Poulantzas'ın D/devrimi: Devlet, İktidar, Sosyalizm

Adına D/devrim dediğimiz kavramı, olguyu ya da her ne ise onu düşünmek beraberinde bir dolu kavram ve olguyu da düşünmeyi ve yeniden düşünmeyi gerektiren fazlasıyla yorucu ama bir o kadar da ufuk acıcı olabilen bir fikir mesaisidir. Peki, devrim üzerine nasıl bir fikir mesaisi verilmeli, nereden başlamalı, neyin izini, nasıl, hangi soruları sorarak sürmeli?
Bu suallere cevap ararken, bir çok farklı kaynaktan beslenmiş ve yine o bir çok farklı kaynak ile farklı farklı tartışmalar içine girmiş Nicos Poulantzas’ın yazıp çizdiklerine durup göz gerdirmemek olmaz. Özellikle ölümünden kısa bir süre önce yayımladığı kitabı Devlet, İktidar, Sosyalizm (Poulantzas, [1978]2000) Marksizm’in içinden devrim meselesi üzerine verilmiş en heyecan verici fikir mesailerinden birisidir. Kitabı bu kadar heyecan verici kılan Marksizm ile post-yapısalcılık arasındaki ilk ve en önemli etkileşim olarak Poulantzas’ın Michel Foucault ile girdiği tartışmadır.
Bu yazıda yapmak istediğim şey bir taraftan Poulantzas’ın düşüncesindeki dönüm noktalarını işaretlemek diğer taraftan ise verdiği fikir mesaisinden çıkan ana izleklerin altını çizerek bu izleklerin bizi devrimi düşünürken ulaştırabileceği olası sorular ve yanıtlara dair birtakım tahminler yürütmek. Diğer bir deyişle, ‘D/devrim’ denen olguyu bütünüyle bir kenara atmak pahasına, Poulantzas’ın D/devrimini takip ederek, belki de, devrim üzerine çok daha heyecan verici ve verimli bir fikir mesaisinin mümkün olabileceğini düşlemek.
Yunanistan doğumlu olan Poulantzas (1936-1979), Atina’da hukuk eğitimini tamamladıktan sonra 1960 yılında Fransa’ya yerleşir. Hem Yunanistan’da hem de Fransa’da çeşitli siyasal faaliyetlerle örgütlülük deneyimleri içinde bulunur. Fransa’ya yerleşmesinden sonra, Althusser ile tanışır ve görüşlerinden çok etkilenir; Les Temps Modernes’de yazmasının ardından adı Balibar, Macherey, Ranciére, Debray ile birlikte “Althusser Grubu” içinde anılmaya başlar (Hall, [1980]2000, s. vii).
Marksist literatür içinde adını Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar (Poulantzas, [1968]1978) isimli kitabını yayımladığı 1968 sonrası, Miliband ile girdiği tartışma vesilesiyle duyurur (bkz. Miliband, 1969, 1970, 1973 1983; Poulantzas, 1969, 1976)*. Kitabında ortaya attığı “devletin göreli özerkliği” tezini Althusser’den yoğunluklu olarak etkilendiği dönemlerde geliştiren yazar hayatının sonraki dönemlerinde de bu tezini sahiplenmiştir. Fakat bu anlamda yazarın son kitabı; Devlet, İktidar, Sosyalizm önceki çalışmalarından farklı bir yerde tutulmalı. Bu kitabın, Foucault ile girdiği tartışma göz önüne alındığında, Althusserci yapısalcılıktan bir ölçüde sıyrıldığını söyleyebiliriz (Jessop, 1990). Bir kolundan Althusser’in diğer kolundan da Foucault’nun tutup çektiği Poulantzas Devlet, İktidar, Sosyalizm’de bize üzerine düşünmemiz gereken çok önemli tespitler, tezler ve kafa karışıklıkları bırakmıştır ([1978]2000).
Okumaya devam et

Kürşad Kızıltuğ ile Söyleşi: "Devrim toplumda kurumsallaşmış ilişkilerin geriye döndürülemez şekilde dönüşmeye başlamasıdır"

22 Mart 2006

Söyleşenler: Kürşad Kızıltuğ ve Duygu Gül, Tuğba Diyar, Murat Güney,

Murat Güney: Senin için devrim ne ifade ediyor? Sence devrim bir süreç mi, bir kırılma anı mı yoksa bir ahval mı? Nasıl tanımlıyorsun devrimi?

