Utanmaksızın: Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve 'Yeni' Kültürel Tek Yanlılık

13_jpg.jpgYazan: Elizabeth Povinelli
Sunuş Yazısı ve Çeviri: K. Murat Güney

Sunuş
Aşağıda çevirisini okuyacağınız Elizabeth Povinelli’nin “Utanmaksızın: Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve ‘Yeni’ Kültürel Tekyanlılık” başlıklı metni, kendisinin yakın zaman önce İstanbul’da, Boğaziçi Universitesi’nde sunduğu bir bildirinin aldığı eleştiri ve yorumlar akabinde oldukça genişlettiği son biçimidir. Columbia Universitesi, Antropoloji Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Elizabeth Povinelli, çalışmalarını daha çok Avustralya yerlileri olan Aborjinler ve Avustralya hükümeti arasındaki güncel ilişkiler üzerine yürütüyor. Bugüne değin kaleme aldığı kitap ve makalelerinde, azınlık haklarını tanımak üzerinden işleyen liberal hükümet etme biçimlerinin çoğulculuk, çokkültürcülük, farklı kültürleri tanıma söylemi adı altında nasıl asimilasyoncu ve ırkçı politikalar geliştirdiklerine dikkat çekiyor. Liberal demokratik batılı devletlerin görünüşteki özgürlükçü, farklılıkları kapsayıcı yapılarının aksine, aslında bu farklılıkları aynı milliyetçi ulusal tahayyül içinde eritmeye çalışan, bunu yaparken de yerlilerin, azınlıkların ve bugüne kadar sömürülmüş olanların hala aleyhine işlemeye devam eden asimetrik iktidar ilişkilerini muhafaza etmeye yönelmiş yapılar olduğunu gözler önüne seriyor.
Tüm bu çalışmalarıyla Povinelli, dünya genelinde bugünlerde en çok tartışma konusu olan etnik ve dini kimlik hareketleri ve çağdaş devletlerin farklı kültürel kimlik gruplarlarıyla nasıl ilişki kurması gerektiğine dair tartışmaya çok farklı ve eleştirel bir boyut getiriyor. İlk bakışta, yaşadığımız topraklardan oldukça uzak bir bölgeyi, Avustralya’yı ve Aborjinler’i mesele edinen Povinelli’nin çalışmaları bizlere biraz ilgisiz gelebilir. Ne var ki, Povinelli’nin okuyacağınız makalesinde değindiği çağdaş ırkçılık biçimleri hem küresel ve genel anlamda yükselen ırkçı dalgaya bir cevap niteliği taşımakta hem de özelde Türkiye Devleti’nin, Kürtler, Aleviler ve diğer kimlik grupları ile olan ilişki biçimlerini sorgulatacak yeni sorular yöneltmektedir.

Aslında Povinelli’nin eleştirdiği liberal iktidar kurma biçimleri, bizlere çok da yabancı değildir. Tıpkı Aborjinler’i kültürel bir azınlık olarak tanımış olan Avustralya hükümetleri gibi, bugün Türkiye sınırları içinde Kürt halkını ve Kürt dilini bir meşru kültürel azınlık olarak tanımak gerekliliğini savunan liberal parti, örgüt ve aydınlar mevcuttur. Ve tıpkı Avustralyalı liberaller gibi Türkiyeli liberallerin de farklı kültürlerin tanınması arzularının ana gerekçesi, şimdiye kadar ekonomiye dâhil edilememiş, hep bir ‘yük’ olmuş, ‘elektrik faturalarını bile ödemeyen’ bir topluluğun yeniden sermaye ilişkilerine sokulması, normalleştirilmesi, bir güvenlik tehdidi yerine bir iş gücüne dönüştürülmesidir. Bu anlamda, TESEV gibi liberal yarı-akademik kuruluşlar hazırladıkları raporlarda Türkiye Devlet’ine, Kürt topluluklarına farklı bir nüfus grubu olarak yaklaşılması ve bu toplulukları güvenlik tehdidi gerekçesiyle dışlayacak değil ekonomik ve toplumsal güç olarak kapsayacak özel projeler geliştirilmesi doğrultusunda öneriler sunmaktadır.

(Farklı kültürel ve etnik grupların, farklılığı ile beraber kabul gören otonom insan toplulukları olarak değil de norma tabi, projelendirilmiş bir nüfus grubu olarak görülmesine dair eleştirel makaleler için Amargi Dergisi’nin 3. sayısında yer alan ‘Projecilik’ dosyasına bakılabilir.)

Türkiye’deki Kürt topluluklarının, tıpkı Avustralya’daki Aborjinler gibi nasıl da ekonomik bir ‘yük’ olarak görüldüğü konusunda üç Türk aydınının “Birinci Dünya Savaşı Sonrası’nda ‘Kürdistan olarak tanımlanan bölge Türkiye dışında kalsaydı ne olurdu?” şeklindeki Aktüel Dergisi’nin sorusuna verdikleri yanıtlar çarpıcıdır:

Mete Tunçay: “Ben iktisatçı değilim ama soğukkanlı bir hesap buna götürür bizi. Türkiye’nin doğusu yoksul. Orası olmasa, Türkiye Yunanistan düzeyinde olmasa bile ona yakın kişi başına geliri olan daha zengin bir ülke olurdu.”

Taha Akyol: “…Bu işin faraziyesi bile beni rahatsız ediyor ama öyle bir şey olsaydı enflasyon hiçbir zaman %10u geçmezdi. Türklerin Kürtleri sırtında taşıdığı muhakkaktır ve taşımalıdır da”

Toktamış Ateş: “Bu olacak, tartışılacak şey değil. Ama böyle bir soyutlama yapıldığında şu söylenebilir: Bu gerçekleşmiş olsaydı Türkiye çok daha müreffeh bir ülkeydi. Bugün Doğu ve Güneydoğu’daki bazı vilayetler hesapdışı tutulsa, Türkiye’de fert başına düşen milli gelir anında yükselir. Bu, bile kendi başına yeterli bir göstergedir.”

Tüm bu yaklaşımlara göre ‘hastalıklı’, ‘geri kalmış’, ‘bir yüke dönüşmüş’ ve ‘sorunlu’ bir nüfus grubu olarak görülen Kürt topluluklarını, ‘düzeltmek’, ‘normalleştirmek’ ve topluma ‘kazandırmak’ görevleri de liberal Türk bürokrat ve aydınlara verilmiştir. Bu yaklaşımın Hintli ve Afrikalılar’a sözde uygarlık taşıdığını iddia eden İngiliz sömürgeciliği veyahut ‘ilkel’ Aborjinler’e sahip çıkıp onları uygarlaştırdığını iddia eden Avustralya hükümetinin politikalarıyla çarpıcı bir şekilde benzerlik gösterdiği herhalde gözlerden kaçmamaktır.

Keza, bu uygarlaştırıcı görevi üstlenen liberal bürokrat ve aydınlar, zihinlerinde örneğin Türklük değil de Türkiyelilik gibi yeni ve çoğulcu bir ulusal kimlik tahayyül etmektedir. Ne var ki, her ne kadar bu yeni liberal Türkiyelilik kimliği, kültürel farklılıkları tanıyormuş gibi gözükse de aslında belli yeni kriterleri bu kimliğe dâhil olabilmenin ön şartı olarak dayatmaktadır. Örneğin, 2005 Ağustos’unda başbakan Tayip Erdoğan ile görüşen liberal aydınlar, devletin Kürtler’i tanıması için PKK’nin silah bırakmasını talep etmiş, böylece Kürtler’in bugüne kadar onlara nice acılar yaşatan TSK’yi bundan böyle tek meşru şiddet tekeli olarak kabul etmelerini, kültürel tanımanın şartı olarak ortaya koymuşlardı. Tıpkı çoğulcu Avustralya hükümetlerinin Aborjin haklarını tanırken, kimin Aborjin sayılıp kimin sayılmayacağına dair kriterleri belirlemesi gibi, Türkiye’de de kimin Türkiye vatandaşı sayılacağının kriteri her ne kadar zamana ve koşullara göre değişse de en nihayetinde bürokrat ve aydın elit tarafından belirlenmekteydi.

Tüm bu liberal çoğulcu müdahale, Povinelli’nin önceki eserlerinde belirttiği gibi bugüne kadar farklılık ve otonomi adına süregelen mücadeleleri, acıları ve kazanımları yok saymaya ve farklı olanları baskın kültürel tahayyüle tâbi kılmaya yarıyordu. Bu çoğulcu müdahale, güvenlik tehdidi olarak görülen bir nüfusu silahlarla kontrol etmenin ve gerekirse yok etmenin ağır maliyeti karşısında daha verimli bir yöntem önerdiği için tercih ediliyordu. Zira bu tür bir asimilasyon aracılığıyla farklı kültürel gruplar hem güvenlik tehdidi olmaktan çıkartılıp tâbi ve sadık bir topluluk haline getirilebilir hem de iş gücü olarak ekonomiye dâhil edilerek bundan böyle onlardan zarar değil fayda sağlanabilirdi.

Ne var ki, bu durum, liberal ve çoğulcu devletin, silahları, tehdidi ve öldürmeyi bir iktidar aracı olarak kullanmayı bıraktığı anlamına gelmiyordu. Bilakis, bu asimilasyon sürecine direnen, norma tâbi olmayan ve bir güvenlik tehdidi olmayı sürdüren kişi ve toplulukları ortadan kaldırmak liberal çoğulcu devletin de hedefiydi.

İşte tam da bu noktada, Povinelli’nin çevirisini okuyacağınız metni, ‘liberal çoğulcu demokratik’ devlet karşısında özellikle 11 Eylül’den sonra yükselen ‘uygarlaştırıcı, sömürgeci, güvenlik devleti’nin birbirlerinden zannedildiği gibi farklı yapılar olmadığını ortaya koymaktadır. Ona göre, baskı yaparak dışlamak ile farklılıkları kapsamak veya sansür koymak ile özgür bırakmak aynı devlet mekanizması içinde, nüfusları kontrol etmek için başvurulan farklı stratejilerden ibarettir. Bu anlamda birçok akademisyen ve uzmanın aksine Povinelli, 11 Eylül öncesi ve sonrasında çok büyük bir kırılma yaşanmadığını ve liberal ve otoriter yönetim biçimlerinin temel amaçları arasında da çok büyük bir farklılık olmadığını dile getirmektedir.

Bu anlamda bu tespit Türkiye’ye de uyarlanabilir. Her ne kadar Türkiye’deki zamanlama dünyadaki sürecin tam tersine işliyor gözükse de, yani Avrupa ve ABD’de 1950’lerden bugüne çoğulcu ve demokratik bir portre çizen devlet tam da yerini 11 Eylül sonrası otoriter bir güvenlik devletine devrediyor gözükürken, Türkiye’de daha yeni yeni otoriter güvenlik devleti yerini liberal çoğulcu AKP hükümeti ve yandaşlarına bırakıyormuş gibi düşünülse de, aslında güvenlik devleti ve çoğulcu devlet arasındaki ilişkinin iç içe geçmişliği bu zamanlama farklılığını anlamsız kılmaktadır. Bu yaklaşım, bugünlerde Türkiye’de özellikle son cumhurbaşkanlığı seçimleri vesilesiyle çatışan taraflar olarak ortaya çıkan ‘çoğulcu’ liberal hükümet ve ‘uygarlaştırıcı’ laik ordu arasındaki gerilimin suniliğini ve sözde çatışan bu tarafların aslında aynı devlet düzeni içinde birbirlerine gereksinim duyan mekanizmalar olduklarını ifşa etmektedir.

Povinelli’nin de belirttiği gibi, bugün içinde bulunduğumuz koşullar altında, hızla yer değiştiren nüfuslar, işçi, emek ve sermaye hareketliliği karşısında hemen her devlet göçmenler, yabancılar, farklı olanlarla meşgul olmak durumunda kalmıştır. Bu anlamda hemen her devlet çokkültürlü bir yapı arz etmekte ve ister istemez farklılıklarla başa çıkabilmek için çoğulcu politikalar geliştirmektedir. Öte yandan, ‘ilkel’ olanı uygarlaştırma, ‘farklı’ olanı normalleştirme gibi süreçler de bu çoğulcu politikalarla bir arada işlemeye devam eder. Bu anlamda, güvenlik, şiddet, hukukun askıya alınması ve sansür gibi teknikler ve bir normalleştirme tekniği olarak ırkçılık, çağdaş çoğulcu, çokkültürlü devlete içkin bir düzenek olarak ortaya çıkar.

