Tirad

– Konuş!
– Hissin kendisi maddeden bağımsızdır, kabul. Ne de olsa hissedilenin nerede meydana geldiğini söyleyemiyoruz. İşte “hissin meydana gelmesi” bile garip bir ifade oluyor. Hangi meydan? Ama ben bundan, özün algoritmada olduğunu iddia eden görüşü çıkaramıyorum. Hani, insanı insan yapan esas unsurların; ruhun, duyguların, düşüncelerin hep bu maddesel olmayan yapısını örnek gösterip bunların analojisi olarak algoritmayı ve onun uygulanmasını sağlayacak soyut dizge olan yazılımı seçen görüş; şu sıralar pek bir yaygın olan, çocuklarımıza aktardığımız görüş…

Sırf çok amaçlı işlemciler piyasaya egemen oldukları için yazılım ana mühendislik alanı haline geldi diye donanımın önemini görmezden gelemeyiz ki. Belki icatların daha uç noktalara çıkabilmeleri için bir uzmanlaşma alanı seçmek, dikkati yoğunlaştırmak için bakış açısını daraltmak gerekiyordu ama yeni kuralları ilan etmeden önce düşünce yapımızı kendi ellerimizle kısıtladığımızı unutmamalıyız. Bedensiz algoritma hissedemez, yaratamaz, ayrıca silikonla karbonun da tatları farklıdır.
Okumaya devam et

Proxima Centauri (Ömer Baytaş)

Bu bir kitap tanıtımından çok neler kaçırdığınızı anlatan bir yazı olacak ne yazık ki. Hayat insanı bazen böyle ani tesadüflerle şaşırtabiliyor: Bir arkadaşımın durup dururken okumam için elime tutuşturduğu “Proxima Centauri” olmasaydı muhtemelen ömrümün sonuna kadar Ömer Baytaş’tan haberim olmayacak, “Türkiye’de bilimkurgunun geçmişi, üzerine devamını inşa edeceğimiz yapılar, yapıtlar yok” diye hayıflanan zümrenin bir parçası olacaktım. İşte bu tür fikirlerin sebebi, kitabı raflarda görmenin, arayıp da bulmanın pek mümkün olmamasıdır herhalde. (Google’da aratınca iskenderiye.com’da silinmiş bir kayıt ve ideefixe’de bir tükendi ibaresiyle karşılaşılıyor)

‘92 yılında İnsancıl Yayınları’nın bastığı Proxima Centauri, bir trafik kazası sonucu ölmüş olan Andrey Alexi’nin mezarda uyanmasıyla açılıyor. Bilinci yerine gelmesine rağmen Andrey, hiçbir şekilde bedenine hükmedemiyor ve toprak içinde felç olmuş vaziyetteyken yanına sokulan yılanın göz kapaklarını yemesine mani olamıyor. Bu korkunç ve muhteşem giriş esnasında Baytaş, acınacak insanlık/insan oluş durumumuza dair yığınla tespiti satırlara döküyor.

Romanın varoluşçu bir kitap olduğu söylenebilir. (“Varoluşçu olan kitap değil yazardır” demek daha da doğru olabilir tabii.) Bunu hem varoluş kelimesinin kullanım sıklığından (örneğin umarsız bir panik anında, telaşı nedeniyle konu üzerinde yeteri kadar duramayacak durumdaki kahraman yerine yazarın yok olmanın tatlılığı hakkında şu söyledikleri: Ne güzel uykudur o. Sabahı olmayan uyku, bütün olasılık ve olabilirliklerin tek seçeneğidir. Çünkü varolmak, varolduğunu bilmek ve varolmanın acıları varlığın dinginliğini bozuyor, onun gelişimini ve olgunlaşmasını engelliyor, eksik bir hayat sürmesine neden oluyor.) hem de bir türlü bitmeyen sorgulamalardan (bir bedene ve onun ilkel ihtiyaçlarına sahip olmanın kanatlanan varlığını ve fantezilerini bozduğu fikrinden, esas bu kısıtlanmışlığın onun hayal gücünü harekete geçirdiği fikrine geçmesi vb.) anlıyoruz.
Okumaya devam et

Psişik Tarih

“Her tanrının hayalidir, kendi kendine yaratılan bir evren. Kur bırak, o kendi kendini düzene soksun, ne ala!”