Kürşad Kızıltuğ: Bana göre bir devrim toplumsal bir dönüşüm olarak kavranılması gereken bir şeydir. Burada ille de bugünkü toplumları siyasal bilimler olarak tanımlamamızı mümkün kılan ulus-devlet kavramına oturan bir ölçek üzerinden konuşmak zorunda değiliz. Devrim, bu ölçeği aşan veya bu ölçeğin altında daha küçük bir ölçeğe işaret eden bir şey de olabilir. Ama devrim eninde sonunda belirli bir toplumda kurumsallaşmış ilişkilerin geriye döndürülemez şekilde dönüşmeye başlaması ve bunun böylece devam etmesi sürecidir. Fakat dönüşüm deyince bir sürece yani bir zamana gönderme yapıyoruz. Zaman deyince de zamanı nasıl algıladığımıza bakmamız lazım. Eğer toplumu bir bütün, toplumsal değişimi tarihin varsayılan bir başlangıç noktasından bugüne ve bugünden geleceğe doğru gitmekte olan bir tarihsel evrim olarak kavrıyorsak, o zaman devrim dediğimiz şey burada büyük bir kırılma ve tarihin başka bir insanlık durumuna, başka bir ontolojik durumuna ya da insanın başka bir antropolojik durumuna geçişi olarak anlaşılıyor. Ama burada bence tehlikeli olan bir şey var. Çünkü buradan, tarihi sonlandırma gibi bir fikir kaçınılmaz olarak doğuyor: “Yani bir devrim gelecek, toplumda şu ya da bu problemler ortadan kalkacak ve başka bir insanlık evresine geçeceğiz.” Fakat bu zaten bu haliyle oldukça teleolojik bir yaklaşım ve bence sosyalizmin ve devletçi geleneklerin de kaçınamadığı teolojik düşünce geleneğiyle ilişkili. Çünkü en nihayetinde bunun komünal bir cennet vaad etmekten çok da farkı yok.
Okumaya devam et

Tek Olmayan Devrim

Yazan: Simon Tormey
Çeviri: K. Murat Güney

“Uyumak, belki düş görmek, ah işte pürüzler orada” (Hamlet)

Gözlerimi kapıyorum ve ‘devrimi’ düşlüyorum. Ne mi görüyorum? Dünya, biraz koyu kahverengiye çalsa da, siyah-beyaza dönüyor. Hafif dökülmüş saçları ve sivri keçi sakalı ile beyaz bir erkek görüyorum. Sınıf mücadelesine, kahramanca işlere, insanların ve makinaların kusursuz bir uyum içinde çalıştığı yeni ve iyimser bir görüşe, acılardan azad, yabancılaşmadan azad bir geleceğe dair mesajından coşkuyla ilham alan bir dinleyici kitlesine hareretli bir söylev veriyor. Bahsettiği dünya, şimdiki zamandan mutlak ve tam bir kopuş. Bu, bizim dünyamızın acı ve korkularının, açlığın ve ızdırabın yok olduğu bir dünya. Bu kel adamı dinleyenler, oraya nasıl ulaşacaklarını düşünüp bu süreci ‘devrim’ olarak adlandırdıkları zaman, içinde bulundukları dünyadan radikal şekilde farklı bir dünya tahayyül etmeye çalışıyorlar. Bu bir devrim, reform değil – zaten eğer istedikleri bugün varolandan bu denli radikal şekilde farklı bir dünya ise bu başka nasıl olabilir ki? HAYIR, bu bir devrim, hızla dönen bir enerji, arzu ve dayanışma girdabı olmalı. Biraz acı görüyorlar, ama bu acı, bulundukları noktada yerinde saymaktan duydukları acı kadar etkili değil. Bazı mermiler ateşlendi, çığlıklar, silahlar, bombalar, idam mangaları. Düş, siyaha dönüyor.
Okumaya devam et

