Utanmaksızın: Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve 'Yeni' Kültürel Tek Yanlılık

13_jpg.jpgYazan: Elizabeth Povinelli
Sunuş Yazısı ve Çeviri: K. Murat Güney

Sunuş
Aşağıda çevirisini okuyacağınız Elizabeth Povinelli’nin “Utanmaksızın: Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve ‘Yeni’ Kültürel Tekyanlılık” başlıklı metni, kendisinin yakın zaman önce İstanbul’da, Boğaziçi Universitesi’nde sunduğu bir bildirinin aldığı eleştiri ve yorumlar akabinde oldukça genişlettiği son biçimidir. Columbia Universitesi, Antropoloji Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Elizabeth Povinelli, çalışmalarını daha çok Avustralya yerlileri olan Aborjinler ve Avustralya hükümeti arasındaki güncel ilişkiler üzerine yürütüyor. Bugüne değin kaleme aldığı kitap ve makalelerinde, azınlık haklarını tanımak üzerinden işleyen liberal hükümet etme biçimlerinin çoğulculuk, çokkültürcülük, farklı kültürleri tanıma söylemi adı altında nasıl asimilasyoncu ve ırkçı politikalar geliştirdiklerine dikkat çekiyor. Liberal demokratik batılı devletlerin görünüşteki özgürlükçü, farklılıkları kapsayıcı yapılarının aksine, aslında bu farklılıkları aynı milliyetçi ulusal tahayyül içinde eritmeye çalışan, bunu yaparken de yerlilerin, azınlıkların ve bugüne kadar sömürülmüş olanların hala aleyhine işlemeye devam eden asimetrik iktidar ilişkilerini muhafaza etmeye yönelmiş yapılar olduğunu gözler önüne seriyor.
Tüm bu çalışmalarıyla Povinelli, dünya genelinde bugünlerde en çok tartışma konusu olan etnik ve dini kimlik hareketleri ve çağdaş devletlerin farklı kültürel kimlik gruplarlarıyla nasıl ilişki kurması gerektiğine dair tartışmaya çok farklı ve eleştirel bir boyut getiriyor. İlk bakışta, yaşadığımız topraklardan oldukça uzak bir bölgeyi, Avustralya’yı ve Aborjinler’i mesele edinen Povinelli’nin çalışmaları bizlere biraz ilgisiz gelebilir. Ne var ki, Povinelli’nin okuyacağınız makalesinde değindiği çağdaş ırkçılık biçimleri hem küresel ve genel anlamda yükselen ırkçı dalgaya bir cevap niteliği taşımakta hem de özelde Türkiye Devleti’nin, Kürtler, Aleviler ve diğer kimlik grupları ile olan ilişki biçimlerini sorgulatacak yeni sorular yöneltmektedir.
Okumaya devam et

Polisi Mahkum Eden Katil: "Zodiac"

Video_Zodiac2007.jpg“Altyazı Sinema Dergisi'nin Mayıs 2007 sayısında yayımlanmıştır.”

