Ekonomi Kimin İçin Büyüyor? Türkiye’de Servet Bölüşümü Adaletsizliği

TR_1vs99
Türkiye ekonomisine dair önceki değerlendirmemizde son 7 yıldır 10 bin dolar seviyesinde takılıp kalarak yerinde sayan kişi başına düşen gelire dikkat çekmiş, Türkiye’nin diğer gelişmekte olan ülkelerin altında kalan büyüme performansını gözler önüne sermiş ve “Ekonomik Büyüme Hikâyesinde Sonun Başlangıcı Mı?” diye sormuştuk. Çokça paylaşılan bu yazıya gelen yorumlarda “ekonomik büyümeden herkesin eşit bir biçimde yararlanmadığı” en çok altı çizilen nokta oldu ve Türkiye’de ekonomik büyümeden kaynaklanan zenginleşmenin nasıl paylaşıldığına dair bir araştırmanın yararlı olacağı sıkça belirtildi.

Bu yazıda işte bu önemli soruya yanıt aramaya çalışacağız. Bugün AKP hükümetinin en önemli seçim vaadi yine ekonomik istikrar ve hızlı büyüme. Peki, AKP’nin iktidarda olduğu son 12 yıl içinde yaşanan ekonomik büyüme ve hükümetin “bizi tekrar seçmezseniz bozulur” dediği “ekonomik istikrar” daha çok kimlere yaradı, Türkiye’deki servet bölüşümü bu yıllar içinde kimden yana değişti?

AKP İktidarlarında Ekonomik Büyüme Kimlere Yaradı?
Yukarıdaki ilk grafiğimizde Türkiye’deki en zengin %1’lik kesim ile geri kalan %99’luk kesimin Türkiye’deki toplam servet birikiminden aldıkları payların yıllar içindeki değişimini görüyoruz. Buna göre AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında Türkiye’deki en zengin %1’lik nüfus toplam servetin %39.4’üne sahipken ülkenin geri kalan %99’luk kesimi Türkiye’deki toplam zenginliğin %60.6’sını elinde bulunduruyordu. AKP iktidarı altında geçen yıllar içinde, Türkiye’deki en zengin %1’lik kesimin toplam zenginlikten aldığı payı geri kalan %99’un aleyhine çok hızlı biçimde artırdığını ve 2012 yılı itibariyle en zengin %1’lik kesimin geri kalan %99’un toplam mal varlığından daha fazla birikime sahip olduğunu görüyoruz. Servet bölüşümündeki bu son derecede adaletsiz gidişat sonucunda 2014’e geldiğimizde artık Türkiye’deki en zengin %1’lik nüfus toplam servetin %54.3’üne sahip; buna karşın nüfusun geri kalan %99’luk kesimi toplam servetten ancak %45.7 oranında pay alıyor. Yani artık Türkiye’deki çok küçük bir azınlık geri kalan %99’luk nüfusun toplam mal varlığından daha büyük bir servete sahip. Bu tablo bizlere çok açık bir biçimde AKP hükümetlerinin iktidarı altında Türkiye’deki ekonomik büyümenin zenginleri daha zengin yapmaya hizmet ettiğini gösteriyor.

Burada hemen önemli bir noktanın ve bu çalışmanın özgünlüğünün altını çizelim. Yukarıda bahsi geçen veriler Türkiye’deki “gelir” bölüşümünü değil mal varlığı ve servet birikimindeki bölüşümü yansıtıyor.

Türkiye’de “gelir” dağılımındaki derin eşitsizliğe daha önce “Ekonomi Kimin İçin Büyüyor? Türkiye’de Gelir Dağılımı Eşitsizliği” başlıklı yazıda ayrıntılı olarak değinmiştik. Bu yazıda ise ilk kez Türkiye’de zenginlik/servet eşitsizliğini inceliyoruz.

Gelir dağılımına dair çalışmalar bireylerin veya hane halkının bir yıl içinde elde ettiği gelirleri karşılaştırırken servet dağılımına dair araştırmalar kişilerin yıllar içinde elde ettikleri birikimlerdeki değişimi karşılaştırıyor. Kişilerin orta ve uzun vadede alım güçlerinin, toplumsal statülerinin ve siyasal etkilerinin yıllık gelirlerinden ziyade servet birikimleriyle ilişkili olduğunu göz önünde bulundurursak, servet dağılımının gelir dağılımından daha da net bir biçimde sosyal adaletin sağlanıp sağlanmadığına dair bir gösterge sunduğunu söyleyebiliriz.

Servet dağılımı ve gelir dağılımına dair incelemeler arasındaki bir başka önemli fark da gelir dağılımıyla ilgili TÜİK’in, Aile Bakanlığı’nın ve çok sayıda uluslararası kuruluşun (yer yer birbirleriyle çelişmekle beraber) kapsamlı veriler sunmasına karşın, aynı kuruluşların servet dağılımına dair benzer biçimde kapsamlı veri ve incelemelerinin bulunmaması. Servet dağılımı hesaplanırken, kişilerin banka mevduatları, tahvil, bono gibi menkul kıymetleri, hisse senetleri, şirket ortaklıkları ve en önemlisi ev, arsa, iş yeri gibi gayrimenkullerini hesaba katmak gerekiyor. Tüm bunları hesaba katarak dünyadaki tüm ülkelerle beraber Türkiye’deki servet birikimi ve dağılımına dair bugüne kadarki en kapsamlı veriyi üreten araştırmanın Credit Suisse’in “Küresel Servet Raporu” (bkz: Global Wealth Report) başlığıyla her yıl yayınladığı veriler olduğunu söyleyebiliriz. Bu araştırmanın “Küresel Servet Veri Kitabı” (bkz: Global Wealth Data Book) olarak yayınlanan ekinde 2000 yılından bugüne kadar Türkiye’de ve dünyadaki servet birikimini, her ülkenin dünyadaki toplam servet birikiminden aldığı payın değişimini ve her ülke içinde %10 ve %1’lik en zengin kesimlerin toplam servet içinden aldıkları payı incelemek mümkün. Credit Suisse “net servet birikimini” menkul ve gayrimenkul varlıkların toplamından borçların çıkarılması sonucu elde kalan miktar olarak tanımlıyor.

Bu çalışmada işte bu “Küresel Servet Raporundaki” veriler esas alınmıştır. Bugüne kadar bu rapora kısaca değinilen yazılar olsa da, rapor nedense bugüne kadar Türkiye’de ayrıntılı bir biçimde incelenip analiz edilmemişti. Bu eksikliği de göz önünde bulundurarak özellikle 7 Haziran seçimleri öncesinde tartışma konusu olan ekonomik istikrar ve büyümenin getirdiği zenginleşmenin aslında nasıl paylaşıldığını gözler önüne sermenin gerekli olduğunu düşünüyoruz.

