Atina Politeknik Üniversitesi'ni İşgal Eden Öğrencilerden Mektup Var

pics_dunya_1831_24155Merhaba…
Şu an gümbür gümbür Keny Arkana dinlediğimiz İktisat Fakültesi işgalinde, enformasyon noktası olarak kullandığımız mekanda, eldeki verileri derli toplu kılmaya çalışıyoruz.

Ne mümkün! Yarın isyanın 1. haftasına giriyoruz ve bu süre içinde olan bitenlerin bir listesini tutmaya kalksak başa çıkamayacağımız ortada. Diğer yandan insanın kaleme kağıda dokunası gelmiyor. Nefes almayı ve isyanda olduğumuz bilincini bir an olsun yitirmemek, tadını çıkarabilmek için.
Yine de bilgilendirme adına üzerimize düşen tek şey çeviriler değil. Elbette size nasıl hissettiğimi anlatabilmem zor. En azından birkaç gözlemde bulunmak ve size bulunduğumuz noktanın tarihsel ciddiyetini hatırlatmak istiyorum.
Agyos Dimitrios’ta Halk Meclisi’nin Özgür Belediyesi’yle birlikte başka bir sürece girdiğimizi düşünüyorum. İşgaldeki Yoannina şehri Belediyesi’ni ve Halandri Belediyesi’ni de bu listeye ekleyelim. İlerleyen günlerde yeni belediyelerin de doğrudan demokrasi alanına geçeceğine inanıyorum. İsyanın attığı en büyük adımlardan biri bu. Doğrudan demokrasi, isyandan devrime doğru atılmış en ciddi adım olarak görünüyor gözüme. Bugün yapılan açık toplantılarda tartışılan eylem programlarına baktığımızda, ya da dünyaya Atina’dan baktığımızda, sadece biçimsel bir hamleden bahsetmediğimiz de ayan beyan olacak.

300 kadar yoldaşın katıldığı bir genel toplantıda, ifade edilen verilere bakacak olursak, halihazırda Atina’nın ticari kapasitesinin yüzde 10’u tahrip edilmiş durumda. Toplam nüfusun binde 5’inin, politik aktivite içindeki nüfusun yüzde 3.4’ünün eylemlerde yeraldığı türünden hesaplar ifade edildi. Bunlar büyük ihtimalle basında yeralan veriler. Yani bir yandan sistem hükmünü sürüyor. Ama yeni olan bu değil. Yeni olan, adım adım ilerleyen isyan.
Her ne kadar dünya egemenleri hükümeti daha sert önlemlere zorlasa da hükümetin yapabileceği fazla birşey yok. Böyle durumlarda çözücü faktör olarak devreye soktukları polis halk tarafından defterden silindi. Hükümet, vahşi bir hayvana sükunet enjekte etmenin yollarını arıyor. Yeni bir ölüm haberinin yıkım olacağını onlar da biliyor. Fakat o ölüm haberi Melbourne’dan geliyor. Mücadelenin küreselliğini anlatmak isteyenlere, saldırının küreselliğini hatırlatır gibi. Yine 15’inde bir çocuk, yine polisler tarafından öldürülüyor.
Danimarka’da 62 yoldaşımız gözaltında. Meksika’da yoldaşlar polis merkezini patlatıyorlar dayanışma için. İtalya ve İspanya’da ilk kıvılcımları çakıyor isyanın. Eylemlerin yapıldığı şehirleri yazmak bile yorucu görünüyor. Ve sizden ricam, bunu Yunanistan isyanı olarak görmekten ve dayanışmaktan vazgeçmeniz. Yunanistan’da isyanı bir günde bastırabilirler. Ama ertesi gün Paris’te karşılaşacağınız, aynı isyandır. Bu isyan yüzyıl sürecek arkadaşlar. 99 yıl toprağın altına çekilse de 100. yıl yeniden çıkacak ortaya. Bu bizim isyanımız, dünyanın dört yanında yoldaşları ve düşmanları olanların isyanı. Biraz empati, dayanışmacı rolünü unutturacak ve ateşi, içinizdeki ateşi sokağa taşımanız gerektiğini farketmenize yetecek.
Tarihin en net çizgilerle ayrılan sınıfsal isyanı içinde olduğumuza inanıyorum. Dahası, tüketim toplumuna ve teknolojiye karşı bu kadar ciddi bir saldırının daha önce yaşanmamış olduğuna inanıyorum. Bu yüzden, ihtiyarların ‘şiddet’ edebiyatı karşısında sabırlı olun. Onlar çok acı çektiler ve içleri katranla doldu. Nerede ışık görseler orayı çamurla sıvamaya kalkıyorlar. Bu sefer güneşi sıvamaya kalkıyorlar. Bizim onlardan naçizane farkımız, şiddetin sadece dinamik değil, kinetik de olabileceğini anlamış olmamız.