David Fincher, izleyicilerini şaşırtmaya devam ediyor. Fincher’in Dövüş Kulübü’ndeki yıkıcı ve bir o kadar da yaratıcı tutkusu, bu kez polisiye türünü baş aşağı çevirdiği ve izleyicisini iyi polis kötü katil arasındaki alışıldık oyunu kökten bir biçimde sorgulamaya zorladığı Zodiac filminde yeniden karşımıza çıkıyor.
Zodiac, 1960’lar ve 70’lerde Kaliforniya bölgesinde ve özellikle San Fransisco şehri çevresinde yaşanan birtakım seri cinayetleri konu alan Robert Graysmith’in aynı isimli kitabının bir uyarlaması olarak karşımıza çıkıyor ilk etapta. Ama aslında izleyicisine sıradan bir kitap uyarlamasından çok daha fazlasını vaad ediyor. Zira kendisini Zodiac olarak tanıtan bir katile atfedilen cinayetlerin korkunç görüntüleriyle açılan Fincher’ın filmi, bir süre sonra, bu seri cinayetleri anlatan bir korku-gerilim filminden ziyade bir cinayetin nasıl anlamlandırıldığına, bir suçun nasıl kategorize edildiğine, bir suçlunun nasıl tanımlandığına dair ilkeleri sorgulayan bir kara mizah anlatısına dönüşüyor. Zodiac filmi, aynı isimli kitabın bir uyarlaması olmanın ötesinde bu kitabın nasıl yazıldığının bir anlatısı aslında. Dolayısıyla, Zodiac’a bir korku-gerilim-polisiye filmi izleme arzusuyla giden izleyiciyi tıpkı daha önceki filmlerinde yaptığı gibi bu kez de şaşırtıyor David Fincher. Zaten filmi izleyenlerin yaptıkları yorumlara bakıldığında, bir polisiye-gerilim filmi izleme beklentisiyle sinemaya gidenlerin oldukça sıkıldığı anlaşılıyor. Zira Zodiac, alıştığımız polisiye filmlerden bir hayli farklı bir şekilde, sonunda nihayete erdirilen değil asla çözülemeyen bir sırrın anlatısını işliyor. Suçun veya suçluların değil, cinayetlerin sırrını çözmeye çalışanların sonunda mahkum olduğu ve bu uğurda hayatlarını tükettikleri farklı bir polisiye film anlatısı ile karşımıza çıkıyor Fincher.
Okumaya devam et

Peter Nasıl Örümcek oldu?

spiderman_3_black_costume_trailer.jpgYazan: Işık Barış Fidaner

Sıradan bir öğrenci yaşantısı olan Peter Parker, nasıl olur da gökdelenlerin damlarında gezen bir “süper-kahraman” olur çıkar? Böyle bir öyküyü beyaz perdede inandırıcı kılmak, herhalde çeşit çeşit, renk renk kostümlü olağanüstü tiplere alışık olan çizgi romanların dünyasında olduğundan daha zordur. Radyoaktif örümcek ısırınca süper güçler kazanılır mı bilinmez; ama gerçek insanlar gördüğümüzde gerçekçi tepkiler bekleriz. İyilerin iyi, kötülerin kötü olmak için sebeplere ihtiyacı vardır. Buna saf iyi ve kötünün olmadığı, bunların zaman zaman birbirine karıştığı ikilemler de eklenirse; ilk bakışta basit görünebilen bir süper-kahraman öyküsünün nasıl zorluklar içerdiği ortaya çıkar.
Bu yazıda, sorduğumuz sorunun rehberliğinde, iki film boyunca olan olayların akışına şöyle bir göz atacağız.

“Fedakarlık”
Peter, zeki ve çalışkan (gözlüklü!) bir öğrencidir. Ben amcası ve May halası ile yaşamaktadır. Pek sosyal olduğu söylenemez, okulda fazla arkadaşı yoktur, altı yaşından beri kapı komşusu ve aynı zamanda okul arkadaşı olan Mary Jane’e olan ilgisini açmaya çekinmektedir.
Okumaya devam et

Hiçbir Kimlik ya da Değer Mutlak Değildir

baudrillard.gif“Radikal Kitap Eki'nin 9 Mart 2007 tarihli sayısında yayımlanmıştır.”

Jean Baudrillard 6 Mart günü aramızdan ayrıldı. Ancak, gerek içinde yaşadığımız dünyayı gerekse sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızı bizlere yadırgatan ve böylece hali hazırda olanın, ‘olması gereken’ olmadığını gösteren sarsıcı üslubu ile hep hatırlanmaya devam edecek.
Baudrilard’ın, yaşamı boyunca verdiği tüm eserlerinde ortak olan bir tema varsa bu da bugün gerçek olarak algıladıklarımızın, üzerine anlam yüklediğimiz değerlerin, bağlandığımız kimliklerin ve aidiyetlerin mutlak ve ebedi olmadığı fikriydi. Elbette, bu fikri ilk kez dile getiren Baudrillard değildi. Nietzsche’den Heidegger’e, Foucault’dan Deleuze’e uzanan tüm bir yapısalcılık sonrası eleştirel kuram, Baudrillard’ın düşüncesi ve yazınına damgasını vurmuştu. Baudrillard’ın tüm bu adı geçen düşünürlere katkısı ise bu kuramsal eleştiriyi, gelişen teknolojiyle kurduğumuz ilişki üzerinden yeniden düşünmesi ve böylece bizleri gündelik tecrübelerimizi sorgulamaya davet etmesi oldu.
Okumaya devam et