Credit Suisse verilerine göre 2014 yılı itibariyle Türkiye’deki yetişkin nüfusun %75.3’ünün kişi başına düşen tüm mal varlığı 10 bin doların altında kalıyor. Burada bahsi geçen 10 bin doların altında kalan miktarın yıllık olarak hesaplanan “kişi başına düşen gelir” değil kişilerin hayatları boyunca elde ettikleri toplam “servetleri” olduğuna dikkat çekmek gerekiyor. Yani, bırakın kişi başına geliri, Türkiye’de yaşayan nüfusun 3/4’ünün toplam mal varlığı 10 bin doların altında. Yine elimizdeki verilere göre Türkiye’de medyan servet 4 bin dolar kadar. Yani nüfusun yarısının kişi başına düşen mal varlığı 4 bin doların da altında.

2014 yılı verilerine dair aşağıdaki tablo Türkiye’deki son derece eşitsiz servet dağılımını gözler önüne seriyor. Buna göre Türkiye’deki yetişkin nüfusun

  • %75.3’ünün mal varlığı 10 bin dolardan az.
  • %22.8’inin mal varlığı 10 bin ila 100 bin dolar arasında.
  • %1.8’inin mal varlığı 100 bin ila 1 milyon dolar arasında
  • %0.2’sinin mal varlığı 1 milyon dolardan fazla.

Dünyada_Servet_Bolusumu_Ulkeler Bu veriler ışığında hesaplanan Türkiye’deki servet bölüşümüne dair GINI katsayısı: %84.3. Gelir ve servet bölüşümüne dair bir gösterge olan GINI katsayısında büyük oranlar servet paylaşımındaki adaletsizliği, küçük oranlar ise adil bir bölüşüm olduğunu gösteriyor.

Credit Suisse verileri, dünyanın farklı ülkelerinde servet bölüşümünün yıllar içinde ne yöne evrildiğine dair bilgi de sunuyor. Kanada, Almanya, Japonya gibi sosyal adaleti sağlamaya yönelik uygulamaların baskın olduğu ülkelerde servet bölüşümündeki eşitsizlik son on yıl içinde bir miktar azalmışken, Çin, Hindistan, Endonezya ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde servet bölüşümündeki eşitsizliğin çok şiddetli bir biçimde arttığını gözlemliyoruz. Bu da AKP iktidarları döneminde Türkiye’yi servet bölüşümünün en adaletsiz olduğu ülkeler sıralamasında hızla yükselterek dünyada 6. sıraya yerleştiriyor.

Okumaya devam et

Ekonomik Büyüme Hikayesinde Sonun Başlangıcı Mı?

tr_milli_gelir_gelisen_ulkelerle_karsilastirma
(Bu yazı 2 Nisan 2015 tarihinde Research Institute on Turkey riturkey.org sitesinde yayınlanmıştır)

2014 ekonomik büyüme oranı açıklandı. 2014 yılı başında %4 olarak belirlenen büyüme hedefi Ekim ayında hükümetin açıkladığı Orta Vadeli Plan’da (OVP) %3.3’e düşürülmüştü. Gerçekleşen büyüme ise düşürülen beklentilerin de altında, %2.9 olarak geldi. Ekonomisi 2012’de %2.1 ve 2013’te %4 büyüyen Türkiye’nin 2014’te de yalnızca %2.9 büyümesi, cumhuriyet tarihinin büyüme ortalaması olan %5 civarının altındaki seyrin ve büyümede düşüş trendinin kalıcılaştığını gösteriyor. 2015’in ilk aylarındaki olumsuz verilere bakılırsa, yine OVP’de 2015 için hükümetin öngördüğü %4’lük büyümenin ve hatta IMF’nin Türkiye için öngördüğü %3’lük daha mütevâzi büyüme tahminin de oldukça altında kalınacağı şimdiden görülüyor. İmalat sanayi üretimindeki ve iç tüketimdeki keskin düşüş, 2014 büyümesini sırtlayan ihracatın da daha 2015 başında radikal biçimde düşmesiyle birleşince 2015’in ekonomik büyüme hikâyesinin sonunun geldiğinin tescillendiği bir yıl olması söz konusu. (bkz: Dünya Krizi ve Türkiye: İhracattaki Sert Daralma Sürüyor –Ümit Akçay)

Kişi Başına Düşen Gelir Altı Yıldır Yerinde Sayıyor
Türkiye’nin kişi başına geliri de hem bu düşük büyüme oranları hem de dolar kurundaki hızlı artış dolayısıyla son altı yıldır 2008’deki seviyenin çok da üzerine çıkamadı. (bkz: Üçe Katladık Dediler Altı Yıldır Yerinde Sayıyor: Kişi Başına Düşen Gelirin Hazin Öyküsü)

tr_kisi_basi_gelir_2002-2014

2014 için açıklanan kişi başına düşen gelir 10.404 dolar oldu. Bu, hem OVP’de 2014 için öngörülen 10.537 dolarlık hedefin hem de 2013’teki 10.822 dolarlık kişi başına gelirin ve hatta altı yıl önceki yani 2008’deki 10.483 dolarlık kişi başına düşen gelir seviyesinin de altında bir rakam. Yani kişi başına düşen gelir 2008’den beri, tam altı yıldır yerinde sayıyor.

Eğer 2015 için dolar kuru ortalaması daha senenin başında ulaştığı 2.60 TL’lik seviyeler civarında olur ve OVP’de öngörülen 2.28’lik seviyenin oldukça üzerinde seyrederse, 2015 sonunda Türkiye’de kişi başı gelirin 10 bin dolarlık psikolojik sınırın altına düşmesi söz konusu. Tüm göstergeler, 2007 sonrası dönemde, AKP hükümetinin “ekonomik mucize” yarattık, “çok hızlı büyüdük” söylemlerinin aksine Türkiye ekonomisinin oldukça vasat bir performans sergilediğini ortaya koyuyor. 2015’ten itibarense Türkiye ekonomisinin vasatın da altına düşmesi ve ekonomik büyüme hikâyesinin tersine dönmesi söz konusu.

Türkiye Ekonomisinin Dünyadaki Payı Ne Kadar?
“Ortalama Ülke Türkiye”

Daha önceki bir yazımda Türkiye’nin ekonomik ağırlığının dünya toplamına oranını incelemiş ve Türkiye’nin satın alma gücü paritesine (SAGP) göre milli gelirinin dünyanın toplam milli gelirine oranının 1987’den bu yana %1.42 ila %1.24 arasında salındığını ama %1.42’lik seviyeyi hiçbir zaman geçemediğini dile getirmiştim. (bkz: Türkiye Ekonomisinin Dünyadaki Payı Ne Kadar? Ortalamayı Geçememenin Hazin Öyküsü)

Aşağıdaki grafikte de görülebileceği gibi 1987’de dünyanın %1.41’ine denk gelen Türkiye’nin milli geliri, 1994, 1999, 2001 ve 2009 ekonomik krizlerinde %1.3 civarı ve altına düşmüş, aradaki toparlanma süreçlerinde de 1998, 2011 ve 2013’te toplam üç kez yine en fazla %1.42 seviyesine çıkabilmiştir. %1.42, Türkiye’nin dünya ekonomisi içinde bugüne kadar ulaşabildiği en yüksek paydır. 2014 sonunda Türkiye’nin milli gelirinin tıpkı 1987’deki gibi dünya toplamının %1.41’i oranında olması, Türkiye’nin ekonomik büyüme oranının 1987’den bu yana ancak dünya ortalaması kadar olduğunu, yani ortada çok da övünülecek bir ekonomik büyüme hikayesinin bulunmadığını gösteriyor. Kısacası, Türkiye için bahsi geçen ekonomik mucizenin aslında hiçbir zaman gerçekleşmediğini söyleyebiliriz.