Okuyacağınız metninde Povinelli, liberal çoğulcu devleti tasvir etmek için ‘utanç duyan’ veya ‘ayıplı’ devlet tanımını kullanırken, otoriter güvenlik devletini tanımlamak için ‘utanmaz’, ‘utanmayan’ kavramlarına başvuruyor. Burada ‘utanmak’ eyleminden kast edilen, Aborjinler’e geçmişte yapılan sömürgeci saldırılardan ve aşağılamalardan dolayı utanç duyup onlardan özür dileyen liberal Avustralya hükümetinin ve benzeri batılı sömürgecilerin politikaları. Bu anlamda ‘utanç duymak’ ve bu utancın özrü olarak geçmişte sömürgeleştirdikleri yerli halkları farklı bir kültür olarak tanımak, liberal devlet için, bir nevi günah çıkarma, aklanma ve temize çıkma, böylece geçmişin boyunduruğundan kurtulup temiz bir gelecek tasavvur edebilme olanağı sunuyor. 11 Eylül sonrası ABD, Avustralya ve başka birçok batılı devlet ise artık yapmış oldukları ve hâlihazırda sürdürdükleri sömürgeci eylemlerinden dolayı utanç duymaktan ve özür dilemekten vazgeçmiş gözüküyor.

Utanç duymak, her ne kadar Türkiye’deki siyasetçi, bürokrat ve subaylardan bugüne değin duymaya alışık olmadığımız bir yaklaşım tarzı olsa da, yavaş yavaş, özellikle de Ermeni’lerin 1915’te başına gelenlerin bir soykırım olarak tanınması gerektiğini savunan hatta bu görüşü Kürtler’in başına gelenlere uyarlamayı düşünen birçok akademisyen, aydın ve yazar tarafından gündeme getirilmeye başlandı. Zira yeni bir Türkiyelilik kimliği için, geçmişin boyunduruğundan kurtulmuş, temiz ve aklanmış bir geleceğe ihtiyaç vardı.

Povinelli’nin makalesi, bu noktada, utanmanın ve aklanmanın veyahut unutmanın ve geçmişi silmenin, ve elbette ırkçılığın ve normalleştirmenin nasıl da hem liberal hem de güvenlik devletlerine içkin stratejiler olarak işlediğini ve bugüne kadar tahakküm altına alınmış sınıf ve toplulukları kontrol altında tutmaya devam etmek için kullanıldığını çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor. Dolayısıyla bu metin, gerek yükselen ırkçılıktan kaygı duyan herkes için gerekse de hâlihazırda kendilerini belirli bir kimlik hareketi içinde tanımlayanlar için farklı ve yeni soru ve sorgulamalara kapı arılıyor.

Elizabeth A. Povinelli
Çeviren: K. Murat Güney

1. Yeni Zamanlar
Öyle görünüyor ki, bir kez daha yeni zamanları yaşıyoruz. Eğer George W. Bush ve John Howard’ın siyasi söylemlerine inanacak olursak, 11 Eylül 2001 tarihi, milliyetçiliğin eski ve yeni bir biçimi ile devlet iktidarının eski ve yeni bir biçimi arasındaki geçişe işaret ediyor. Dünyanın tam bu tarihte yeni bir çağa girdiği düşüncesinden bahsedenler, elbette yalnızca Bush ve Howard değil. BM İnsan Hakları Komisyonu’nun belirttiğine göre, “Trajik 11 Eylül 2001 günü, uçaklar Dünya Ticaret Merkezi’ne, Pentagon’a ve Pittsburgh’taki boş araziye çarptığında, dünya bir gecede şiddetli bir dönüşüm geçirdi.” Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya hükümetlerine göre bu uçaklarla beraber aynı zamanda devlet iktidarının güvenilir taktikleri ve buna karşılık gelen ulusal tutumlar da yere çakılmıştı. 11 Eylül, ihtiyatlı bir aklın iletişim kuran sabrını ve egemen devletin uluslararası garanti altındaki bütünlüğüne dair protokolleri de ortadan kaldırmıştı. Eğer özgürlüğün ulusları ve insanları, terörün uluslarını ve insanlarını alt etmek istiyorlarsa, yeni siyasi, polisiye ve askeri düşünme biçimleri –ama dikkat edilirse yeni ekonomik düşünme biçimleri değil- zorunlu hale geldi. Bush ve özellikle 12 Ekim 2002’de Bali’de gerçekleşen bombalı eylemlerden sonra da Bush’un Irak’taki müttefiki [Avustralya başbakanı – ç.n.] John Howard, kendi ulusal egemenliklerine bir tehdit oluştuğunu düşündükleri her yerde ve her zaman hemen ‘şimdi’ bir kavgaya başlamaya, savaşa girmeye hazır ve istekli olduklarını dünyaya ilan ettiler. Bugün ihtiyaç duyulan utanması olmayan bir milliyetçilik ve özrü olmayan bir devletti. Sadece iyi adamlar ve kötü adamlar arasında değil aynı zamanda hayır ve şerrin ta kendisi arasındaki ayrım da netleştirilmeliydi.

Sayısız araştırmacı ve siyasi uzman, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yeni-muhafazakâr siyaset felsefesinin soykütüğünü ve Avustralya’nın liberal başbakanı John Howard’ın bu felsefeye sadakat ve bağlığının karmaşık siyasi ve psiko-sosyal motivasyonlarını eleştirel bir biçimde analiz etti. Bu yazarlar, özellikle, Chicago üniversitesi’nde 1949-1967 yılları arasında çalışan muhafazakar profesör Leo Strauss’un ve tartışmalı bir şekilde Alman Nasyonel Sosyalizm’i ile ilişkilendirilen siyaset kuramcısı Carl Schmitt’in George W. Bush hükümetinin başta kötü şöhretli Paul Wolfowitz olmak üzere birçok önemli üyesi üzerindeki doğrudan veya dolaylı etkilerine dikkat çektiler. Özellikle Alan Wolfe, Bush yönetiminin üst kademelerinde Carl Schmitt’in siyaset felsefesine dair seminerler düzenlenmesinin söz konusu olmadığını, ancak Bush yönetiminin dost-düşman ayrımını seferber eden, enternasyonalizm karşıtlığını bir virus gibi yayan ve [hukukun askıya alınmasını gerektiren – ç.n.] istisnai halleri normalleştiren bir Schmittyan karaktere sahip olduğunun altını çizdi. Wolfe’a göre bu durum, Amerikan yönetiminin düşüncesini daha açık bir biçimde etkileyen Leo Strauss’un, Schmitt’in liberal demokratik hükümet biçimlerine dair küçümseyici bakışına duyduğu yakınlıktan ve sempatiden ileri geliyordu. Kuşkusuz, Amerika Birleşik Devletleri’nde Schmitt’in siyaset felsefesi özel bir biçim aldı: Dost-düşman ayrımı hayır ve şer arasındaki bir savaşın tescillenmesi görevini üstlenirken enternasyonalizm karşıtlığı zaman zaman Hıristiyanlığın kıyamet anlayışındaki son büyük savaş olarak değerlendirildi, istisnai haller ve hukukun askıya alınması ise teröre karşı savaş cehenneminden bir cennet yaratmak için bir araç olarak görüldü. Ama Schmitt’e yapılan çağdaş göndermelerin esrarengiz doğası, onun Bush’ta zuhur eden çiftinde [doppelganger- ç.n.] değil daha ziyade Mobius şeridi üzerinde kıvrılıp bugünkü eleştirel sola uzanan imalarında yatıyor. Agamben, Negri ve diğerleri, Schmitt’in savunduğu otoriter toplumsal çıkarımları reddettmelerine karşın onun liberalizme dair etkin bir eleştirel kavrayış getirdiğine inanıyorlar.

ABD Yüksek Mahkemesi George W. Bush’u 2000 yılında başkan olarak atamadan dört yıl önce Avustralya’da başa geçen John Howard hükümetinin, ABD’nin yeni-muhafazakâr hareketinin uluslararası tek yanlılığına neden sıkı destek verdiği hakkında çok ciddi tartışmalar var. Bazıları, aynı zamanda Strauss’un da hocalık yaptığı Chicago Üniversitesi’nde geliştirilen Milton Friedman’ın laissez-faire kapitalizmine siyasi düşünce anlamında tamamen bağlı olan John Howard’ın, ‘gerçek bir inanan’ olduğunu iddia ettiler. Dolayısıyla bu hikâyeye göre, Howard’ın dış politikası kolaylıkla şu anki Bush yönetiminin Straussçu yeni-muhafazakârlığına uyarlanabilmişti. (Bu noktada, Howard’ın 1996’da seçilmesinden önce iktidarda olan birinci Bush yönetiminin de dâhil olduğu yeni-muhafazakârların, John Howard üzerindeki etkisini incelemek önemli olacaktır.) Başkaları, partisinin mesajlarını kurnazca ekonomik, sosyal ve siyasi tehditlerin mahalline dair halk arasındaki endişelere denk gelecek şekilde yeniden biçimlendiren ancak bu tehdide dair inancın, iktidarını koruyup kollaması yönünden fazlaca artmasına asla izin vermeyen Howard’ın olağanüstü yetenekli bir modern prens olduğunda ısrar ettiler. Howard’ın liberal demokratik parlamenter sisteme inanarak veya inanmayarak bağlılığı, bazı eleştirmenlerinin dediği gibi açıkça düşmanca olmasa da, sallantılı görünüyor. Örneğin, Ian Duncanson’un ortaya koyduğu gibi, Howard hükümeti bir tür Peronism’i çağrıştıryor. Zira bu hükümetin tutumları sonucunda, liberal demokrasilerin kurucu öğresi olan güçler ayrılığı ilkesinin yerini ‘önceden ifade bulmamış veya o zamana kadar var olmamış politikaların peşine düşmek için gereken boş emirler verebilmek için seçim zaferlerinin meşru dayanak olarak kullanıldığı ve çoğunluğun münferit konulardaki fikirlerine dair fırsatçı kamuoyu yoklamalarının da bir referandum olarak değerlendirildiği bir düzen alıyor. Aslında, Howard’ın geçmişte yerli nüfusa karşı gerçekleştirelen tarihsel hatalar karşısında hâlihazırda söz konusu olan ulusal sorumluluğa dair bir imayı dahi onaylamayı 1990’ların ortalarından sonuna kadar reddetmesi, ABD’deki yeni-muhafazakârlığın suç ile doyurulmuş bir liberalizmi hor gören anlayışının bir yansımasından ziyade onun bir habercisiydi.

Howard’ın utanç duyulacak bir milliyetçiliği reddetmesi, yeni zamanlarda yaşadığımıza dair hissimizi pekiştirmiş olabilir. Bu kamusal reddediş, özür dileyen bir devlet politikasının ve bu politikanın hayat verdiği geçmişinden utanç duyan bir liberal milliyetçiliğin, özürsüz bir devlet ve yeni bir utanmaz milliyetçilikle çarpıcı bir şekilde yer değiştirdiğine işaret ediyor. Her şeyden öte, özür dileyen devlet, liberal, uluslararası yönelimli, çokkültürlü bir milliyetçiliğin doğal ortağı olarak görülüyordu. Bu ortaklık, kısmen geçmişteki kurbanlarından özür dileyen ve onlara parasal tazminat ödeyen devletlerin ve şirketlerin çoğalmasını amaçlayan çoğul tabanlı ve uluslararası bir biçimde örgütlenmiş onarım ve tazmin hareketlerinin bir sonucu olarak, kısmen de bu devletlerin ve şirketlerin görevlilerinin kendi vatandaşlarının ve hissedarlarının bu tür özürleri yapılması gereken doğru şeyler olarak değerlendirdiklerini veya en azından tarihin hatalarının tamir edilebileceğine inandıklarını düşünmelerinin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştı. Akademi içinde ise bu tür tazminat-özür hareketlerinin her birinin izini süren ve onları yeni bir iktidar ufkunun bulguları olarak analiz eden eleştirel bir yazın oluştu. Howard’ın yerli nüfusa karşı geçmişte yapılan hatalardan dolayı özür dilemeyi reddetmesi; daha doğrusu bu hataların illa ki bir hata olmadığı, çünkü bu eylemleri vakti zamanında yapanların bunu son derece iyi niyetle yaptıkları yönündeki ısrarı, bu anlamda özür dileyen devlet ile utanç duyan ulus arasındaki birlikteliğin çarpıcı ve öngörülü bir biçimde tersine çevrilmesi olarak göründü. Kısacası, hem soldan hem de sağdan yükselen ve yeni bir günün doğduğunu ilan eden uyumsuz sesler tarafından kuşatıldık. Belki şimdi, basit bir soru sormanın zamanıdır: “ABD’de ve Avustralya’da her gün yağan aynı yağmurun ve her gün ışıldayan aynı güneşin altında, artık yeni bir gün mü doğmuştur?”

