Gündemsel Kaygılar, Okul Basan Uzaylı Teröristler ve Türkiye ile AB Arasında Vuku Bulan Sansasyonel Zina Üzerine

Gündemsel Kaygıların Aşılması
Dergimizde neden bir gündem sayfası yok? Gündemi takip etmiyor muyuz yoksa? Bilimkurgu okuyup gerçeklerden kaçanlar mıyız? Değiliz elbet. Aslında kaçınılmaz da bir şekilde içine çekildiğimiz bir gündemin, ister istemez biz de bir parçasıyız. Lakin Türkiye’deki tartışmaların kısırlığı karşısında, bazı şeyler hakkında ne desek boş. Öte yandan elbette gündeme gelen ve değinilmesi gereken birçok önemli konu da var. Görüldüğü gibi ben de tüm bunları kapsayacak bir biçimde oldukça uzun bir başlık attım ve gündemdekileri, dergimizin gündemine taşıdım! Ne var ki, aslında gündem dediğimiz şey, bir olgu olarak son derece sorunlu. Zira gündem, bizim adımıza birileri tarafından önemsememiz gereken şeylerin dayatılmasının bir yolu değil mi? Halihazırdaki onca olay ve olayların faili onca kişi arasından yapılmış son derece seçici bir tercihler bütünü, gündem. Belki de, beni sık sık gündemdekiler hakkında köşe yazarları misali yorum yapmaktan genellikle alıkoyan işte bu sorun. Aslında gündeme getirileni tartışmayı bir kere kabul ettikten sonra çoktan tuzağa düşmüş oluyorsunuz. Artık onların yarattığı kurallara göre oynamak, onların lisanını, tanımlarını, üsluplarını kullanmak, onların uydurduğu suni taraflardan birini seçip savunmak kaçınılmaz oluyor.
Gündemdikler, bu verili çerçeve içinde tartışılmaya bir kez başlandı mı, artık kimin ne dediğinin pek de bir önemi kalmıyor. Zira, birçok gazetenin ve birçok derginin ve birçok televizyonun ve birçok programın hangi konuya nasıl yaklaşacağını ve hangi tarafı tutacağını zaten öngörebiliyor, köşe yazarlarının ve pek uzman konukların daha söze başlamadan Türkiye’nin az renkli siyasi yelpazesindeki yerini kolayca tespit edebiliyor ve dolayısıyla ağızlarından çıkacakları tahmin etmekte güçlük çekmiyorsunuz. Kısacası kimin Galatasaraylı kimin Fenerli olduğu, kimin ne söyleyeceği belli ama mesele bu değil. Mesele kimin kendi tarafını daha fanatikçe, ağzını daha çok doldurarak, lafı gediğine daha çok sokarak ve karşısındakinin anasına bacısına saydırırken daha çok yerin dibine batırarak, daha çok ezerek savunduğu, yani söyleyeceğini nasıl söylediği. Gündemi takip ederken, daha çok keyif alabilmek için, sonunda siz de bir taraf tutmaya karar veriyorsunuz ve eğlence başlıyor. Gündem hakkında yazmanın ve konuşmanın bu denli popüler olması belki de bundan ve aslında gündem, popüler kültürün belki de ta kendisi.
Okumaya devam et

