilimkurguyla kadın arasında çok önemli bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Bunu da bana en çok düşündüren zaten Ursula L. Guin’in yazıları oldu. Bilimkurgu geleceğe yönelik olduğu için ve gerçekliği gerçekten Murat Güney’in de belirttiği gibi abartarak, gözümüze sokarak, bize yadırgatarak anlattığı için ve gelecekte de ben kadının rolünün belki çok daha önemli olacağını düşündüğüm için Bilimkurgu da kadının yerinin çok önemli olduğunu. Bütün bilimkurgu eserlerinde gerek romanlarda gerekse sinema ürünlerinde. Tabii ki ben ticari piyasa örneklerini çok fazla içine sokmuyorum ama genellikle bu sanatsal örneklerde kadının rolünün çok daha önemli olduğunu görüyoruz. Genelde Hollywood sinemasında iki klişe kadın tipi vardır, biri masum kadın, işte sevilen hayal edilen rüyalarımızda gördüğümüz ve çok iyi kadın; öbürü de femme fatal’dir, kötüdür, şeytan gibi erkekleri baştan çıkartır, yoldan çıkartır. Ama bilimkurgu filmlerinde çok daha farklı kadınlar görüyoruz ve üstelik bu kadınlar, önceki filmlerde iyi kızlar kahramanlar tarafından kurtarılırken, bilimkurgu filmlerinde kadınlar erkekleri kurtarıyor. Mesela Matrix’te Trinity Neo’yu defalarca kurtarıyor. Güçlü, zeki, cesur ve öncü bir kadın. Bu kadın tipini sadece Matrix’te değil pek çok bilimkurgu filminde görüyoruz. Ayrıca romanlarda da aynı şekilde kadınların yerinin ve toplumsal konumlarının farklı olduğunu görüyoruz. Kadınlar bilimkurgu romanlarında yönetici kesimde yer alıyorlar, komutan oluyorlar, pek çok toplumsal sahibi oluyorlar. Aynı şekilde birçok romanda kadınların bu klişe kadın tiplerinden –yani erkeklerin hayalindeki olumlu ve olumsuz kadın tiplerinden- farklı özellikleri olduğunu gerçek birer karakter olduklarını görüyoruz. Mesela ben Türk bilimkurgusunda çok önemli bir roman olarak görüyorum Mehmet Açar’ın Siyah Hatıralar Denizi’ni gerçekten olağanüstü yani şimdiye kadar bilimkurgu meraklılarının bile ona ilgi göstermemesi çok büyük bir eksiklik. Mehmet Açar’ın romanında da çok değişik kadınlar var ve o kadınlar özellikle o iki kadın –Emy ve diğeri- erkeğe yol gösteriyorlar ve onlar erkeğin önünde gidiyorlar, erkek onları takip ediyor. Bilimkurgu romanlarında bunu daha çok görüyoruz. Mainstream edebiyat eserlerindekilerden daha önde gidiyor bilimkurguda kadınlar. Bu benim için bilimkurgunun önemli bir vasfı. Ve mesela bir çok eserde Existenz’da öyledir, Jeniffer Jason Lee’nin oynadığı Allegra orada oyunun adıdır ve bir kadın o sanal oyunun mucididir, erkekten güçlü ve cesur farklı bir karakteri canlandırır.
Burada bilimkurgunun bir kaçış edebiyatı olduğunu, insanları uyutmak için yapıldığını, uyuşturucu etkisi olduğunu söyleyen insanlar var. Toplumsal gerçekçi edebiyatı savunanlar genelde öyle söylüyorlar. Ama ben Brazil’deki kadar kabus dolu bir dünya düşünemiyorum gelecekte. Bu kadar muhalif, bu kadar sistemi eleştiren, düzene karşı çıkan başka bir eser göremiyorum. Film, kafkaesk bir ortamda geçiyor, bürokrasinin doruk noktasına ulaştığı bir toplumda bir sineğin bilgisayarın içine kaçmasıyla bir anda yanlış kişi suçlu durumuna düşüyor, bizim dünyamızda sık sık karşılaşılan yargısız infazların en tipik örneği. Abartarak anlatıyor ama gerçekleri anlatıyor bilimkurgunun pek çok eseri diye düşünüyorum. Bu gerçeklerden kaçış konusunda Ursula L. Guin’in çok güzel bir eleştirisi var. “Evet fantezi, bilimkurgu bir kaçış edebiyatıdır” diyor LeGuin ve devam ediyor “ve tam da bu yüzden muhteşemdir. Bir asker düşmanın eline düştüğünde kaçmakla yükümlü olduğunu düşünmez miyiz? Tefeciler, kör cahiller, buyurganlar, hepimizi hapiste tutuyor. Eğer aklın ve ruhun özgürlüğüne değer veriyorsak, eğer hürriyet taraftarıysak, elbette kaçmakla ve elimizden geldiğince çok mahpusu kurtarmakla yükümlüyüz.” Gerçekten de kaçış edebiyatı olması, gerçeklerden uzak olduğu anlamına gelmiyor bilimkurgunun. Mülksüzler de geleceğe yönelik olarak anlatılmış bir disütopya ama bir umut da var orada. Bu kadının rolü konusunda çok ilginç bilimkurgu filmleri gördüm. “Damızlık Kızın Öyküsü” mesela Margret Autfoot’un romanından yapılmış, Volker Schlödert’in yaptığı, gelecekte geçen bir disütopya. Orada kadınlar doğurganlıklarını yitiriyor ve damızlık kızlar tutuluyor. Bu kızlar hizmet veriyor. Burada gene bir özgürlük tutkusu, özgürlüğe bir kaçış var. Çok etkileyici bir filmdi, romandı aynı zamanda.
Türkiye’de kadınlar hem okur olarak hem yazar olarak genelde bilimkurgu eserlerine çok ilgi duymuyorlar. Bu ilginç bir şey, o yüzden ben bir kızımızın bilimkurgu öykü yarışmasında ödül almasını gurur verici buldum. Umarım bundan sonra da daha çok sayıda kadın bilimkurgu dalında eser verir; çünkü bilimkurgu eski dili, eski dünyayı yok eden, yeni bir dünya yeni bir dil arayışıdır diye düşünüyorum. Son olarak bir filmden bahsetmek istiyorum. Bu Uçan Süpürge Kadın Film Festival’inde gösterildi. Solvek Norton’undu, “Alçak Uçuş”. Çok küçük bir yapım. Zannediliyor ki Türkiye’de bilimkurgu eserleri ancak çok masraf yapılarak oluşturulan büyük yapımlar. Halbuki bu eser Ballard’ın The Sun hikayesinden alınmış ve Avrupa’da geçiyor. Doğumların yok olması sonucu nüfus iyice azalmış. Elli bin bütün Avrupa’nın nüfusu. Hamile kadınlara doğum izni verilmiyor; çünkü karınlarındaki ceninin genetik yetersizliği olduğu ve kadınların özürlü, spastik zolt adlı yaratıklar doğuracağına inanılıyor. İşte o noktada, bir kadın, duyarlılığıyla normalin ölçütlerinin ne olduğunu sorguluyor. Hep normali kendi görüntümüzle ölçüyoruz, o yüzden farklı olan herkese anormal yaratık muamelesi yapıyoruz. Bilimkurguya karşı olmak da bununla ilgili bir şey. Aslında bilimkurgu azınlıklara, kadınlara, ikinci sınıf görülen ötekilere, kendilerini ifade etme özgürlüğü tanıyor. Ben bilimkurguyu bu anlamda çok da özgürleştirici buluyorum.