Yani bütün o doğrudan demokrasi alanları bir günde ortadan kaldırılabilirler. Bunu biliyoruz. Mesele şu ki bunlar bir hafta önce yoktu. Ve sesimize dünyanın dört bir yanından yankı gelmeseydi, isyan bu aşamaya bile gelemezdi.

Hepimiz gördük ki, 3-5 kişi değiliz. Yalnız değiliz. İçinde bulunduğumuz tarihsel noktanın önemi işte bu. Hayallerimizi gerçekleştirebilecek kadar çoğuz. Yeterki kıvılcım çaksın.

Derin bir nefes alın arkadaşlar. Bizim yüzyılımız asıl şimdi başlıyor.

Kadınlık ve Vicdani Red Üzerine

vicdani_red.jpg

Yazan: Esra Gedik

Amargi Dergisi’nin 2. Sayısında (2006) Yayımlanmıştır

Nilgün Toker’in belirttiği gibi “anti militarizm bir tahakküm sisteminin reddi ve değiştirilme talebi anlamına gelmesi bakımından politik bir sorumluluk”tur (1). Bu nedenle bu yazıda amacım bu sorumluluğu üstlenen kadınları ve vicdani reddi ya da kadın vicdani redcileri anlamaya çalışmaktır.
Kadın meselesini tartışırken kaçınılmaz bir biçimde “milliyetçilik” meselesi de dâhil olur tartışmaya. Dahası, milliyetçiliği anlayabilmek için toplumsal cinsiyet ilişkilerine bakmak, toplumsal cinsiyet ilişkilerini anlamak için de milliyetçiliğe, uluslaşma süreçlerine, militarizme bakmak gereklidir. Toplumsal cinsiyet kimlikleri kurgulanırken cinsiyeti temel almayan çoğu yorum cinsiyet ayrımı gözetmektedir. Kadınlık ve erkeklik, biyolojik olarak değil, içinde yaşadığımız toplumun ve dönemin şartlarına bağlı olarak anlamlandırılır. “Erkeklik ve kadınlık tarihsel zamana ve yere özgü oluşumlardır. İdeolojiler, toplumsal kurumlar ve pratikler içinde sürekli olarak biçimlendirilen, karşı konulan, yeniden işlenen ve yeniden onaylanan kategorilerdir.” (Leonore Davidoff ve Catherine Hall) (2). Simone de Beauvoir’in ifade ettiği gibi kadın doğmuyoruz, kadın oluyoruz.
Okumaya devam et

Orduya Gelin Giden Kadınlar

Yazan: Esra Gedik

Genç bir hemşireydi. O yaşlarda üniformalı insanlardan özellikle askerlerden hoşlanmıyordu. Bir gün karşı komşunun astsubay oğlu anahtarını unuttuğu için kapıda kalmıştı. Zaten daha önceden kızı için ona göz koyan anne onu evlerine çağırdı. Yemek hazırladı genç hemşire ona. O gün ya tesadüftür ya da kader genç asker şapkasını unuttu komşunun evinde. Asker en sonunda gidince buldu kız şapkayı; denemek için taktı başına. İçerden anne seslendi: “Sen tak o şapkayı tak, daha çok göreceksin o şapkayı”