Darwin'in Kabusu Ya da Afrika'dan Konuşmak

Biraz da Afrika’dan konuşalım… Açlıktan, kıtlıktan, sömürüden, soykırımdan, içsavaşlardan, dışsavaşlardan.. Hala kaldı mı böyle yerler? Can sıkıcı şeyler…

Bu sefer Afrika’ya dair bir filmden bahsetmek istedim. Türkiye’de ve daha birçok yerde gösterime girmemiş, belki de hiç gösterime girmeyecek, böylece içimizin sıkılmasına, gönlümüzün daralmasına yol açamayacak bir filmden. Bize bilmediğimiz, bilmek de istemediğimiz şeyleri gösteren son derece sıkıcı bir filmden. Avusturyalı yönetmen Hubert Sauper’in 2004 yapımı Darwin’s Nightmare (Darwin’in Kabusu) adlı filminden söz ediyorum. Son derece durgun, provakatif olmaktan uzak anlatımıyla, kara kıta Afrika’nın, beyaz adamın eliyle kirletilmiş kem talihine ışık tutan yüz dakikayı aşkın bir belgeselde izliyoruz Darwin’in Kabusu’nu. Ne Michael Moore’unkiler gibi manipulasyonlar var bu belgeselde ne de Afrika’yı konu alan son dönem yarı-belgesel filmlerden biri olan Hotel Rwanda’daki gibi kan gövdeyi götüren soykırımlar. Bilakis olan biten son derece açık son derece doğal bir şekilde tüm çıplaklığıyla ortaya konuyor. Artık taraf tutmaya, ajitasyon yapmaya, kan, yara, ölü göstermeye hiç mi hiç lüzum yok. Çünkü sömürü, yıkım ve çürüme gündelik hayatın her zerresine değin ulaşmış, çünkü artık insanlar her gün yavaş yavaş eriyor, AIDS’ten, yoksulluktan, açlıktan, işsizlikten an be an tükeniyor. Tüm bunlar Afrika için olağan, sıradan görüntüler. Belgesel de son derece yalın bir biçimde bugün, şu anda, hemen yanı başımızda Afrika’daki olağan gündelik yaşamı yansıtmaktan başka hiçbir şey yapmıyor aslında. Belki de o yüzden Darwin’in Kabusu, izleyenlere Hotel Rwanda’daki kanlı katliamlardan çok daha korkunç, çok daha acıtı, çok daha karanlık geliyor. Afrika münferit bir katliamla yahut geçici bir kıtlıkla boğuşmuyor. Sömürünün bu kadar olağanlaştığı, bu kadar sıradanlaştığı bu coğrafya, geri dönüşü imkansız topyekun bir yıkımın içine doğru savrulup gidiyor.

Biraz da Tanzanya’dan konuşalım isterseniz… Tanzanya’dan, dev tatlı su balıklarından, kendi ülkelerinde avlanan balıkları alacak parası olmayan Tanzanyalılar’dan, pek tabii o balıkları afiyetle tüketen AB vatandaşlarından ve o balıklar karşılığında Afrika’ya para göndermek yerine tank, top ve mermi gönderen Avrupalı silah tüccarlarından. Zira Darwin’in Kabusu, Afrika genelinde ama Tanzanya özelinde olan bitenleri konu ediniyor. Tanzanya mı, orası da neresi diyebilirsiniz. Bilmiyorsanız ne olur üstünüze alınmayın, alınacaksak hep beraber alınalım; çünkü filmi izlemeden önce ben de pek bilmiyordum Tanzanya neresidir. Oysa Nil Nehri’nin kaynağını aldığı Afrika’nın en büyük gölü Victoria’nın güney kıyısı boyunca uzanan, Türkiye’den biraz daha büyük ebadlarda, otuz milyona yakın nüfusa sahip, balığı, mısırı, kahvesi, pamuğu, tütünü ile doğası zengin, halkı ise tüm bu kaynakları kullanmaktan yoksun büyükçe bir ülkeymiş Tanzanya.
Okumaya devam et