Oğuz Makal: Çok teşekkürler. Bir de sinemacı yönü var bilimkurgunun. Biz Metropolis’i gösterdik. İyi ki göstermişiz birçok arkadaş yerlerde oturarak 1927 yapımı bu filmi izledi. Yönetm Engin Ayça’ya sözü vermek istiyorum. Türkiye’de bilimkurgu filmleri yapılabilir mi? Kendi bakışı nedir? Fahrenheit 451’i göstereceğiz. Baskıcı, yok edici, düşünce özgürlüğünü yasaklayıcı toplumları anlatan –tabii romanı vardı önce- filmler de yapılabildiğine göre. Yararlanabilir miyiz?

Engin Ayça: Benim bu panelde hazır bulunmam sürpriz bir olay, çünkü benim bilimkurguya yönelik özel bir merakım yok. Bilimkurgu romanlarını okudum mu acaba? Kuşku götürür. Filmlerini herkes kadar gördüm ama meraklıları kadar görmedim. Dolayısıyla Oğuz beni buraya bir yerden kendime göre bir şeyler konuşayım diye getirdi, diye bakıyorum olaya. Yani dolayısıyla Oğuz “seni çıkaracağız” deyince ilk kez bilimkurgu ve kendi konumumuzu düşünmeye başladım. Ben Türkiye’de film yapmaya çalışan, sinema konusunda düşünen ve yazan bir insanım, dolayısıyla da bilimkurgu bağlamında da düşünmeye çalıştım. Önce şunu saptamamız gerekiyor. Edebiyat olarak hiç girmeyeyim, film olarak gireyim. Bilimkurgu filmlerinin asıl kökeni Amerikan kökeni. Bir amerikan kültür ürünüdür bilimkurgu filmleri. Bir Hollywood ürünüdür ve de hiçbir kültür ürünü bir ülkede tekil olarak ortaya çıkmazlar. Onlar bir bütünün içinde bir sürü bağlantılarıyla birlikte varolan bir olaydır. Dolayısıyla Amerika’da bilimkurgunun gerek romanda gerek sinemada varsa gerek resimde ve diğer alanlarda ortaya çıkması sadece onlarla sınırlandırılmış bir olay olarak görülmemeli. Onun dışında düşünce olarak, sosyoloji olarak, insanın o toplum içindeki yaşamı, dramı olarak, oradaki bilimin getirdikleriyle, çok kompleks bir bütünün ürünlerinden biri olarak da çıkıyor. Öncelikle tabii ki roman olarak çıkmıştır. Roman olarak çıktıktan sonra Hollywood bunu alıyor. Hollywood dediğimizde Hollywood’un yapısına bakmamız gerekiyor. Hollywood tür sineması üretir. Türler vardır ve bu türlere göre filmler üretilir. Western bir türdür, polisiye bir türdür, komedi bunun içinde bir de bilimkurgu türü dahildir ve Hollywood masum bir sinema-kültür üreticisi değil. Ve Hollywood filmlerini sadece Amerikan toplumu için üretmiyor, bütün dünya için üretiyor, filmlerini ihraç ediyor. Bütün o ülkelerden para kazanıyor artı o ülkelere kendi siyasetini kendi dünya-yaşam anlayışını ve olası bütün her şeyini de götürmeye çalışıyor. Bunun için de bütün dünyayı Amerikan toplumuna yaklaştırma ve Amerikanlaştırma var. Bu genel bir Amerikan siyasetinin karakteristiği. Bütün bunlar için, bu filmleri görmemiz gerekiyor. O filmlerin içindeki düşmanın neye tekabül ettiği, filmlerin içinde niye kadının şu sıralar öne çıkarıldığı falan, çok somut bir takım hesaplı kitaplı beklentilere, bir takım durumlara bağlı diye düşünüyorum. En azından Hollywood bağlamında. Roman bağlamında konuşacak durumda değilim, roman bağlamında olaylar nasıl gelişiyor bilmiyorum. Ama olayın bir kültür ürünün, bir bütünün parçası olduğunu görmemiz gerekiyor. Dolayısıyla Türkiye’de bilimkurgu gerek roman olarak, gerek sinema olarak dediğimizde hangi bütünün parçası olarak hangi diğer yan bağlantılarıyla Türkiye’de varolmaya başlayacaktır sorusunu soruyorum sizlere. Çünkü bilimkurgunun Amerika dışında başka nerelerde üretildiğini sordum kendi kendime. Roman olarak bilmiyorum ama sinema olarak baktığımızda çok sınırlı üretimler var. bir Alphaville deniyor, çok öncesinden bir Metropolis…
Şükran Yücel: İlk olarak Rusya’da başlıyor. Üstelik de bir sosyalist toplumda.
Engin Ayça: Ama o zaman olaylar bir başka anlam kazanıyor. Orada gene ideolojik ve siyasal bir takım şeyler giriyor.
Şükran Yücel: Onlar ideolojik değil.
