Operasyon Argo: Oscar Yolunda Propaganda

Altyazı Dergisi’nin Aralık 2012 sayısında yayımlanmıştır.

Argo, İran Devrim’ini takip eden ilk aylarda İranlı öğrenciler tarafından işgal edilen Amerikan’ın Tahran büyükelçiliğinden işgal başladığı sırada kaçarak Kanada elçiliğine sığınan altı Amerikalı diplomatın bir CIA operasyonuyla İran’dan kaçırılmalarını konu alıyor. Uzun süre Kanada elçiliğinde mahsur kalan Amerikalı diplomatlar, bu Kanada-CIA ortak operasyonunda İran makamlarına çekimlerinin Tahran’da yapılacağı duyurulan Argo isimli sahte bir bilimkurgu filminin Kanadalı yapım ekibi olarak tanıtılıyor ve kendilerine sağlanan Kanada pasaportlarıyla İran’dan kaçmaya çalışıyor. O dönemde operasyonu yöneten CIA ajanı Tony Mendez’in kaleme aldığı kişisel anılarından yola çıkılarak senaryosu hazırlanan Argo, böylece üstü kapalı bir şekilde de olsa tarihi gerçekleri yansıttığı iddiasını taşıyor. Filmdeki temel sorun da işte tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Filmin “tarihi gerçekleri” yansıtma iddiası ile bu filmin hem yönetmenliğini hem de başrol oyunculuğunu üstlenen Ben Affleck’in olayları beyazperdeye yansıtırken kullandığı Amerikan merkezci şovenist ve oryantalist anlatı arasında derin bir çelişki ve tutarsızlık var.

Evet, Argo filmi “bu filmin gerçekte yaşanmış olaylara dayandığını” ima ederek ve bu iddiasını desteklemek için 1950’li yılların başında İran’daki demokrasi girişiminin CIA tarafından bastırılmasından 1979’daki İran Devrimi’ne kadar gelişen sürece dair önemli olaylar hakkında tarihsel bilgiler verip yer yer bu yaşananlara ait gerçek belgesel-arşiv televizyon görüntülerine başvurarak açılıyor. Aslında filmin daha en başında İran Devrimi’nin ve akabinde Amerika’ya yönelik büyük tepkinin yok yere olmadığının vurgulaması dikkat çekici. Filmin henüz ilk dakikalarında, 1951 yıllında İran’da demokrasiye geçiş çabaları sonucu büyük halk desteğiyle başa gelen ve ilk icraat olarak İran petrollerini millileştirip bölgedeki Amerikan ve İngiliz çıkarlarını tehdit eden dönemin başbakanı Musaddık’ın CIA’in örgütlediği bir darbeyle iki sene sonra nasıl görevden uzaklaştırıldığını ve bunun hemen ardından Amerikan desteğiyle başa geçirilen Şah’ın despot ve şımarık tavırlarının İran halkını nasıl canından bezdirdiğinin açıkça dile getirilmesi, Argo’nun “tarihsel gerçekleri” üstelik “eleştirel” bir biçimde yansıttığı yanılsamasını kuvvetlendiriyor. Bir Hollywood yapımından beklenmeyecek bu türden bir özeleştirinin ilk başta beni de şaşırttığını söyleyebilirim.

