Game of Thrones (Taht Oyunları) ve Trajedi

game of thrones cersei-lannister

Tyrion’ın son sezonda Mereen şehrinin Dövüş Çukuru müsabakaları için dediği gibi:

“Dünyada zaten benim damak tadıma göre gereğinden fazla ölüm oluyor – Boş vakitlerimde bundan geri kalsam olur”

Ama yapımcılığını David Benioff ve D.B. Weiss yaptığı, George R.R. Martins’in çok satan “A Song of Fire and Ice” (Buz ve Ateşin Şarkısı/Taht Oyunları) kitap serisinden uyarlanan Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisi yayına başladığı 2011 senesinden beri her sezonda kendi kahramanlarını çekinmeden hunharca öldürmesiyle ünlü. 5. sezon finalini Mother’s Mercy (Anne’nin Merhameti) bölümü ile gerçekleştiren Game of Thrones, son sezonuyla birçok izleyicisine göre dayanılabilecek “şiddet sınırını” aşmış. Sadece sevilen karakterleri yok etmesiyle değil, dizi kitapta olsun olmasın işkence ve tecavüz sahnelerine yoğun bir biçimde yer vermesiyle oldukça eleştiri topladı. Ama aslen Game of Thrones’u içten içe bu yüzden de izlemeye devam ediyoruz.

Aristotle, Nietzsche ve Game of Thrones
Aristo Yunan trajedilerinde insanların normal dünyadakilerden daha iyi gösterildiğini söyler. Bu trajik kahramanlar Aristo’ya göre, Oedipus veya Thysestes gibi oldukça ünlü, zengin ve örnek ailelerin bireyleridir. Bir yandan da bu trajik kahramanlar seyircilerin onlarla özdeşlik kurmasını sağlayacak kadar seyirciye benzemelidir. Ancak böylece seyircilerin bu trajik kahramanların başına gelen hak edilmemiş talihsizlik ve felaketleri izlerken acıma ve korku duyması sağlanabilir (1). Game of Thrones ve kahramanları dünyaları ve deneyimleriyle iktidar kavgasının her yerde olduğu günümüz toplumunu yansıtıyor. Trajik kahraman, yine Aristo’ya göre, ne tamamen iyi ne de kötü olmalı böylece başına gelen talihsizlikler onun kusur, yetersizlik veya ahlaksızlığından dolayı değil yanlışlıkla veya şansızlıktan meydana gelmeli. Yani bir etme bulma dünyası yok. Başka türlü zaten seyircinin tamamen kahramanla özdeşlik kurması zor.

Seyircinin trajik kahramanlarla özdeşlik kurup yaşanan talihsizliklere acı, korku, endişe hissederek bu duygularından arınmasına ve gerilim atmasına katarsis deniyor. Aristo’ya göre, seyircilerde katarsis uyandıracak en trajik olaylar birbirine seven ve değer veren, birbirinin yakını olan kahramanlar arasında geçen talihsiz olaylar esnasında oluyor. Mesela, Medea kendi çocuklarını katlediyor veya Oedipus kendi öz babasının katili ve annesinin de istemeden aşığı oluyor. Bu nedenle de bu sezonun çok konuşulan dehşet sahnesi, Stannis Baratheon’un demir tahta giden yoldaki zaferi için kendi kızı, çocuk yaştaki Shireen’i Işık Tanrısına (Lord of Light) canlı canlı yakarak kurban etmesiydi (2). Üstelik sahne bölümün final sahnesi de değildi. Shireen, küçük yaşta geçirdiği Greyscale hastalığından babasının yoğun uğraşları sonucunda Taş Adam haline gelmeden ancak yüzünün yarısını kaplayan koca bir yara iziyle kurtarılabilmişti. Annesi Baratheon hanesine kusurlu bir varis vermiş olmaktan dolayı Shireen’den utanıyordu ve kendini de Stannis’e layık bir eş olarak görmüyordu. Shireen, bunca iktidar kavgasının ve savaşın içinde, babasının sağ kolu Davos’a ve Sam’in kız arkadaşı Gilly’e okuma yazma öğretme hevesindeydi. Stannis’in bile ziyaret ettiğinde huzur bulduğu odasında kitap okuyarak masumane bir hayat yaşıyordu. Ama annesi bile yanarken Shireen’in yardım çığlıklarına dayanamazken Stannis hiç duraksamadı. Cersai’nin sezon 4’ün sonlarında Oberyn’a dediği gibi:

“Dünyanın her yerinde küçük kızların canını acıtıyorlar”