Bu yazı, ABD ve Avustralya’da yeni bir günün doğmadığını göstermeyi amaçlamaktadır. Neden öyle olmadığını görmek için dünyanın 11 Eylül’den önce belli bir yönde ancak şimdi başka bir yönde gittiğine dair küresel iddiları ve bu retoriği redderek başlayacağım. Zira bu retoriğe göre yeni-muhafazalarlığın saldırganlığı ve onun cesaretlendirdiği bir milliyetçilik, özür dileyen bir devletin ve utanç duyan bir ulusun tersine çevrilmesi olarak gözükürken Bush ve Howard yönetimleri de liberal çokkültürcülüğün buyruğunu reddeden iktidarlar olarak varsayılıyor. Ben ise, ne kongre ve parlemento salonlarından ne yürütme organının ve başbakanın ofisinden ne de liberal kültürel tanımanın normatif [kural koyucu – ç.n.] kuramsal varsayımlarından yola çıkarak işe başlayacağım. Bunların yerine özür dileyen devletin ve çokkültürlü ulusun toplumsal alanlara derinlemesine nüfuz etmiş çoğul ve düzenli olmayan pratik ve tahayyülleriyle işe başlayarak bu türlü bir yaklaşımın nasıl imkânlara kapı aralayacağını soruşturacağım. Eğer bu politikaların düzenli bir biçimde tanımlanmış durum raporları ve açıkça çözümlemiş tartışmalar olmaktan çıktığı yerden başlarsak eleştirel hukuki ve toplumsal kuramlara haz veren bu keskin ayrımı çözer ve zamana ve onun mirasına dair alternatif görüş açılarına yol verebiliriz. İşte bu yüzden, bu denemeye, Avustralya’nın kuzeybatı kıyısında yaşayan yerli dostların ve ailelerin gündelik yaşamlarını besleyen zaman ve mekâna dair karmaşık anlatılarının bazı yönlerini incelemekle başlayacağım. Özellikle, yerli erkek ve kadınlardan oluşan bir grubun bir bataklıkta iki beyaz adamla karşılaşmasına ve bu karşılaşmadan doğan, ulusal ve uluslararası savaşa, kültürel farklılığa, polis şiddetine ve yerleşimci sömürgelerde yaşamın ve ölümün dağıtımına dair tartışmalara odaklanacağım

Yeni güne dair bu söylemlerin tekilliğini sarsmak, bizlere Bush ve Howard yönetimlerinin yeni-muhafazakâr politikalarının kültürlerarası farklılıkları tanımaya yönelik eski liberal biçimde kesin bir kırılma olduğuna dair iddiaları farklı bir şekilde değerlendirme imkan veriyor. Bu yazının ikinci bölümünde, Bush ve Howard yönetimlerinin 11 Eylül saldırılarından bir hayli önceye dayanan yeni-muhafazakârlıklarının doğasını inceleyeceğim. Dolayısıyla, 11 Eylül gibi olayların öncesinde de bu yönetimlerin saldırganlıklarının yol açtığı ulusal ve uluslararası alandaki zulümlere odaklanacağım. Geçmişe dair bu hakikatlerin hatırlanması, son saldırıların bu hükümetlere ne gibi hegemonik imkânlar sağladığını bizlere açıklayacaktır. Bu yönetimlerin savaşkan saldırganlığı şimdilerde tehlike altındaki bir milliyetçiliğin geleceği öngören bir savunma biçimi olarak görülebiliyor. Olguların tersine işlediği bir adalet sisteminde, önleyici şiddetin gelecekte vuku bulacak bir şiddeti durdurmak için gerekli olduğu söylenebiliyor, cezalar suçlardan önce gelebiliyor. Ancak, benim nihai olarak anlamak istediğim husus, devletin ve ulusun bu biçimlerinin nasıl olup da liberal çokkültürcülük eğitimiyle yetiştirilmiş insanların olumlayıcı desteğine dayandığı ve bu insanların sağduyusunun nasıl olup da liberal anlamda farklı kültürleri tanımanın ruhuna karşı değil bu ruhun içinde oluştuğudur. Bu nedenle, bu yazının son bölümünde çağımızda utanma siyasetinin yeni-muhafazakar bir biçimde reddinin (Schmitt ve Strasuss’un liberal demokrasilerin ortadan kalktığına dair görüşlerine karşın aslında) nasıl olup da liberal çokkültürlü bir milliyetçiliği ortadan kaldırmaktan ziyade onu baştan aşağı gerektirdiğini inceleyeceğim.

Bataklıktaki tartışmaya dönmeden önce, önerdiğim türden bir projeye dair söylemek istediğimi anlaşılır kılacak birkaç kavramsal hızlandırıcıyı vurgulamak isterim. Zira Howard ve Bush hükümetlerinde devlet iktidarı ve milliyetçi söylem biçimleri bir noktada buluştukları halde, bu biçimlerin meydana geldiği toplumsal zeminler ve hukuki tahayyüller birbirlerinden önemli ölçüde farklılar.

Birincisi, Avustralya ve ABD’nin ulusal tahayyülleri, keza bölgesel ve dünya politikaları ile iç ve uluslararası hukukları önemli ayrılıklar gösteriyor. Eleştirmenlerin de kaydettiği gibi Amerikan’ın ayrıcalıklı olduğuna dair bir istisnacılık kısmen ülke içindeki iç hukuka yönelim tarafından belirlenmiştir. Aslında ABD, uluslararası kuruluşların, taahhütlerin, coğrafyaların veya hukukun üstünlüğü ilkesinin içinde değil tüm bu düzenlerin dışında tahayyül edilmiştir. Örneğin, Amerika’da akademi, Amerika Birleşik Devletleri’ni ‘Saha Çalışmaları’na dahil etmez, çünkü o, dünyayı ‘dışarısı’ olarak kuran başlangıç ve ‘sıfır noktası’dır. Buna karşın, bir federasyon olduğundan beri Avustralya siyasi güvenliği ve ekonomik refahı için Avrupa, Asya-Pasifik, ABD gibi diğer bölgesel güçlere açıkça bel bağlamıştır. Birçoklarının belirttiği gibi, kabul edilen bu ekonomik ve siyasi bağımlılık durumu, Avustralya yargısını Amerika’dan çok daha sıkı bir biçimde uluslararası standartlara ve antlaşmalara bağlı kalmaya yöneltmiştir. [Örneğin Avustrulya Devleti’nin yerli azınlıklar olan Aborjinler’e yönelik ırksal ayrımcılığa son vererek, onlara toprak ve ünvanlarını geri iade etmesi doğrultusunda uluslararası ırkçılık karşıtı sözleşmeler de göz önünde bulundurularak Avustralya Yüksek Mahkemesi’nce verilen – ç.n.] Mabo kararı, uluslararası bir kurumun ulusal hukuk ve sosyal adaleti nasıl belirlediğine dair çarpıcı bir örnek olarak gösterilir. Ama benim burada göstermek istediğim, Avustralya Yüksek Mahkemesi’nin Mabo kararında uluslararası hukuka ve antlaşmalara bel bağlamak zorunda olup olmadığı veya o zamandan beri açık bir uluslararası karşılıklı denetim fikrinden uzaklaşıp uzaklaşmadığı değil. Vurgulamak istediğim nokta, böylesi veya böyle olabilecekmiş gibi görünen hiçbir uluslararası dayanağın Amerikan ulusal politikasına ve hukununa güçlü bir biçimde eklemlenmediğidir. Bazıları, Avustralya devletinin dış güçlere olan bağımlılığının, çoğul ve rekabet halindeki farklı dış politik temayüller yarattığını iddia ettiler. Örneğin, Carl Ungerer, John Howard’ın yönetimi altında olan ve ABD ile birlikte asimetrik ve saldırgan bir tekyanlılık fikrinin hakim olduğu Liberal Parti ile Mark Lantham yönetimi altında olan ve uluslararası liberal fikirlerin hakim olduğu İşçi Partisi’nin birbirleriyle rekabet eden dış politikalarının güncel bir analizini yaptı. Ve Howard, 2004’teki ASEAN zirvesi öncesinde, bazen ABD’nin anlaşmaları fesh etmesine bazen de ulusal temelli bir meşru müdafaa hakkına gönderme yapıp bölgesel anlamdaki ekonomik karşılıklı bağımlılığı dış politikadan ayırdığını gerekçe gösterdiğinde ve buna dayanarak bir bölgesel saldırmazlık paktını imzalamayı reddettiğinde bu analizi haklı çıkarıyor gözüktü.

İkincisi, ABD’de ırksal ve etnik dinamiklere dair hakim tahayyül, onun içeride ve dışarıda sömürgeciliğe dair gerçekleştirdiği pratiklerden ziyade köleliliğin mirasına dayanıyor. Bu durum Avustralya’nın yerli ve Asya-Pasifik dünyalarındaki sömürgeciliğin mirasına odaklanmış anlayışı ile büyük bir tezat oluşturuyor. Kuşkusuz, ABD de yoğun şiddet içeren sömürgeci kuruluşunun hafızası ve göçün Anglosakson olmayan dinamikleri karşısında patlak veren ve hâlihazırda sürmekte olan yabancı düşmanlığı tarafından belirli aralıklarla uyarılıyor. (Bunun son bir örneği Samuel Huntington’ın geçenlerde yayımlanan ve Amerikalıları ABD’nin “İspanyollaşması”na karşı uyardığı kitabı ). Beyaz milliyetçiliği konusundaki bu döngüsel ve periyodik paranoyada ABD ve Avustralya’nın birbirlerinin yakınında ve yanında olduğu görülüyor. Yine de, bu iki ulus-devlet arasında yerleşimci sömürgeci tahayyülün aciliyeti ve yoğunluğu önemli ölçüde farklılaşıyor. Sonuç olarak, Avustralya ve ABD egemenliği, bu egemenliğin soykütüksel ve coğrafi zeminleri ve sonuçları ve tahayyülleri ile fantazileri genellikle birbirlerinden uzaklaşıyor.