İran Devrimi’nin daha önce CIA tarafından düzenlenen siyasal komplolara karşı bir tepki olduğunu ima ederek başlayan Argo, böylece daha baştan “kaba bir CIA ve Amerika propagandası” filmi olmadığı, aksine yaşananları tarihsel ve siyasal yönleriyle çok boyutlu bir biçimde aktardığı imajını çiziyor. Yine filmin hemen başlangıcında, CIA yönetim kadrosunun İran’daki Kanada konsolosluğunda gizlenen Amerikalı diplomatların kurtarılması için onları kış ortasında “bisikletle Türkiye’ye kaçırma” planlarını tartıştıkları sahnede bu kez de CIA üst düzey yetkililerinin, önemli siyasal sonuçlar doğurabilecek operasyonlar planladıkları coğrafyalar hakkındaki tarihsel, kültürel ve toplumsal bilgilerden ne denli yoksun olduklarına dair bir özeleştiri göze çarpıyor. Ne var ki, tüm bu eleştirel görünüm, aslında Argo filminin ikiyüzlülüğünün bir parçası. Filmin henüz başında sözde gerçekçilik ve eleştirellik iddialarını pekiştiren ve adeta “eleştiri gerekiyorsa onu da biz zaten yaparız” diyen Argo, böylelikle bazı izleyicilerin böylesi bir konuyu işleyen Amerikan yapımı bir filmin gerçekçiliği ve tek yanlılığına dair şüphelerini ortadan kaldırıp eleştirel kalkanlarını indirmeyi başarıyor. Sonrası malum. Argo filminin tüm bu özeleştirel duruşu, CIA ajanı Tony Mendez’in (Ben Affleck) İran’a varması ile sona eriyor ve biraz gecikmeyle de olsa Hollywood klişeleriyle bezeli o bildik Amerika, emperyalizm ve CIA propagandası, yüksek bir tempoyla izleyiciye pompalanıyor.

Gerçeklik Yanılsaması
Evet, çok geçmeden, gerek filmin başında aktarılan tarihsel bilgilerin gerekse film boyunca yer yer gösterilen İran Devrimi’nde yaşananlara ve dönemin siyasetçilerinin konuşmalarına dair gerçek televizyon görüntülerinin aslında izleyiciyi bundan sonra izleyeceklerini bir daha sorgulamaksızın “gerçek” olarak izlemesini sağlamaya yarayacak birer teknik olarak kullanıldığı ortaya çıkıyor. Zira, filmin ilk beş dakikası boyunca CIA tarafından düzenlenen tarihsel komplolara karşı tepkilerini yükselten birer siyasal özne olarak karşımıza çıkan İranlılar bir anda ortadan kayboluyor ve yerlerini filmin geri kalan iki saati boyunca bağrış çığrış dışında söyledikleri ve neden eylem yaptıkları anlaşılamayan, sık sık manasızca şiddete başvuran, sadece ve sadece Amerikan nefretiyle kuşanmış, sakalları ve asık suratlarıyla birbirlerinin tıpkısının aynısı İranlılar’a bırakıyor. İran’da geçen ve İran Devrimi’ne dair “tarihsel gerçekleri” yansıttığı yanılsamasını yaratan bu film boyunca karşımıza, geçmişi, siyasal duruşu, davranışları, duyguları, iniş-çıkışlarıyla farklılaşan bir tane bile İranlı “karakter” çıkmıyor. Sakalları, tedirgin halleri ve tehdit edici yüzleriyle tek tipleştirilmiş İranlılar kendi ülkelerinde CIA’in çevirdiği bir filmin figüranları gibiler adeta. Hâlbuki, İran Devrimi çok karmaşık ve içinde de büyük çatışmalar barındıran bir siyasal süreç. Devrim dönemi İran’ında solcular, komünistler, liberaller ve İslamcılar gibi çok farklı siyasal gruplar Şah ve monarşi karşıtlığında buluşmuş, bir arada hareket etmişlerdi. Ancak İslami rejimin kurulmasıyla beraber İran içinde rejime karşı farklı dinamiklerden beslenen direnişler ortaya çıktı. Ne var ki, Argo filminde İran içindeki farklılıklara, direnişlere ve çatışmalı dinamiklere hiç mi hiç değinilmiyor.