Evet, şimdi bir asker eşi bu hemşire. Peki, çoğu zaman Cemil astsubayın eşi olmaktan öteye geçmeyen bu kadının “normal” evliliği nasıl geçti 30 sene? Görünmez rütbelerin ağırlığı görünür olanlardan ne kadar farklıydı? İdeal bir eş ve anne olarak sorumluluğu iki kat artmamış mıydı? O şimdi hem bir eş ve anne hem de bir komutan eşi idi, sorumlu olduğu kişiler/kurumlar artmıştı: önce vatana, sonra orduya, sonra da kocasına…

Kendi tanımını ve var olma nedenini ‘vatan savunması’ üzerinden kuran Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve onun savunduğu milliyetçiliğin, sadece erkekleri değil kadınları da şekillendirdiği çokça konuşuldu. Kadınların milliyetçilikle, militarizm ile ilişkileri pek çok yazının konusu oldu. Peki, bu süreçte Yıldız Namdar[1] gibi pek çok asker eşinin hikâyesi nasıl anlatılmalı? Asker eşleri olan kadınların anlattıkları, yani bilimsel bir çalışma değil ama önemli. İşte bu nedenle militarizme ve milliyetçiliğe feminist bakış, belirli kurumların cinsiyet politikalarını olduğu kadar, kadınların deneyimlerini, duygularını ve anlatılarını da sorgulamasının bir parçası yapmak zorunda. Ancak bu şekilde şehit anneleri gibi, ya da birçok asker eşi gibi resmî söylemlerin içinden konuştuğunu düşündüğümüz kadınların aslında bu söylemleri hem yeniden ürettiklerini hem de bu üretimin içinde şekillenen kadınlar olduğunun da farkına varırız.
Okumaya devam et

Özelden Kamusala Bir Yolculuk: Türkiye’de Çalışan Kadın Olmak

feminism3.png

Yazan: Seçil Aslan

Birikim Dergisi’nin Haziran-Temmuz 2008 Sayısında Yayımlanmıştır

Şubat ayında TİSK’in yaptığı araştırmaya göre 15–29 yaş grubu kızların yaklaşık yüzde 60’ı, 25–29 yaş grubundakilerin ise yüzde 66’sı hem eğitim, hem de istihdamın dışında kalıyor. Bu araştırma basında “kızların üçte ikisi ‘ev kızı’” cümlesiyle yer aldı (1). Bu yazı ise kalan %34lük dilimin yani “ev kızı” olmayan, ücretli iş yaşamında yer alan kadınların yaşadığı problemler üzerinde durmayı amaçlamaktadır. Zira bu araştırmanın sunuş şekli cinsiyete dayalı iş bölümünü yaratmış olan özel/kamusal alan ayrımını pekiştirmekte, kadının “kurtuluşunu” hane dışına yani kamusal alana çıkarak ücretli iş yaşamında yerini almasında görmektedir. Bu bağlamda “ezilmişlik söylemini” yeniden üretmekte, ücretli iş yaşamında kadınların yaşadığı ayrımcılık hikâyelerinin üstünü örtmekte ve hem özel, hem de kamusal alanın toptan dönüşüm geçirmesi gerektiği gerçeğini göz ardı etmemize neden olmaktadır.
Bu yazı “ev içi emeğin” görünür olmamasından kaynaklanan algıyı, ev kızı/kadınlığı ayrımının manasızlığını ve kadının öznelliğini yitirişinin en baştan evde başladığını tartışma dışı bırakacaktır. Ancak kadına dair her türlü söylemin “ezilmişlik” üzerinden kuruluşunun kadın kimliğini “kurtarılmaya muhtaç” insanlar olmak üzere dondurduğunu ve bu araştırma bazında “ev kızlarının” evde yani özel alanda kalışlarının üretime katılmadıkları şeklinde gösterilmesinin ev içi emeklerini gözden kaçırmamıza neden olduğunu özel bir vurguyla belirtmek gerekmektedir.
Okumaya devam et