Alaycı Aklın Eleştirisi

70’li yılların ortasında, Collége de France’da verdiği derslerden birinde (7 Ocak 1976), Michel Foucault, birlikçi, kapsayıcı, evrenselci, sistematik, merkezi ve bilimsel olduğu iddiasındaki tüm söylemlerin totaliter yapısının boyunduruğundan kurtulmanın yolunu, soykütüğü adını verdiği, yerel, tekil, özel, parça parça ve dağınık minör söylemlerin canlandırılması olarak gösteriyordu. Bu kendisinin, Deleuze’ün ve diğer düşünürlerin analitik eleştirileri ile, bunlardan daha önemlisi, bilimsel bilginin hiyerarşisi tarafından diskalifiye edilmiş, aşağı görülmüş bilmelerin, yani gündelik, yerel, özel bilmelerin ittifakıyla gerçekleşebilirdi. Ona göre, kapsayıcı söylemlerin zorbalığına karşı girişilecek bu yapıbozumcu eleştiri, tam anlamıyla bir savaştı ve zorbalığın yıkımı için majör söylemlere karşı minör söylemleri geliştiren böylesi bir savaşı yürütmek gerekiyordu.
Nitekim, Foucault’nun 60’lardan beri öngördüğü bu savaş gerçekleşti. Son 30-40 yıl boyunca, geleneklerin, dinlerin, ulus-devlete dair söylemin, bilimlerin ve ideolojilerin nasıl da müthiş bir hızla karikatürleştirildiğini, tiyatrolaştırıldığını, tersine çevrildiğini, lime lime edildiğini ve yıkılıp dağıldığını gördük. Felsefi arenada postmodern eleştirinin yükseldiği bu dönemler tam da başını Ursula LeGuin ve Samuel Delany’nin çektiği yeni muhalif bilimkurgucuların, Karanlığın Sol Eli ve Triton gibi kitaplarıyla, verili kimliklere dair söylemleri yapıbozumuna uğratıp kadını ve erkeği birleştiren, geçişkenleştiren, akışkanlaştıran yeni transseksüel kimliklikleri, bir alternatif olarak tahayyül ettikleri zamanlardı. Bu sırada başını Philip K. Dick’in çektiği ve yeni yeni hayat bulan bir başka akım olan siberpunk da gerçekliğin ne olduğu sorusunu masaya yatırıyordu. 70’lerin sonunda edebiyatta ve sinemada yükselen bu yapıbozumculuğa, öngörüldüğü gibi, gündelik bilmeler, popüler kültürler, medya aracılığıyla yayılan kurgulanmış sansyonel haberler de eşlik etmekteydi.
Özel televizyonların yaygınlaşmasıyla hız kazanan, internetle doruk noktasına ulaşan bu söylemler savaşı, nihayet artık sona erdi. Üstelik büyük bir zaferle. Bu hem iktidarın hem de onu yapıbozumuna uğratan muhalefetin zaferiydi. İktidarın zaferiydi; çünkü parçalanan iktidar artık her yere yayılmış ve mutlak bir denetim ağı oluşturmuştu. Muhalefetin zaferiydi, çünkü muhalefet, iktidarı paramparça etmiş, onun bir kurgu olduğunu göstermiş ve böylece yeni yeni kurgular oluşturma özgürlüğünü bizlere bahşetmişti. Elbette yukarıda sayılan nedenlerden, savaşın sonu aynı zamanda hem muhalefetin hem de iktidarın bozgunuydu. Merkezi söylemlerin, duvarların ve sınırların topyekün bir yıkımıyla kalmayıp onlara temel oluşturan tüm değerleri de iflas ettiren bir zafer ve bir bozgundu bu. Tıpkı atom bombasının atılması ile sona eren İkinci Dünya Savaşı gibi, enformasyon bombasının atılması ile sona eren bu savaş, bizlere, ardında, enformasyonun radyoaktif yayılımının sürdüğü ve dört bir yanımızı bu radyoaktiviteye maruz kalan mutantların sardığı bir dünya bırakmıştı.
Okumaya devam et