Engin Ayça: Neticede nerede olursa olsun bir bütünün içinde bir takım şeyler var, bilim var, bilimle ilgili araştırmalar var, bilimle ilgili keşifler var, bilimle ilgili ortaya çıkabilecek sorunlar var, o sorunlar o toplumun, o bilim adamlarının sorunları olmakta, o sorunlar oranın felsefecileri tarafından sorun olmakta, oranın toplum bilimcileri tarafından sorun olmakta. Bütün bunların sonucunda roman olarak da, öykü olarak da, film olarak da, olası diğer ürünler olarak da ortaya çıkabiliyor. Şimdi Türkiye’de bunun bu şekilde bir tabanı şu anlamda var mı? Tabii olay artık sınırlar ötesinde, dünya bir bütün oldu, dolayısıyla Amerika veya Türkiye coğrafi olarak fark etmez diyenler olabilir. Tabii o zaman konuşulacaklar, düşünülecekler farklıdır. Ama her ürün belli bir coğrafyanın ürünüdür ve o coğrafyadaki o kültür ürününün hem tarihi içinde geçmişi vardır hem diğer alanlarla olan bağlantıları vardır yani hem yatay hem dikey bir bütünlük içinde varolur. Türkiye’de bunun bir şekilde varolma koşulları var mıdır? Ya da bunu burada yaratmak isteyenlerin durumlarının belirlenmesi gerekiyor. Kimdir bu insanlar, bilimkurgu meraklıları? Hangi kültürün ürünü olarak bu insanlar bu toplumda ortaya çıkmaktadırlar. Beslenme kaynakları nelerdir ve bu olayda neye varmak istiyorlar. Türkiye’de gitmek istedikleri yeri sormamız ve bunların cevaplarını bulmamız gerekiyor. Ben şimdilik burada keseyim isterseniz.

Oğuz Makal: Teşekkür ederim. İkinci bir tur yapalım. Şimdi bütün bu konuşmaların akla getirdiği şeyler olabilir. Bir de tabii konuşulacak şey oldukça yoğun ve kapsamlı. Önce Mehmet Açar’a söz

Mehmet Açar: Şimdi bilimkurguyu kim yapar? Mesela aklıma gelen ilk cevabı söyleyeyim: Turhan Selçuk, 70’li yıllarda Abdülcanbaz’ı birçok bilimkurgu macerasının içine koymuştur. Turhan Selçuk kemalist bir çizgide, sosyal olarak yoğun bir çatışma döneminde bilimkurguyu kullandı, hem de politik olarak. Bilimkurguyu Amerika’da da politik olarak kullanan yazarlar var. Mesela Ursula L. Guin –benim en çok sevdiğim bilimkurgu yazarı- bir muhalifti.
Değişik konular da tamamen teknoloji hayranı, teknoloji aşığı olan bir yazarlar kuşağı da var elbette. Onlar -mesela çok bağlantılı- genetikten mühendisliğe kadar çıkan bütün yeni makaleleri biliyorlar ve takip ediyorlar ve bilimkurguyu çok birebir olarak böyle götürüyorlar. Engin Ayça’nın sorusu gerçekten çok güzel bir soru. Oradan geliyorum. Onlar için teknoloji, gelişme ve teknik önemli ve bilimkurguyu o anlamda kullanıyorlar. Diyelim ki başka yazarlar var, Amerikan toplumunu ve muhafazakar yapısını korumak istiyorlar. Bilimkurgu onların elinde o işe yarıyor. Belki Türkiye’de de aynı şey olacak. Türkiye’de de aşağı yukarı, nasıl ki işte Turhan Selçuk, yetmişli yılların en çatışmalı döneminde bilimkurguyu kendi politik mücadelesi için kullandı şu anda da bilimkurgu yazanlar için bu politik mücadelenin bir parçası olacak. Belki teknolojiyi çok seven, işte teknolojiyle ilişkilendirmek isteyen bir yazar için bilim kurgu Türkiye’de öyle bir şey olacak veya Cem Yılmaz için Gora’da göreceğiz bilimkurgunun ne ifade ettiğini. Yani herkes aslında kendi perspektifinden bakıyor. Bilimkurguya Amerikan kültürünün bir yan ürünü olarak bakmamak gerektiğini düşünüyorum. Öyle bakıyor, öyle görüyoruz, öyle alışmışız ama öyle değil. Evet, Uzay Yolu gerçekten bizim kuşak için çok önemlidir. Uzay Yolu’nun kendi içerisinde birçok farklı yazar grubu vardır. Bir grup gerçekten muhalif falan değildir, tam aksine Amerikan propagandası olarak kullanırlar Uzay Yolu’nu. Yani daha bir sağdadırlar, daha bir muhafazakar bir şeyi temsil ederler, ama çok garip Uzay Yolu’nun yaklaşık on bölümünü yazan başka bir grubu var. Bunlar da çok sufisttirler. Onların hikayeleri çok müthiş yerlere varır. Gerçekten tasavvufa kadar gidecek ilginç felsefi gözlemleri vardır Uzay Yolu’nun bazı hikayelerinde. Yani işte Uzay Yolu örneği bile yazarlar tarafından bambaşka şekilde kullanılıyor. Sonra mesela Star Wars’u Lucas kendi politik bakışı için kullanır. Yıldız Savaşları’da, Lucas’ın demokrasiye değil de tek kişi yönetimine inandığını görürsünüz. O da ona yani bir anlamda Amerika’ya da inanıyor aslında. Bu durum, demokrasinin ötesinde; zaten onun da sisteme karşı olduğunu söyleyemeyiz, tam aksine sistemi onaylayan odur. Belki Türkiye’de böyle olacak. Özetle söyleyeceğim budur. Herkes kendi politik perspektifinden bilimkurguya yaklaşacak ve bilimkurgu işte Şükran Hanım’ın anlattığı anlamdaki yazarlar gibi muhalif olanlar da ama Engin Ayça’nın söylediği gibi Amerikan kültürünün, sisteminin savunucusu, daha geri konumda, daha muhafazakar konumda olanlar da olacaktır. Eserler kullanana bakar, kullananın ideolojisine yaklaşımına bakar.