TR_MilliGelir_Dunyaya_Orani

Türkiye’nin kişi başına düşen geliri de aşağı yukarı hep dünya ortalamasında seyretmiştir. Bugün de nominal bazda Türkiye’nin kişi başına düşen gelirinin, dünya kişi başına düşen gelir ortalaması olan 10.500 dolar civarına denk geldiğini göz önünde bulundurursak, Türkiye’nin ekonomik anlamda ortalama bir ülke olduğunu, hatta kişi başına düşen gelirinin neredeyse tam olarak dünya ortalamasını yansıttığını ifade edebiliriz.
Okumaya devam et

İş Güvenliği Önündeki Hukuki Engellere Karşı İş Yeri Denetiminin Müşterekleştirilmesi

(Bu yazı 23 Ocak 2015 tarihinde Mimar Sinan Üniversitesi’nde gerçekleştirdiğim “Ekonomik Büyüme İş Kazalarının Bedeli Mi? Tuzla Tersaneleri ve İş Cinayetleri” başlıklı sunumumun ilk bölümünden derlenmiştir ve 20 Mart 2015 tarihinde Research Institute on Turkey riturkey.org sitesinde yayınlanmıştır)

Bildiği gibi Türkiye’de yılda ortalama 1500’e yakın işçi çalışırken ölüyor. 1992 yılından bu yana sadece Tuzla tersaneler bölgesinde en az 160 işçi iş cinayetleri sonucu yaşamını yitirdi. Aşağıdaki tabloda da görebileceğiniz gibi Tuzla tersaneler bölgesinde iş cinayetleri üzerine saha çalışması yaptığım yıllar olan 2010’da Türkiye genelinde 1454, 2011’de de 1563 işçi iş kazalarında hayatını kaybetti. İş kazaları konusunda toplumsal duyarlılığı artırmaya ve kamuoyu oluşturmaya çalışan sivil toplum kuruluşu İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin açıklamasına göre de bu sene 301’i Soma’da olmak üzere 1886 işçi iş kazalarında hayatını kaybetti.

Tabii bu veriler sadece ulaşabilen, kaydı tutulabilen işçi ölümlerinin sayısını yansıtıyor. Uluslararası çalışma örgütü (ILO) gerçek rakamın bunun iki katına yakın olabileceğini tahmin ediyor.

Tabloda da görülebileceği gibi Avrupa istatistik kurumu Eurostat’ın verilerine göre Avrupa’da ölümlü iş kazalarının oranı yüz binde 2. Türkiye’de 2013’te bu oran 12 idi. Soma’daki işçi katliamının yaşandığı bu yıl ise bu oranın yüz binde 16 olduğu tahmin ediliyor. Yani Türkiye’de AB ortalamasının yaklaşık 6 ila 8 katı kadar ölümlü iş kazası meydana geliyor.

Microsoft PowerPoint - ISTAG_Tuzla_Sunum_Murat.ppt [Compatibilit

İş Kazalarının Tanımı ve Tespiti Önündeki Engeller
Üzeri örtülen ve duyulmayan ölümlü iş kazaları olduğu gibi, neyin iş kazası neyin ecel ile ölüm neyin iş ile ilgisi olmayan kaza olarak tanımlandığı da ayrı bir tartışma konusu. Örneğin iş yerinde gerçekleşen intiharlar veya iş yeri çıkışında trafik düzenlemesi olmadığı için karşıdan karşıya geçen işçinin araç çarpması sonucu hayatını kaybetmesi de iş kazası olarak tanımlanması gerekirken genellikle öyle tanımlanmıyor. Bir yandan iş kazalarının tanımını genişletmek konusunda tartışmalar devam ediyor.

Bir yandan da Türkiye’de uzun yıllardır bu olaylarda işverenlerin ihmal, sorumluluk ve kasıtları olduğunu vurgulamak için işçi ölümlerinin kaza değil “cinayet” olarak tanımlanması gerektiğine dair mücadele sürüyor. Bu mücadele tabii sadece söylemsel bir mücadele değil aynı zamanda hukuki bir mücadele. Zira ölümlü yaralanmaların kaza değil cinayet olarak tanımlanması, işverenlerin maddi tazminat ile meseleyi kapatabilmesinin önüne geçerek işverenler için çok daha ağır ve caydırıcı hukuki yaptırımlar uygulanmasını talep ediyor.

Bir başka siyasi ve hukuki mücadele de iş sırasında kanserojen maddelerin kullanımı, sağlıksız hava koşullarında çalışmak gibi işe bağlı hastalıklardan kaynaklı olarak uzun vadede gerçekleşen ölümlerin de iş kazası olarak kategorize edilebilmesi için sürdürülüyor. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’nun verilerine göre dünyada her yıl 300 bin işçi iş yerinde gerçekleşen bir kaza sonrasında kısa süre içinde hayatını kaybederken bundan çok daha fazlası yani 2 milyon işçi, geçmişteki çalışmaları dolayısıyla maruz kaldıkları işe bağlı hastalıklar sonucunda hayatını kaybediyor. Türkiye’de Sosyal Güvenlik Kurumu’nun resmi verilerine göre ise bu 2 milyon kişi içinden Türkiye’de işe bağlı hastalıklar dolayısıyla hayatını kaybeden sadece iki kişi var!

Özetle, resmi rakamlar veya sivil toplum örgütlerinin kendi sınırlı imkanlarıyla topladıkları veriler ölümlü iş kazalarının ancak bir bölümünü yansıtabiliyor. Dolayısıyla buradan, ILO’nun ölümlü iş kazalarına dair gerçek sayının açıklanandan çok daha yüksek olduğu yönündeki tahminin yerinde bir tespit olduğu sonucu çıkarabiliriz.
Okumaya devam et

New York Merkezli “Türkiye Araştırmaları Enstitüsü” (Research Institute on Turkey) Çalışmalarına Başladı

rit_logo

New York merkezli araştırma kooperatifi “Türkiye Araştırmaları Enstitüsü” (Research Institute on Turkey) çalışmalarına başladı.
Toplumsal dönüşüm hedefiyle müşterekleştirme pratikleri üzerine çalışan araştırmacı, sanatçı, yazar, mimar, biliminsanı ve aktivistlerin bir araya geldiği disiplinlerarası bir araştırma kooperatifi olan RIT-Türkiye Araştırmaları Enstitüsü, amacını “çoğulcu, eşitlikçi ve demokratik bir Türkiye’nin inşasına katkıda bulunmak” olarak tanımlıyor.
Ekonomik ve sosyal adalet, toplumsal cinsiyet ve cinsel haklar, kültürel ve politik tanınma ve ekolojik sürdürülebilirlik alanlarında eleştirel ve tarihsel bir perspektif sunmayı hedefleyen RIT-Türkiye Araştırmaları Enstitüsü bu doğrultuda derinlemesine, konu odaklı araştırma ve siyasal analizler, yaratıcı etkileşim projeleri, kolektif öğrenme faaliyetleri ve çeşitli gruplarla işbirliği aracılığıyla yerele dair, somutlaşmış bilgi üretmeyi amaçlıyor.