game-of-thrones-shireen

Peki Stannis çok sevdiği kendi küçük kızını bilerek kendi iradesiyle yakmadı mı? Aslen bu trajik sahne Shireen’den çok Stannis’in dramı. Stannis seçim şansı bulunmadığına, Kral olmanın kaderini gerçekleştirmek olduğuna inanıyordu. Hâlbuki kızını kurban etmesine rağmen Işık Tanrısı’nın lütfundan nasiplenemeyen ve ordusu Boltonlar tarafından Winterfell’de bozguna uğratılan Stannis, sırf biricik kızının değil, kardeşi Renly’nin ve tahtında iddiası olduğu merhum abisi Kral Robert’tan olma yeğeninin de katilinden başka birisi değil. Büyük ihtimalle de kızı kral kanı taşımadığından ötürü adak olarak istenen sonucu vermedi; çünkü inanışa göre kral kanının Işık Tanrısı’na kurban edilmesi duaların çoğunun kabulünü sağlıyordu. Stannis’in yanlışı onun kötü bir insan veya baba olmasından gelmiyor, kendisinin kim olduğunu bilmemesinden geliyor. Stannis asil, kudretli, taht kavgasında haklı ve hatta iyi bir baba ama Işık Tanrısı’nın rahibesi Melisandre’nın inandırdığı gibi seçilmiş biri değil. Hata burada yakınlığın veya arkadaşlığın yetersizlikten değil ama talihsizlik sonucu tanımlanamaması. Bu nedenle de Aristo, trajik kahramanı hak ettiği için değil ıstıraplarla şansızlık sonucu karşılaşan karakter olarak tanımlıyor. Asıl trajedinin kaynağı birbirinin kendini gerçekleştirmesinde yardımcı olacak birbirine benzer insanların arkadaşlığının, beraberliğinin engellenmesi; çünkü Aristo erdemli hareketlerle ulaşılabilecek kendini gerçekleştirme gayesinin kişinin kendine benzer olan diğer erdemli insanlarla birbirinin hareketlerini mükemmelleştirerek ulaşacağını düşünüyor (3).

Okumaya devam et

Mad Max ve Tomorrowland: Distopyanın Bittiği Ütopyanın Başladığı Yer

hero-landscape-mad-max-fury-road-image-charlize-theron

Biliyorsun Umut bir hata. Eğer bozulmuş olanı düzeltemezsen delirirsin.
(“You know hope is a mistake. If you can’t fix what’s broken, you’ll go insane.”)
“Mad” Max Rockatansky

Mad Max, medeniyetin yıkımıyla oluşan dünyayı ve insanlık durumunu “ateş” ve “kan” kelimeleriyle özetliyor. Mad Max’in kendisi ise ona göre bu dünyada ayakta kalma içgüdüsüne indirgenmış birinden öte değil. İnsanlar petrol için birbirini öldürüyor. Su kaynakları nerdeyse tükenmiş, olanlar ise Immortal Joe gibi tiranik reislerce kontrol ediliyor. Mad Max de filmin başında Immortal Joe kumandasındaki Savaş Çocukları tarafından yakalanıyor ve zorla kan verici olarak kullanılıyor.

Dünya böyle yıkılınca, herkes bir yerlerden kırılmış ve aklını kaçırmış. Max’in mi yoksa diğer herkesin mi daha çok delirmiş olduğu bir muamma. Post-apokaliptik gelecekte Umut Yok. Kanun Yok. Merhamet Yok.

Ama gene de Furiosa, doğduğu yer olarak anımsadığı Yeşil Diyarı (Green Place) bulmak umuduyla Immortan Joe’ya ihanet ediyor. Joe’ya sağlıklı çocuklar doğurması için esir edilen kadınları kurtarıp yanına alıyor. Böylece av başlıyor, Immortan Joe gelecek neslini tekrar ele geçirmek için Savaş Çocuklarıyla Furiosa’nın peşine düşüyor. Ama Max’in Furiosa’ya hatırlattığı gibi her umut gibi Yeşil Diyar’ı bulma umudu da bir hata çünkü umut yolunda hayalkırıklığına karşı savunmasızsın. Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi “umut en büyük kötülüktür, insanın çektiği işkenceyi uzatır.”

Serinin bir önceki filminde (Mad Max III “Beyond Thunderdome” – 1985), nispeten diğerlerine göre daha yaşanılır bir vahada bulunan çocuk kabilesi de var olduğuna inandıkları gökdelenler ve ışıklandırılmış köprüyle süslü “Tomorrow-morrow Land” (Yarın-Yarın Diyarına) gitmek istiyorlardı. Mite göre onları bu diyara götürecek Captain Walker zannedilen Max, kabileye böyle bir yer olmadığını açıklamıştı. Haksız da değildi. “Tomorrow-morrow Land” medeniyetin yıkımı sonrasında mazide kalan Sydney şehrinden başka bir şey değildi. Furiosa’nın Yeşil Diyarı’nın da aslen hep uzakta olduğu için gidilemeyip var farzedilen bir masaldan ibaret olduğu ortaya çıkıyor.

Peki öyleyse Mad Max ütopya karşıtı mı?

tomorrowland-movie-poster-2015-space-mountain-wallpaper

Banallaşan Ütopya, Kanıksanan Distopya
Ütopya banal. Gelecek uzun zamandır umut vaad etmiyor. Farklı tarzlarda olsa da şu an vizyonda olan Mad Max Fury Road ile Tomorrowland bu konuyu işliyor. Disney yapımı Tomorrowland (Yarın Diyarı) filmi o nedenle “geleceği tamir edebilir misin?” sorusunu soruyor. Velhasıl umut dolu pozitif Disney filmleri de oldukça çocuksu ve demode. Ama Tomorrowland’ın sorusu oldukça güncel bir meseleden yola çıkıyor. Filmin en başında, George Clooney’in oynadığı Frank Walker karakteri geçmişin pozitif gelecek kurgusunun nasıl da sona erdiğini seyirciye aktarıyor. Gelecek eskiden insanlığın daha iyiye varacağı bir yer olarak görülüyordu. Bilim ve keşfin dünyayı daha güzel bir yer yapacağına inanç vardı. Bu değişime de modernist düşünce bağlamında istisnasız her birey ön ayak olabilirdi. Ama bugün geleceğe dair bir ütopya tahayyülü yapmak anlamsız; çünkü yıkıma çok alışığız. Gelecek tükendi derken Tomorrowland filminde kamera Frank Walker’ın izledği haber kanallarına kitleniyor. Her ekranda başka bir felaket ve insanlığa dair başka bir düş kırıklığı var. O nedenle de Frank Walker karakteri çocukken büyüyüp dahi olabilecekken dehasını evi için güvenlik sistemlerini geliştirmekle harcamış, evinde çocukluk anılarıyla yaşıyor. Filmin Casey adlı diğer bilim dehası gencin yeteneği sistem içinde kullanılamıyor, Casey okulda sorularına cevap alamıyor. Ona bilimi sevdiren babası ise işten atılmak üzere. Yani hem Frank hem de Casey, Mad Max kadar medeniyet yıkımı sonrası bir enkaz dünyadalar… Tomorrowland denilen yer medeniyetin beşiği, yüksek teknolojinin insanlığı daha mutlu ettiği, bilginin güce ulaşmak için değil, bilginin bilgi için üretildiği bir yer. Casey, Frank Walker’ın evine dadanıp Tomorrowland’e gidelim dediğinde, Frank Walker çocuk kabilesince Captain Walker (Mad Max III) zannedilen Mad Max gibi orasının artık var olmadığını söylüyor.