Son olarak, bu iki ülkedeki politikaların dinsel ve sınıfsal eğilimleri, farklı toplumsal tarihçeleri yansıtıyor. Bretton Woods antlaşmasının ve 1970’lerin petrolden kaynaklanan iktisadi durgunluğunun gölgesinde Ronald Reagan, özelleştirme, sendikal hareketi kırma ve vergi devrimi gibi pratikler aracılığıyla Yeni Dünya Düzeni’ni açığa çıkarmaya başlayabilmeyi sağlayacak seçmen tabanını elde edebilmek için dini hakların peşine düşmüştü. Kuşkusuz, Yeni Dünya Düzeni’nin ve ona ait sosyal adalet görüşünün nihai olarak açığa çıkması, Cumhuriyetçi Kongre ile beraber hareket ederek sosyal refah düzeninin yaşam boyu süren bir toplumsal ağ olmasına son veren Demokrat başkan Bill Clinton zamanında olmuştu. Ancak, Reagan Devrimi’nin dinsel temellerine geri dönen George W. Bush’tu. O, bu dini temellere sadece araçsal olarak değil aynı zamanda dini ve ekonomik özelleştirmenin aracını amacına çeviren bir imanla geri dönmüştü. Bush yönetimi, amacını, ticari ekonomik girişimcilik olarak yeniden tanımladığında, din temelli kuruluşların, refah devletinin eski işlevlerini üstlenmesini sağlayacak yasaların çıkarılmasına git gide daha çok bel bağlıyordu. Bunun bir sonucu, kiliselerin toplumsal kazançların bölüşüm yerleri olarak ortaya çıkmasıydı. Ama yine burada Reagan-Bush cumhuriyetçiliğinin neoliberal dinsel taktikleri ile Howard liberalizmi arasında ortaya çıkan bazı bağdaşmaları görüyoruz. Howard’ın Hindmarsh Adaları, su kıyıları ve ATSIC [Aborjin Özerk Yönetim Komisyonu – ç.n.] konularındaki uyuşmazlıklar karşısındaki duruşu, ve ayrıca (aşırı milliyetçi partiler olan) Önce Aile Partisi ve Önce Ulus (hareketi) ile aktif veya pasif ittifakı yalnızca ulusal tahayyülü toplumsal eşitlikten fırsat eşitliğine kaydıran bir politikacıya işaret etmiyor. Bu duruş ve bu ittifaklar, daha ziyade devletin kuruluşuna dair toplumsal sözleşmeye olan inançtan, kişisel gelişimin kaynağı olarak imana olan bir inanca geçişi akla getiriyor.


2. Aynı Eski Zamanlar

2004 Ağustosu’nun ortasıydı. Avustralya’nın Kuzey Toprakları’nın en ucunda yer alan iki yerli topluluğu olan Belyuen ve Wulianne’li yerli dostlarımdan bir grupla Mulukmuluk kırsalında bir tatlısu bataklığındaydım. Ayak parmaklarımızla ve demir çubuklarla ayak bileği derinliğindeki soğuk çamuru karıştırarak tatlısu kaplumbağalarına bakıyorduk. Bataklığa giden yolda, açıkça Aborjin Toprağı olarak işaretlenmiş alana girmiş iki beyaz adamla karşılaşmıştık. Kamyonumuzun şöförü ve arazinin geneleneksel sahibi olan orta yaşlı Eddie Shields, bu ikisine sordu: “Burada ne arıyosunuz? Burası Aborjin toprağı. Buraya izinsiz giremezsiniz.” Bunun üzerine, iki beyaz adam “sadece gidip birkaç domuz vurmak için” oradan geçtiklerini söylediler. Eddie Shields, kibar bir biçimde ve bunun bu iki adamla basit bir ‘karşılaşma’ olabileceğine imkân vermeyen, daha çok bir zorunluluğu vurgulayan bir tonla, onların bu toprakların geleneksel eski sahiplerinden izin almaları ve belki bir miktar arazi hakkı ödemeleri gerektiğini tekrarladı. Sonra da, bugünün eskilere yaklaşmak için iyi bir gün olmadığını; çünkü ‘herkesin sarhoş’ olduğunu ekledi. Ne var ki, bu ikisi ‘herkes sarhoş’ sözünü [ingilizce ‘everyone is drunk’ – ç.n.] Avery Trunk ismi olarak anladılar ve sordular: “Bu Avery Trunk da nerede peki?” Ben duruma açıklık getirmek için “Hayır, o ‘herkes sarhoş’ dedi, yani onlara soramazsın” dedim. Bu noktada bu iki arazi ihlalcisi ‘izin alma hakları olduğu’ halde, herhangi bir arazi işgal bedeli ödemeyeceklerini söylediler. Sonra gülmeye başladılar. Görünüşe bakılırsa, yerli mülkiyetine dair bu imâ, onları âdet yerini bulsun diye soracakları bir izinden çok daha fazla rahatsız etmiş olmalıydı. İzin istediler, ancak onların arzusunu yerine getirmeyeceğimiz anlaşılınca neticede geri döndüler ve araziyi terk ettiler. “Onlar şimdi gidiyorlar, ama bak, geri gelecekler.” Bu yorum, yerli eylemliliğinin üretken bir sonucu olarak Avustralya milliyetçiliği için aşikâr olan iyi tanımının sarsılmasının, ancak devletin çokkültürcülüğü bu aşikâr iyi tanımını yeniden inşa etmek için karşıt-üretken bir strateji olarak yeniden kullanmasının iyi bir bir üst anlatısı olarak görülebilir. Bu noktaya geri döneceğim.

Daha sonra, kaplumbağalar için bakındığımız ve yılanlara dikkat ettiğimiz sırada arka arkaya gelişen mevzulardan konuştuk. Bazı konuşmalar, iki araba arasındaki değiş tokuşa ve beyaz adamların ‘herkes sarhoş’ [ingilizce ‘everyone is drunk’ – ç.n.] sözünü Avery Trunk ismi olarak yanlış anlamaları üzerine odaklandı. İnsanlar bana, eğer bu iki adam bana neden onlar giremediği halde bir beyaz hanımefendi olarak benim Aborjin topraklarına girebildiğimi sorsaydı ne diyeceğimi sordular. O sırada, böyle bir ihtimali düşündüğümü ve hazır bir cevabım olduğunu söyledim. Eddie Shields’in benim kocam olduğunu söylemeye hazırlanmıştım. Eddie, bu iki adamın böyle bir akrabalık ilişkisini bir cinsel ilişki kategorisi olarak yanlış anlayacaklarını varsaydı. “Bu doğru, birçok beyaz kadın siyah bir adam buluyor” dedi. Başkaları, bu iki arazi ihlalcisine benim ‘doğru tarzda’ avlanmayı bildiğimi söylerek onları utandırabileceğimi söylediler. Bazıları da beni dürterek “Evet, doğru yol, doğru tarz bir av tüfeği almaktır” dediler. Eddie Shields bana güldüğünde, onu da dürtükleyerek “Eddie Shields, seni silahlı haydut, utanma söyle, mızrağın nerede?” diye bağrıştılar. Başka bir deyişle, yürüdükçe ve ilerledikçe, çokkültürlü zamana dair çağdaş politikanın ve böylesi bir politikanın deri yüzeyleri ve bedensel pratikler hakkında öngördükerinin keskin kenarı tarafından bedensel habitus’umuz [alışkanlıklarımız- ç.n.] parçalara ayrıldı. Bu arazi ihlalcileriyle ve daha sonra kendi aramızda geçmişin ve şimdinin nerede konumlandığı ve geleneksel olan ile modern olanın ayrı kıtalar mı olduğu konusunda konuştuğumuz sırada tüm bu olağanüstü alaycılıkla birlikte etler kemiklerden ayrıldı, tendondalar çatladı. Yolda karşılaştığımız iki adam belki açıkça böylesi bir keskin ayrımı harekete geçirmemiş olabilirdi ama kültürel farklılık hakkındaki kamu ve hukuk kültürü ve hükümet politikaları, devamlı surette böyle yapıyorlardı. Bu konudaki kötü ünleri en çok da şu anda, Howard hükümetinin ATSIC’ye [Aborjin Özerk Yönetim Komisyonu – ç.n.] saldırısı ve sonunda onu yürürlükten kaldırması ile doruğa yükseldi.

Herhangi birinin herhangi bir şey bulup bulamadığına dair bütün bu alaycı şakaların ve sorgulamaların arasında dostlarım ve ben, sürmekte olan Irak savaşı ve bu savaştaki ABD-Avustralya ittifakı ve bu ittifakın yerli yaşamına kadar dallanıp budaklanan etkileri hakkında akıl yürüttük. Savaşın konuşulması, benim kuzeybatı kıyısına her yıl tekrarladığım aylık gezilerimdeki sohbetleri ateşlendiriyordu. Bu akıl yürütmelerden bazıları ABD’deki ortanın solu toplantılarında kendine yer bulamayacak cinstendi. Bazı insanlar, bu ittifakın arkasındaki motivasyonun açgözlülük olduğunu ve bu ittifakın gerekçesinin petrol olduğunu gündeme getiriyordu. Bazıları ise tıpkı Bush ve Howard’ın siyahlardan nefret etmesi gibi bu iki devlet başkanından ve yandaşlarından ve onların ucuz ve güvenilir petrolün peşinden koşuşlarının kimlere zarar verdiğini umursamayan yıkıcı kayıtsızlıklarından nefret ediyordu. O gün bataklık boyunca yürüyen kadın ve erkeklerin birçoğunun, savaş çıktığında ilk önce kimin zarar göreceğini, savaş hâlihazırdaki sosyal düzenin asgari temellerini aşındırdığında kimin bundan en çok acı çekeceğini ve bu aşınmanın yerel hayatta kendini nasıl göstereceğini düşünmek için iyi nedenleri vardı.

Unutulmamalıdır ki, yanımızdaki birçok yaşlıca kadın, daha eski bir savaşa ve bu savaşın onların atalarının yaşamlarında ne tür sonuçlar doğurduğuna tanık olmuştu. Daha yaşlı dostlarım, Doğu Timor’un bağımsızlığından ve Bali bombalamalarından sonra artan Avustralya’nın yalnız başına veya ABD ile birlikte gerçekleştirdiği yaygın kara ve hava tatbikatları ile karşı karşıya kaldıklarında, bu güncel durumu, İkinci Dünya Savaşı’nda Japonlar’ın Darwin şehrini bombalamaları sırasında yerli topluluklarının kitleler halinde kuzeybatı kıyusundan tahliye edildiği zamanlarla karşılaştırdılar. Yaşlı kadınlar, Pasifik Savaşı sırasında annelerinin onları bölgede yaygınlaşan cinsel taciz ve tecavüzlerden korumak için nasıl sakladığını anlattılar. Kuzeyin kırsal alanında yaşayan daha genç yerli adam ve kadınlar ise toplulukları içinde gitgide artan saldırgan polis varlığının “aynı savaşın parçası” olduğunu söylediler. Savaşın, emniyet uygulamalarıyla yaygınlaşması yalnızca bir metafor olmanın çok ötesindeydi.

New York ve Washington’a yönelik saldırılardan önceki kurak mevsimde, Belyuen Toplum Konseyi, üzerinde posta damgası Utrecht – Hollanda olan bir paket aldı. (Esas alıcı adresi Belyuen’in biraz güneyinde kalan Wagaitj Aborjin Toprakları’ydı) Paketin içinden Molotof kokteyli yapmak için gereken malzemeler, haplarla dolu şişeler, Darwin ve Katherine şehirlerindeki Amerikan ve Avustralya üslerinin ve kuzeydeki su depolarının haritaları ve siyah çubukların beyaz çubukları vurdukları çizelgeler çıktı. Paket “Allah’a hamd olsun” diye imzalanmıştı ki, bazı dostlarım Allah kelimesini ‘hepsi bir’ [ingilizce ‘all a’ –ç.n.] sanmışlardı. Diğerleri kelimenin dini anlamını bildi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, paket Müslüman ve Hristiyan köktenciliği ve yoksulluğun ve nefretin politikaları üzerine bir tartışmaya yol açtı. Darwin’deki Avustralya Hava Kuvvetleri’nin askeri polisi paketi alıp götürdü. Ne var ki, kazara buraya ulaşan bu paket yaklaşık bir yıl sonrasına kadar hiç kimse için gerçek bir anlam ifade etmedi. Dolayısıyla, maddi bir kalıntı olarak önemsenmeyen bu paket ve onun anlamı, tıpkı Aborjın tarihinin ulusal arşivindeki diğer birçok unsur gibi, kolaylıkla unutulan, geçmişe ait olan ve belki hiçbir zaman varolamadığı iddia edilen bir unsur olarak muamele gördü.