Enstitü’nün güncel çalışma alanları şöyle:
* Kentsel Adalet ve Şehir Hakkı
* Emek ve Finans
* Kolektif Hafıza

rit_acilis_sayfasi

Enstitü radikal araştırmaların gerekliliğinin altını çiziyor:
“Otoriter ve neoliberal politikalar, giderek artan bir biçimde Türkiye’de ve dünyada güncel araştırma faaliyetlerini biçimlendiriyor. Siyasi ve finansal baskılar, araştırmacıları aciliyeti olan toplumsal konu ve sorunlarla ilgilenmekten alıkoyuyor. Araştırma projeleri gün geçtikçe daha da hayalgücünden yoksun ve muhafazakar bir tonda gerçekleştiriliyor. Dikkate değer görüşler maddi destekten yoksun bırakılarak kenara itiliyor. Sıradışı radikal araştırma faaliyetlerinin, eleştirel karar alma mekanizmaları, yaratıcı kamusal etkileşim ve eğitim etkinliklerinin geliştirilmesi için bir zorunluluk olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle Türkiye Araştırmaları Enstitüsü’nde geleneksel olmayan, farklı disiplinleri işbirliği içinde bir araya getiren alternatif araştırma ağları oluşturmaya çalışıyoruz.”

Enstitünün amaçları şöyle sıralanıyor:
* Yeterince çalışılmamış ve önceliği olan konuları ele almak
* Akademinin geleneksel disipliner sınırlarının ötesine geçen disiplinlerarası yaklaşımları ve yöntemleri kullanmak
* Yeni çalışma grupları kurmak, kurumlar arası çalışma grupları oluşturmak ve kolektif eylemleri desteklemek.
* Sivil toplumla sistematik ve yaratıcı bir şekilde etkileşime geçmek
* Yeni bir entelektüel alan açarak kolektif enerjiyi ve kapasiteyi birleştirmeyi, araştırmacılar ve uygulayıcılar için gerekli kaynakları sağlamayı amaçlıyoruz.”

RIT-Türkiye Araştırmaları Enstitüsü, mevcut kurumsal-hiyerarşik think-tank (düşünce kuruluşu) modeline yeni bir alternatif olarak “bir kooperatif olarak araştırma enstitüsü” modelini öneriyor.
Enstitünün çalışmalarını http://riturkey.org/tr web sitesinden,
https://www.facebook.com/ResearchInstituteOnTurkey adresindeki facebook sayfasından ve https://twitter.com/RIoTurkey twitter hesabından takip etmek mümkün.

İş Kazaları Ekonomik Büyümenin Bedeli Mi? Tuzla Tersaneleri ve İş Cinayetleri

mimar_sinan_sunum_afisi23Ocak Mimar Sinan Üniversitesi Fındıklı Kampüsü Video Konferans Salonu’nda “iş kazalarını” tartışacağımız sunuma, İstanbul’da bulunan tüm dostları bekleriz…

“Bu sunumda Türkiye’deki ekonomik büyümenin ölümcül sonuçlarına odaklanacağız. AKP hükümetinin kısa vadede ekonomik büyümeyi en büyük öncelik olarak dayatan neoliberal söylem ve eylemlerinin bir sonucu olarak Türkiye’de kronikleşen iş cinayetlerini tartışacağız. Ekonomiye dair önceliklerini çok kısa vadede, krediye ve dış kaynağa bağımlı büyüme ve Gayri Safi Milli Hasıla’yı en hızlı biçimde artırma yönünde belirleyen AKP hükümetinin ve bu önceliklerle hareket eden işverenlerin, iş güvenliğini, iş sağlığını, eğitim ve teknoloji yatırımlarını uzun vadeli birer külfet, hatta birer “lüks” olarak gören ve göz ardı eden politikaları Türkiye’de emeğin zaman ve mekân sıkışmasına maruz kalmasına yol açıyor. İşi bir an önce bitirme, kârı maksimize etme telaşı, işçilerin yaşam hakkının önüne geçiyor. Bugün resmi rakamlara göre yılda 1.500’e yakın işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği, yüz bin işçide 12 işçinin canından olduğu, yani iş cinayetlerinin Avrupa Birliği ortalamasının 6 katı kadar gerçekleştiği Türkiye’de iş cinayetlerinin neden “doğal” olmadığını, “işin fıtratının” değil siyasi ve ekonomik birtakım tercihlerin bir sonucu olduğunu tartışacağız.
Sadece 2008 yılında 26 kişinin, bugüne kadar da 160 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği ve Türkiye’de iş cinayetlerinin sembolü haline gelen Tuzla tersanelerinde gerçekleştirdiğim etnografik çalışmamdan yola çıkarak iş cinayetlerinin Tuzla’daki tersaneciler tarafından yine de nasıl “doğallaştırılmaya” çalışıldığını sorgulayacağız. Yeterli tasarruftan, teknolojik ve eğitimsel birikimden, uzun vadeli bir programdan yoksun tersanecilerin yalnızca ucuz iş gücüne ve banka kredilerine dayanan kısa vadeli büyüme modelindeki ısrarlarının işçilerin yaşamları üzerindeki hayati sonuçlarını inceleyeceğiz. İşçilerin örgütlenme ve hayatlarına sahip çıkabilmelerinin önündeki hukuki ve polisiye engellerin her geçen gün biraz daha arttığı bugünlerde iş sağlığı ve güvenliğine dair denetimleri, işverenden ücret alan iş sağlığı hekimlerine, denetim şirketi ve uzmanlarına devreden hükümetin politikalarına nasıl karşı koyabileceğimizi soruşturacağız. Son olarak, ancak Soma gibi çok büyük çaplı kazalar olduğunda hatırlanan işçilerin aslında sürekli devam eden tekil iş cinayetleri, yaralanma, sakat kalma, ücret alamama ve çalışan yoksulluğuyla baş başa kalma gibi sorunlarının neden gündemde geri planda kaldığı sorusuna yanıt arayacağız ve sınıfsal farklılıkların iş cinayetlerine ve işçilerin sorunlarına yaklaşım ve ilgide yol açtığı ayrışmaları incelemeye çalışacağız.”