Modernist gelişime olan inanç kaybedildi. Totaliter yönetimler, demokrasi yalanları, polis devletler, IŞİD, önlenemez savaşlar ve zulüm, kaçınılmaz ekonomik krizler, zorunlu tasarruf tedbirleri ve hala zorla ve planlı bir şekilde sürdürülen açlık, küresel ısınma, kontrol edilemez hastalıklar ve afetler… Dehşetle dolu dünya tarihine her gün yeni korku haberleri ekleniyor. Geçen ay yüzlerce göçmen Akdeniz’de Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya ulaşmak isterken gemilerinin alabora olması sonucu hayatlarını kaybetti. İnsanlık ayıpları bilinmiyor değil. Adaletsizlik, acımasızlık, şiddet – herkesçe tanınıp öyle de bilinmelerine karşın – şaşırtmıyor. Uzun zamandır dehşet var ama modernist gelişim aygıtı bilimin planlı, sistematik, rasyonel bir şekilde bu dehşete yardım ve yataklık etmesi veya kayıtsız kalması daha yakın bir tarihe dayanıyor. Theodor Adorno der ki, Auschwitz deneyimi üzerine şiir yazmak barbarlıktır, çünkü sanat böylesi bir çileyi ve insanlık ayıbını daha üstün bir amaca hizmet edermişçesine gösterip dehşet dozunu kısabilir(1). Halbuki II. Dünya Savaşı yıkımının altında çözümlenecek, ortaya çıkarılacak sentezlenecek bir anlam yok. Diyalektik sentezin gelişime dönüşmesi burada tıkandı. Jean-Luc Nancy’e göre artık bugün tam anlamıyla bir karşılaşma yok, öteki ile yüzleşme yok, çünkü sadece aynının aynıya meydan okumasından bahsedilebilir(2). Taraflar aynı, herkes kötü – kurtuluş yok. Böyle bir durumda insanlığın tek anlamlı günü kıyamette olabilir. Mad Max Fury Road’daki Nux karakteri gibi bağırasımız var:

Bugün öleceğim! Ne kadar güzel bir gün!

Ütopya banal, çünkü dehşet banal. Aydınlanmacı modernist gelişime ve insanlığın daha iyi bir dünyayı kurabileceğine böylesine inandıktan sonra atom bombasını ve toplama kamplarını yaratan insanlıktan daha iyi bir dünya beklenebilir miydi?
Okumaya devam et

“Edebiyatın İzinde – Fantastik ve Bilimkurgu” Kitabı Bağlam Yayınları’ndan Çıktı!

Edebiyatın İzinde - Fantastik ve Bilimkurgu

“Edebiyatın İzinde – Fantastik ve Bilimkurgu” başlıklı derleme kitap Mayıs 2015 itibariyle Bağlam Yayınları’ndan çıktı.
Kitapta Davetsiz Misafir yazarlarından K. Murat Güney’in “Çağının Aynası Olarak Bilimkurgu: İnsanın Doğa ve Teknolojiye Bakışı Nasıl Dönüştü?” başlıklı bir makalesi de bulunuyor.

Tanıtım Bülteninden
Elinizdeki kitap, “Edebiyatın İzinde” üst başlığı ile ilki polisiye edebiyata ayrılan serinin ikincisini oluşturmaktadır. Kitapta romandan sinemaya, video oyunlarından sanal hikâyelere kadar fantastik ve bilimkurgunun birçok farklı türüne dokunan yazılara yer verilmiştir. Günümüz fantastik ve bilimkurgu yazarlarıyla yapılan panellerle bir yandan türe ait kafa karıştıran sorulara cevaplar aranmış, diğer yandan yazarların deneyimlerini paylaşması sağlanmıştır. Ayrıca sona eklenen bilimkurgu ve fantastik literatürü meraklı okur için bir kaynakça niteliğindedir.
-Seval Şahin-
-Banu Öztürk-
-Didem Ardalı Büyükarman-

256 s.
İstanbul, 2015

Ekonomi Kimin İçin Büyüyor? Türkiye’de Servet Bölüşümü Adaletsizliği

TR_1vs99
Türkiye ekonomisine dair önceki değerlendirmemizde son 7 yıldır 10 bin dolar seviyesinde takılıp kalarak yerinde sayan kişi başına düşen gelire dikkat çekmiş, Türkiye’nin diğer gelişmekte olan ülkelerin altında kalan büyüme performansını gözler önüne sermiş ve “Ekonomik Büyüme Hikâyesinde Sonun Başlangıcı Mı?” diye sormuştuk. Çokça paylaşılan bu yazıya gelen yorumlarda “ekonomik büyümeden herkesin eşit bir biçimde yararlanmadığı” en çok altı çizilen nokta oldu ve Türkiye’de ekonomik büyümeden kaynaklanan zenginleşmenin nasıl paylaşıldığına dair bir araştırmanın yararlı olacağı sıkça belirtildi.