İsrail’de Futbol Taraftarlığı ve Vatandaşlık

sakhnin.jpgYazan: Tamir Sorek
Çeviren: Kıvanç Tanrıyar

İttihad Abna’ Sakhnin (İbranice İhud Bnei Sakhnin ya da Birleşik Sakhnin Oğulları) ilk defa 2003 yılında birinci lige çıktığından beri, geleneksel olarak spor dallarının tümünde İsrail sağıyla özdeşleştirilen bir takım olan Beitar Kudüs’le giriştiği kavgalarla medyanın ilgisinin odağında yer alıyor ve polis için ciddi bir karın ağrısı yaratıyor. Sakhnin şimdi zirvedeki tek Arap spor takımı. Birçokları için Beitar’la olan maçlar, İsrail- Filistin çatışmasının küçük bir modelini sergiliyor. Beitar fanatikleri, açıkça Arap karşıtı sloganlar atıyor. Diğer yandan, polis 1976’da Sakhnin takımının geldiği Galile kasabasında devletin topraklara el koymasına karşı yapılan protestolar sırasında üç silahsız Filistinliyi vurduğundan beri, bu kasaba ve bu takım Arap direnişinin sembollerinden biri olarak ortaya çıkıyor.

Gerçekler tabii ki, çok daha karmaşık. İki takım taraftarı için de maçlar hem düzen karşıtı ve tehlikeli görülen etnik kökenleriyle nasıl gurur duyduklarını göstermeleri hem de tutkularını İsrail’de tüm kamusal alanda daha yaygın bir biçimde duyurmaları için bir fırsat. Futbol stadyumlarının yetişmekte olam kuşakların sosyalleşmesi için önemli bir yer olması fikri akla yatıyor: İsrail Futbol Federasyonu’na göre futbol maçlarını izleyen taraftarların yarısı 14 ila 24 yaş arasında. Maçlar sırasında her iki tarafın da gençleri, derme çatma protesto stratejilerini ve cemaatlerinin nasıl bütünleştiğini gözlemliyor ve öğreniyor.
Okumaya devam et

Edebiyatta Son Dönemin En İyileri

books.gifYazan: Hikmet Temel Akarsu

Kitabımız “Başka Dünyalar Mümkün”den de bahsedilen aşağıdaki yazının İngilizcesi, Türkiye edebiyatındaki gelişmelerin değerlendirildiği dünya çapında dağıtılan “Turkish Book Review” dergisinde yayımlanmıştır.

Kapağı toplumsal hayhuyun dışına atarak, koca bir yılı kitaplar arasında geçirmeyi başarmış birinin, sözkonusu yıla ait ufak bir retrospektif değerlendirmesi çok görülmemeli. Bu manada yola çıkarak kendime ait en iyileri toparlamaya çalıştım. 2007’de edebiyat dünyamızda ne oldu? Hangi yapıtlar öne çıktı? Önemli yenilikler nelerdi?

İlk başta, açıkça söyleyeyim: 2007 Edebiyat açısından verimsiz bir yıl oldu. Yayınevlerinin bir önceki yıla göre daha az kitap bastığı, basılan kitapların daha çok popüler beğeniye yönelik ve yüksek satış hayallerine dayalı olduğu, has edebiyatçıların ise 2006 Nobel Ödülü’nün yarattığı spekülasyonların gölgesinde hazin bir burukluğa gömülerek susmayı tercih ettiği garip bir sene oldu 2007. Bu garipliklerden hiçbir zaman geri kalmayan Nobel de hepimizin bildiği gibi yepyeni bir tüy daha dikerek, “Kocamış ve günlere doymuş,” bir çatal dilli İngiliz “azize”ye gidiverdi. Artık Nobel’in yaptığı “tuhaflık”lara herkes alıştığı için infial minfial olmadı. Herkes işine baktı. Depolardan Doris Lessing’in tozlu kitapları çıkarıldı, üzerlerine birer bant geçirildi; bir iki vitrin düzenlemesi; hepsi bu. Kanımca Nobel, sıradan bir ölümlü için olması gerekenden çok fazla defa harakiri yaptı. Artık yaraları dikiş tutmuyor.