Türkiye Ekonomisinin Dünyadaki Payı Ne Kadar? Ortalamayı Geçememenin Hazin Öyküsü

ulkelerin_milli_gelirinin_dunya_milli_gelirine_orani_data1Bir önceki yazımızda Türkiye’de kişi başına düşen milli gelirin 10 bin dolar civarında takılıp kaldığını, AKP’li yöneticilerin de çareyi milli geliri başka bir yönteme, -satın alma gücü paritesine- göre ifade etmekte bulduklarını dile getirmiş; AKP’lilerin böylece bir sözde başarı hikayesi yaratmak için işlerine gelen ekonomik göstergeleri öne çıkartıp işlerine gelmeyenleri görmezden geldiklerini ve manipülasyon yaptıklarını belirtmiştik. (bkz: “Üçe Katladık” Dediler, Altı Yıldır Yerinde Sayıyor: Kişi Başına Düşen Gelirin Hazin Öyküsü”)

Şimdi dilerseniz bu tartışmaya devam edelim ve Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yerine dair daha gerçekçi ve karşılaştırmalı verilere bakalım. Zira dünya ülkeleriyle karşılaştırmalı veriler AKP’nin “ekonomik büyüme mucizesi” adı altında dillendirmekten büyük haz duyduğu hikâyenin içinin aslında ne kadar boş olduğunu gözler önüne seriyor.

Bahsedeceğim veriler IMF’nin Ekim 2014’te açıkladığı son güncel öngörülerini de kapsayan ve 1980’den bu yana tüm dünya ülkelerini ve ülke gruplarını belli başlı makro ekonomik kriterlere göre karşılaştırma imkanı sunan veri seti ve görselleştirme araçlarına dayanıyor. (bkz: IMF World Economic Outlook October 2014)

Bu verilere göre 1980 askeri darbesiyle ekonomisi de darbe alan Türkiye 80’li yılların ortasına doğru toparlanıyor ve Türkiye’nin Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP) bazlı toplam milli geliri 1987 yılı itibariyle dünyanın toplam milli gelirinin %1.41’ine ulaşıyor. 1994 ve 2001 krizlerinde dünya milli gelirinin %1.3’ünün altına düşen Türkiye’nin toplam milli geliri çeşitli iniş çıkışlar yaşadıktan sonra bugün ne kadar olmuş dersiniz? IMF’nin 2014 yılı sonu öngörüsüne göre Türkiye’nin toplam milli geliri dünyanın toplam milli gelirinin %1.41’i kadar. Evet, 1987 ile tamı tamına aynı oran. Bu verilerin hepsi IMF’in kendi sitesinde mevcut. Türkiye’nin dünya ekonomisi içinde bugüne kadar ulaşabildiği en yüksek pay da aşağı yukarı bu kadar. 1987-2014 arasında Türkiye’nin milli geliri dünya milli gelirinin %1.42’sini geçememiş. Üst sınır bu olmuş. Kısacası 1987’den bu yana, yani son çeyrek yüzyıl içinde Türkiye’nin milli gelirinin dünyadaki payının değişmediğini, kısacası Türkiye’nin bu dönemde ancak dünya ortalaması kadar büyüdüğünü söyleyebiliriz. AKP’nin bir şansı 2001 krizi sonrası yaşanan küçülmeden hemen sonra iktidara gelmesi, dolayısıyla 2001’e göre Türkiye’nin dünyadaki payını artırmış gözükmesinden ileri geliyor. Hâlbuki biraz daha geçmişe gittiğimizde aslında AKP’nin Türkiye’yi ancak 1987’deki seviyeye getirebildiğini görüyoruz.

Aynı incelemeyi başka ülkeler için yapınca durum daha net ortaya çıkıyor.
Güney Kore’nin milli gelirinin dünyaya oranı 1980’lerin başında neredeyse Türkiye’nin yarısı kadar. 1987’de %1.09 (Türkiye’den daha az). Bugün ise Güney Kore’nin dünyadaki ekonomik ağırlığı 1987’ye göre %53 artırarak %1.67 olmuş.

Endonezya’nın milli geliri 1987’de dünyanın %1.76’sı, 2014’te %2.34’ü (artış %33)
Tayvan’ın milli geliri 1987’de dünyanın %0.72’si, 2014’te %0.96’sı (artış %33)
Hindistan’nın milli geliri 1987’de dünyanın %3.51’i, 2014’te %6.80’i (artış %93)
Singapur’un milli geliri 1987’de dünyanın %0.21’i, 2014’te %0.42’si (artış %100)
Vietnam’ın milli geliri 1987’de dünyanın %0.22, 2014’te %0.48’i (artış %118)
ve Çin’in milli geliri 1987’de dünyanın %3.83’ü, 2014’te %16.48’i (artış %330)

ulkelerin_milli_gelirinin_dunya_milli_gelirine_orani_grafik

Görüldüğü gibi gelişmekte olan yukarıdaki birçok ülke dünyadaki ekonomik ağırlıklarını çeyrek yüzyıl içinde %33 ila %430 civarında artırmışken Türkiye’nin dünyadaki ekonomik ağırlığı hiç değişmemiştir. Tabii, Türkiye’nin 1987’den beri dünyadaki ekonomik ağırlığının pek değişmemiş olması bundan sonra da değişmeyeceği anlamına gelmiyor. Peki, Türkiye’nin ekonomik büyümesine dair gelecek projeksiyonları nasıl?

Büyüme Hikâyesinin Sonu
Yine IMF’nin Ekim ayında yaptığı son güncellemelere göre ekonomisi 2012’de %2.1 ve 2013’te %4 büyüyen Türkiye, 2014’te yalnızca %3 civarında büyüyecek. IMF Türkiye’nin 2015’te de %3 kadar büyüyebileceğini, 2016’da %3.7 büyüme olacağını, takip eden 2017, 2018 ve 2019 yıllarında da büyümenin %3.5’i geçmeyeceğini öngörüyor. IMF’nin öngörüsüne göre 2019’da Türkiye’nin dünyadaki ekonomik ağırlığı %.1.38 olacak, yani çok fazla bir değişiklik olmadığı gibi, bugünkü %1.41’lik orana göre bir miktar da gerileme yaşanacak.

Türkiye’nin tarihsel olarak yıllık ortalama büyümesinin %4.5 ila %5 civarında olduğunu göz önünde bulundurursak 2019’a kadarlık dönem için öngörülen büyüme oranlarının Türkiye’nin potansiyel ve tarihsel ortalamalarının çok çok altında olduğunu görebiliriz. Bu gelecek projeksiyonu AKP’nin “2023’te dünyanın ilk on ekonomisi arasına gireceğiz” söyleminin büyük bir fiyaskoyla sonuçlanacağını gösteriyor. (IMF’nin son güncel Ekim 2014 raporuna göre Türkiye 2019 yılına kadar dünya sıralamasında 17. ve 18.lik arasında gidip geldikten sonra 2019’da dünyanın en büyük 17. ekonomisi olacak, yani bugünkü sıralamalarda Türkiye adına büyük bir değişiklik yaşanmayacak.)

Türkiye’nin yıllık nüfus artışının %1 civarında olduğunu da hesaba katar ve kişi başına düşen milli gelir artışını hesaplamak için nüfus artışını ekonomik büyümeden çıkarırsak geriye elimizde yıllık %2 – 2.5 civarında bir kişi başına düşen gelir artışı kalıyor.