Tatlısu bataklığında bahsettiğimiz sıkıntıların birçoğu ne Hollanda’dan gelen paket kadar çarpıcı ne de yaşamın ve ölümün ulusal ve uluslararası dağılımını belirleyen biyomedikal ayrıştırmanın yoğunlaşmasının yol açtığı hasarlar dizisi kadar çok değildi. Bu biyomedikal ayrıştırmanın bir kısmı zihin uyuşturan istatistiklerde tutulmaktadır. Bu noktada, bu istatistikler, ölümün ve hastalıkların yerli yaşamının olağan yönleri olduğuna dair varsayımları alt edecekleri yerde güçlendirmektedir. Ve daha önemlisi, yerli Avustralyalılar’ın diğer Avustralyalılar’dan farklı bir devirde yaşadıklarını ima etmektedir. Yerli olmayanların sağlık koşullarına ve ölüm oranlarına dair bakışlarına göre yerli Avustralyalılar, yeni doğan bir erkek çocuğunun ortalama yaşam beklentisinin 55.2, yeni doğan bir kız çocuğunun ortalama yaşam beklentisinin 58.8 olduğu 19. yüzyıl Avustralyası’nın son dönemlerinde yaşamaktadırlar. Bu rakamlar, yerli Avustralyalılar’ın 2004’teki yaşam beklentilerinin en üst sınırı olarak gözükmektedir. Buna karşın, aynı ülkedeki yerli olmayan nüfusun ortalama yaşam beklentisi erkeklerde 75.9 kadınlarda 81.5’e yükselmiştir.

Bu yaşam ve ölüm istatistikleri, ulusal bedenin sayımına ve devletin biyo-politikasının epistemolojisine düzgün bir biçimde uysa da, liberal kapitalizmin kötü niyetinin su yüzüne çıktığı ve liberal kültürel tanımanın tüm vatandaşlar için bir taahhüt olarak evriminin başarısızlığa uğradığı noktada, piyasanın sınırındaki yaşamları güçlükle elinde tutuyor. Anayasal devlet içinde ortaya çıkan bu yaranın sürekli akıntı halinde olması, fazlasıyla yavaş ilerleyen, sayılara dökmesi güç, birikimli olarak gelişen bir kriz durumuna, yani sağlığın çöküşüne işaret ediyor. Acı üstüne acı, bronşit üstüne bronşit, yıkılan tuveletler üstüne yıkılan tuvaletler bedenin bağışıklık sistemini aşındırırken, Aborjin ve Aborjin olmayan Avustralyalılar arasında ortalama yaşam beklentisi anlamında ölçülebilen, ortalama yaşam tecrübesi anlamında ise kolaylıkla ölçülemeyen bir fark oluşmasına yol açtı ve yol açmaya da devam ediyor.

Biyomedikal ayrıştırma, sağlığı ve hastalığı bölüştürürken, bir yandan da sermaye ve devlet finanmanı için yeni dolaşım imkânları sağladı. Tess Lea’nin belirttiği gibi, Aborjinlerin kötü sağlık durumları devlet bütçesini besliyor. Lea’nin gösterdiği üzere, neredeyse varoluşundan beri Kuzey Toprakları’nı yöneten ve muhafazakâr olarak bilinen ülkenin Liberal Parti’si bile ‘Aborjinlerin sağlığı için tüketilen kaynakların genişliğinden dem vurup ağırlıklı olarak Aborjinleri desteklemin mali yükünü kapsayan hizmetlerini sürdürebilmek için ulusal gelirden oransız pay aldı.’ Diğer bir deyişle, hasta olarak hizmet alan yerli öznelerin resmi sayısı arttıkça, ‘olağan durumlarda kişi başına düşen kaynak miktarının ötesinde ekstra kaynak ihtiyacına dair iddialar da daha ikna edici oluyor’. Devletin yerlilerin kötü sağlık durumundan zenginlik yaratması elbette burada oynanan tek oyun değil. Yerli toplulukların laboratuvarında denenen A grubu streptokok virüsü için aşılar, başka yerlerde büyük kârlar yaratabiliyor, tıpkı Latin Amerika yerlilerinin biyolojik-koşullarının başka uzak yerlerde ilaç şirketlerine büyük kârlar yaratması gibi. İktidarın kendisi bu durumu doğruluyor: Potansiyel kâr beklentisi, bu tür şirketlerin bu marjinal olarak adlandırılan hastalıklara biyomedikal araştırmalarda öncelik tanımasının ardındaki temel gerekçe olarak gözüküyor. Bu şirketler, eğer dostlarımın toplumsal imgesini kullanacak olursam, munggul’lar, yani başkalarının böbreklerinin yağıyla beslenen insanlar.

Dostlarım ve meslektaşlarımın hâlihazırdaki bu savaşın geçmişteki savaşların ve süregiden yoksullaşmaya yol açan koşulların bir uzantısı olduğunu iddia ettiklerini söylerken bu karşılaştırmanın tarihsel çerçevesinin kavramsal temelleri, liberal çokkültürcü çağın mantığını taklit etmiyordu. Zira dostlarıma göre geçmiş ayrı bir kıta değildir; kemiğe ulaşmak için onu etten ayırmak gerekmez. Aksine, geçmiş şimdinin malzemesidir. Geçmiş, streptokok iltihabından şu sırada kimin acı çektiğini, şimdi kimin muslukları çalışırken kimin suyunun kimin tuvaletlerinin sifonunda kullanıldığını düzenleyen gövdedir. Başka bir deyişle, yerlilerin tarihsel tahayyüllerini, devletin yasasının soykütüksel tahayyülleri ile aynı alanda bir arada gibi anlamak bir hayli yanlıştır. Zira, devletin tahayyülü, yerli öznelere otantik ve geleneksel bir kültüre dair birtakım imkansız standartlar dayatıp bu süreçte de yerlilerin vatandaşlığının melankolik bir biçimini üretmektedir. [Avustralya Devleti, yerli grupların yaşadıkları alan üzerinde ünvan, hak ve toprak talebinde bulunabilmek ve azınlık sayılabilmek için ‘yeterince’ otantik ve geleneksel bir topluluk olduklarını kanıtlamak üzere hâlihazırda belli standart kriterleri karşılamaları gerektiğini öngörür. – ç.n.] Oysa ki, birçok yerli adam ve kadın için deniz kıyısı boyunca uzanan o alanda yaşarken şimdi ve gelecek, birbirine bağımlı güçlerin, örneğin hangi bataklıkların hala var olduğu, henüz kimlerin buralarda yürüyebilecek derecede sağlıklı kaldığı, kimlerin sürdürdükleri yaşamları meydana getiren çok çeşitli bedensel alışkanlıklara uygun hareket etmeyi bildiği gibi koşulların birlikteliğinin maddi bir sonucu olarak anlaşılmaktadır. Irene Watson bu nokayı çarpıcı bir şekilde dile getirmiştir: Yasa, bozulmamış bir tablet şeklindeki bir geçmiş değildir, bilakis tamamen şu anda kurulan ve şu anda yaşanan dünyaların içerisindedir.

3. Saldırgan Zamanlar
Wulianna ve Belyuen’de yaşayan birçok adam ve kadının şu an yaşadıklarımızın tarihte bir kırılma değil bir geçiş olduğuna dair görüşleri, ABD ve Avustralya’daki baskın devlet söylemine karşı koyuyordu. Eğer saatlerimizi uçakların Amerika’ya çarptığı günün birkaç gün öncesine, yani Güney Afrika’nın Durban kentinde Ağustos 2001’in sonlarında gerçekleştirilen BM Irkçılık Karşıtı Dünya Konferansı’na geri alırsak Wuliannalı ve Belyuenlıların bu eleştirel yaklaşımlarının güçlülüğü ortaya çıkacaktır. Bu konferans Rolph Trouillot’nun tasvir ettiği gibi beyhude bir çaba olan çağdaş özür dileme ritüelinin pekalâ doruk noktası olarak adlandırılabilirdi. Şirketler, dini kuruluşlar ve devlet, bu şekildeki bir özrü, ahlaki ve maddi tazminat ve kaynakların yeniden bölüşümüne dair ilerici taleplere karşı koymak için kullandı. Durban Konferansı, kölelik ve sömürgeciliğin tarihsel adaletsizliğine ve bunun bugünkü mirası olan tüm bölge ve halklarının yapısal nedenli yoksulluğuna odaklandı. Bu mirasın yol açtığı sorunlar karşısında özür dilenmesi, tazminat ödenmesi ve borçların silinmesi gibi çarelerin hayata geçirilebilme ve uygulanabilme imkânları tartışıldı. Konferansın başında ABD ve Avustralya hükümetleri, kendi ülkeleri içindeki toplumsal mücadelelere karşı çareler aramakla meşgüldü. Zira ABD, Bush yönetiminin daha başlangıcında, Afrika kökenli Amerikalıları ve yoksulları oransız bir biçimde etkileyecek şekilde pozitif ayrımcılık ve toplumsal refaha dair düzenlemeleri ters yüz etmişti. Aynı sıralarda, Howard yönetimi de Asyalı göçmenler ve yerlilerin toprak hakları konusundaki uygulamalarını sağlamlaştırmıştı.

Durban Konferansı’nın kendisi zaten tartışmalıydı. ABD ve İsrail, Siyonizmi ırkçı bir ideoloji olarak ilan eden böylesi bir harekete dair muhalefetlerini göstermek ve bunu protesto etmek için konferansı terk ettiler. Ancak Anti-Semitizm, Bush yönetminin karşı koyduğu tek ve belki en acil söylem türü değildi. İnsan Hakları Gözlemcilerine göre, ‘Bush yönetimi, sivil toplum örgütlerini ve hükümetleri, konferansta ırkçılıkla mücadele için hiçbir yeni programa yol verilmemesi, hiçbir yeni hukuksal standart belirlenmemesi, ırkçılık karşıtı çabaları karşılamak için hiçbir ek para talep edilmemesi ve hiçbir soruşturma ve takip yapılmaması konusunda uyarmıştı. ABD ayrıca konferans üyelerini, kölelikten ve deniz aşırı köle ticaretinden doğan zararların tazmininin gündeme getirilmemesi ve ayrıca özellikle İsrail’i eleştiren bir dilin kullanılmaması konusunda da ikaz etmişti.’ CNN tarafından bir keresinde ‘Bush yönetimindeki en önde gelen ve etkili siyahlardan biri’ olarak tanımlanan Condoleezza Rice, 9 Eylül’de Bush yönetiminin köleliğin yol açtığı zararların tazminine yönelik çağrıyı nasıl değerlendirdiğinin ana hatlarını açıkladı. NBC televizyonunun Basınla Buluşma programında konuşan Rice, “köleliğe dair, Afrika ve Arap ülklerine dair ve Batı ülkelerine dair bugüne kadar dile gelmiş onca kınama olduğunu göz önünde bulundursak, bugün artık parmaklarımızla geçmişi işaret etmek yerine geleceğe bakmamızın daha iyi olacağını düşünüyorum” dedi. Rice, ortaklaşa utancın ve kınamanın alanı olarak tanımladığı tarihi aslında reddetmiyor ancak bundan daha önemli bir şey yapıyor ve tarihi, bugün-ve-burası ile geçmiş-ve-orası arasında bölüyordu. Geçmiş, gidebileceğimiz bir yer, ancak bunu yaparsak bugünü ve şimdiyi terk etmiş oluruz ve tüm zaman yolcuklukları gibi bu yolculuğu yapmamız da kendimizi riske atmamızı gerektirir. Rice’a göre bundan çok daha iyisi, henüz hiçbir tarihin yazılmadığı ve hiçbir şey yapmaksızın ulaşabileceğiz bir geleceğe yönelmektir. Rice’ın, Durban konferansına katılan ve devletleri tazminat ödemeye çağıran delegelerin en temel taktiklerinin utancı ve kınamayı seferber etmek olduğuna dair gözlemi kesinlikle doğru. İlerici siyasi hareketlerdeki nüfuz politikalarının uzun ve karmaşık bir tarihi var. Utanç, kendinden utan ifadesindeki haliyle ve Mahatma Gandhi bunu Hindistan’daki İngiliz yönetiminin ahlaki otoritesini tersine çevirmek için kullandığından beri, toplumsal haraketlerin geniş bir dizisinde yaygınlaştı. Bundan sonra, utandırmanın siyaseti uluslararası politik alanda genişleyerek yayıldı. Öyle ki, Avustralya, Doğu Timor ve Endonezya’ya girdiğinde protestocular Avustralya’ya “Aborjinler’e Ne Oldu Howard?” sorusunu soran pankartlar taşıyorlardı.