Türkiye’deki edebiyat ödülleri ise sarsılmaz bir istikrarla yola devam etti. İlkeler derin bir sadakatle uygulandı. İhdas edilen ödüller, yeri geldi verilmedi, yeri geldi “camia dışı şaki”lerden esirgendi, yeri geldi edebiyat iktidarının soğuk yüzü gösterilip toy ediban takımı tedip edildi. İstisnalar yok muydu? Vardı! Ama azınlıktaydı. Tüm bunların neticesinde Türkiye’de ödül müessesesine saygı maygı kalmadı. Ödül konusunda tam bize özgü bir “fars”a ulaşmayı başardık neticeten. Herkes kına yakabilir!
Okumaya devam et

Bilimkurgunun Estetiğine Doğru

joanne_russ2.jpgYazan: Joanna Russ
Çeviren: Elif Çopuroğlu

-Bilimkurgu, edebiyat mıdır?
-Evet.
-Öyleyse yerleşik edebiyat ölçütleriyle değerlendirilebilir mi?
-Hayır.

Böylesi bir iddia, yalnızca gerekçe değil, detaylı bir açıklama da gerektirir. Yazılı bilimkurgu, elbette ki, edebiyattır, oysa kendine diğer medyaları (film, tiyatro, hatta belki de resim ve heykel) seçen bilimkurgu kelimeler dünyasına uygulanandan başka ölçütlerle değerlendirilmelidir (1). Bilimkurguya edebiyat olarak ve öncelikle de nesir kurgu olarak odaklanan bu denemenin amacı, eleştirmenlerin geleneksel edebiyat eleştirisini bilimkurguya uygulamaya çalıştıklarında karşılaştıkları sınırlamaların bir kısmına işaret etmek. Özetle, son yıllarda akademinin bilimkurguyla ilgilenmeye başlaması ciddi zorlukları beraberinde getirdi. Akademik eleştirmenlerin bu türe yönelik alışıldık (ve temelsiz) bir hor görüyle kuşatılmaları bir yana, bu eleştirmenlerin ellerindeki araçlar da ne kadar bilenmiş olursa olsun, realist ya da doğalcı olan yirminci yüzyıl kurgusuyla arasındaki yüzeysel benzerliğe karşın edebiyat sanatından temelde çok farklı olan bu yapıt grubuna uygulanabilir değil.
Okumaya devam et

Bir Yıl Sonra Bugün…

hrant_dink2.jpgRakel Dink:

“Sevgili kardeşlerim
Önce gelin şu lirik yalnızlığımızı paylaşalım. Bırakın anlaşmayı yoklayın yüreklerinizi.
Bir yıl sonra onu yaşamak için yine buradayız. Burada, onun kanını suyla sabunla temizlemeye çalıştıkları kaldırımdayız. Bu kaldırım bu şekilde temizlenebilir mi?
Kardeşlerim
Kanın sesi ancak adaletle susar. Sizler bugün adalet için bugün buradasınız, sessizliğinizde adalet çığlığı yükseliyor.
Katilin eline bayrak verip poster çektirenlere adalet ne yaptı?
Sadece görüntüleri basına verenlere dava açtı. Stadyumlarda hepimiz Ogün’üz diye bağıranlara ne yaptı ülkemin adaleti?
Daha katil yakalanmadan silahın markasına kadar bilen jandarmalara ne yaptı ülkemin adaleti?
Eşime haddini bildirmeye çalışan vali yardımcısına ne yaptı ülkemin adaleti?
Diyorlar ki, “301’den kim hapse girdi?” Ben de diyorum ki, Hrant Dink’i yaşatsalardı da keşke hapse girseydi. Çünkü yaşasaydı, bugün hapiste 3 aydır yatıyor olacaktı.
Bizi acılarla akraba ettiler. Maalesef kardeşlik de bugün cesaret istiyor. Ama asıl yaşamak cesaret ister, umut cesaret ister, adalet cesaret ister kardeşlerim.”