Söyleşi: Çağdaş Özgürlükçü Düşüncede Yeni Eğilimler

Davetsiz Misafilerle Söyleşiler Etkinlikleri
Boğaziçi Üniversitesi 8 Nisan 2004

Söyleşenler: Süreyyya Evren, Yaşar Çabuklu, Kürşad Kızıltuğ

Süreyyya Evren: “Çağdaş özgürlükçü düşüncede yeni eğilimler diye” bir başlık attık ama bu başlık konuşmamızı çok da belirlemeyecek.
Yaşar Çabuklu: Zaten “çağdaş” sözcüğü de çok tatsız bir laf.
S.E: Bu sözcüğü “çağdaş sanatlar”daki kullanımda olduğu gibi, “günümüzdeki” anlamında kullanıyoruz
Y.Ç: Yani “çağdaşlaşmak” sözcüğündeki anlamıyla değil…
S.E: Hayır, değil. “Özgürlükçü düşüncede yeni eğilimler “denildiğinde; post-anarşizmden ve post-Marksizm’den bahsedebiliriz.Yaşar’ın aklında daha tehlikeli konular olan mazoşizm ve teşhircilik de var ama onlara akıllar karışmasın diye girmeyebiliriz.
Kürşad Kızıltuğ: Bir süredir biz internet üzerinden bir şeyler takip ediyoruz ve internetten takip etmemiz de takip ettiğimiz şeyin doğasına uyuyor aslında…
S.E: Bu arada ben araya girerek, “araya girmeyi” bir yöntem olarak kullanmamızı önereceğim.
K.K: Kaba hatlarıyla son 10 -12 yıldır, giderek özgürlükçü düşünce, anti-Modernist terimlerle dile getiriliyor. Bir yandan giderek, 19.yüzyılda özgürlükçü düşünceyi en radikal biçimde dile getirme iddiasıyla yola çıkan anarşizm ve onun getirdiği dönüşümler söz konusu. Kırılmalar, çeşitli branşlara ayrılmalar da söz konusu. Liberter bir vurgunun da gittikçe arttığını görüyoruz. Aslında 30-35 yılın teorik yenileşmelerinden bahsedersek, genel olarak adlandıracak olursak “post-yapısalcı düşünce ve yapısalcılık sonrası düşünce” adı altında, otoritenin eleştirisini daha açık bir şekilde ve tüm yaşam alanlarında vurgulayan bir teori söz konusu. Bu, hem akademik düzeyde, hem çağdaş sanatlarda kendine yer buluyor. Bu teoriyle anarşizm arasında da etkileşim olmaya başladı. Bir yandan anarşizm içerisinde modernlik eleştirisi daha açık terimlerle dile getirilmeye başlanıyor. Diğer yandan post-yapısalcı düşüncede de anarşizme ve Marksizm’e yakınsayan liberter vurguların daha da arttığı söylemler ortaya çıkmaya başladı. Bu, 90’larda miladi olaylarla, Zapatizm'in ortaya çıkmasıyla, küreselleşme karşıtı hareketlerin ortaya çıkmasıyla daha da hızlanan bir diyaloğa dönüşmeye başladı. 2000’lerden bakınca birbiriyle yoğun biçimde etkileşme potansiyeli taşıyan bir söylemler çoğalması oldu. Kimi yerde buna post-modern anarşizm deniyor, kimileri post-anarşizm diyor, kimi özgürlükçü Marksizm diyor ama bunlar arasında git gide tema ortaklaşması artıyor.
Okumaya devam et

Unabomber'dan Mektup Var!

Dünya Özgürlük Mahkumları Destek Ağı ve Veganarşi fanzin’in halen Amerika’da hapishanede bulunan ve FBI tarafından Unabomber olarak adlandırılan Theodor Kaczynski ile elektronik posta aracılığıyla yaptığı röportajı yayınlıyoruz.