Oğuz Makal: Evet, teşekkürler. Sırayla gidelim. Doğu senin son katkılarını alalım.

Doğu Yücel: Ben düşünüyorum da, bir yazar sistem eleştirisi yapmak istiyorsa bence en ideal tür bilimkurgudur. Daha ideal bir tür yoktur. Şimdiki zamanda, normal gerçeklikte geçen bir hikaye bence çok anarşist olamaz. Bilimkurgu o yüzden çok elverişli bir dal. İstediğinizi söyleyebiliyorsunuz. Bazı gizli kodlarla da söyleyebilirsiniz, bazı çok gizli olmayan kodlarla da söyleyebilirsiniz ve otorite bunu anlamaz. Yani yasaklamaz kitabınızı, birçok şansınız var yani. O yüzden ben bilimkurgunun sistemden yana olduğunu düşünmüyorum. Özellikle 90 sonrası. Artı ben Star Wars’un da da fanı olduğum için belki Star Wars’un sistem eleştirisi yaptığını da düşünüyorum.
Mehmet Açar: Çok geniş bir konu aslında. Ben de severim Star Wars’u ama Lucas’ı muhalif olarak görmem.
Doğu Yücel: Tabii, muhalif değildir, kişisel olarak. Ama ilginçtir hikayesinde muhalif kodlar var. Engin Ayça’nın söyledikleri aslında halkın önyargısını temsil etti bir şekilde ama tabii Engin Bey daha çok sinema yönünü bildiği için tam olarak haksız sayılmaz. Özellikle Amerikan ticari bilimkurgu sinemasında öyle bir şey var. Ama çok muhalif ve sistem eleştirisi yapanlar da var. Blade Runner’dan tutun Matrix’e kadar bence sistem eleştirisi yapıyor. Gora da yapabilir, yapar. Yani benim iki tane bilimkurgu hikayem var en çok sistem eleştirisi yaptığım hikayelerim onlar. Bilimkurgunun amacı zaten odur, gerçekliği eleştirmektir, yani geleceğe, teknolojiye dair kaygıları ortaya çıkarmaktır. Cep telefonu kültürünü eleştirmek için ne türde bir eser yazılabilir? Bilimkurgu yazılabilir. Yani cep telefonlarıyla bir şekilde dünyanın idare edebildiğini gösteren bir hikaye bir bilimkurgu hikayesidir. Ben böyle düşünüyorum.

Oğuz Makal: Zaten işte bunları düşünmek için bu paneli yapıyoruz. Biraz farklı yerlere gidebilir miyiz düşüncesiyle. Sayın Şükran Yücel?

Şükran Yücel:
Bence de bilimkurgu iki yönlü kullanılabilir. Özellikle kurtarıcı teması ve kurtarıcı figürü çok yanlı yerlere gidebiliyor. İşte dünyanın kurtarıcısı, dünyayı kurtaran adam. Ve bu genellikle Amerikalı oluyor. Bu şekilde gördüğümüz filmlere atıfta bulunuyor diye düşünüyorum Engin Ayça. Ve ben de o tür bir kurtarıcı imgesinin son derece faşist bir imge olduğunu düşünüyorum. O tür imgelere ve o tür kurtarıcılara son derece karşıyım zaten. Ama ben bilimkurgunun özellikle muhalif ve özgürlükçü yanına değinmek istedim. Çünkü sonuçta bilimkurgu daha adaletli bir dünya özleminden ortaya çıkıyor. Bugün Türkiye’de gençlerin bu kadar çok bilimkurguya ilgi duymasının nedenini daha adaletli bir dünya özleminden, daha iyi bir dünya özleminden kaynaklandığını düşünüyorum. Bilimkurguda etik anlamda entelektüel ve edebi anlamda, seçkin ve bu konuda kaygıları olan ürünler verebilir. Yani bilimkurgu sadece Amerikan sinemasında gerici anlamda kullanılan filmlerdeki gibi değildir ve çok daha iyi anlamda zaten bu dünyadan/sistemden hoşnut olmayan insanların özlemlerini dile getirdikleri bir türdür. Zaten Amerika’da Mehmet Açar’ın da belirttiği gibi muhalif kanat bunu çok iyi kullanıyor. Hatta Donna Harraway ünlü bir feminist düşünür Cyborg Manifestos’nu yazdı. Bu marksist ve aynı zamanda feminist bir manifesto. Bilimkurgunun gerçekle sınırlarının yıkıldığını söylüyor. Ben, ülkemizde de gerçekliğin sınırlarını genişleten bir tür olarak bilimkurgunun insanların adalet özgürlük özlemlerini dile getiren bir tür olarak gelişeceğini düşünüyorum