Kuşkusuz, ABD’nin köleliğe dair münferit bir suçlamayı kabul etmekle ayıplı hale gelmiş olmayacağına dair iddia Bush yönetiminin şahsına mahsus değildi. Durban konferansına kadar ve konferans boyunca, köleliğe, azgelişmişliğe, soykırıma ve Afrika’daki ve eskiden sömürge olan bölgelerdeki kıtlığa dair sorumlulukların, yükümlülüklerin ve tazminatların nasıl eşit olarak paylaştırılacağı, eski sömürgelerdeki yaşamın ve maddi imkânların genişletilmesi için bu tür mali tazminatların nereden geleceği ve bu mali tazminatların nasıl dağıtılacağı hakkında ısıtılmış bir kamuoyu tartışması alevlendirildi. Bu tartışma, hemen yanı başında sürmekte olan, ve köleliğin ve sömürgeciliğin temsil ettiği insanlığa karşı işlenmiş bu suçların, insanların yaşamlarına sermayenin mantığına göre yaklaşılarak (yani tazminat ödenerek veya borçları silenerek),her ne kadar değerin bu biçimi bölgesel yoksulluğun bazı yönlerini hafifletse de, tam olarak telafi mi edilmiş olduğu yoksa bu suçların yeniden mi işlendiğine dair başka bir tartışmayla bir arada yürüdü. Öteki delegeler henüz tarihin nerede olduğunu tartışıyordu: Sermayenin elde edilmesinin sömürgeci geçmişi, bir zaman makinesi icad edene kadar zihinlerimizde gerçekleştirmemiz gereken bir yolculukla ulaşabileceğimiz bir yerde miydi yoksa halen içinde yaşadığımız zamanlarda yaşamın, ölümün ve çürümekte olan dünyaların bölüşümünü yani [Avustralya ve ABD’ye – ç.n.] sonradan yerleşenler ve yerliler veya dünyanın Kuzeyi ve Güneyi arasındaki farklı ortalama yaşam süresi beklentilerini ve hastalık profillerini belirliyor muydu? Başka bir deyişle, geçmiş, bugün pekâlâ hayatta olan ve W.H.H. Du Bois’nın 1921 yılındaki Pan Afrika Konferansı sırasında Brüksel’in ışıldayan kalesine baktığında söylediği gibi, şiddet ile elde edilenlerle inşa edilmiş bugünkü Avrupa şehirlerinin kurulduğu taşların içinde yaşıyor muydu? Kuzey Atlantik’in Afrika’ya ve diğer sömürgeleştirilmiş bölgelere borçlu olduğu yükümlülüklerin iptali, dolaylı olarak tarihi, maddi özü et ve kandan başka bir ontik doğa ve zamana ait olan, gösterilmekten ve açığa çıkarılmaktan ziyade teskin edilen ve susturulan bir hayalet olarak mı inşa ediyordu?

Kuzey Atlantik’ten birçok yorumcu Durban Konferansı’nı bir başarısızlık olarak adlandırsa da, hâlihazırda süren tartışmalar çarpıcı ve en nihayetinde maddi açıdan pratikti. Durban, benim yerli dostlarımın geçmişi şu andaki maddi koşullara içkin olarak gören anlayışı ile bir hayli uyumlu olan bazı alternatif tarihsel tahayyüllerin yoğun bir şekilde kaynaşmasına tanık oldu. Bush yönetiminin duruşunda ilginç olan, bu zengin tartışma ortamında bir taraf tutması değil tüm bu meselelerle meşgul olmayı toptan reddetmesi ve Kyoto Protokolü’ne yaklaşımlarındakine benzeyen tek yanlı bir söylemsel pratiği benimsemesiydi. Bush hükümeti, başlangıcından itibaren ve tekrar tekrar uluslararası topluluğun liberal demokratik devletlerin uluslararası diyaloğa yönelmeyi reddeden tutumlarını terbiye etmeye yönelik istekliliğine ve dirayetine karşı böylesi bir diyaloğun ulusal olarak tasvir edilen oysa aslında genellikle birtakım şirketlerin oluşturduğu bir altkümenin özel istekleri olan çıkarlarını gerekçe göstererek meydan okudu.

Durban Konferansı devam ettiği sırada dünyanın öteki köşesinde Tampa adlı bir Norveç gemisi çoğunluğu Taliban’dan kaçan Afganlar olmak üzere 443 sığınmacıyı Endonezya’dan Avustralya’ya taşıyordu. Tampa, taşıdığı davetsiz misafirlerini Christmas Adaları’na indirmek çabasındaydı. Ancak 27 Ağustos’ta Howard, sığınmacıların Avustralya’ya ve Christmas Adaları da dâhil olmak üzere Avustralya topraklarına girmesine izin verilmeyeceğini açıkladı. Bunun yerine, Howard, Pasifik Çözümü olarak adlandırılan öneriyi ortaya attı. Buna göre, neredeyse iflas etmiş olan Nauru devleti ekonomik teşvikler yardımıyla ayartılacak ve böylece bu ülkede Avustralya’ya girmeye çalışan sığınmacıların alıkonulduğu bir kamp kurulacaktı. Birçoklarının da işaret ettiği gibi İngiltere ve Avustralya’nın sömürgeci sermayesinin uzun tarihi boyunca maddi kaynakları tüketilen Nauru, bu tükenişin akabinde Avustralya’nın dış yardımları karşılığında bu kampı kurmayı kabul etti. Birçok ulusal ve uluslararası uzmanı şaşırtan bir şekilde, Pasifik Çözümü, Avustralya’nın Doğu Timor’a yaptığı etkili müdahalesiyle kazandığı kültürel sermayeyinin büyük bölümünü harcadığı bir davranış olarak görüldü. Bundan daha şaşırtıcı olanı, Howard’ın “gemideki çocuklar” tartışmasıydı. Birçok ailenin çocuklarıyla beraber gemiye binerek Howard hükümetini zor durumda bırakmaya çalıştığı iddia edildi. Howard bu kararı, sığınmacıların barbarca kurnazlığının bir göstergesi olarak tanımladı. Birçoklarının iddiasına göre Endonezya’nın bölgedeki zalimce politikalarına karşı müdahale etmekten yıllar boyunca kaçınan Avustralya Devleti’nin, bir anda politika değiştirerek Doğu Timor’un egemenliğini önceden koruma altına almak için harekete geçmesinin yalnızca Sunshine petrol alanında stratejik denetim sağlamak amacını taşıyordu. Her halükarda, (bir Avustralyalı olan David Hicks’i de alıp götüren) Guantanamo körfezindeki güvenlik devletinin kurulmasının bir hayli öncesinde, Howard, potansiyel olarak kalıcı olabilecek bu türden alıkoyma kamplarını kolaylıkla kabul ettiğinde, uluslararası topluluğun kendisini ve hükümetini durdurmak için harekete geçmek konusunda ne kadar istekli olduğunu test etmişti. Bu kamplar, Howard’a göre, Avustralya milliyetçiliğinin iyiliği içindi yalnızca. Durban Konferansı’na katılan uluslararası insan hakları grupları ile BM üyeleri, Pasifik Çözümü’nü BM mülteciler sözleşmesinin ihlali olduğu gerekçesiyle vakit kaybetmeden kınadılar. Tıpkı 11 Eylül sonrasında, hükümetin anavatanı koruması gerektiğine dair yükselen Amerikan yakarışı gibi Howard’ın Pasifik Çözümü de korkunç bir biçimde son Dünya Savaşı’nın faşist söylemlerini yankılıyordu.

Howard, Nauru tartışmaları sırasında hükümetinin BM ve uluslararası ilerici insan hakları grupları tarafından eleştirilmesine alışmış olmalıydı. 1999’un Mart ayında, BM’in Irksal Ayrımların Ortadan Kaldırılmasına Dair Komisyonu Howard hükümetinin yerlilerin haklarını kelimenin en dar anlamıyla yorumlamasını eleştirdi. Zira toprak hakları hareketinde etkin olan birçok yerli ve yerli-olmayan insan, bu uygulamayı Avustralya Yüksek Mahkemesi’nin Queensland eyaletine karşı Mabo kararını yok sayan ve böylece fesh eden bir gelişme olarak değerlendirdi. İronik bir şekilde, Mabo kararı büyük oranda BM’in Irksal Ayrımların Ortadan Kaldırılmasına Dair Sözleşmesi’ne dayanıyordu ve yine ironik bir şekilde Avustralya’nın önceki hükümetleri bu sözleşme ve bu komitenin kuruluşuna yardımcı olmaktan büyük onur duymuşlardı. Ancak, Mart 2000’den itibaren, Howard, BM’nin Irksal Ayrımların Ortadan Kaldırılmasın Dair Komitesi’ni ve komitenin, Avustralya Hükümeti’nin yerli Avustralyalılar’a ‘dengesiz ve hatalı’ bir şekilde davrandığını açıklayan raporunu eleştirdi ve eğer Avustralya karşıtlığına dair taraflı tutumunu değiştirmezse bu komiteden çekileceği tehdidini savurdu.

BM gibi uluslararası kuruluşların ve AB gibi yerel örgütlenmelerin, özür dilemeyen bu iki devletin ikiz kuleleriyle nasıl başa çıkabileceğine dair sorun henüz çözülmemişti ki, üç uçak ABD’ye çarptı. Bir şeyler değişti ama bu Avustralya ve ABD’nin dış politikaları değildi. ABD ve Avustralya vatandaşlarının büyük çoğunluğuna göre 11 Eylül’ün yaptığı şey, ulusun gelecekte karşılaşacağı tehlikelere karşı savunucusu olarak gözüken bir devletin bu tür saldırgan biçimine olanak tanıması oldu. Ancak, böylesi bir açıklamayı değerlendirirken yine de dikkatli olmalıyız. Vatandaşların büyük çoğunluğu denen grup her zaman bir tür hayalet topluluktur. Böylesi bir topluluğun yetkisi ancak oy verme dönemlerinde ve insanların tam olarak ne için oy vereceklerinin ve kimin oy verebileceğinin önceden tespit edildiği seçimlerde geçerlidir. Zira, kimin seçmen sayılacağı aslında suçun ne olduğunun ırkçı tanımı veya sınıf temelli korkutma taktikleri aracılığıyla önceden belirlenmiştir. Howard, Pasifik Çözümü’ne dair eleştirilere, kendi politikalarını bu ‘yeni zamanlar’ın içine eklemleyerek karşı koyabilmektedir. Ona göre, uluslararası hukuk, Bali bombalamaları sonrası oluşan yeni gerçekliği yakalamalıydı. Tabii ki aslında, Pasifik Çözümü, Bali’deki bombalamalardan çok önce tasarlanmış ve hayata geçirilmişti. Bu türden siyasi ve hukuki hayayyüller, cezalandırmanın suçtan önce gerçekleştirildiği Minority Report [‘Azınlık Raporu’ – ç.n.] filminin dünyasını hatırlatıyor. Hiçbir kitle imha silahı bulunmadı ama bu durum yüzbinlerce Iraklı’nın ölümü ve hala ölmeye devam etmesinden dolayı özür dilenmesi ve utanç duyulması için bir gerekçe sağlamadı. Her ne kadar Avustralya’daki son seçimin sonuçları, Avustralyalılar’ın çoğunun savaşı desteklemediğini ve mortgage tarzı gayrimenkul satışlarının artması imkanı temelinde oy kullandıklarını gösterse de Howard, Avustralya halkının, kendisini yeniden aynı makama seçmesinin onların da ‘yeni gerçekliğe’ dair kendisine ait yorumunu kabul ettiklerini gösterdiğini iddia edebildi. Öte yandan, sol gruplar da bazen istemeden de olsa bu öncelik sonralığa dair kargaşayı tekrarlıyordu. Örneğin Yeni Zelanda Yeşiller Partisi, Bush-Howard ittifakını ve Pasifik Çözümü’nü eleştiren internet sayfalarında, Nauru kampının 11 Eylül’ün öncesinde değil sonrasında kurulduğunu ortaya atmıştı. Yeşiller Dışişleri sözcüsü Locke bir keresinde, “Avustralya hükümetinin sığınmacı ‘problemini’ algılayışını ‘Pasifik Çözümü’yle uygulaması, Nauru’yu yeni bir Guantanamo Körfezi’ne dönüştürmüştür” demişti.