12 Ağustos 2003
Sevgili Ted,
Türkiye’den kendi adıma ve seni destekleyen herkes adına merhaba! Uzun zamandır seninle yazışmak aklımdaydı, çünkü tekno-endüstriyel topluma ve uygarlığa karşı başlatmış olduğun mücadelenin onurlu bir mücadele olduğuna inanıyordum. Tekno-endüstriyel toplumun değerlerinin ve uygulamalarının gezegene ve içinde yaşayan bütün yaratıklara karşı verdiği muazzam boyutlardaki savaş her geçen gün büyümekte ve iliklerimize kadar işlemekte. Bu durum sisteme karşı eski köhnemiş hareketleri tarihin çöplüğüne atıp yeni ve topyekün yıkıcı-devrimci bir hareketin zorunluluğunu bize hissettirmektedir. Senin de bu topyekün yıkıcı-devrimci hareketin aktif bir parçası olduğunu düşündüğümden, iletişimin ve dayanışmanın önemli olduğuna inanıyorum.
Kendi yaşadığım topraklar uygarlığın ilk ortaya çıktığı topraklar olmasıyla beraber toplumun geneli, içinde bulunduğum hareket ve toplumsal ilişkilerle birlikte tekno-endüstriyel sistemin değerleri tarafından neredeyse kör edilmiş olduğundan bu rahatsızlığımı paylaşacak insanlardan biri olduğunu düşünüyorum. Uygarlık ve tekno-endüstriyel sistem karşıtı söylemin, literatürün ve hareketin bütün gezegene yayılması gerektiğine inanıyorum.
Bu anlamda Türkiye’deki uygarlıktan ve tekno-endüstriyel sistemden rahatsız veya karşı olan ve seni destekleyen insanlara ne gibi mesajlar verebileceğini öğrenmek ve bazı önemli konulardaki düşüncelerini almak amacıyla bu röportajı yapmaya karar verdim. Böylelikle senin fikirlerini Türkiye’de net bir biçimde öğrenmek isteyenlere de yardımcı olabilirsin…
Neyse mektubu uzatmadan, Veganarşi Fanzin ve Dünya Özgürlük Mahkumları Destek Ağı adı altında hazırladığım sorulara cevap vermeni bekliyorum…
Kara/Yeşil selamlar ve sevgiler…

4 Ekim 2003
Sevgili VegAn,
12 Ağustos tarihli mektubuna çok geç cevap verdiğim için üzgünüm. Fakat genelde mektuplara cevap vermekle bayağı bir meşgulüm ve senin mektubun aceleyle cevap verilemeyecek bir mektuptu, çünkü bazı soruların uzun, karmaşık ve dikkatlice üzerinde düşünülmesi gereken cevapları gerektiriyordu.
Aynı nedenden dolayı, bütün sorularına cevap vermek bana aşırı derecede zamana mal olurdu. Yani sorularının bazılarına -en önemli görünen ve kolaylıkla ve kısaca cevaplanabilen- cevap vereceğim.

Soru 2- Nerede ve ne zaman doğdun?
Cevap 2- Şikago-Illinois (Amerika’da) 22 Mayıs 1942’de doğdum.

Soru 3- Hangi okullardan mezun oldun?
Cevap 3- Illinois’teki Evergreen Park’ta ilk okulu ve liseyi bitirdim. Harvard Üniversitesi’nden bir diploma ve Michigan Üniversitesi’nden matematik bölümünden doktora ve mastır diploması aldım.

Soru 4- Ne işi yapıyordun?
Cevap 4- Michigan Üniversitesinden doktora diplomasını aldıktan sonra, Kaliforniya Üniversitesi’nde 2 yıllığına bir matematik profesörünün asistanı oldum.

Soru 5- Evli miydin, çocuğun falan var mıydı?
Cevap 5- Hiç evlenmedim ve çocuğum yok.

Soru 6,7,8,9- Sanırım matematikçiydin ve daha önce şimdiki gibi düşüncelerin yoktu. Düşüncelerinde değişikliğe yol açan ne oldu? Sorunun kaynağının uygarlık olduğunu ne zaman düşünmeye başladın? Uygarlığı neden reddettiğini anlatır mısın bize? Ormanda yaşamaya ve eyleme geçmeye ne zaman/nasıl karar verdin?

Cevap 6,7,8,9- Bu sorulara tam ve bütün olarak vereceğim. Aksi halde cevaplar aşırı derecede uzun ve karmaşık olurdu:
Modernliği ve uygarlığı reddetme sürecim 11 yaşımdayken başladı. 11 yaşımdayken içinde Neandertal insanın kalıntılarına bakılarak yaşamının anlamaya çalışılmasına dair spekülatif yorumlar bulunan bir kitabı okuduktan sonra ilkel yaşam biçimine karşı ilgi duymaya başladım. Sonraki yıllarda, 16 yaşında Harvard Üniversitesi’ne girdiğimde, uygarlıktan kaçmayı ve bazı vahşi yerlere gitmeyi hayal ederdim. Aynı dönemlerde, endüstriyel toplumdaki insanların, içinde yaşadıkları koşulları kontrol eden büyük organizasyonların insafına kaldığının ve özgürlükten yoksun olduklarının, bir makine çarkının sadece bir dişlisi konumuna getirildiklerinin gitgide daha çok farkına vardım ve modern yaşam karşısında hoşnutsuzluğum büyüdü.
Okumaya devam et