Oğuz Makal: Teşekkürler. Sıra Murat’ta.

Murat Güney:
Bilimkurgunun Amerika’ya özgülüğünden ve bilimkurgunun Amerikan kültürel emperyalizminin bir öğesi olduğundan bahsedildi. Aslında bu benim az önce değindiğin noktaya denk geliyor. Yani kültürel emperyalizm yapan bir özne varsa, onun muhatabı olan bir nesne de var. Demek ki ona karşı bir öz olması lazım yani Amerikan emperyalizmiyle muhatap bir Türk özü var. Ben küreselleşen dünya çerçevesinde istesek de istemesek de –yani bu ayrı tartışmadır- bir kültürel öz arayışının veya artık kültürel korumacılık anlayışının çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Yine Nurdan Gürbilek’in güzel bir yaklaşımı var örneği var bu konuda, Türk kültürünün özü bugün ne oldu bu arayışa girersek diyor göreceğimiz şey şudur Taksim’de şurada burada gözlemecilerinin vitrinlerinin arkasında gözleme yapan teyzeler olmuştur artık Türk kültürü. Yani öz arayışının vardığı budur. Bence böyle bakmak lazım. Aynı zamanda Türkiye içinde bir homojenlik söz konusu olmadığı gibi Amerika içinde de bir homojenlik söz konusu değildir. Amerika kendi içinde muhalefetiyle, kendi içinde şüpheci yaklaşanları, felsefeyle ilgilenenleriyle, çok farklı noktalarda duranlarıyla bir arada olan bir ülkedir. Ha Türkiye’de değil de neden ilk önce Amerika’da ortaya çıkmıştır bilimkurgu? Herhalde teknolojiden, bilimden gelen toplumsal basınç ilk önce Amerika’da ortaya çıkmıştır da o yüzden ilk önce Amerika’da çıkmıştır. Bilim veya teknoloji açısından, medyanın etkisi açısından, toplumsal baskı toplumsal basınç yeni yeni Türkiye’de belki bu kadar şiddetli olmuştur. O yüzden bugün Türkiye’de bilimkurgu bir şekilde bir tepki veya bir şekilde bu konu üzerine kafa yoranların oluşturduğu bir edebiyat akımı olarak yeni yeni ortaya çıkmaktadır. Mehmet Açar bilimkurgunun sonuçta farklı farklı amaçlarla kullanılabileceğinden bahsetti. Bilimkurgunun yoruma açık olduğundan olumlu veya olumsuz kullanılabileceğinden bahsetti. Mesela Nietzsche gibi bir adam da Hitler tarafından kendi görüşlerini tasdik ettirmek açışından kullanılmıştır. Bunlar hep olabilir ama Nietzsche’nin ne kadar önemli ve düzen karşıtı bir filozof olduğu gerçeğini değiştirmez bu durum. Ben iki tane örnek vereceğim yine bilimkurgu alanından. Bunlardan birisi 1984 kitabı. George Orwell’ın ünlü kara ütopyası. Birçok makalede göndermelerin yapıldığı, “Büyük Birader” kelimesinin de ilk defa ortaya atıldığı kitap. 1984 kitabında üç tane devlet vardır. Bunlar sürekli savaşırlar. Kitabın geçtiği ülke olan Okyanusya ülkesinde totaliter bir parti vardır. Herkes parti üyesidir. Partiye karşı çıkılmaz. Tele ekranlar insanları gözlemektedir. Tam bir totaliter dünya resmedilmiştir. Ve bu kitap Amerika’da o zaman Sovyet karşıtlığı noktasında öğrencilere dağıtılmış propaganda kitabı olarak okutulmuştur. Oysa 1984 kitabı aynı zamanda Amerikan toplumunun da büyük bir eleştirisidir. Kitabın devlet tarafından dağıtılması 1984 eserinin içindeki özü değiştirmemektedir. Benzeri bir şey Matrix için de geçerlidir. Yani Matrix’le ilgili de Türkiye’de çok şeyler yazıldı. Bu Hıristiyanlık propagandasıdır dendi, Türk kültürüne ahlakına saldırıdır dendi. Çok sevenler, oldu sevmeyenler oldu. İncik cincik edildi. Gerçekten de buna müsait. Filmden bin türlü şey çıkıyor. Müthiş bir film yapmış adamlar ve her türlü yoruma açık. Ben izleyince ne görüyorum bu filmde: Batı bir çerçevenin içerisinde. Örneğin son savaşta bu Irak müdahalesinde tüm tartışmalar şunlar üzerineydi: Liberal demokrasi, liberalleştirme, demokratikleştirme, uluslar arası hukuka uygun mu değil mi ve insan hakları. Batının Matrix’i aslında bu bence. Bu çerçeve. Bütün sorunlar bu çerçeve içinde çözülmeye çalışılıyor. Yani uluslar arası hukuka uygunsa Irak’a müdahale edelim o zaman. Yani adamların mantığı oydu. Birleşmiş Milletler müdahale etseydi şüphesiz gösterilere katılım azalacaktı. İşte bilimkurgu insan haklarına da, uluslar arası hukuka da, liberal demokrasiye de bizim şüpheyle yaklaşmamızı bu matrix’i kırıp onun dışına çıkmamızı ve ona şüpheyle yaklaşmamızı sağlayan bir edebiyat. Ha onu aynı zamanda çok farklı açılardan da kullanabilirler ama bu bilimkurgunun bize verdiği imkanları değiştirmez. Bunu söylemek istedim. Teşekkür ederim.