Bu yazıda işte bu önemli soruya yanıt aramaya çalışacağız. Bugün AKP hükümetinin en önemli seçim vaadi yine ekonomik istikrar ve hızlı büyüme. Peki, AKP’nin iktidarda olduğu son 12 yıl içinde yaşanan ekonomik büyüme ve hükümetin “bizi tekrar seçmezseniz bozulur” dediği “ekonomik istikrar” daha çok kimlere yaradı, Türkiye’deki servet bölüşümü bu yıllar içinde kimden yana değişti?

AKP İktidarlarında Ekonomik Büyüme Kimlere Yaradı?
Yukarıdaki ilk grafiğimizde Türkiye’deki en zengin %1’lik kesim ile geri kalan %99’luk kesimin Türkiye’deki toplam servet birikiminden aldıkları payların yıllar içindeki değişimini görüyoruz. Buna göre AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında Türkiye’deki en zengin %1’lik nüfus toplam servetin %39.4’üne sahipken ülkenin geri kalan %99’luk kesimi Türkiye’deki toplam zenginliğin %60.6’sını elinde bulunduruyordu. AKP iktidarı altında geçen yıllar içinde, Türkiye’deki en zengin %1’lik kesimin toplam zenginlikten aldığı payı geri kalan %99’un aleyhine çok hızlı biçimde artırdığını ve 2012 yılı itibariyle en zengin %1’lik kesimin geri kalan %99’un toplam mal varlığından daha fazla birikime sahip olduğunu görüyoruz. Servet bölüşümündeki bu son derecede adaletsiz gidişat sonucunda 2014’e geldiğimizde artık Türkiye’deki en zengin %1’lik nüfus toplam servetin %54.3’üne sahip; buna karşın nüfusun geri kalan %99’luk kesimi toplam servetten ancak %45.7 oranında pay alıyor. Yani artık Türkiye’deki çok küçük bir azınlık geri kalan %99’luk nüfusun toplam mal varlığından daha büyük bir servete sahip. Bu tablo bizlere çok açık bir biçimde AKP hükümetlerinin iktidarı altında Türkiye’deki ekonomik büyümenin zenginleri daha zengin yapmaya hizmet ettiğini gösteriyor.

Burada hemen önemli bir noktanın ve bu çalışmanın özgünlüğünün altını çizelim. Yukarıda bahsi geçen veriler Türkiye’deki “gelir” bölüşümünü değil mal varlığı ve servet birikimindeki bölüşümü yansıtıyor.

Türkiye’de “gelir” dağılımındaki derin eşitsizliğe daha önce “Ekonomi Kimin İçin Büyüyor? Türkiye’de Gelir Dağılımı Eşitsizliği” başlıklı yazıda ayrıntılı olarak değinmiştik. Bu yazıda ise ilk kez Türkiye’de zenginlik/servet eşitsizliğini inceliyoruz.

Gelir dağılımına dair çalışmalar bireylerin veya hane halkının bir yıl içinde elde ettiği gelirleri karşılaştırırken servet dağılımına dair araştırmalar kişilerin yıllar içinde elde ettikleri birikimlerdeki değişimi karşılaştırıyor. Kişilerin orta ve uzun vadede alım güçlerinin, toplumsal statülerinin ve siyasal etkilerinin yıllık gelirlerinden ziyade servet birikimleriyle ilişkili olduğunu göz önünde bulundurursak, servet dağılımının gelir dağılımından daha da net bir biçimde sosyal adaletin sağlanıp sağlanmadığına dair bir gösterge sunduğunu söyleyebiliriz.

Servet dağılımı ve gelir dağılımına dair incelemeler arasındaki bir başka önemli fark da gelir dağılımıyla ilgili TÜİK’in, Aile Bakanlığı’nın ve çok sayıda uluslararası kuruluşun (yer yer birbirleriyle çelişmekle beraber) kapsamlı veriler sunmasına karşın, aynı kuruluşların servet dağılımına dair benzer biçimde kapsamlı veri ve incelemelerinin bulunmaması. Servet dağılımı hesaplanırken, kişilerin banka mevduatları, tahvil, bono gibi menkul kıymetleri, hisse senetleri, şirket ortaklıkları ve en önemlisi ev, arsa, iş yeri gibi gayrimenkullerini hesaba katmak gerekiyor. Tüm bunları hesaba katarak dünyadaki tüm ülkelerle beraber Türkiye’deki servet birikimi ve dağılımına dair bugüne kadarki en kapsamlı veriyi üreten araştırmanın Credit Suisse’in “Küresel Servet Raporu” (bkz: Global Wealth Report) başlığıyla her yıl yayınladığı veriler olduğunu söyleyebiliriz. Bu araştırmanın “Küresel Servet Veri Kitabı” (bkz: Global Wealth Data Book) olarak yayınlanan ekinde 2000 yılından bugüne kadar Türkiye’de ve dünyadaki servet birikimini, her ülkenin dünyadaki toplam servet birikiminden aldığı payın değişimini ve her ülke içinde %10 ve %1’lik en zengin kesimlerin toplam servet içinden aldıkları payı incelemek mümkün. Credit Suisse “net servet birikimini” menkul ve gayrimenkul varlıkların toplamından borçların çıkarılması sonucu elde kalan miktar olarak tanımlıyor.