Bu oranda kalan bir kişi başına düşen gelir artışı, Türkiye’nin zengin ülkelerle arasındaki gelir uçurumunu kapatmayacağı gibi artıracaktır. Zira örneğin 40 bin dolar geliri olan ve nüfus artışı çok yavaş ve sıfıra yakın zengin bir ülkenin %1 civarında büyümesi kişi başına gelirini 400 dolar artırırken, Türkiye’nin 10 bin dolarlık gelirini aynı miktarda artırması için, yıllık %1 nüfus artışını da göz önünde bulundurursak en az %5 büyümesi gerekmektedir. Böylece (döviz kurunun sabit kalması koşuluyla) kişi başına gelir %5 – %1 = %4 kadar artacak ve bu %4’lük artış da 10 bin dolarlık kişi başına geliri 400 dolar artıracaktır. Kısacası hükümetin orta vadeli programında Türkiye için hedeflediği %5’lik büyüme oranı sadece zengin ülkelerle aradaki farkı sabit tutmak için gereken büyüme miktarıdır. Kaldı ki, 2014 için açıklanan verilerin de gösterdiği gibi Türkiye’deki büyüme oranı %5’in oldukça altına düşmüş durumda. 2014’te Türkiye’nin öngörülen %3 büyüme oranını dahi yakalayamayacağı ve kişi başına düşen gelirin de kur artışından dolayı 300-400 dolar kadar azalacağı tahmin ediliyor.

Bu noktada dilerseniz IMF’nin Avrupa Birliği için 2019’a kadar öngördüğü büyüme oranlarına da bir göz atalım. IMF’ye göre AB 2014’te %1.6, 2015’te %1.8, 2016-2019 arasında da yıllık %1.9 büyüyecektir. AB’de nüfus artış oranının %0.2 gibi Türkiye’den çok daha düşük olduğu göz önünde bulundurulursa AB’de 2014-2019 arasında yıllık %1.5 – 1.7 gibi bir kişi başına düşen gelir artışı öngörülüyor. Bugün itibariyle AB’de kişi başına düşen ortalama nominal milli gelir 34 bin dolar civarındadır. Yani Türkiye’nin nominal milli gelirinden yaklaşık 23.500 dolar daha fazla. AB’de kişi başına gelirin yılda %1.5 artması durumunda (ki bu yılda 500 dolarlık bir artış demek) sadece aradaki bu 23.500 dolarlık farkı korumak için bile Türkiye’nin 10 bin dolarlık kişi başına gelirini yılda %5 artırması yani ekonominin yılda ortalama %6 büyümesi gerekiyor. Yine hatırlatmak gerekirse bu sadece aradaki farkın açılmaması için gerekli oran. Halbuki tüm öngörüler ve göstergeler Türkiye’de ekonomik büyümenin önümüzdeki yıllarda bu %6’lık oranın yarısına dahi ulaşamayacağını gösteriyor.

Kısacası, başlıca yatırımları inşaat ve turizm alanlarından ibaret kalan, cari açığı kapatmak için yabancı sermayeyi Türkiye’ye çekmekten başka çaresi olmayan AKP ekonomi yönetimi, imam-hatip okulu açmayı eğitim, öğrencilere tablet bilgisayar dağıtmayı da bilim ve teknoloji yatırımı zannetmeye devam ettiği sürece Türkiye’nin zengin ülkelerle arası açılmaya devam edecek. Aynı dönemde, tıpkı Güney Kore örneğinde olduğu gibi hızla büyüyen Doğu Asya ülkeleri de birer birer Türkiye’yi gelip geçecek. Türkiye’nin ekonomik büyüme hikâyesi sönümlendikçe AKP’nin yükselen toplumsal tepkiye karşı baskıyı artıracağını öngörmek ise zor değil. Son dönemlerde hükümetin anaokullarından liselere tüm bir eğitim sistemini, sorgulayan ve eleştiren değil her koşulda itaat eden bireyler yetiştirmek üzere yeniden şekillendirmek için var gücüyle çabalaması da AKP’lilerin kendilerinin de “ekonomik büyüme” masalının artık son bulduğunun farkında olduklarını gösteriyor. Zira geleceği artık bir umut değil tehdit olarak görüyorlar ve iktidarlarını korumak için kendilerine sorgusuz sualsiz tabi olacak bireyler yetiştirmenin derdine düşmüş durumdalar. Zaman ne gösterecek yine de bilinmez ama tarihin bugüne kadar gösterdiği, gerici muktedirlerin baskıyla ve zorla beyhude iktidara tutunma çabalarının her daim insanlığın değişime olan tutkusu, özgür düşünce, bilim ve demokrasi mücadelesi karşısında yenilgiye mahkûm olduğu…

“Üçe Katladık” Dediler, Altı Yıldır Yerinde Sayıyor: Kişi Başına Düşen Gelirin Hazin Öyküsü

turkiye_kisi_basina_gelir_2002-2014( * Grafiği büyütmek için üzerine tıklayınız)

Malum AKP’li yetkililer işlerine gelen ekonomik göstergeleri öne çıkarıp işlerine gelmeyeni görmezden gelme konusundaki maharetleriyle tanınıyorlar. Bilindiği gibi Türkiye’de 2002 yılında 3.492 dolar civarındaki kişi başına düşen gelir 2008 ekonomik krizi öncesinde 10.483 dolar seviyesine ulaşmış, AKP de uzun bir süre boyunca “kişi başına düşen geliri üç katına çıkardık” hikâyesiyle propaganda yapmıştı.

Bu konudaki çarpıtma ekonomistler arasında ciddi tartışmalara neden olmuştu. 2012 yılının Haziran ayında “milli geliri üç buçuk katına çıkardık” diyen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’i uyaran ekonomi profesörü Dani Rodrik, dolar bazlı “nominal” milli gelir artışının aldatıcı olduğunu, uzun bir süre boyunca Türk lirasının Amerikan doları karşısında değerini koruduğu bir ortamda sadece enflasyondaki artışın bile milli gelir artışı gibi yansıdığını vurgulamıştı. Rodrik, 2002-2012 yılları arasında gerçekleşen reel milli gelir artışının %350 değil %63, kişi başına düşen milli gelir artışının da yalnızca %43 olduğunu belirtmişti.
(Bu tartışmanın güzel bir özeti ekonomi yazarı Uğur Gürses’in bloğundaki şu yazıda mevcut: bkz: “Milli Gelirdeki Artış Oranı Ne?” )

Yukarıdaki grafikte de görüldüğü gibi kişi başına düşen milli gelir, Türk Lirası Amerikan Doları karşısında suni olarak değerlenirken çok hızlı artarak 10.500 dolar civarına yükselmiş, ancak 2008 krizinin etkisi ve 2010’dan sonra TL’deki değer kayıplarının başlamasıyla son altı yıldır bir takım iniş çıkışlar olmakla beraber bir daha 10.500 dolar civarının pek üzerine çıkamamıştır. Hem hükümetin “Orta Vadeli Plan”ı hem de IMF’nin hesaplamaları Türkiye’de kişi başına düşen gelirin, eğer döviz kurlarında ciddi bir değişiklik olmazsa, 2014 sonu itibariyle 10.518 dolar olacağını öngörüyor. Bu geçen yıl yani 2013 sonundaki 10.807 dolarlık kişi başına düşen gelirin de altında. Yani geçen yıla göre nominal gelirde bir düşüş söz konusu. Kısacası bu resimde görünen Türkiye’nin altı yılda bir arpa boyu yol kat edemediği.