Pısırıklar Çağı: 21. yüzyılda Siyasal ve Cinsel İktidarsızlık Üzerine

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Kara sevdalı birer aşıktı…

Karşılıksız bir aşka saplanmak ne de baştan çıkarıcıdır! Elde edilemeyen ve asla elde edilemeyeceği bilinen bir aşka tutulmaktan daha çekici ne olabilir? Böyle bir aşkın peşinden koşturmak, sonunun hüsran olduğunu bile bile vazgeçmemek, inatla kendini tüketmeye devam etmekten daha cazibeli, daha esrik bir halet-i ruhiye tahayyül edilebilir mi? Belki de bu yüzden bir zamanlar yüzlerce genç için Genç Werther’in acıları bunca imrendirici olmuş, aynı acıları çekebilmek, onunla özdeşleşebilmek için birçoğu kendisini intihara sürüklemişti nafile. Ve belki de bu yüzden Orhan Gencebay’ın şu satırları yazarken dinlediğim ‘Bir Teselli Ver’i bu toplumun bağrında kendine bu denli vazgeçilmez bir yer edinmişti… Tarih ve masallar, kendisini maşuku uğruna göz göre göre hırpalayan, tüketen, feda eden binlerce aşıkın hazin öyküsü ile doludur. Onlar bu çıkışsız oyuna, hesapsız, kitapsız, gözlerini kırpmadan dahil olmaktan dolayı en ufak bir çekince duymamışlardı. Şu ölümlü dünyada zaten kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığını biliyorlardı. Bugün bu hikayeleri okurken, dinlerken, izlerken gerçekten hüzünleniriz. Peki ya bizi burada hüzünlendiren bir türlü aşkına ulaşamayanların talihsizliği midir, yoksa onların kederlerini, kayıplarını ta içimizde hissetmemizden mi ileri gelir üzüntümüz? Belki de bunlardan hiçbiri değildir gerçekte hüznümüzün kaynağı. Bundan çok, bugün artık bu acıları çekemiyor olduğumuz, bir türlü kendimizi o hikayelerin aşıklarının yerine koyamadığımız için kederleniriz aslında. Bu aşk hikayelerini okurken içimizi daraltan, belki de, kendi kendimizi bağladığımız binlerce şartlanmanın, hesabın, kitabın tahakkümü altında, kaybedeceğimiz çok şey varmış gibi hareket etme buyruğuna tâbi olmamız, artık böyle bir yola girme cesaretini kendimizde göremememiz ve en nihayetinde bir türlü aşık olamıyor, aşkı yaşayamıyor oluşumuzdur, kim bilir?
Okumaya devam et

