Derrida Anısına Söyleşiler

Söyleşenler: Suna Ertuğrul, Meltem Ahıska, Zeynep Direk

Derrida anısına düzenlenen etkinliklerden biri de okulumuz Sosyal Bilimler Kulübü tarafından 20 Aralık 2004’te öğrenci faaliyetleri binasında gerçekleştirildi. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden Zeynep Direk, Boğaziçi Sosyoloji Bölümü’nden Meltem Ahıska ve Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri Bölümü’nden Suna Ertuğrul’un katıldığı söyleşiye ilgi oldukça büyüktü.
İlk olarak sözü alan Zeynep Direk, Derrida’yı etkileyen toplumsal bağlam ve Derrida’nın felsefe yaşamı hakkında kısaca bilgi verdi. Husserl ve Heidegger çevirilerinin okunması ve tartışılması ile beraber fenomenolojinin 1940’larda Fransa’da belirleyici bir akım haline geldiğine değinen Direk, Derrida’nın da kariyerine Husserlci olarak başladığını hatırlattı. Direk özetle şunları söyledi: Derrida’nın Hegelci hocası Jean Hypolitte’in gözetiminde hazırladığı ve 1954’te savunduğu doktora tezi, Husserl üzerinden statik ve genetik fenomenoloji arasındaki gerilimi yansıtan bir çalışmaydı. Derrida ünlü metni Gramatoloji ile ilk çıkışını yakalar. Bu metinde Derrida, Avrupa-merkezciliği eleştirir ve ilk kez ‘dekonstruksyon’ kavramını kullanır. Bu kavram aslında bir bakıma Heidegger’in ‘Destruktion’ veya Husserl’in ‘Abbau’ kavramlarının çevirisidir.

Böylece Derrida, o zamana kadar Heidegger’in Sartre tarafından antropoloji olarak okunmasını aşar ve ardından 60’larda Derrida, Heidegger’in kapsamlı bir okuması yapar. Burada Derrida, Heidegger üzerinden Batı metafiziğinin özellikle de mevcudiyet (presence) metafiziğinin dekonstruksyonunu yapar. Derrida’nın bir diğer çabası da felsefeyi açmak yönündedir. Bu noktada felsefeyi dışarıdan eleştirdiklerini öne süren Foucault ve Levinas’a açık mektup gönderen Derrida, felsefeyi dışarıdan eleştirmeyi sorunsallaştırır ve bunun yerine felsefenin kendi içinde olup da tahakküm edemediği şeyleri, aynı olan içindeki başkayı açığa çıkarmayı önerir. Maksadı felsefeye dışsallık ile bakmak yerine felsefenin içindeki başkalığı keşfetmektir. Bunu yapabilmek için yazarın niyeti ile yazı arasındaki gerilime dikkat çeken Derrida, bu noktada bir taraftan geleneği yeniden üretirken diğer yandan felsefeyi de içeriden eleştirmiş oluyor ve Foucault ve Levinas’ı da felsefeyi içeriden sorgulamaya çağırıyor. Zeynep Direk bu bilgileri verdikten sonra kendi doktora tezini Derrida üzerine yaptığını ve Derrida’nın bir manada kendisine ‘okumayı öğrettiğini’ söyledi. Metindeki her ayrıntının, en küçük şeyin bile metni belirlediğini ekleyen Direk, Derrida’nın yaptığının düşünürleri okuyup birbirleri ile konuşturmak olduğunu dile getirdi. Direk konuşmasını şöyle tamamladı: “Derrida’nın kendi felsefesi vardır diyemem, bence Heidegger 20.yy’ın en büyük düşünürüdür, ancak Derrida bize felsefeyi öğretmiştir diyebilirim.”
Zeynep Direk’ten sonra sözü alan Suna Ertuğrul, Direk’in görüşlerine katılarak Derrida’nın Heidegger’i ortaya çıkaran bir düşünür olduğunu vurguladı. Amerika’da Derrida’nın çok etkili olduğuna ama dekonstruksyon kavramının orada yanlış anlaşıldığına dikkat çeken Ertuğrul, Derrida’nın okumasını yaptığı metinlerin az sayıdaki zor ve ağır metinler olduğunu, bu nedenle Amerikan akademisin her metne dekonstruksyon yapmasını saçma bulduğunu söyledi. Bunun ardından Derrida’nın edebiyata etkisi üzerine konuşan Ertuğrul, görüşlerini ileriki sayılarımızda dergimiz için ayrıntılı bir şekilde kaleme alacak.
Son olarak sözü alan Meltem Ahıska ise Derrida’nın sosyal bilimlerdeki alımlanışını tartışmaya açtı. “Derridacı bir sosyoloji olabilir mi?” veya “Sosyoloji, Derridacı bir anlayışı kabul edebilir mi?” sorularını ortaya atan Ahıska, sosyolojideki ‘toplum’ ve ‘toplumsallık’ kavramları ile Derrida’nın düşüncelerinin çatıştığına dikkat çekti. Derrida’nın ortaya koyduğu ‘tekillik’, ‘negativizm’ ve ‘imkansıza yöneliş’ gibi fikirlerin sosyolojinin varoluşu ile çeliştiğini söyleyen Ahıska, ‘öteki’ ve ‘başkalık’ olgularının pozitivist sosyolojinin türdeşlik kaygısı içinde eriyip gittiğini vurguladı. Elbette bugün pozitivist sosyolojinin büyük oranda geçerliliğini yitirdiğini ve artık post-yapısalcı bir sosyolojinin söz konusu olduğunu hatırlatan Ahıska, yine de pozitivist sosyolojinin hayaletinin bugünü tehdit ettiğini dile getirdi. ‘Toplumsallık’ kavramının işte böyle geçmişten gelen ve hala bugünü tehdit eden bir hayalet olduğunu, sosyologların bir insan grubunu incelerken onları ister istemez bir ‘toplum’ olarak varsayıp genellemeler yapmaktan, insanları kategorileştirmekten kaçınamadığına dikkat çeken Ahıska, sözlerini “sosyolojinin sınırlarını Derridacı bir düşünceyle açabilir miyiz?” sorusunu yineleyerek sonlandırdı.
Bu konuşmalardan sonra izleyicilerin Derrida üzerine çeşitli konulardaki soruları tartışıldı ve ardından etkinlik sona erdi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s