Hal böyle olunca, AKP’lilerin aklına bu kez milli geliri bir başka yöntemle hesaplamak ve ülkeler arasındaki kur farkı ve fiyat düzeyi farklılıklarını ortadan kaldıran ve kişilerin gelirini kendi ülkeleri içinde harcadıklarını varsayan “satın alma gücü paritesine” (SAGP) göre ifade etmek geldi. (SAGP’nin ayrıntılı ve örnekli bir açıklaması için Mahfi Eğilmez’in “Satın Alma Gücü Paritesi Nedir?” yazısına bakılabilir.) Örneğin Temmuz ayında yaptığı bir açıklamada Bakan Ali Babacan “Son rakamlara bakıldığında satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen milli gelirimiz 19 bin doları aşmış durumda. Bu Japonya ve AB ortalamasının yüzde 60’ı kadar bir refah seviyesi demek” şeklinde konuşmuştu. (bkz: “Babacan Kişi Başı Milli Geliri Açıkladı”) Bu noktada kendisine iki soru yöneltmek gerekiyor.

1) IMF’nin 2014 öngörülerine göre gerçekten de Türkiye’nin yıl sonunda SAGP bazında kişi başına düşen milli geliri 19.555 dolar. Aynı öngörü Japonya için 37.683, AB için ise 35.849 dolar. (Son güncel IMF verilerine şu linkten bakılabilir: “IMF World Economic Outlook October 2014“) Şimdi dört işlem kullanarak basitçe 19.555’i sırasıyla bu sayılara böldüğümüzde karşımıza %52 ve %54 oranları çıkıyor. Yani Türkiye’nin 2014 sonunda SAGP bazında kişi başına düşen milli geliri Japonya’nın %52’si ve AB’nin %54. Peki ne zamandan beri 52 veya 54, 60’a eşit oldu? İlk soru bu.

2) İkinci ve daha önemli soru ise şu. Evet, doğru, Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP), milli geliri, piyasadaki döviz kuruna göre değil o ülke içindeki alım gücüne göre hesaplayarak reel ekonomik büyümeyi daha yakın biçimde yansıtan bir sonuç ortaya koyuyor. Zira aslında ekonomi 2008’den beri büyümeye devam ediyor. Ancak Türk lirası dolar karşısında değer yitirdiği için bu nominal kişi başına düşen gelir artışını götürüyor ve 2008’den beri kişi başı milli gelir hiç artmıyormuş gibi gözüküyor. Hâlbuki SAGP bazında 2008’de 15.722 dolar olan kişi başı milli gelir 2014’te 19.555 dolara ulaşmış. Yani ekonomi büyümüş. Peki, ekonomik büyümeye dair daha sağlıklı veri sunan SAGP’yi kullanmak yeni mi aklınıza geldi? İkinci soru da bu.

Dilerseniz bu ikinci soruya hep birlikte cevap arayalım. Durum şu. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında SAGP bazında kişi başı milli gelir zaten 10.324 dolar imiş (Hatırlatmak gerekirse aynı yıl, dolar kurunu da hesaba katan kişi başına düşen nominal gelir 3.492 dolar idi). 2008 yılına yani, AKP’lilerin “milli geliri üçe katladık” dedikleri ve kişi başına düşen nominal milli gelirin ilk kez 10 bin doları aştığı yıla geldiğimizde SAGP bazlı milli gelirin 15.722 dolara çıktığını görüyoruz. Eğer SAGP hesabını kullansalardı, “ekonomiyi üç kat büyüttük” dedikleri dönemde aslında SAGP bazında kişi başına düşen gelirin yalnızca %52 arttığını söylemeleri gerekecekti. Yine Bakan Mehmet Şimşek’in “milli geliri üçe katladık” dediği 2012 yılı ortasına geldiğimizde ise SAGP bazlı kişi başı milli gelirin 18.000 dolar civarına ulaştığını görüyoruz. Bu da 2002’den beri %74’lük bir artışa denk geliyor, yani %300 değil! Ne var ki, yazının başında belirttiğimiz gibi Türk Lirası Dolar karşısında değer kaybettiği için kişi başına düşen nominal gelir 2008’den beri 10.500 dolar civarına takılıp kalmış durumda ve altı senedir de artmıyor, ekonomi hiç büyümüyormuş gibi gözüküyor. İşte tam da bu sırada AKP’lilerin aklına milli geliri bundan böyle SAGP bazında ifade etmek geliyor, çünkü 2008 sonrasında artan gösterge o. Böylece piyasadaki reel dolar kurunu da hesaba katan nominal milli gelir hesabı gidiyor, yerine SAGP hesabı geliyor. Yani AKP’lilere göre “milli geliri üçe katladık” derken Türk Lirası’ndaki suni değerlenmeyi hesaba katmak doğru ve yerinde bir yaklaşım ancak “2008’den beri kişi başına milli gelir hiç artmadı” derken Türk lirasının değer yitirmesini hesaba katmak doğru bir yaklaşım değil!

Bu mantık aslında en çok Nasreddin Hoca’nın meşhur “kazan doğurdu” hikâyesini çağrıştırıyor: Bir gün Nasreddin Hoca komşusundan kazanını ödünç alır. Aradan vakit geçer. Hoca, komşusuna kazanını iade ederken içine bir küçük kazan daha koyar. Komşusu şaşırır: “Hocam bu ne?”. Hoca, “senin kazan doğurdu” der. Bir süre sonra hoca yine komşusuna uğrar ve kazanını ödünç ister. Komşu bu kez hevesle kazanını hocaya verir. Aradan bir hayli vakit geçer ancak hocadan bir daha ses çıkmaz. Sonunda komşusu hocanın kapısını çalar ve kazan ne oldu diye sorar. Hoca: “Senin kazan sizlere ömür” der. Komşu sinirlenir: “Hocam, hiç kazanın öldüğü görülmüş şey mi?” der. Hoca çıkışır: “Birader, kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne niye inanmıyorsun?”

AKP’nin ekonomi anlatısındaki kazan Türk lirasının değeridir. Türk lirası suni biçimde değerlenirken milli gelir hesabına katılır. Böylece kişi başı milli gelir %300 artmış gözükür, kısacası kazan doğurmuştur. Ancak daha sonra Türk Lirası hızla değer kaybetmeye başlar. Döviz kurunu hesaba kattığımızda kişi başına milli gelir artık hiç artmamaktadır. Yani kazan ölmüştür. Kazanın doğurması işine gelen hükümet kazanın öldüğünü bir türlü kabul etmemektedir. Bu durumda 2008 sonrası için hesaplama biçimi değiştirilip içinde “kazanı” yani Türk lirasının değerini göz önünde bulundurmayan yeni bir “başarı” hikâyesi yaratılır. Kısacası mantık şöyle işlemektedir: “Ekonomik göstergelere bakalım, en çok hangisine göre olumlu bir artış varsa onu seçip kullanalım.” Gerçekten harika bir mantık!