Bu çalışmada işte bu “Küresel Servet Raporundaki” veriler esas alınmıştır. Bugüne kadar bu rapora kısaca değinilen yazılar olsa da, rapor nedense bugüne kadar Türkiye’de ayrıntılı bir biçimde incelenip analiz edilmemişti. Bu eksikliği de göz önünde bulundurarak özellikle 7 Haziran seçimleri öncesinde tartışma konusu olan ekonomik istikrar ve büyümenin getirdiği zenginleşmenin aslında nasıl paylaşıldığını gözler önüne sermenin gerekli olduğunu düşünüyoruz.

Credit Suisse verilerine göre 2014 yılı itibariyle Türkiye’deki yetişkin nüfusun %75.3’ünün kişi başına düşen tüm mal varlığı 10 bin doların altında kalıyor. Burada bahsi geçen 10 bin doların altında kalan miktarın yıllık olarak hesaplanan “kişi başına düşen gelir” değil kişilerin hayatları boyunca elde ettikleri toplam “servetleri” olduğuna dikkat çekmek gerekiyor. Yani, bırakın kişi başına geliri, Türkiye’de yaşayan nüfusun 3/4’ünün toplam mal varlığı 10 bin doların altında. Yine elimizdeki verilere göre Türkiye’de medyan servet 4 bin dolar kadar. Yani nüfusun yarısının kişi başına düşen mal varlığı 4 bin doların da altında.

2014 yılı verilerine dair aşağıdaki tablo Türkiye’deki son derece eşitsiz servet dağılımını gözler önüne seriyor. Buna göre Türkiye’deki yetişkin nüfusun

  • %75.3’ünün mal varlığı 10 bin dolardan az.
  • %22.8’inin mal varlığı 10 bin ila 100 bin dolar arasında.
  • %1.8’inin mal varlığı 100 bin ila 1 milyon dolar arasında
  • %0.2’sinin mal varlığı 1 milyon dolardan fazla.

Dünyada_Servet_Bolusumu_Ulkeler Bu veriler ışığında hesaplanan Türkiye’deki servet bölüşümüne dair GINI katsayısı: %84.3. Gelir ve servet bölüşümüne dair bir gösterge olan GINI katsayısında büyük oranlar servet paylaşımındaki adaletsizliği, küçük oranlar ise adil bir bölüşüm olduğunu gösteriyor.

Credit Suisse verileri, dünyanın farklı ülkelerinde servet bölüşümünün yıllar içinde ne yöne evrildiğine dair bilgi de sunuyor. Kanada, Almanya, Japonya gibi sosyal adaleti sağlamaya yönelik uygulamaların baskın olduğu ülkelerde servet bölüşümündeki eşitsizlik son on yıl içinde bir miktar azalmışken, Çin, Hindistan, Endonezya ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde servet bölüşümündeki eşitsizliğin çok şiddetli bir biçimde arttığını gözlemliyoruz. Bu da AKP iktidarları döneminde Türkiye’yi servet bölüşümünün en adaletsiz olduğu ülkeler sıralamasında hızla yükselterek dünyada 6. sıraya yerleştiriyor.

Okumaya devam et

Ekonomik Büyüme Hikayesinde Sonun Başlangıcı Mı?

tr_milli_gelir_gelisen_ulkelerle_karsilastirma
(Bu yazı 2 Nisan 2015 tarihinde Research Institute on Turkey riturkey.org sitesinde yayınlanmıştır)

2014 ekonomik büyüme oranı açıklandı. 2014 yılı başında %4 olarak belirlenen büyüme hedefi Ekim ayında hükümetin açıkladığı Orta Vadeli Plan’da (OVP) %3.3’e düşürülmüştü. Gerçekleşen büyüme ise düşürülen beklentilerin de altında, %2.9 olarak geldi. Ekonomisi 2012’de %2.1 ve 2013’te %4 büyüyen Türkiye’nin 2014’te de yalnızca %2.9 büyümesi, cumhuriyet tarihinin büyüme ortalaması olan %5 civarının altındaki seyrin ve büyümede düşüş trendinin kalıcılaştığını gösteriyor. 2015’in ilk aylarındaki olumsuz verilere bakılırsa, yine OVP’de 2015 için hükümetin öngördüğü %4’lük büyümenin ve hatta IMF’nin Türkiye için öngördüğü %3’lük daha mütevâzi büyüme tahminin de oldukça altında kalınacağı şimdiden görülüyor. İmalat sanayi üretimindeki ve iç tüketimdeki keskin düşüş, 2014 büyümesini sırtlayan ihracatın da daha 2015 başında radikal biçimde düşmesiyle birleşince 2015’in ekonomik büyüme hikâyesinin sonunun geldiğinin tescillendiği bir yıl olması söz konusu. (bkz: Dünya Krizi ve Türkiye: İhracattaki Sert Daralma Sürüyor –Ümit Akçay)

Kişi Başına Düşen Gelir Altı Yıldır Yerinde Sayıyor
Türkiye’nin kişi başına geliri de hem bu düşük büyüme oranları hem de dolar kurundaki hızlı artış dolayısıyla son altı yıldır 2008’deki seviyenin çok da üzerine çıkamadı. (bkz: Üçe Katladık Dediler Altı Yıldır Yerinde Sayıyor: Kişi Başına Düşen Gelirin Hazin Öyküsü)

tr_kisi_basi_gelir_2002-2014

2014 için açıklanan kişi başına düşen gelir 10.404 dolar oldu. Bu, hem OVP’de 2014 için öngörülen 10.537 dolarlık hedefin hem de 2013’teki 10.822 dolarlık kişi başına gelirin ve hatta altı yıl önceki yani 2008’deki 10.483 dolarlık kişi başına düşen gelir seviyesinin de altında bir rakam. Yani kişi başına düşen gelir 2008’den beri, tam altı yıldır yerinde sayıyor.