4. Çokkültürlü Zamanlar
Genellikle yazıldığı gibi: ABD ve Avustralya’daki çokkültürcülüğün sona ermesi, bu ilerici politikaların etkinliğinin ulusal çapta hegemonik olmayı başaramaması, bunun yerine yalnızca kültürel elitlerin kendilerine ait baskın hassasiyet biçimi olarak kalmasının bir sonucuydu. Hem sağ hem de sol tarafından, Howard ve Bush’un icraatları, bir yandan Anglo-Kelt kökenli işçi sınıfı seçmenin bir yandan da muhafazakar beyaz Hıristiyanların geniş çaplı kültürel çoğulculu anlayışlarına karşı oluşan bir tepkinin ‘kültürel elitler’ tarafından yeterli veya uygun olarak görülmeksizin çok hızlı bir biçimde çok ileri gittiğinin siyasi bir işareti ve hayata geçirilmesi olarak görüldü. Bu hikayeye göre, ABD’de çokkültürcülük, farklılığa dair laik ve liberal bir görüntü olarak kalmış ve hiçbir zaman protestan ve fundamentalist Hıristiyanlara ve dini inançları ne olursa olsun mavi yakalı işçilere gerçekten tesir etmemişti. Keza Avustralya’da, bazılarına göre çokkültürcülük hiçbir zaman işçi sınıfının baskın bakış açısı olmadığı için Howard kolaylıkla çokkültürcülüğü uzun saçlı işe yaramazların ve eli sopalı yerlilerin adalete dair ulusal hissiyata saldırısı olarak yorumlayabilmişti. Kamplumbağların yaşadığı bataklığı gezimiz sırasında karşılaştığımız iki beyaz adamın davranışları da bu fikri destekliyor gibi gözüküyordu. Geleneksel Aborjin topraklarına özgü pratik gereklilikler karşısındaki sinik tutumları, her ne kadar geri dönmüş olsalar da utanç duyan bir ulusun hegomanyası tarafından etkilenmemiş olduklarını ifşa ediyordu. Ve bu geri dönüş önemliydi. Çokkültürcülük, sömürgelerin uygarlaştırıcı babavari yönetimleri reddetmesi üzerinden ortaya çıktı. Toplumsal mücadeleler aracılığıyla, sömürgeciliğin ve liberal imparatorlukların eleştirmenleri, tanımanın yönünü doğallıktan çıkardı (“sen, tabii ki, benim gibi olmayı; benim elde etmeyi veya olmayı arzuladığım şeyleri arzuluyorsun.). Böylece, tanımanın gerekliliklerini düzenlerken zora başvurduklarını açığa çıkardı. Ve liberal devlet, bu eleştiyi kültürel tanımaya dair özel yasalarla yeniden biçimlendirerek, bu babavari uygarlaştırıcı işlevi tarihe gömdüğünü iddia ettiği halde aslında muhafaza etmiş oldu.

Howard’ın eylemleri, kendisinin de görece olarak etkilenmediğini veya daha önemlisi, halkın gözünde etkilenmemiş olarak addedilmek istediğine işaret ediyor. Howard’ın BM’in Irksal Ayrımların Ortadan Kaldırılmasına Dair Komisyonu’nun raporu karşısındaki uzlaşmaz duruşu, kuşkusuz, Keating hükümeti ile ilişkilendirilen, utanç duyan devletlerin siyaset anlayışına dair geniş kapsamlı ve sistematik reddiyenin bir parçası olarak görüldü. 1999’daki parlamento oturumunda Howard, bir yerli olan Demoktratik Parti senatörü Aden Ridgeway’in yazdığı bir önergeyi desteklemeyi kabul etmişti. Önerge ‘yerli ve yerli olmayan Avustralyalılar’ın uzlaşmasını sağlayacak samimi taahhütlerin, Avustralılar için önemli bir ulusal öncelik olduğunu’ teyit ediyordu. Ne var ki bu beyan, Howard’ın yerleşimci devletin yerli insanlar üzerinde uyguladığı zulümlerden dolayı özür dilemeyi reddetmesi karşısında bir uzlaşma olarak iş gördü. Howard’ın olayları muhakemesi, Rice’ın ileride savunacağı kültürel ve tarihi zaman anlayışının bir öngörüsü, belirtisiydi. Howard geçmişi, şimdiki zamanın maddi koşulları olarak değerlendirmek yerine tarihte kalmış bir zaman olarak varsaymış, şimdiki zamanı da sistematik toplumsal ilişkilerin değil kişisel amaçların bir alanı olarak farz etmişti. Howard, Avustralya halkını ‘utancın ve suçluluğun icrasına bulaştıracak’ her türlü girişimi açıkça redderken, geçmişte yerleşimcilerin gerçekleştirdiği birçok zulmü de ‘yanlışlıkla olmuş hatalar’ şeklinde tanımlamış, bu hataları geçmişe havale ederek ‘hâlihazırdaki Avustralyalı kuşakların çok büyük çoğunluğunun bu hatalarla kişisel bir ilgilerinin olmadığını’ vurgulamıştı. .

Ulusal ayıbın [utancın – ç.n.] ve devletin özür dilemesi fikrinin reddi Howard’ı ötekilere, özellikle de Aborjinler’in yönetim organı ATSIC’ye karşı ahlaki ve finansal bir ayıbı seferber etmekten alıkoymadı. Rice’ın kölelik karşısında aldığı tavır gibi, Howard da gemideki çocuklar tartışmasında ve göçmenlerin alıkonulduğu kamplardaki [onlara özgü kadın sünneti gibi – ç.n.] bedensel deformasyonlar söz konusu olduğunda kültürel ayıbı, her ne kadar kendisine yönelik olunca benzeri yaklaşımları reddetmiş olsa da, rakiplerine karşı kullandı. Neyin ayıp sayılacağına dair bu çifte standart, ayıbın doğasının bir politik tartışma biçimi olarak ne kadar uçucu ve geçici olduğu konusunda zorlu bir derstir. Yeni muhafazakların, ayıbı nasıl yeniden seferber ettiklerini anlamak için, ayıba dair ilerici politikaların bazı anahtar dinamiklerini analiz etmek elzemdir. Modern ve ilerici biçiminde ayıbın politikası ‘ahlaki yaralama’nın değerini ve konumunu tersine çevirir. Bunu, baskın grubun ahlaki kınama ve suçlamalarını epistemolojik bir hata olarak yeniden kurarak yapar [ve baskın gruba şöyle seslenir – ç.n.]: “benim ayıbım aslında senin cehaletindir; senin ahlaki anlayışın aslında epistemolojik bir hatadır.” Eşcinsel hareketleri, yerli kültür hereketleri, sömürgecilik karşıtı hareketler: Tüm bu hareketler, birbirleri karşısındaki toplumsal ve siyasi duruşları ne olursa olsun, hep ahlaki kınamanın bir epistemolojik hata biçimine dönüşmesine bel bağlamıştır. Ayıbın ilerici siyaseti, ahlakı bilgiye dönüştürerek toplumsal sorunun kaynağını da tâbi olan alt sınıflara (madunlara) değil baskın ve hâkim gruplara kaydırmıştır. Buna göre, tâbi alt sınıfların ahlaki veya kültürel yetersizlik ve eksiklikleri olarak görülen şeyler bundan böyle artık hâkim ve baskın grupların epistemolojik hataları olarak değerlendirilecektir. Ve sorumluluğun bu şekilde tersine çevrilmesi, en azından bir süre için, ahlaki çoğunluğun kendisini toplumsal anlamda harekete geçirebileceği güvenin altını oymuştur. Peki, kim, tıpkı geçmişte en ufak bir kuşku duymasızın doğru bildiklerini düşündükleri şeylerden dolayı bugün utanç duyanların, bugün düşündüklerinden dolayı da yarın utanç duymayacaklarından emin olabilir?

Alınan zorlu ders şudur ki, hiçbir toplumsal veya siyasal konum bu anlamsal-siyasal manevraları mutlak olarak güvence altına alamaz. Bu noktada, örneğin Northwestern Üniversitesi’nden emekli bir psikoloji professorü olan David Gutmann’ın suç ve ayıp kültürlerine dair yazılarına bakılabilir. Toplumsal anlamda muhafazakâr web siteleri ve düşünce topluluklarında dolaşan bu yazılar, Huntington Grubu’nun bir uygarlıklar çatışmasına tanık olduğumuza dair ısrarcı anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Ancak, Gutmann’ın yazıları, bu çatışmayı ayıbın politikasının muhafazakâr bir yeniden okumasının içine yerleştirir. Gutmann, yazılarından birine şu sav ile başlar: “Julius Sezar’dan Norman Schwarzkopf’a kadar tüm askeri kumandanlar, rakiplerinin grup psikolojisine, en az silahlarının miktar ve niteliğine verdikleri önem kadar önem vermişlerdir. Ulusal karakter ve paylaşılan duygular, her şeyden öte, doğrudan doğruya o topluluğun savaşım ruhunu meydana getirir.” Gutmann’a göre, çoktandır süregelen bu askeri araç, bugün ayıbın politikasına dair askeri duyarlılık tarafından baltalanmıştır. “İslamcı düşmanlarımızın, ahlaki ve psikolojik yargıları hâlihazırda bizim strateji ve yorumlarımızın sınırının dışındadır, ancak doğru veya yanlış, onların etnik bir görüntüleri olduğu imasını yapmak bugün çağdaş bir günah olarak kabul edilmektedir.” Açıkçası, Gutmann’ın kendisi bu çağdaş günahlardan dolayı pek de endişeleniyor görünmemektedir. Psiko-karakteristik modellere dayanarak, Gutmann şu yorumu yapar: Her ne kadar birçok toplum suçun ve ayıbın öğelerine iştirak etse de, “şu anda İslamcı Ortadoğu’da ayıp-temelli kültürlerin saf biçimini ve İsrail dâhil olmak üzere Batı’da da suçluluk-temelli kültürlerin saf biçimini görmekteyiz.” Gutmann ve onun takipçileri için bu fark, savaş ve barışın uygulanmasında ortaya çıkar. “Suçluluğun baskın olduğu bireyler kendi içlerindeki saldırganlıktan şüphelenme eğilimindedir ve öteki insanları bundan korumak üzere hareket ederler …. Eğer çoğunluğu oluşturuyorlarsa, ancak saldırıya uğradıktan sonra bir savaşa girebilecek bir toplumsal yapıyı kurar ve sürdürürler. Hoşgörü, ılımlılık ve yardımseverlik ‘suçluluk’ toplumlarının resmi değerleridir ve bu değerler eğitim uygulamalarını, hukuku ve dış politikayı biçimlendirmekte rol oynar…. Buna karşın, utanç duyan-yaralanabilir bireyler mütemadiyen başkalarının onların onur duygusuna yönelik saldırılarına karşı tetikte beklerler. Eğer hakarete uğrarlarsa, aşağılanma hissi ve öfke duyarlar. Utanma eğilimi ancak dış güçler yenilmez bir biçimde ortaya çıkar ve ortada teslim olmaktan başka bir alternatif bırakmaz ise kendi rızasıyla boyun eğer. Görünüşteki bu karşı koyuşun altında, utanma-eğiliminin uysal olmaya yönelik bilinçsiz bir özlemi yatar. Her şeye gücü yetiyormuş gibi görünen fatihlerin varlığı, onların ayıpsız bir şekilde pasif kalmalarına imkân verir.” İşte tam da ayıbın ve suçluluğun toplumsal coğrafyasına dair bu varsayımlar, teröre karşı açılan bu yeni savaşın taktikleri olarak özümsenmiştir. Abu Garib ve Gunantamo Körfezi’nde uygulanan sorgulama yöntemlerinde de bunun belki de en tüyler ürpertici örneği verilmiştir. Bu yöntemler ve bu yöntemlerin hayata geçtiğine dair fotoğraf kayıtlarının görsel dolaşım alanına girmiş olması, içerideki mahkumlardan bilgi elde edilmesi için ve daha önemlisi tüm dünyaya ABD’nin bu insanları nasıl gördüğü ve onlara nasıl davrandığına dair mesajı iletmek için gereken söylentiler olarak kullanılmıştı. Bu yöntemler, hâlihazırdaki kültürel farklılıklara hitap etmediği için değil, daha ziyade ‘erdemli savaşın’ çarpık anlamına ve zihniyetine işaret ettiği için işlemedi.