Filmde sadece İranlılar değil Amerikalılar dışındaki herkes sadece birer figüran rolünde. Öyle ki, büyük bir risk alarak Amerikalı diplomatlara sahip çıkan ve onlara Kanada pasaportu temin ederek İran’dan sorunsuzca ayrılmalarının esas müsebbibi olan Kanada büyükelçisi film boyunca Kanada’nın siyasal temsilcisi olarak değil sadece CIA operasyonuyla ve Amerikalılar’la ilişkisi üzerinden var olan ve Amerikalılar’a yardım ettiği için “iyi” olarak tanımlanan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Bu olay sonucunda ayrı bir egemen devlet olan Kanada’nın İranla olan ilişkilerinin zarar gördüğü, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 8 yıl boyunca askıya alındığı, olay ortaya çıktıktan sonra birçok Kanadalı’nın Amerika’nın çıkarları uğruna İranla ilişkilerini bozan dönemin hükümeti ve büyükelçisinin siyasal kararını desteklemediği ve eleştirdiği ve bu konu hakkındaki diğer “tarihsel gerçekler” Amerikalılar’ı ilgilendirmiyor nasıl olsa. Böylece tıpkı Amerikan popüler kültüründe her gün yeniden üretilen sakallı, kalaşnikoflu, barbar terörist imajıyla özdeşleştirilen İranlılar’ın yanında, yine Amerikan popüler kültüründe saflığı, tarafsızlığı ve güvenilirliğiyle Amerikalı’nın zor zamanda kimliğine bürüneceği arka bahçesi olan bir Kanada ve Kanadalı sterotipi çıkıyor karşımıza. Özetle Argo, Amerikan merkezciliğini bir kez daha güçlü bir şekilde yeniden üretiyor.

Başlangıcında İran’da gelişen devrimin arka planına dair geniş bir tarihsel ve siyasal derinlik veren Argo filminin bir diğer dikkat çeken özelliği film ilerledikçe bu tarihsel ve siyasal perspektifin gitgide aşamalı olarak daralması. Küresel çapta bir tarihsel ve siyasal olayın anlatımı olarak başlayan hikâyenin odağı zaman içinde öylesine daralıyor ki, en sonunda izleyici kendisini zamanın ve mekânın önemsizleştiği, tek önemli olanın sakallı korkunç teröristlerin elinden iyi altı Amerikalı’nın ne pahasına olursa olsun kurtarılması olduğu aşırı yüzeysel bir anlatıyla karşı karşıya kalıyor. Hâlbuki filmin başında 1950’li yıllarda İran’daki demokrasi girişiminin CIA darbesiyle bastırıldığını gösteren film aynı tarihsel ve siyasal derinliği sürdürseydi belki bizlere aslında Tahran’daki Amerikan elçiliğinde işgalin uzatılmasının danışıklı olduğunu, 1980 yılındaki Amerikan seçimlerinde rakip aday Ronald Reagan’ın zamanın başkanı Jimmy Carter’ı zayıflatmak için başkan seçildikten sonra İran’a silah satma vaadiyle İranlılar’dan bu işgali uzatmalarını talep ettiğini; ne tesadüf ki, Amerikan elçiliğinde rehin tutulan diplomatların tam da Reagan seçilip başkanlık yeminini ettiği gün serbest bırakıldığını; her türlü çabaya rağmen devrilemeyen İran rejimini yıkmak için Amerikan’ın o dönemki büyük müttefiki Saddam Hüseyin’in Irak’ını silahlandırarak İran’a savaş açtırdığını, hem Amerikan hem de Sovyet emperyalizmlerinin tarihte ilk defa ittifak olup İran’a saldırdıkları bu kanlı savaşta hem İran hem de Irak’ta yaşları 12-13’e kadar inen 2 milyondan fazla gencin ve çocuğun öldüğünü de bizlere göstermesi gerekirdi. Ama yapımcılar hikâyenin bu can sıkıcı kısımlarının izleyiciyi ilgilendirmeyeceğine kanaat getirmiş olacaklar ki, film Tony Mendez’in görevini başarıyla tamamlamış olmanın gururuyla önünde Amerikan bayrağı asılı evinde eşine ve çocuklarına sarılması ve yaptığı “kahramanlıktan” dolayı madalya aldığını öğrenmesiyle son buluyor. Böylece milyonların hayatına yön veren tarihsel ve siyasal süreçlere dair belgesel görüntülerle açılan filmde kameranın açısı darala darala yakın çekim bir ev sahnesine sıkışıyor ve orada film noktalanıyor.