Oğuz Makal: Engin senin eklemek istediklerin varsa. Ondan sonra konuklara söz vereceğim.

Engin Ayça:
Şimdi bütün arkadaşlarımın tekrar söz aldıklarında söylediklerinden ortaya çıkan bir olay var. Bilimkurgu olayı bütünüyle Amerikan doğallığı içinde çıkmış, oranın doğal ortamı içinde çıkmış. Yani doğrusu da bu. Her şey kendi toprağında, kendi coğrafyasında, kendi ortamında çıkar, oranın ürünüdür. Şimdi o ürünü biz Türkiye’ye ithal ediyoruz ve burada onun bir çeşit yetiştirilmesine çalışıyoruz. Oradaki bütün o tarihsel, siyasal, felsefi, bilimsel bağlantıların hiçbir tanesi aynı ölçekte Türkiye’de yok. Tabii burada bilimkurgu yapılır ama kendi durumuna, ölçeğine göre. Biz hep Amerikan olayını değerlendiriyoruz. Yani ben burada durmuş Amerikan bilimkurgu romanında yapılanları eleştiriyorum. Yahu bana mı düşüyor Amerika’nın romanındaki o bilimkurgudaki sistem eleştirisinin değerlendirilmesi? Yani benim sorunum Amerika’nın içişlerindeki bir takım işlerin, sorunların tartışılması değil ki. Niye Fransa’daki bir romanın tartışmasına girmiyorum ya da başka bir şeyin tartışmasına girmiyorum da Amerikan ürünlerinin Türkiye’ye getirilmesinde bu kadar çaba sarf ediyorum? Yani bilimkurgu burada bir çeşit fan kulüp gibi gelişiyor gibi geliyor bana. Çünkü doğal ortamı yok daha burada. İnsanlar tabii ki kendilerine göre dışarıdan birçok esere ilgi duyabilirler, sevebilirler, ben bu hakkı kimseden esirgemek istemiyorum ama yani Türkiye’nin gündemine bilimkurgunun girmesinin pek anlamlı olduğu görüşünde değilim. Üstelik gerçekten sokulmasının siyasal ideolojik olarak tartışmaya açılmasını da istiyorum. Bizde bilimkurgu okuyanların hepsi çok masumdur. Ama Amerikan ürünlerinin bütün dünyaya her bakımdan giriyor olması hiç de masum bir şey değil. Benim umurumda değil Amerika’nın bir takım iç sorunları oradaki bir takım çalkantılar, oradaki bir takım ürünlerin şunların bunların işi. Ben biraz böyle düşünmeye çalışıyorum..

Oğuz Makal: Çok teşekkür ediyorum sayın konuşmacılara. İzleyicilerden soru almak istiyorum. Buyrun.

Bir İzleyici: Benim öncelikle bir eleştirim olacak. Size yönelik Oğuz Bey. Engin Bey’in getirdiği açıklama panelin yapılışında bazı küçük eksikliklere yol açıyor. Mesela bilimkurgu sever ya da bilimkurgucu dediğimiz bir insan bilimkurgunun kökeninin milattan önceye, Platon’a ya da Türk topraklarında çıkmış çeşitli yazarlara kadar gittiğini biliyor. Bırakalım Amerika diye bir devletin hayali bile yokken bu vardı. Bilimkurgunun dünyadaki yerine baktığımızda Fransa’da çok büyük bilimkurgu ekolleri var. İngiltere’de var, Japonya’da, Sovyetler Birliği’nde var. Böyle hem dünya hem de Türkiye’yle ilgili genel geçer bir tarihini verecek bir konuk çağırmadığınız için sizi eleştiriyorum. Çünkü Engin Bey hem bu konuda bilgim yok diyor ama gördüğü örneklerde hep Amerikan Hollywood damgası gördüğü için bir taraftan da tepkisel acaba bu işte bir yamuk mu var diye. Aslında bir bilimkurgucu olarak benim tanıdığım birçok insan var. Ben de kendi çapımda uğraşıyorum ama beşinci kol faaliyeti yapmıyorum. Gerçi CIA’den belirli bir para geliyor her gün ama. (gülüşmeler)
Engin Ayça: İnsanlar farkında olmadan beşinci kolun içinde işlev görebilirler. Siz farkında olmayabilirsiniz, neye alet olduğunuzun!