Geriye bir soru kalıyor: Savaşın ve barışın bu taktikleri, Schmittyan ve Straussyan özellikleriyle beraber, özür dileyen devletin ve ayıplı ulusun içinde ve onlara karşı olarak nasıl ortaya çıktı? Daha önceki araştırmalarımda, kültürel tanımanın siyasetine içkin geniş anlamdaki zamansal çerçeveyi ortaya koymaya çalışmıştım. Özellikle göstermeye çalıştığım şey, kültürel tanımanın siyasetinin, geçmişin dehşetini ve bu ayıbın şimdiki zamanın üzerine düşen gölgesini inkâr etmeksizin yerleşimci-devlet için apaçık iyi olanın tanımını yeniden ördüğü, ancak bunu, geçmişi ayıba dair kollektif bir rituel olarak kucaklayarak yaptığıydı. Öte yandan, ayıba dair bu kollektif ritüellerin, tartışmaya kapanmış bir belirli iyi tanımı ekseninde döndüğünü göstermeye çalışmıştım. Gündelik, sağduyuya dayalı bu tür tasvirlere göre geçmiş, kapanabilen ve bitebilen bir şeydi ve böylece şimdinin gelecekte özgürleştirilmesine imkân açıyordu. Ve bu kapanmanın ve bitişin acısız doğasına dayanarak vatandaşların çoğunluğu geçmişin yol açtığı ekonomik, toplumsal ve siyasal etkilerin farkına varmıyordu. Bu iki söylemsel manevra, Mulukmuluk bataklığında tanık olduğumuz türden bedensel yarılmaları ve yaralanmaları kışkırtırtıyordu. Bataklık yolunda karşılaştığımız o iki adam, kocamın yaşam tarzının geleneksel doğası üzerine kurulu geleneksel Aborjin mülk sahipliği iddiasına açıkça meydan okumuyordu. Ancak, kültürel tanımanın siyaseti içinde konumlandırıldığında, yerli olmayan bakış, ulusal ve devlete ait bir soruşturma türü olarak görüldüğünden beri, çoktan bu meydan okumaya yatırım yapmıştı. Yerli dostlarım, resmi ve gayri resmi siyasal, toplumsal, hukuki ve medya kuruluşlarının yürüttüğü ve sıradan hayatlarına rötujlar yapan bu tür soruşturmalar ile mütemadiyen karşılaşıyorlardı.

Kültürel tanımanın yasaları ve bunu destekleyen toplumsal kültür, aynı zamanda baskın-hâkim grup ve tâbi-alt grup arasındaki bu türden ilişkileri düzenlemek için özel bir sorumluluk ilişkisi meydana getirdi. Buna göre yerli topluluklar, içinde sanki farklı bir kıtada yaşıyorlarmış gibi, sanki orada ulusal gövdeyi rahatsız etmeyecek biçimde hayatlarını sürdürüyorlarmış gibi ve dahası, orada yaşarak baskın hukuk ve devletin içindeki tutarsızlıkları onarıyorlarmış gibi hareket ettikleri kendilerine ait kültürel etkileşim alanları inşa etmekten sorumluydu. Bir kez daha hatırlarsak, Mulukmuluk kırsalı yolunda rastladığımız iki adamla olan karşılaşmamız bu noktadaki bir örnek vakadır. Onlar, farkında olmadan, bölgedeki geleneksel ve kutsal alanlarda yol almış olabilirlerdi. Ve eğer onları, bu bölgeyi uygun ve yeterince incelemeden hareket ettikleri için mızraklarımızla vursaydık, Avustralya federal ceza kanunu kovuşturmasına tabi olurduk. Ne var ki, onları mızraklama arzusu ve bunun Aborjınlere ‘uygun’ şey olduğu bilgisi, bu arazinin geleneksel mülkiyetine dair süregiden arazi ihtilafı için güzel bir kanıt haline getirilebilirdi. Bu örnek, geleneksel alanlarının yerini bilmeyen, beyazların yerleşimi öncesi döneme aitmiş veya o döneme yeterince benziyormuş gibi gözüken gelenekleri ve adetleri olmayan, birisini mızraklamanın toplumsal ihlaller için uygun bir cezalandırma yöntemi olduğunu bilmeyen ve bunu bilselerdi ahlaki olarak sıkıntıya düşecek olan yerli insanlar için bir tezat olarak da gösterilebilirdi. Bu insanlar, ceza kanunundan değil ama bir toprak komisyonu üyesinden endişelenirlerdi. Bu oldukça basit örnekten yola çıkarak diyebiliriz ki, tanıma, hukukun bugünkü çağdaş yerli yaşamını oluşturan karmaşık toplumsal manzara karşısındaki oransız doğasını kuvvetlendirmiştir. Her ne kadar, bu durum bu yasaların yönlendirilmesi yükünü baskın gruplardan azınlık gruplara kaydırmış olsa da sonuç değişmemiştir. Her şeyden öte, eğer bu çifte standardı açığa çıkarmazlarsa acı çekecek olanlar benim Aborjin dostlarım olacaktır. Başka bir deyişle, tanımaya dair yasa, en azından Avustralya yerlileri bağlamında, kültürel tanımanın temeli olarak farklı bir Aborjin kültürüne dair talepler ile bu taleplere dair fazlasıyla Aborjinlere özgü uygulamaların Avustralya kanunları ve anayasası çerçevesindeki cezai kovuşturması arasındaki söylemsel gediği kapatma sorumluluğunu Aborjinler’e kaydırmıştır. Ayıplı devlet ile saldırgan devlet işte tam da bu alanda, yani zararın ve ziyanın kültürel olarak tanımlandığı, sorumluluğun ise baskın gruptan tâbi-alt gruba kaydırıldığı alanda buluşur ve birleşir.

5. Kritik Zamanlar
Bu noktada bana ciddi ve basit bir soru sorulabilir: Öyleyse ne? Tüm bunların uçaklar ABD’ye çarptıktan ve Bali’de bombalar patladıktan önce veya sonra başlamış olması neyi değiştirir? Bush ve Howard’ın 11 Eylül’den önce de saldırgan devlet uygulamaları ve utanmaz bir ulusalcılığın bir biçimini deneyip denemediklerini kim umursuyor? Bu, liberal çoğulculuğun gün batımı veya doruk noktası olsa ne fark eder? İzin verirseniz, bu ‘yeni zamanlara’ dair siyaset sanatından neler öğrenebileceğimize dair kısaca bir şeyler söylerek toparlayayım. Zira piyasanın ve savaşın sınırında eğer toplumsal adaleti yeniden düşünmekle ilgileniyorsak tüm bunlardan bir ders çıkarmamız gerekiyor.

Birincisi, utanan ve utanmaz devlet arasındaki devamlılıkla yüzleşerek özgürlük toplumları ve geleneksel toplumlar arasındaki ayrımın, tanıma siyaseti tarafından aslında hiçbir zaman yok edilmemiş olduğunu görüyoruz. Bu ayrım sadece çarpık yorumlar için daha katı, beklenen ve açık hale gelmiştir. Guttman’ın kültüre-göre-savaş talimatı esrarengiz bir biçimde kültüre-göre-tanımaya dair liberal talimat ile örtüşmektedir. Her iki talimat da Partha Chatterjee’nin ‘farka göre idare’ olarak adlandırdığı durumu öngörmektedir. Tanımanın yasasına ve Gutmann’ın psiko-karakterci yaklaşımına göre yerli özneler ve İslamcı özneler, her ne kadar hümanizme dair kökten bir buradalığı ve ilerici anlamda bir gelecek yönlenmesini korusalar da, her zaman geriye doğru gitmektedir. Rice’ın söylediği gibi, ileriye bakabiliriz yoksa geçmişte saplanıp kalırız. Howard’ın iddia ettiği gibi, geleceği yakalayabiliriz yoksa geride kalırız. Her iki durumda da ilerisi her zaman özgürlüğün bulunduğu yerdir ve bu yer geçmişe karşıt olarak bulunur; çünkü ilerisi bizi henüz hiçbir şeyin bağlamadığı bir yerdir. Howard’ın Endonezyalılar’a karşı, Avustralyalılar’ın geri kalan Asya-Pasifik’ten ‘ayrı bir kültüre’ sahip olmaktan büyük gurur duyduklarını söylemesi şaşırtıcı mıdır? Kültürel tanıma siyasetinin hegemonik varsayımları tarafından engellenmektense, Howard, düşmanlarını ileriye değil geriye yönelmiş, özgürler değil barbarlar olarak tanımak suretiyle iç ve dış politikasını pekiştirmeye ve bir araya getirmeye bel bağlamıştır.

İkincisi, özür dileyen ve özür dilemeyen devlet ile utanan ve utanmaz ulus arasındaki devamlılık fikriyle yüzleştiğimizde fark ederiz ki, farklı kültürleri tanımayı öngören liberal devlet biçimlerinde geçmiş dediğimiz şey, yerleşimci-sömürgelerde yaşamın ve ölümün maddi anlamdaki dağıtımına dair hâlihazırda devam eden bir süreç olarak değil, sanki çoktan beri bugüne ve şimdiye musallat olmuş basit bir hayaletsi şekil olarak görülmektedir. Bunun bir sonucu olarak, siyasetçiler, her zaman geçmişin anlamını şimdi ve bugün ile ilgisiz bir şey olarak değiştirirler. Howard, en son seçimlerde, [rakibi – ç.n.] İşçi Partisi’nin tüm seçim kampayasını kendisinin gemideki çocukların suçlanmasının yanlışlığından haberdar olup olmadığı meselesine dayandırmasından memnuniyet duyduğunu açıkladığı zaman bu tarihsel döküntüyü kesin bir şekilde ele geçirmiş oldu. Howard’a göre, ‘insanlar’ geçmişte olmuş şeylerden daha çok ‘şimdi’ olmakta olanlarla ve gelecekte olacaklarla ilgileniyorlardı. Bu söyleme göre yalnızca geçmiş şimdiye dair bir iz olmaktan çıkarılmıyordu; aynı zamanda ‘insanlar’ tanımına dahil olmak da gündelik performanslarda bu zamansal bilinci kabullenmeyi ve sürdürmeyi gerektirir hale getiriliyordu. Şimdiki zamanı, geçmişteki yaraların ve bugünkü sosyal adalet anlayşının maddi hayattaki bir dışavurumu olarak gören insanlar ise devletler ve hukukun üstünlüğü ilkesi tarafından korunmuyorlar. Bununla birlikte, ileriye bakan yönetimler bile geçmişin şu an bizimle beraber olduğunu inkar ediyor ve bu mevcut ilişkiyi yeniden üretiyorlar. Howard’ın, geçmişte yaşananlardan dolayı özür dilemeyi reddetmesi onun geçmiş ve şimdi arasında yaptığı ayrıma dayanıyor. Ve ancak bu zamansal ayrım sayesinde Howard geçmişe atfettiği maddi ve toplumsal eşitsizlikleri gelecekte sürekli hale getirmesine yarayacak bir şekilde yerli ünvanlarına dair katı kısıtlamaları dayatabiliyor.

Son olarak, utanan ve utanmaz ulus arasındaki devamlılık ile karşılaşmamız, bizlere eğer gerçek bir değişim yapmak mecburiyetindeysek ekonomik devamlılığın toplumsal yeniden bölüşümün temeli olma garantisi sunmadığı bir siyasi pedagoji üretmemiz gerektiğini gösteriyor. Politikacılar, kaynakların yeniden bölüşümünün, hâlihazırdaki düzenlemelerden istifade eden bazı insanların sahip olduklarını ellerinden bırakmazlarsa gerçekleşmeyeceğini kabul etmeyi reddettikleri için her zaman esas sorun sanki gerçek maddi kaynaklarmış gibi gözüküyor ve Keating gibi insanların söz verdiği yumuşama sözleşmesi rafa kaldırılıyor. Şu anda, özgürlüğün insanları, yoksul insanları laissez-faire yok saymanın terörüne terk etmek konusunda kendilerini özgür sayıyorlar. Gelecek, Mulukmuluk bataklıklarında kaplumbağalara bakan dostlarım için her zaman nasılsa yine öyle olacak.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s