Tabii, burada bir ülkenin zenginliği hesaplanırken kişi başına düşen nominal gelir mi yoksa SAGP bazlı milli gelir mi daha “doğru” bir göstergedir sorusu sorulabilir. Bu soru hali hazırda ekonomistler arasında da süregiden bir tartışma konusu. Ancak bu tartışma bu yazının sınırlarını aşıyor. Türkiye’deki sorun ise milli gelir hesabına dair bu farklı yöntemleri AKP’nin kendi sözde başarı söylemini kurarken işine geldiği gibi kullanmasıyla ilgili. Böylece AKP ekonomi yönetimi, durum ve şartlara göre işine gelen göstergeyi kullanıp işine gelmeyeni göz ardı ediyor ve bizlere ekonominin çok iyi durumda olduğu masalını anlatarak manipülasyonunu sürdürüyor.

Bu manipülasyonu bertaraf etmek için Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yerine dair daha gerçekçi ve karşılaştırmalı verilere bakmak gerekiyor. Zira dünya ülkeleriyle karşılaştırmalı veriler AKP’nin “ekonomik büyüme mucizesi” adı altında dillendirmekten büyük haz duyduğu hikâyenin içinin aslında ne kadar boş olduğunu gözler önüne seriyor. Bir sonraki yazımda Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki gerçek konumunu yansıtan bu karşılaştırmalı verileri inceleyeceğim…

Gezi’ye Dair Unuttuklarımızı Hatırlarken

2013_Taksim_Gezi_Park_protests
“Oradaki çevreci gruba sabaha karşı sert müdahaleden sonra yeter artık dedim yani.
Ben bir şey yapmasam bile yanlarında olayım dedim, hiçbirini tanımıyordum.
Arkadaşlarımla Facebook üzerinden haberleştik.
Bir önceki günden Reyhanlı olayında kopuş oldu zaten konuşuyorduk.
Siyaseti umursayıp da bir şey yapamayanlar için bir kopma noktası…”
(İnsan kaynakları çalışanı)

Gezi ile sokak siyasetine ilk kez girişen ve böylece küçük bir çevreci eylemi kitlesel bir protestoya dönüştüren kalabalıklar bir anda ortaya çıkmıştı. Bir yıl önce en çok da buna şaşırıldı. 1 Mayısların kemikleşmiş geleneksel solcu ekiplerinden olmayan ama 31 Mayıs 2013 tarihinde öndeki örgütlü grupların arkasındaki kalabalığı yaratan Gezi protestocuları ne için oradaydı? Geçen bir yıl süresince bu insanlar çeşitli vesilelerle yine sokaklara çıktı. Berkin’in cenazesini bu milyonlar sahiplendi, yine bu insanlar seçim sonrası sokaklarda oyunu çaldırmamak için sabahladı. En son olarak da 13 Mayıs Soma işçi katliamını protesto etmek için bir araya geldiler.

Ama 30 Mart yerel seçimlerinde sol, bir oy patlaması yapamadı. Bu 1 Mayıs da yine geleneksel kısıtlı solcu katılımıyla gerçekleşti. Yani Gezi dinamiğini taşıyan kesim ile sosyalist hareket bir iletişim kuramadı. En son geçtiğimiz haftalarda Gezi’nin sahiplenebileceği iki miting, Soma mitingi Kadıköy’de, Alevi mitingi de Şişli’de olmak üzere aynı gün farklı yerlerde yapıldı. Büyük kitlelerin bazı mitinglere katılmamasının açıklaması, işçi sınıfı bilinci taşımayan bir mücadele zaten devrime gidemez denerek veya orta sınıflar avantajları nedeniyle sisteme muhalif olamaz önyargılarıyla hele ki, sadece eyleme gidenler toplumsal vicdana sahiptir kibriyle yapılamaz. Alternatif bir tanı için, Gezi protestocularıyla Ağustos 2013 döneminde yaptığım görüşmelerden yararlanacağım. Bu yazıdaki amacım da bir yıl önce gerçek, doğrudan, katılımcı demokrasi isteğiyle sokağa çıkan Gezi protestocularına sözü geri vermek ve Gezi’yi kitlesel bir harekete çeviren dinamik üzerine düşünmek.

Gezinin birinci yıl dönümünde düşünülmesi gereken insanların nasıl bir harekette var olmak istedikleri olmalı, çünkü insanların nasıl bir muhalefetin içinde olmak istedikleri sistemin meşruiyetini tamamen kaybettiği kırılgan noktayı ele veriyor. İşte neoliberal düzene alternatif bir sosyal değerler yaratımı buradan esinlenmeli.

Solun ve Sağın Ötesinde: Politikleşen Apolitik
Niye siyaset Gezi’de birden bire popüler oldu? Nasıl kendisine apolitik denen veya küçük burjuva denip geçilen kesimler Gezi eylemcilerine dönüştü? Geziyi kitleselleştiren ve Kuzey Amerika’daki Occupy hareketleri gibi kısıtlı ve marjinal olmasını engelleyenler, Gezi’ye bireysel olarak veya kendi aralarında sözleşip katılanlardı. Aralarında daha önceden örgüt ve hatta eylem deneyimi bile olmayanlara niye Gezi’ye katıldıklarını sorduğumda birçok kişiden “Gezi’nin politik olmadığı ve bu yüzden katıldıkları” yanıtını almıştım. Birçok kişi de Gezi Parkı’nın merdivenlerinde ve meydandaki siyasi parti ve gruplara ait stantlara uğramayıp arka taraflardaki arkadaşlarını bulmaya gittiklerini anlatmıştı:

“Hiçbir örgütlenme içine girmedim. Gençlikten gelen bir şey -bu ilk eylemim– zaten partisiz bir eylem en mantıklısı bu” (Pazarlama müdürü)

“Herhangi bir gruba üyeliğim yok, bir partinin gençlik kolunda değilim. Ait hissettiğim politik bir görüşüm de yoktu. Üniversitede bir kez onur yürüyüşüne katıldım. Siyasi olarak bir şeylere karşı değil de, hak içindi. Bizim okuldan Cihan vardı, onun için Çağlayan adliyesinde beklemiştim. Hep birilerinin haklarını savunmak içindi. 1 Mayıs’a hiç katılmadım. Bir örgüte de katılmadım.”(Öğrenci)

Başka bir Gezi katılımcısı plastik mermiyle göğüs kısmından yaralandığını söyledikten sonra Gezi Parkı deneyimini şöyle anlatıyordu:

“Sol örgüt çadırlarına uğramadık, çünkü onlar taraf. Siyasi bir partiye de katılmadık. Tam tersine arkadaşlarla konuşayım ortamı göreyim dedik.” (Avukat)

“Bir sürü sol örgüt çadır kurmuştu. Benim elime manifesto tutuşturuldu: ‘Yeter artık bu rejim bilmem ne’ -yavaşça katlayıp cebime koydum” (Öğrenci)

Okumaya devam et