Oğuz Makal: Teşekkür ediyorum fakat o açığı kapamak için katalog hazırladık. Onu da sevgili Şükran Hanım’dan rica etmiştim. Bilimkurgunun tarihçesini orada belirttik. Katalog sanırım bir iş görür diye düşündük ve bin adet bastırıp ücretsiz dağıttık. Hiçbir festivalde de böyle bir şey yapmazlar yani Türkiye’de veya dünyada. Ama mutlaka eksiği vardır, yeniden itirafta bulunayım ben de bu çalışma nedeniyle bilimkurguya daha yakından tanıştım, çünkü gerçekten uzmanlık alanım değil. Çok geniş ve yoğun bir alan gerçekten. Kolay kolay da üstesinden gelinecek bir olay değil. Ama yine de hiç olmazsa şunu yaptık. Türkiye’de şu masada şu tartışmayı getirdik koyduk filmlerle.

Balca Arda: Benim Şükran Hanım’a ve Mehmet Abi’ye birer sorum olacak. Siz cyborg manifestosundan bahsettiniz. Bu cyborg manifestosuyla ilgili bazı radikal feministlerin çok fazla eleştirileri var. Cyborg Manifesto’su daha çok Foucault’ya atıfta bulunan bir manifesto. Düşünceye göre, imaj bir yerde hiyerarşi yaratır, yani kadın imajı ile erkek imajı arasında… Cyborg manifestosuna göre biz robotlaştıkça, yani kadınla erkek arasındaki fark azaldıkça bir yerde hiyerarşi ortadan kalkacak deniliyor. Bunun dışında internet ortamında, sanal ortamda, kadın erkek farkı yok, sınıf farkı yok, herkes istediği gibi girebiliyor. Orada bir çok kimlikten sıyrılabiliyorsunuz. Radikal feministler şöyle diyor: Bizi bir şekilde, sanal ortama hapsederekten bir yerde politikadan, gerçek ortamdan uzaklaştırıyorlar. Aslında bu yeni bir kontrol aracı. Yani sanal ortam ve siber -feminizm tam anlamıyla görüntüsel bir şey. Filmlerde siber-feminist görüntüler var. Yani kadınlar cyborg ve son derece güçlü ve kaslı ama aynı zamanda seksi kadınlar. Bu aynı zamanda kadının bir şekilde görüntüsel olarak kullanılması olarak görülüyorlar. Benim eleştirimse homojenleşmenin aynı zamanda sistemin kontrol aracı olarak kullanılabilmesi. Homojenleştikçe, yani heterojen kimlikler ortadan kalktıkça, tek kalıp bir kategori ortaya çıkıyor ve tek kalıp kategorileri kontrol etmek sistem için bir yerde daha kolay. Ben böyle bir durumda cyber feminizme getirdiğim bu iki eleştiriye karşı ne diyeceksiniz diye soracağım. Bir de mesela Mülksüzler de Ursula L. Guin’in Odo’yu Annares’e özgürlüğü getireni bir kadın olarak resmetmiştir. Buna karşın Alien filminde, Ripley bir yerde yaratığı yani hastalığı getiren olarak yine kadındır. Yani Alien’i taşıyan kadın olacaktır. Bunun dışında yumurta ve vajinafobianın da bir yerde filmde yer aldığını düşünüyorum. Kadının doğum görüntüsü çok çirkinleştirilerek gösterilmiştir. Yumurtanın çirkinliği. Doğurgan olan kadın bir yerde aşağılanır diye düşünüyorum. Buna vereceğiniz cevapları istiyorum. Mehmet Abi’ye sorumsa, Star Wars’la ilgili. Ben küçüklüğümden beri Star Wars’u takip ediyorum defalarca seyrettim. Bence sistem eleştirisi olaraktan siz zayıf olduğunu ve tek kişilik hakimiyeti savunduğunu söylediniz. Ama ben böyle düşünmüyorum. Şöyle ki seri boyunca demokrasilerdeki çıkmazlar resmedilmiştir. Bu da bir yerde Amerika’nın savunucusu olduğu demokrasinin bir eleştirisi olarak düşünülebilir. Onun dışında bence StarWars’un sufi bir yönü de vardır. Çünkü birinci filmde mesela Obi-Van, Darth Vader bir gezegeni yok ettiğinde şöyle der: “Birden bire birçok kişi bağırdı ve bir anda sustu.” Yani Jedi’ylığın tasavvufi bir yönü de vardır. Görmeden de hissedebilirsiniz. Çünkü hepimiz biriz. Başka yaratıkları, bütün evreni yaratan atomlar birdir ve bir aradadır. Mesela ben onu çok severdim. Onun gibi.