4 8 15 16 23 42… LOST

lost_1.jpgTelevizyon artık sadece televizyonda değil. Yeni dönem dizi furyasında, her bölüm internet ortamında yeniden seyrediliyor, ayıklanıyor, bir geri bir ileri alınıyor. Altyazı ekibi olaraksa bu sayıdan itibaren bizi esir eden bu dizi filmleri tanıtmaya ve incelemeye koyuluyoruz. Bu serinin ilk dizisi “Lost”, her bölümde farklı yerlere serpiştirdiği ayrıntılarla geçmiş bir bölümü ve hikayeyi aydınlatan cinsten bir dizi olarak fanatiklerini birbirleriyle haberleşmeye çağırıyor. Daha önceden Matrix filminde (Wachowski kardeşler) olduğu gibi detaylar, hikayeyi çözmek için bizi çeşitli referanslara götürüyor. Yani artık dizi filmler de “interaktif” olma özelliği kazanıyor… Desperate Housewifes, Lost, Buffy veya Angel gibi bir dizi hikayeyi direkt olarak seyirciye vermiyor, seyirci hikayeyi çözümlüyor

Previously on Lost…( Lost’a bir önceki bölümlerde)
Okumaya devam et

Sonradan Yetişmenin Psikolojisi

Yazan: Sezai Ozan Zeybek

Murat Belge’nin ‘Sonradan Yetişmenin Psikolojisi’ isimli söyleşisine gittim. Bütün anlattıklarını detaylı bir şekilde tekrar etmeyeceğim. Anahatlarıyla; Avrupa’da yaşanan modernizasyon sürecinin dünyanın geri kalanında bir yetişme psikozu yarattığını, geriden gelmenin çeşitli avantajları ve dezavantajları olduğunu, mesela ucuzlamış ileri teknolojiyi gelişim evrelerini atlayarak doğrudan ithal etme imkanının mümkün olduğunu; ancak bu esnada mesela ’80 Sonrası Kültürü’ diyebileceğimiz bir tuhaflıkla karşı karşıya kaldığımızı anlattı Murat Belge. Buna ‘sıçrama efekti’ ismini verdi. Belli dönemleri atlayarak ‘uyanıklık’ yapılamayacağından, aralar ‘boş’ olduğu için modernizasyona uyum gösterme konusunda zorluklar yaşadığımızdan bahsetti. Örnek olarak gençleri verdi. 80’den sonra gençleri anlamanın zorlaştığından, gençlerin bir tüketim toplumuna doğduklarından, kuşaklar arasında daha önceye oranla daha fazla bir kopukluk olduğundan yakındı. Bunu da Türkiye’nin “literate” olmadan, yani okuma dönemini atlayarak, “audiovisual” (kendi kelimeleri) olmasına bağladı.

Murat Belge’nin okuryazarlıktan (literacy) kastı basitçe okuyabilmek ve yazabilmek değil; kitap okumak, kitap okuma kültürüne sahip olmak. Audiovisual ise kısaca televizyon veya internet. Murat Belge’ye göre Türkler, bilhassa gençlik, Batı’dan farklı olarak kitap okuma kültürünü geliştiremeden televizyona geçtiğinden ortaya bir ‘bayağılık’ çıkıyor. Tüketen, sadece tüketen bir toplum hasıl oluyor. Son olarak, gidilen yolun yol olmadığını söyleyerek konuşmasını bitirdi Murat Belge.

Hemen her televizyon programında duyabileceğimiz bir değerlendirme yeniden dillendiriliyordu. Tabi sorun bu değerlendirmenin çok tekrarlanması değil; arada bazı kelimelerde görünür olan kabuller, varsayımlar, hakikatler, doğrular… Murat Belge’nin dili doğrudan kalkınmacılık söyleminin içinden konuşuyor, belli anlamlar, belli kavramlar, belli hiyerarşiler kuruyor, denetliyor ve yönetiyor; (Nietzsche’yi anarak) bir hapishane kuruyor. ‘Geri kalmış’ diye nitelendirilen toplumların yaşadığı bazı dönemleri (bu durumda Türkiye’nin 70 yılını) bir ‘boşluk’ olarak imliyor; sadece ileri-geri gidilebilen bir yol haritası çiziyor, ‘sıçramak’tan, ‘düşmek’ten, ‘bayağılık’tan, doğru/düzgün kalkınamamaktan yakınıyor. Bu esnada, kalkınmanın ‘hakiki’ bir örneğini, Batı’yı (ama hangi Batı?); buna mukabil onun ucube taklitçilerini (Türkiye; ama gene hangi Türkiye?) anlatıyor.
Okumaya devam et