Tarihi Aklama Çabası
Kısacası Argo, belgesel görüntüler, özeleştirel bir dil ve tarihi bir olayı aktardığı iddiasını kullanarak izleyiciyi açıkça manipüle ediyor ve yanıltıyor. Bu sayede izleyici filmde izlediği olayların tarihsel gerçekliğini sorgulama gereğini bir daha duymuyor. Hâlbuki örneğin filmin sonlarında Amerikalı diplomatların Tahran Havaalanı’ndan kaçış sahnesi, Tony Mendez’in anılarından oluşan ve yine tarihi gerçekleri ne kadar doğru yansıttığı şüpheli olan kitaba bile sadık kalmadan çekilmiş. Mendez’in anılarında ve CIA kayıtlarında belirtildiği üzere gerçekte Amerikalı diplomatlar ve onları organize eden CIA ajanı kendilerine temin edilen Kanada pasaportlarını göstermek suretiyle İran’dan rahatlıkla çıkış yapmışlar. Ne var ki, filmde havaalanından çıkış sahnesi izleyicinin gerilimini artırmak için en ucuz Hollywood klişeleriyle çarpıtılarak aktarılmış. Bu sahne özellikle çarpıcı, zira benim gibi birçok sıradan izleyicinin bu noktada filme tamamen yabancılaştığını düşünüyorum. İran’ın başkenti Tahran’daki bir havaalanında uçağa binenlerin aslında aranan Amerikalı diplomatlar olduğunu son anda anlayan ve bunun üzerine basitçe kuleyi arayıp uçuşu durdurmak yerine kendi ülkelerinin başkentinin havaalanında kalaşnikoflarıyla bir kamyonete atlayıp kalkışa geçmiş bir uçağı kovalayan sakallı İranlı askerlerin beyazperdeye yansıyan bu hali şüphesiz gerçek dünyada yaşanamayacak kadar absürd ve sürreel.

Evet, Argo gerçekçi gibi gözüküp aslında tarihi tek yanlı oryantalist bir bakış açısıyla yansıtan, özeleştiri yapar gibi gözüküp aslında Amerika’yı eleştirme tekelini başkasına kaptırmama telaşında olan ve son kertede bu gerçekçilik ve eleştirellik iddialarıyla izleyenlerin rızasını devşirip hegemonik bir anlatı kuran bir film.

Bu girişiminde Argo’nun başarısı azımsanacak gibi değil. Filmin başında verilen yüzeysel tarih bilgileri internette yaptıkları yorumlara bakılırsa konu hakkında bugüne kadar hiçbir bilgisinin bulunmadığını vurgulayan tarih cahili birçok Amerikalı tarafından “bir hayli bilgilendirici ve öğretici” bulunmuş. Bizler de böylece tarih bilgilerini Hollywood’un CIA propaganda filmlerinden öğrenen bazı Amerikalılar’ın 11 Eylül’den sonra “bu kadar insan bizden niye nefret ediyor” diye neden şaşırdıklarını anlamış oluyoruz.

İran’a yönelik Amerikan tehditlerinin doruk noktasında olduğu böylesi bir dönemde Argo maalesef açıkça savaşı kışkırtan ve kitleleri olası bir İran müdahalesine hazırlayan bir ideolojik araç olarak karşımıza çıkıyor. Filmin bu minvalde Oscar ödülünün bir numaralı adayı olarak lanse edilmesi de şaşırtıcı değil.