Peter Sloterdijk ile Avrupa ve Amerika'nın Geleceği Üzerine

Geçen sayımızdaki giriş yazısında, Almanyalı düşünür Peter Sloterdijk ve eseri Sinik Aklın Eleştirisi’nden bahsetmiş ve bu eleştirinin bizi nerelere taşıyabileceğini tartışmaya çalışmıştık. Dillendirdiğimiz bu tartışmalar dergi çıktıktan sonra birbirinden değişik görüşlerle yankı buldu. Biz de, bugüne değin buralarda pek bilinmeyen ama çarpıcı görüşler dile getirmiş düşünürleri dergimizin sayfalarına taşıma misyonumuzdan hareketle bu sayımızda da Almanya’da bir hayli popüler bir düşünür olmasına ve hatta çağdaş Alman felsefesini bugün devam ettiren başlıca aktör olarak lanse edilmesine karşın Türkiye’de nedense bugüne kadar pek adı duyulmayan Peter Sloterdijk’a yer ayıralım ve onu biraz daha yakından tanıtalım diye karar almıştık. Ne tesadüftür ki, bu kararı alıp kendisiyle yapılmış söyleşilerden bir derleme hazırladığımız sırada Sloterdijk’ın Türkiye’ye geleceğini öğrendik. Böylece yaptığımız bu çalışma bir kez daha değer kazanmış oldu. 20-22 Ekim 2005 tarihleri arasında, Peter Sloterdijk, çok sayıda yerli ve yabancı düşünürle beraber, İstanbul Goethe Enstitüsü’nün Beyoğlu-Tünel’deki adresi Teutonia’da ‘Philosophie im Wandel’ (Değişmekte Olan Felsefe) başlıklı uluslararası felsefe kolokyumunda konuşmacı olacak ve ‘Tarihin Sonu ve Terörizm’ konulu bir konuşma yapacak. Görüşlerine katılın ya da katılmayın ama hazır buralara kadar gelmişken, bir söz ustası olan bu dünyaca ünlü düşünürü dinlemeden geçmeyin deriz. Davetsiz misafir dergisi yazarları olarak biz de etkinliği yakından takip edecek ve belki kısa da olsa, ‘21. yüzyılda siyaset arayışları’ üzerine bir konuşma yapacağız. Herkesi bekleriz. Bu arada unutmadan söyleyelim, Sloterdijk’ın görüşleri hakkında söyleşi öncesi daha kapsamlı bilgi edinmek için Everest Yayınları’ndan çıkan İnsanat Bahçesi İçin Kurallar adlı kısa metnini alıp okuyabilirsiniz. Bu metin, Sloterdijk’in bugüne değin Türkçe’ye çevrilmiş tek kitabı.
Okumaya devam et

Der Untergang – Çöküş: "Auschwitz'ten Sonra Şiir Yazmak"

“Bu kitapta, çocukluktan beri içimde taşıdığım Almanya’yı ve Almanlık ruhunu bir kez olsun dile getirmek ve onlara duyduğum sevgiyi itiraf etmek istedim; çünkü bugün ‘Alman’ olan her şeyden nefret ediyorum!”
Hermann Hesse, “Narziss ve Goldmund” üzerine, 1933

30 Nisan 1945… Milyonların ölümüne mal olan bir iktidar hırsı ve tarihte görülmemiş bir yıkımın ardından gelen bir intihar… Üçüncü Reich’ın Führer’i Adolf Hitler, karısı Eva Braun ile birlikte intihar ettiğinde, Almanya 1933’te Naziler’in iktidara gelişiyle başlayan on iki yıllık bir histeri nöbetinden yeni yeni uyanmaktaydı. Tarihin belki de gelmiş geçmiş en büyük hesaplaşmasının Almanlar’a armağını içleri boşalmış, duvarları delik deşik olmuş binalardan ibaret, harabeye dönmüş onlarca hayalet şehir olmuştu. Ertesi sabah, bu şehirlerin külleri Nisan yağmurlarıyla yıkanır ve milyonlarca Yahudiye, Çingeneye, eşcinsele, hasta, sakat ve yaralıya mezar olan toplama kamplarından yükselen dumanla birleşip gökyüzüne karışırken, artık bomba yağdırmayan müttefik uçaklarının yeni günü selamlayan uçuşları arasından yükselen güneş, Almanya için yeni bir dönemi müjdeleyecekti. Nazilerin iktidarının ve İkinci Dünya Savaşı’nın son günü böylece, Almanya tarihine “die Stunde Null” (Sıfır Saati) olarak geçti. Sıfır saatinden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Tüm şehirler sıfırdan yeniden inşa edilecek, otoyollar sıfırdan yeniden döşenecek, fabrikalar sıfırdan başlayıp yeniden işleyecekti. Yıkıntıların ve molozların üzerinde yeni bir Almanya yükselecekti. Sıfır saatinden sonra doğan her bebek yepyeni, aydınlık ve lekesiz bir Almanya’nın ümidi olacaktı.
Ne var ki, Almanlar bir şeyi gözden kaçırmıştı veya bilerek onu görmek, onunla hesaplaşmak istememişti: Bu büyük savaşta yıkılan sadece şehirlerdeki binalar, otoyollar, fabrikalar ve havaalanları olmamıştı. Bombalar sadece şehirlerin, binaların ve insanların üzerine yağmamıştı. Bombalar, aynı zamanda kadim Alman medeniyetinin insanlığa armağan ettiği binlerce sanat eserinin, yüzyıllar içinde geliştirdiği engin düşünce birikiminin, dilinin, kültürünün ve en önemlisi de insanlarının zihinlerinin üzerine de yağmış, adeta trans halindeki bir uygarlık ve o uygarlığı oluşturan zihinler üzerinde onulmaz bir tahribat yaratmıştı. Gerçekten de hiçbir şey eskisi gibi olmazdı. Frankfurt Okulu’nun önde gelen düşünürü, savaş sürgünü Theodor Adorno’nun dediği gibi “Auschwitz’den sonra bir daha asla şiir yazılamazdı!”
Almanya’nın şehirleri Marshall yardımlarıyla birer birer yeniden inşa edilirken, Almanlar yaşadıkları zihinsel tahribatı tamir etmek yerine onu görmezden gelmeyi, basitçe yok saymayı tercih etmişlerdi. Sanki Naziler diye birileri hiç olmamıştı. Öyle bir geçmiş yaşanmamıştı. Yaşandıysa da sorumlusu Almanlar olamazdı. Sanki uzaydan gelen ve kendilerine Nazi diyen bir grup yaratık 1933’te Almanya topraklarına inmiş, tüm halkı hipnotize etmiş ve 1945 Nisan’ında bir anda çekip gitmişlerdi. Arada ne olduğunu, neler yaşandığını kimse hatırlamıyordu. Tarih 1945’in Mayıs ayında başlamamış mıydı? Yeni Almanya için sıfır saatinden öncesi yoktu.
Okumaya devam et