Featuring Isaac Asimov

Bir gün ustam Hayri Seladun Efendi beni ve diğer çıraklarını topladı ve yıllardır beklediği işaretin Hakk tarafından önceki gece rüyasında verildiğini söyledi.
***
Dün gece kovaladıkça kaçan uykuyu bir türlü yakalayamamıştım. Uyumaya çabaladıkça bilincim keskinleşmiş, odadaki zerrelerin hangilerinin bana ait olduğunu hangilerinin olmadığını ayırtedebilir hale gelmiştim. Havada yüksek bir gerilim vardı.
Gözlerimi kapadım, kulaklarımı tıkadım, yatakta öylece bekledim. Horultular kesildi. Göz kapaklarıma düşen ışıklar yok oldu. Yatağa değen bedenim arş-ı âlâ da yalnız başına salınır gibi hissizleşti. En bariz hislerim olan beş duyudan sonra açlık ve yorgunluk, dizimdeki yaranın acısı, battaniyenin tüylerinin kaşıntısı da beni terk etmeye başladı. Nefes aldığımı, kalbimin attığını duymaz oldum. Duygularımın yokluğunu, uyaransız kalan beynim, hafızamda kalan son görüntüleri rastgele göstermeye başladığında gördüklerime tepkisiz kalınca, fark ettim. Utanç, mutluluk, hüzün (ve paranoya) benimle değildi. Mekanla birlikte zamanın geçişini de kaybedince boyutsuzlaşmış oldum. Geri beslemesiz kalan hafızam anılarını koruyamaz oldu, görüntüler, sesler, olaylar kişiler birbirlerine karışıp karardılar. Beynime kazınmış en son melodi de beni terk edince bir varlık olduğuma dair bilincim de yok oldu. Bedenim ve bilincim mekansızlıkta sonsuza doğru difüze oldu. Yoğunluğum sıfırlandı ve ben dediğim o tek nokta da sonunda dağıldı.
Birden ustamın sarsmasıyla uyandım.
Okumaya devam et

Banal Gerçeklik

Is this the real life / Is this just fantasy?
Caught in a landslide / No escape from reality

“Ve sonunda Boltzmann intihar etti” dedikten sonra hikayeyi anlatmada ne kadar etkileyici olduğumu anlamak için sırayla öğrencilerime baktım. Öndeki iki inek her zamanki gibi ağzımın içine bakarak her anlattığımı not alıyor, ağzımdan çıkanın derslerle veya notlarla ilgili olup olmadığına dair fikirlerini, ders notlarını gözden geçirme vaktine erteliyorlardı. (Herhalde fizik defterlerinde bunca hikayeyle karşılaşınca şaşırıyorlardır.) Ortada normal öğrenciler heves kırıcı bir ilgisizlikle beni dinliyorlar, arkada ise resim yeteneklerini keşfedenler ve pencereden random-generated manzarayı seyredenler oturuyorlardı.
Tembel olduğunu bildiğim bir öğrencimdeki fazla dikkat beni şüphelendirdi. Yavaşça yaklaştım, biraz önce anlattığım bir tanımı sordum. Benim yaptığım tanımın kelimesi kelimesine aynısıyla cevap verdi. Sonra basit bir probleme de doğru yanıt verdi. “Peki üç kere yedi kaç eder?” “Yirmi bir” İşte yakaladım. Ucuz yapay zeka… Muhtemelen kendi yazmıştır. (Evet, kendi yazdıysa bu affedilebilir bir durum olacak, hatta belli etmeyeceğim ama hoşuma dahi gidecek, ama bir kopyacıysa yandı.)
Okumaya devam et

Unuttum

Santraldeki ayini yine kaçırmıştı. Bu saçmalıklara inanmıyordu gerçi ama inançsızlığının göze batmasını istemediğinden törenlere katılıyordu. Annesi başlarına tüm sorunların onun gibiler yüzünden geldiğini söylüyordu, o ise böyle giderse iki kuşak sonra santrale kurban vermeye başlayacaklarını düşündü. Işığın onları en son terk edişini hatırladı. Çaresizlik içinde çırpınan kalabalıklar, ışık bir gün daha geri dönmeseydi herhalde cadı avına başlayacaktı.
Beklemekten sıkıldı, uzun dört teker nerede kaldı? Olası senaryolar kafasında sıralandı: Ruhunu kaybetmişti, burnundan siyah dumanlar çıkartmaktaydı. Giden-bilen’in de iradesini aşan bu durum karşısında, taşınanlar aralarındaki uğursuzun kim olduğunu arıyorlardı. Ya da giden-bilen’in başına bir şey gelmişti. Belki sağlık-bilenlerinin derslerini çalışırken kullanacakları bir oyuncak olmuştu, belki de çoktan onlar tarafından parçalarına ayrılmıştı… Ne olursa olsun, bu dünyada bir uzun teker daha kullanılmaz hale gelmişti.
Sonunda araç gelince neredeyse şaşırdı, hani gelmese ayine gidememesinin bir bahanesi olacaktı. Giden-bilene biniş selamı verdikten sonra, pencere kenarında tek kişilik bir yere oturdu ve böyle bir çağda dünyaya gelmesinin neye işaret olabileceğini düşünerek geçmişten gelen gizlerle dolu dünyasını seyre daldı.
Okumaya devam et