Eğer 2015 için dolar kuru ortalaması daha senenin başında ulaştığı 2.60 TL’lik seviyeler civarında olur ve OVP’de öngörülen 2.28’lik seviyenin oldukça üzerinde seyrederse, 2015 sonunda Türkiye’de kişi başı gelirin 10 bin dolarlık psikolojik sınırın altına düşmesi söz konusu. Tüm göstergeler, 2007 sonrası dönemde, AKP hükümetinin “ekonomik mucize” yarattık, “çok hızlı büyüdük” söylemlerinin aksine Türkiye ekonomisinin oldukça vasat bir performans sergilediğini ortaya koyuyor. 2015’ten itibarense Türkiye ekonomisinin vasatın da altına düşmesi ve ekonomik büyüme hikâyesinin tersine dönmesi söz konusu.

Türkiye Ekonomisinin Dünyadaki Payı Ne Kadar?
“Ortalama Ülke Türkiye”

Daha önceki bir yazımda Türkiye’nin ekonomik ağırlığının dünya toplamına oranını incelemiş ve Türkiye’nin satın alma gücü paritesine (SAGP) göre milli gelirinin dünyanın toplam milli gelirine oranının 1987’den bu yana %1.42 ila %1.24 arasında salındığını ama %1.42’lik seviyeyi hiçbir zaman geçemediğini dile getirmiştim. (bkz: Türkiye Ekonomisinin Dünyadaki Payı Ne Kadar? Ortalamayı Geçememenin Hazin Öyküsü)

Aşağıdaki grafikte de görülebileceği gibi 1987’de dünyanın %1.41’ine denk gelen Türkiye’nin milli geliri, 1994, 1999, 2001 ve 2009 ekonomik krizlerinde %1.3 civarı ve altına düşmüş, aradaki toparlanma süreçlerinde de 1998, 2011 ve 2013’te toplam üç kez yine en fazla %1.42 seviyesine çıkabilmiştir. %1.42, Türkiye’nin dünya ekonomisi içinde bugüne kadar ulaşabildiği en yüksek paydır. 2014 sonunda Türkiye’nin milli gelirinin tıpkı 1987’deki gibi dünya toplamının %1.41’i oranında olması, Türkiye’nin ekonomik büyüme oranının 1987’den bu yana ancak dünya ortalaması kadar olduğunu, yani ortada çok da övünülecek bir ekonomik büyüme hikayesinin bulunmadığını gösteriyor. Kısacası, Türkiye için bahsi geçen ekonomik mucizenin aslında hiçbir zaman gerçekleşmediğini söyleyebiliriz.

TR_MilliGelir_Dunyaya_Orani

Türkiye’nin kişi başına düşen geliri de aşağı yukarı hep dünya ortalamasında seyretmiştir. Bugün de nominal bazda Türkiye’nin kişi başına düşen gelirinin, dünya kişi başına düşen gelir ortalaması olan 10.500 dolar civarına denk geldiğini göz önünde bulundurursak, Türkiye’nin ekonomik anlamda ortalama bir ülke olduğunu, hatta kişi başına düşen gelirinin neredeyse tam olarak dünya ortalamasını yansıttığını ifade edebiliriz.
Okumaya devam et

İş Güvenliği Önündeki Hukuki Engellere Karşı İş Yeri Denetiminin Müşterekleştirilmesi

(Bu yazı 23 Ocak 2015 tarihinde Mimar Sinan Üniversitesi’nde gerçekleştirdiğim “Ekonomik Büyüme İş Kazalarının Bedeli Mi? Tuzla Tersaneleri ve İş Cinayetleri” başlıklı sunumumun ilk bölümünden derlenmiştir ve 20 Mart 2015 tarihinde Research Institute on Turkey riturkey.org sitesinde yayınlanmıştır)

Bildiği gibi Türkiye’de yılda ortalama 1500’e yakın işçi çalışırken ölüyor. 1992 yılından bu yana sadece Tuzla tersaneler bölgesinde en az 160 işçi iş cinayetleri sonucu yaşamını yitirdi. Aşağıdaki tabloda da görebileceğiniz gibi Tuzla tersaneler bölgesinde iş cinayetleri üzerine saha çalışması yaptığım yıllar olan 2010’da Türkiye genelinde 1454, 2011’de de 1563 işçi iş kazalarında hayatını kaybetti. İş kazaları konusunda toplumsal duyarlılığı artırmaya ve kamuoyu oluşturmaya çalışan sivil toplum kuruluşu İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin açıklamasına göre de bu sene 301’i Soma’da olmak üzere 1886 işçi iş kazalarında hayatını kaybetti.

Tabii bu veriler sadece ulaşabilen, kaydı tutulabilen işçi ölümlerinin sayısını yansıtıyor. Uluslararası çalışma örgütü (ILO) gerçek rakamın bunun iki katına yakın olabileceğini tahmin ediyor.