Solun Bourdieu'ye ihtiyacı var mı?

Yazan: Bruno Latour
Fransızca'dan Çeviren: Canay Özden

Farzedelim ki basın, Fransız sosyolojisindeki hakim yaklaşımın, yani Pierre Bourdieu ve meslektaşlarının düşüncesinin, solun yeniden inşasına dair ilgisini değerlendirmek için kamuya açık bir tartışma ortaya atmış olsun. Çorbada benim de tuzun bulunsun, ama önce bilimler ve siyaset ilişkisiyle uzun bir süredir ilgilenmekten başka bir niteliğim olmadığını söyleyerek lafa başlayayım. Bana öyle görünüyor ki sol ve Bourdieu ilişkisi meselesi şu ana kadar iki nokta çevresinde döndü: Bilimsel araştırmaları Bourdieu’yü politik pozisyonlar almaya yetkili kılıyor mu? Tahakküm sosyolojisine yaslanarak sosyal-demokrasiden daha güçlü bir sol geliştirebilir miyiz? Ne kadar ilgi çekici olsalar da, bu iki tartışma da Bourdieu sosyolojisinin bilimsel olduğunu ve solda yeraldığını varsayıyorlar. Oysa, bu önkabullerin ikisi de bana yeteri kadar isabetli görünmüyor.

Solcu olmak için ezilenlerden bahsetmek yetmez. Esas mesele iktidarın sonuçlarını ezilenlerin nasıl izah ettiklerinin anlaşılmasında gizlidir. Bourdieu’nün sosyolojisinde, ilginç bir betimleme anından sonra, terimlerin ve durumların çeşitliliğinin yerini, az sayıda, sürekli tekrarlanan ve aktörleri aktörlere çaktırmadan manipüle eden görünmez güçler alıyor. Oysa, insanların kendileri tarafından bu görünmez güçleri tanımlamak için buldukları terimlerle, sosyolog tarafından ifşa edilen «görünmezler» arasında temel bir fark var: Birinciler aktörler tarafından geliştirilmiştir. Dolayısıyla aktör dediğimiz insanlar kendi kavramlarıyla «inceleyebilir». İkinciler ise, sadece sosyolog tarafından bilinir ve insanların gözünden kaçar. Hakim tahakküm söylemi geçtiği anda, sıradan insanlar daha da güçsüz kılınmıyorlar mı? Adlarına konuşulduğu iddia edilen insanların söz, icat ve direniş kapasitelerinin bu şekilde indirgenmesi işine «solculuk» denebilir mi?
Okumaya devam et