Dogville: İtkasabasında Davetsiz Bir Misafir

Şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir.
Thedor Adorno, Minimia Moralia

Mafyanın adamlarından kaçan genç, güzel ve varlıklı Grace’in (Nicole Kidman), Kuzey Amerika’nın kendi halinde, küçük Dogville kasabasına sığınmasıyla başlıyor Lars von Trier’in Amerika Üçlemesi’nin ilk filmi. Nezaket, zerafet ve merhamet anlamına gelen Grace’i Dogville’de ilk karşılayan kasabaya ismini veren köpek Moses (Musa) oluyor. Ardından kasabanın sözde filozofu Tom’la tanışıyor Grace. Tom mafyanın adamlarına yalan söyleyerek madende saklanan Grace’i kurtarıyor ve çok geçmeden Grace, diğer kurtarıcılarıyla yani Dogville sakinleriyle tanışıyor. Bu vakitten sonra film, bir soruna dönüşen, kurtarılışın bedelinin kurtarıcılara, davetsiz bir misafir olarak kasabaya gelen Grace’in borcunu, onu bağrına basan(!) kasaba halkına nasıl ödeyeceği üzerine tartışmalarla devam ediyor. Böylece ahlak felsefesinin sınırlarını zorlayan ve insan ruhunun karanlıklarında gezinen bir film olarak devam ediyor Dogville…
Okumaya devam et

Bombaların sağanağında, yüz yıl sürmesi bile şüpheli yeni bir bin yıla dair!…

Kestane ağacı barında sıradan bir günün sıradan bir akşam üzeriydi. Winston, her zaman yaptığı gibi, masaların etrafında toplanmış sıradan insanların, büyük bir gürültüyle sıradan içkilerini yudumlamalarını boş bakışlarla takip ediyordu. İçerideki radyodan hayal meyal yankılanan o çok sevdiği büyülü melodiye kulak kabarttı: “Kestane ağacının altında ben seni sattım sen de beni…” Birden, kulaklara çok tanıdık gelen sıradan siren sesleri müziği bastırdı. İki dakikalık nefret anının başlayacağını duyuran siren sesleriydi bunlar. Ve ülkedeki tüm tele-ekranlar gibi kestane ağacının altındaki tele-ekran da yayına geçti. Görüntüler iki yüksek kuleye çarpan iki yolcu uçağına aitti. Nedense son yıllarda hep bu görüntüleri gösteriyorlardı. Kuleler ardı ardına yerle bir olurken bu sahne başarılı bir geçiş efektiyle yerini sakallı ve şalvarlı bir adamın görüntüsü bıraktı. Sokaktan çığlıklar ve nefret haykırışları gelmeye başlamıştı bile. Birkaç kişinin var gücüyle “Vahşilere ölüm!” diye bağırdığını duydu Winston. Sonra barın içindekilerle beraber o da bu nefret anına kaptırdı kendini bilinçsizce. İki dakikalık korku ve histeri nöbetinin ardından, ekranın diğer yarısında beliren Büyük Birader’in huzur veren yüzü, izleyenleri sakinleştirdi ve tanıdık dudakları kıpırdamaya, bitmeyen bir sloganı gevelemeye başladı:
“Sınırsız özgürlük için teröre karşı savaş!
İnsan hakları, küresel adalet, vahşilere lanet!…”
İşte tam bu sırada beklenmedik bir şey oldu ve zaman durdu.
……
……
Winston, son yirmi yıldır varoluşuyla özdeşleştirdiği barın ortasındaki dev kestane ağacının, daha sonra ağır çekim bir film gibi hatırlayacağı, yerinden kopuşuna, havaya fırlayışına ve şarapnel gibi paramparça olup dört bir yana savruluşuna tanık oldu. Neden sonra, kendine geldiğinde, yıkılmış bir duvarın üstündeki eğrilmiş tele-ekranda, kopmuş kollar ve bacakların arasından kendisine sırıtan Büyük Birader’in hafif çarpılmış yüzüyle göz göze gelecekti. Homurtuyla hırıltı arasında bir sesle, “sınırsız barış, küresel savaş!” diye tekrarlıyordu Büyük Birader “ve elbette sınırsız savaş, küresel barış!”
Winston’ın bakışları önündeki kağıt üzerinde sabitlenmişti. Transtan çıkıp da o şok anında şuursuca arda arda karaladığı cümlelere şaşkınlıkla baktı.
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
Rahatsız edeci bir deja vu hissi zihnini şöyle bir yoklayıp geçti. Titreyen parmakları buz kesmişti. 101 numaralı odadan çıktığından beri ilk defa bu kadar üşüdüğünü hissetti, 1984’ten beri ilk defa bu kadar soğuk…. Öyle bir ürpermeydi ki, sanki, sanki bundan yirmi yıl önce kıyamet kopmuş gibi bir his, sanki yıllardır tabuttaymış gibi bir his, sanki, aman Tanrım çok üşüyordu!…