Tabloda da görülebileceği gibi Avrupa istatistik kurumu Eurostat’ın verilerine göre Avrupa’da ölümlü iş kazalarının oranı yüz binde 2. Türkiye’de 2013’te bu oran 12 idi. Soma’daki işçi katliamının yaşandığı bu yıl ise bu oranın yüz binde 16 olduğu tahmin ediliyor. Yani Türkiye’de AB ortalamasının yaklaşık 6 ila 8 katı kadar ölümlü iş kazası meydana geliyor.

Microsoft PowerPoint - ISTAG_Tuzla_Sunum_Murat.ppt [Compatibilit

İş Kazalarının Tanımı ve Tespiti Önündeki Engeller
Üzeri örtülen ve duyulmayan ölümlü iş kazaları olduğu gibi, neyin iş kazası neyin ecel ile ölüm neyin iş ile ilgisi olmayan kaza olarak tanımlandığı da ayrı bir tartışma konusu. Örneğin iş yerinde gerçekleşen intiharlar veya iş yeri çıkışında trafik düzenlemesi olmadığı için karşıdan karşıya geçen işçinin araç çarpması sonucu hayatını kaybetmesi de iş kazası olarak tanımlanması gerekirken genellikle öyle tanımlanmıyor. Bir yandan iş kazalarının tanımını genişletmek konusunda tartışmalar devam ediyor.

Bir yandan da Türkiye’de uzun yıllardır bu olaylarda işverenlerin ihmal, sorumluluk ve kasıtları olduğunu vurgulamak için işçi ölümlerinin kaza değil “cinayet” olarak tanımlanması gerektiğine dair mücadele sürüyor. Bu mücadele tabii sadece söylemsel bir mücadele değil aynı zamanda hukuki bir mücadele. Zira ölümlü yaralanmaların kaza değil cinayet olarak tanımlanması, işverenlerin maddi tazminat ile meseleyi kapatabilmesinin önüne geçerek işverenler için çok daha ağır ve caydırıcı hukuki yaptırımlar uygulanmasını talep ediyor.

Bir başka siyasi ve hukuki mücadele de iş sırasında kanserojen maddelerin kullanımı, sağlıksız hava koşullarında çalışmak gibi işe bağlı hastalıklardan kaynaklı olarak uzun vadede gerçekleşen ölümlerin de iş kazası olarak kategorize edilebilmesi için sürdürülüyor. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’nun verilerine göre dünyada her yıl 300 bin işçi iş yerinde gerçekleşen bir kaza sonrasında kısa süre içinde hayatını kaybederken bundan çok daha fazlası yani 2 milyon işçi, geçmişteki çalışmaları dolayısıyla maruz kaldıkları işe bağlı hastalıklar sonucunda hayatını kaybediyor. Türkiye’de Sosyal Güvenlik Kurumu’nun resmi verilerine göre ise bu 2 milyon kişi içinden Türkiye’de işe bağlı hastalıklar dolayısıyla hayatını kaybeden sadece iki kişi var!

Özetle, resmi rakamlar veya sivil toplum örgütlerinin kendi sınırlı imkanlarıyla topladıkları veriler ölümlü iş kazalarının ancak bir bölümünü yansıtabiliyor. Dolayısıyla buradan, ILO’nun ölümlü iş kazalarına dair gerçek sayının açıklanandan çok daha yüksek olduğu yönündeki tahminin yerinde bir tespit olduğu sonucu çıkarabiliriz.
Okumaya devam et

New York Merkezli “Türkiye Araştırmaları Enstitüsü” (Research Institute on Turkey) Çalışmalarına Başladı

rit_logo

New York merkezli araştırma kooperatifi “Türkiye Araştırmaları Enstitüsü” (Research Institute on Turkey) çalışmalarına başladı.
Toplumsal dönüşüm hedefiyle müşterekleştirme pratikleri üzerine çalışan araştırmacı, sanatçı, yazar, mimar, biliminsanı ve aktivistlerin bir araya geldiği disiplinlerarası bir araştırma kooperatifi olan RIT-Türkiye Araştırmaları Enstitüsü, amacını “çoğulcu, eşitlikçi ve demokratik bir Türkiye’nin inşasına katkıda bulunmak” olarak tanımlıyor.
Ekonomik ve sosyal adalet, toplumsal cinsiyet ve cinsel haklar, kültürel ve politik tanınma ve ekolojik sürdürülebilirlik alanlarında eleştirel ve tarihsel bir perspektif sunmayı hedefleyen RIT-Türkiye Araştırmaları Enstitüsü bu doğrultuda derinlemesine, konu odaklı araştırma ve siyasal analizler, yaratıcı etkileşim projeleri, kolektif öğrenme faaliyetleri ve çeşitli gruplarla işbirliği aracılığıyla yerele dair, somutlaşmış bilgi üretmeyi amaçlıyor.

Enstitü’nün güncel çalışma alanları şöyle:
* Kentsel Adalet ve Şehir Hakkı
* Emek ve Finans
* Kolektif Hafıza

rit_acilis_sayfasi

Enstitü radikal araştırmaların gerekliliğinin altını çiziyor:
“Otoriter ve neoliberal politikalar, giderek artan bir biçimde Türkiye’de ve dünyada güncel araştırma faaliyetlerini biçimlendiriyor. Siyasi ve finansal baskılar, araştırmacıları aciliyeti olan toplumsal konu ve sorunlarla ilgilenmekten alıkoyuyor. Araştırma projeleri gün geçtikçe daha da hayalgücünden yoksun ve muhafazakar bir tonda gerçekleştiriliyor. Dikkate değer görüşler maddi destekten yoksun bırakılarak kenara itiliyor. Sıradışı radikal araştırma faaliyetlerinin, eleştirel karar alma mekanizmaları, yaratıcı kamusal etkileşim ve eğitim etkinliklerinin geliştirilmesi için bir zorunluluk olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle Türkiye Araştırmaları Enstitüsü’nde geleneksel olmayan, farklı disiplinleri işbirliği içinde bir araya getiren alternatif araştırma ağları oluşturmaya çalışıyoruz.”