Evet, böylesi popüler bir filmin nefret söylemini yüceltmesi ve olası bir savaşın kışkırtıcılığını yapması gerçekten üzücü. Ama daha da üzücü olan, filmin özellikle Amerika’da sorgusuz sualsiz büyük bir coşku ve beğeniyle karşılanması. Evet, Amerika içinde, İran veya Ortadoğu kökenli birkaç yazar hariç filme yönelik hemen hiçbir ses getiren olumsuz eleştiri olmaması oldukça dikkat çekici. Şu ana kadar film üzerine sadece film eleştirmenleri değil yüzlerce sıradan izleyici tarafından da methiyeler düzülmesi ve filmin internet film arşivi IMDB sitesinde çok yüksek bir puana layık görülmesi Hollywood’un propaganda gücünü bir kez daha gözler önüne seriyor. Şüphesiz filme verilen her puan, oryantalizme, emperyalizme, savaşa ve sömürgeciliğe verilen bir puan. Yazımı, IMDB internet sitesinde yer alan ve mümkün olduğunca arka sayfalara atılarak göz önünden uzaklaştırılan çok az sayıdaki eleştirel yorumdan birini aktararak bitirmek istiyorum: “Bu film CIA’in tarihini aklama çabalarından biri. Hayır, CIA iyilik için çalışan bir güç değil. Hayır, CIA ajanları da hiç “cool” değil. Emperyalizme dair hiçbir şey heyecan verici veya onurlu olamaz.”

Reklamlar

Operasyon Argo: Oscar Yolunda Propaganda” üzerine 2 yorum

  1. Merhaba,
    Çok etkileyici bir yazı olmuş.Benzer şeyleri Indiana Jones filmlerini izlerken de hissediyorum ben.Indiana Jones güçlü,etkileyici,başarılı bir figür,tarihi eserleri kurtarmaya çalışan idealist bir arkeolog,yöre halkı cahil,aptal,sıradan insanlar.Aslında yapılan tarihi eser kaçakçılığının meşrulaştırılması ama anlatım bu ülkedeki pekçok insanın arkeolog olmak istemesinin nedeni olacak kadar maceralı,eğlenceli.İşte manipülasyon diye buna denir,yüzümüzü biraz daha Avrupa hatta Uzakdoğu sinemasına çevirebilsek keşke.

  2. Filmi oscar ödülü aldığını öğrendikten sonra dün gece itibariyle izledim ve nette de dişe dokunur bir eleştiri yazısı aradım durdum. Bu makale için en iyi eleştiri yazılarından biri diyebilirim. Savaşı kışkırtan bir yapım olarak tanımlanan Argo’nun ayrıntılarında bayağı bir şeytan gizli gibi geldi bana. Sadece bir örnek vermek gerekirse, elçilik çalışanlarından en iyi farsça bilen gözlüklü zatın, bilimkurgu senaryosunu büyük bir heyecanla havalanındaki askerlere açıkladığı sahnedeki karton çizimlere dikkatle bakın. Hikayede ülkesi işgal edilen halk bir kahraman önderliğinde ayaklanıp, savaşmayı öğreniyor, işgalcileri ülkeden çıkarıyor ve sonrada cesaretlenip düşman kralı yeniyorlar..bu cok klasik bir tema diyebilirsiniz, ancak düşman kral çiziminin gözlerindeki kin ve bakışlar bana Ayetüllah Humeyni’nin tüm ülkeyi kaplayan resimlerdeki bakışlarını anımsattı. Bu karton çizimler yoluyla İran halkına ayaklanın ve ülkenizi geri alın, cesatlenip başınızdaki bu düşman kralın rejimini yıkın mesajı veriliyor olabilir mi? Bu senaryoyu kızgın İran askerin değil de, yandaki iki elemanın büyük bir şevkle dinlemeleri, onların halka daha yakın insanlar olarak lanse edilmeleri yine önemli bir ayrıntı, sonradan da çizimler kendilerine hediye ediliyor farkederseniz. Geçmişin, bugünün ihtiyaçlarına göre kurgulandığını bilmeyenimiz yoktur herhalde, öyle ise, argo’ya da bu gözle bakmak lazım. Olası bir İran müdahelesinde ve ayaklanmasında benim aklımdan geçecek şeylerden biri de filmin bu karesi olacak. Kurgu hayata hep yön vermek isteyecektir, ve bunu kısmen de başaracaktır, ancak herşeye rağmen hayat yine de kendi bildiğini okuyacaktır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s