Şükran Yücel: Ben Cyborg manifestosuna karşı eleştirilerinize katılıyorum. Yani ben de aynı kanıdayım. o manifestodan söz etmemin nedeni onu savunmak değil. Sadece bir karşı çıkış bir muhalif bakış olarak da Amerika’da böyle bir akımın olduğunu, böyle bir feminist karşı çıkış ve muhalefet olduğunu belirtmek için söylemiştim. Alien konusunda da aynı fikirdeyim yani o filmin o anlamda kadına bakış açısı kötüyü, hastalığı doğuran bir şey şeklindeydi. Ama gene de orada bile güçlü bir kadın karakteri var.
Balca Arda: Ama son saniyede şöyle olur. Ripley elbiselerinden kurtulur ve bir kadının vücudunu görürsünüz. Yani Ripley bir yerde kadın vücuduna yeniden döndüğü zaman, güçlü bilimkurgusal kıyafetlerden çıkıp tam bir kadın olarak çıplak gözüktüğü zaman Alien’ı yener. Yani kadının yeri sistemdeki yerdir. Kadın böyleyken biz kötülükleri yeneceğiz. Bu gibi bir düşünce var.
Şükran Yücel: Tabii tek bir filme göre karar vermemek lazım. Bu Alien’la ilgili bir yazıda daha detaylı olarak ele alınabilir. Ama hiç değilse farklı bir bakış açısı getiriyor bütün bu filmler. Yani kötülüğü doğurmak diyoruz ama kötülük ne? Yani burada bizden farklı olan her şey kötü müdür? Bizden farklı olan annenin doğurduğu farklı spastik, engelli veya özürlü bir çocuk kötü müdür? Biz belki uzaydan geleceğini farz ettiğimiz yaratıklara da öyle bakıyoruz. Bilimkurgu aynı zamanda normalliğin ölçüsünü sınırlarını ve gerçekliğin sınırlarını da yeniden düşünmemizi sağlıyor diye düşünüyorum.
Mehmet Açar: Aslında şöyle oldu. Engin Ayça’ya anlatmaya, kısa bir özet geçmeye çalışırken StarWars konusunda ofsayta düştüm. Yanlış konuştum. Şöyle söylemek istiyordum radikal değildir George Lucas, anarşist değildir, marjinal değildir, çok büyük muhalif söylemi yoktur. Ama aynen söylediğiniz gibidir. Jedi’lera baktığınızda o sufizme kadar gider. Orda söylediği bir şey var, hakikaten bütün filmlerini izleyen birisi ona “esasında siz demokrasiye inanmıyorsunuz” dediğinde o çok içten bir şekilde “evet inanmıyorum, tek kişinin yönetimine inanıyorum ama o tek kişi çok önemli” demiştir bir söyleşisinde. Oradan yola çıkmaya çalışıyorum. Yoksa ben de Yıldız Savaşları serisini çok seviyorum. Politik olarak muhafazakar olabilir, sağda olabilir, o benim için problem teşkil etmez . Yani gerici olmadığı müddetçe, kendi görüşlerinde samimi olduğu müddetçe benim için sorun yoktur. Bir de Engin Bey’e bir şey söylemek istiyorum. Şimdi herkes kendi dilinde yaşar, ben de Türkçe yazdığım için, Doğu ve burada bilimkurgu fanzinlerinde yazanlar da Türkçe yazdıkları için Türk kültürüyle çevrili olduğumuz için ayaklarımız bizim burada. Buradan bizi çıkartamazsınız. Yani bizi Amerika’ya bağlayamazsınız. Biz burada yaşıyoruz, her şeyimiz burada. Sonuç olarak Türk kültürünün bir parçasıyız. Ben sonuç olarak İslam kültürünü elimden geldiğince öğrenmeye çalışıyorum. Her şeyiyle bu toprakların içerisinde yaşıyorum. Yani okuduğum sevdiğim şairler ve yazarların çoğu Türk. Ve sonuç olarak buradayım ve bilimkurgu yapmaya çalışıyorum müsaadenizle. Beni ve bizim gibileri hemen bir kerede Amerikan kültürüne bağlamayım lütfen.

Oğuz Makal: Son bir soru alayım. Buyrun.

Bir İzleyici: Teşekkür ederim. Soru olmaktan çok bir cevap gibi… Engin Bey’in bir sorusu oldu. Kim yapar bilimkurguyu veya niye yapar gibi bir şeydi. Ben bunun bir sanat olduğunu düşünüyorum. O yüzden de bilimkurguyu da sanatçıların yapacağını düşünüyorum. Sizler gibi, Mehmet Bey gibi, genç arkadaşlarımız gibi yazarlar yapacaklar ve tabii anlatacakları şeyler de doğal olarak bizler olacağız. Bizlerin dertleri var. Merak ettiğimiz şeyler var. Olmasını istediğimiz şeyler var her insan gibi. Bilimkurgunun tek bir görüşü ifade ettiğini hiçbir zaman düşünmedim. Kim yazarsa veya kim sahip çıkarsa onun malıdır gibi geliyor bana.

Oğuz Makal: Ben izninizle oturumu kapatmak istiyorum. Katıldığınız için çok teşekkür ediyorum. Tabii sohbete dışarıda devam edebiliriz.

Fikret Hakan: (atılarak) Ben bilimkurguculara bir şey sormak istiyorum sorabilir miyim? Bilimkurgu bir firari edebiyatıdır. Tam da 1950'lerde Türkiye'de başlayan İkinci Yeni şiiri gibi hapse girmek istemeyen şairlerin röneşarj şiirine sarılıp absülütasyona varması ve gerçekleri allayıp pullayarak başka başka absürd imajlar haline getirmiş olduğu bir sosyolojik bozulma işi gibidir. Bilimkurgu! Benim için bir kaçıştır bu. Siz uyuyorsunuz hepiniz! Türkiyelisiniz güya (protesto alkışları) 15 milyon genç yaşıyor bu ülkenin varoşlarında. Bunların edebiyatı, bunları irdelemek varken nelerle uğraşıyorsunuz böyle hayretler içindeyim yani. Alkışlıyorum sizleri bravo. (karşı-alkışlar) 15 milyon genç var, İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Eskişehir'in varoşlarında bunların edebiyatı, bunların acıları sancıları varken siz nelerle uğraşıyorsunuz çocuklar hayretler içindeyim yani. Vallahi korkunç bir şey. Gidin oraları araştırın. Onlar yazmıyorlarsa siz yazın siz irdeleyin siz öğrenin.

Salondan bir izleyici: Siz ne gibi şeyler yaptınız onu öğrenelim.
Bilimkurgu öykü yarışmasında derece alan bir arkadaş: Ben zor bir şekilde okuyorum. Babam memur emeklisi ama ben bilimkurguyla uğraşıyorum. Bilmem anlatabiliyor muyum…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s