Enstitünün amaçları şöyle sıralanıyor:
* Yeterince çalışılmamış ve önceliği olan konuları ele almak
* Akademinin geleneksel disipliner sınırlarının ötesine geçen disiplinlerarası yaklaşımları ve yöntemleri kullanmak
* Yeni çalışma grupları kurmak, kurumlar arası çalışma grupları oluşturmak ve kolektif eylemleri desteklemek.
* Sivil toplumla sistematik ve yaratıcı bir şekilde etkileşime geçmek
* Yeni bir entelektüel alan açarak kolektif enerjiyi ve kapasiteyi birleştirmeyi, araştırmacılar ve uygulayıcılar için gerekli kaynakları sağlamayı amaçlıyoruz.”

RIT-Türkiye Araştırmaları Enstitüsü, mevcut kurumsal-hiyerarşik think-tank (düşünce kuruluşu) modeline yeni bir alternatif olarak “bir kooperatif olarak araştırma enstitüsü” modelini öneriyor.
Enstitünün çalışmalarını http://riturkey.org/tr web sitesinden,
https://www.facebook.com/ResearchInstituteOnTurkey adresindeki facebook sayfasından ve https://twitter.com/RIoTurkey twitter hesabından takip etmek mümkün.

İş Kazaları Ekonomik Büyümenin Bedeli Mi? Tuzla Tersaneleri ve İş Cinayetleri

mimar_sinan_sunum_afisi23Ocak Mimar Sinan Üniversitesi Fındıklı Kampüsü Video Konferans Salonu’nda “iş kazalarını” tartışacağımız sunuma, İstanbul’da bulunan tüm dostları bekleriz…

“Bu sunumda Türkiye’deki ekonomik büyümenin ölümcül sonuçlarına odaklanacağız. AKP hükümetinin kısa vadede ekonomik büyümeyi en büyük öncelik olarak dayatan neoliberal söylem ve eylemlerinin bir sonucu olarak Türkiye’de kronikleşen iş cinayetlerini tartışacağız. Ekonomiye dair önceliklerini çok kısa vadede, krediye ve dış kaynağa bağımlı büyüme ve Gayri Safi Milli Hasıla’yı en hızlı biçimde artırma yönünde belirleyen AKP hükümetinin ve bu önceliklerle hareket eden işverenlerin, iş güvenliğini, iş sağlığını, eğitim ve teknoloji yatırımlarını uzun vadeli birer külfet, hatta birer “lüks” olarak gören ve göz ardı eden politikaları Türkiye’de emeğin zaman ve mekân sıkışmasına maruz kalmasına yol açıyor. İşi bir an önce bitirme, kârı maksimize etme telaşı, işçilerin yaşam hakkının önüne geçiyor. Bugün resmi rakamlara göre yılda 1.500’e yakın işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği, yüz bin işçide 12 işçinin canından olduğu, yani iş cinayetlerinin Avrupa Birliği ortalamasının 6 katı kadar gerçekleştiği Türkiye’de iş cinayetlerinin neden “doğal” olmadığını, “işin fıtratının” değil siyasi ve ekonomik birtakım tercihlerin bir sonucu olduğunu tartışacağız.
Sadece 2008 yılında 26 kişinin, bugüne kadar da 160 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği ve Türkiye’de iş cinayetlerinin sembolü haline gelen Tuzla tersanelerinde gerçekleştirdiğim etnografik çalışmamdan yola çıkarak iş cinayetlerinin Tuzla’daki tersaneciler tarafından yine de nasıl “doğallaştırılmaya” çalışıldığını sorgulayacağız. Yeterli tasarruftan, teknolojik ve eğitimsel birikimden, uzun vadeli bir programdan yoksun tersanecilerin yalnızca ucuz iş gücüne ve banka kredilerine dayanan kısa vadeli büyüme modelindeki ısrarlarının işçilerin yaşamları üzerindeki hayati sonuçlarını inceleyeceğiz. İşçilerin örgütlenme ve hayatlarına sahip çıkabilmelerinin önündeki hukuki ve polisiye engellerin her geçen gün biraz daha arttığı bugünlerde iş sağlığı ve güvenliğine dair denetimleri, işverenden ücret alan iş sağlığı hekimlerine, denetim şirketi ve uzmanlarına devreden hükümetin politikalarına nasıl karşı koyabileceğimizi soruşturacağız. Son olarak, ancak Soma gibi çok büyük çaplı kazalar olduğunda hatırlanan işçilerin aslında sürekli devam eden tekil iş cinayetleri, yaralanma, sakat kalma, ücret alamama ve çalışan yoksulluğuyla baş başa kalma gibi sorunlarının neden gündemde geri planda kaldığı sorusuna yanıt arayacağız ve sınıfsal farklılıkların iş cinayetlerine ve işçilerin sorunlarına yaklaşım ve ilgide yol açtığı ayrışmaları incelemeye çalışacağız.”