Cronenberg'in 'Crash'inden Paul Haggis'in 'Crash'ine

Altyazı ve Davetsiz Misafir Dergileri’nin çarpışmaları sonucunda zuhur eden iş bu köşeye, adı Crash (Çarpışma) olan iki filmi, David Cronenberg’in 1996 yapımı Crash’i ile 2004 yapımı, yönetmenliğini Paul Haggis’in yaptığı ve 2005’in en iyi film dalında Oscar’ını alan Crash’ini karşılaştıran ve bir arada değerlendiren kısa bir deneme ile başlamak istedik. Zira içinde bulunduğumuz çağda çarpışmalar, karşılaşmalar, etkileşimler sıklaşmıştı ve Altyazı ve davetsiz misafir gibi iki farklı derginin aynı içerikte buluşması gibi bazen iki farklı içerikli filmin de aynı isimde buluşması söz konusu olabiliyordu.
Okumaya devam et

Yarından Sonra, Aynı Tas Aynı Hamam – The Day After Tomorrow –

Her şeyden önce söylemek gerekir ki, Yarından Sonra (The Day After Tomorrow,2003) son dönemlerde bolca çekilen bir dizi geniş bütçeli Amerikan yapımı felaket filmi arasından, bir çırpıda ayrılan, sadece görsel efektlerdeki ilerlemenin hangi noktaya ulaştığını görmek ve hoşça vakit geçirmek için gidenlerin değil, aynı zamanda dünyanın gidişatı üzerine fikir yürütenlerin de beklentilerini karşılayan bir film. Bu yazıdaki esas ilgi odağımızın da filmin tartışmaya açtığı politik ve felsefi mesajı ile filmin varoluşu ile kime ve neye hizmet ettiği sorunsalı olduğunu hemen belirtelim. Ama bugüne kadar Yarından Sonra üzerine yürütülmüş bazı genelgeçer tartışmalara da değinmeden geçmeyelim istedik.
Bu tartışmaların başında, Yarından Sonra’nın da ABD yapımı felaket filmlerinin olmazsa olmaz klişelerini barındırdığı ve kendinden öncekilerin bir kopyasından ibaret olduğuna dair eleştiri geliyor. Pek tabii, Yarından Sonra’nın bugüne kadar çevrilen çeşitli Hollywood kaynaklı felaket filmlerindeki birtakım klişeleri barındırdığı âşikar. Her zamanki gibi yine felaketi önceden öngören bir araştırmacı ve onun uyarılarını dikkate almayan bürokratlarla karşılaşıyoruz bu filmde. Yine tüm felaketlere karşın canları pahasına birbirlerini sevip kollamaya devam eden ve bunun için başlarına gelmedik kalmayan aptal aşıklar çıkıyor karşımıza. Nitekim yine filmin sonunda, öngörü sahibi adamımız ve aptal aşıklardan oluşan ekibimize, milyonlarca insanın öldüğü felaketten sağ kurtulmayı başararak Baudrillard’ın ‘Amerika’ kitabında tasvir ettiği Amerikalılar’ın en büyük tatmin kaynağı olan şu meşhur cümleyi söylemek nasip oluyor: “We did it!” (‘Yaptık – Başardık’) Ha unutmadan her zamanki gibi pişmiş tavuğun başına gelmeyenler yine gele gele New York’un başına geliyor, bu sefer de dev dalgalarla dövülen şehri sular seller götürüyor, daha önce başına göktaşı düşen, sular altında kalan, kumsala gömülen zavallı Özgürlük Heykeli ise bu kez buzlarla kaplanıp donmaktan kurtulamıyor.
Okumaya devam et