* * *

Logos’un Katliamı

Ajdar Anık –şarkı söyler-
nane nane nane nan na na nane,
nane nane nane nan na na nane,
nane şekeri, bu ne bahane
şahaneyim ben bundan sana ne…

Ajdar Anık – şimdi nane şekerinin nanesinden ilk harfi atın…
(sessizlik)
Ajdar Anık – ilk harfi atın…
Esra Ceyhan – ilk harfi mi atalım?
Ajdar Anık – evet. atın onu.
Esra Ceyhan – atalım mı? yani ilk harfi atalım mı?
Ajdar Anık – evet atın. ne çıkıyor ortaya? ane. yani anne. en mübarek en kutsal şey.
Esra Ceyhan – ajdar, anne değil ane oluyor öyle olunca…
Ajdar Anık – evet annemiz tatlıdır tıpkı nane şekeri gibi. onun için…
Esra Ceyhan – ama bir n eksik orada…

Bombaların sağanağında yaşamaya alıştık. Sadece teröristlerin bombalarıyla değil, medyanın haber bombardımanıyla, anlamı ve ‘neden’i havaya uçuran enformasyon bombardımanıyla, reklamların, modanın ve popüler kültürün, kimlikleri paramparça eden imaj bombardımanıyla yaşamaya alıştık. Neden yaşamaya devam ettiğimiz sorusunu sormaya ihtiyaç duymadan yaşamaya alıştık…

Nietzsche, Tanrı’nın öldüğünü, ilk defa bu kadar açık, doğrudan ve kaçamaksız bir biçimde söze dökendi. Tanrı ölmüştü ve beraberinde, ‘mutlak doğru’yu da ötedünyaya sürüklemişti. Böylece bütün dinlerle beraber Sokrates’ten ve Platon’dan bugüne nesnel doğruları ve erdemi temsil ettiğini düşünen tüm rasyonel felsefe okullarının, evrensel ahlak ilkelerinin, pozitivist bilimin ve aydınlanmanın sonu ilan edilmiş oluyordu. Evrensel, mutlak ve nesnel olan ne varsa sadece öznel bir kurgudan ibaretti. Bundan sonra bireyler olarak, tüm acizliğimize karşın varoluşumuza dair sorulara artık kendi başımıza cevap bulmak; kendi ellerimizle, el birliğiyle öldürdüğümüz Tanrı’nın yerine, bizi zar zor taşıyan titrek ve zayıf iki bacağımızın üstünde durmaya çalışarak kendi kendimizin Tanrısı olmak zorundaydık. Böylece, yaklaşık yüz yıl kadar önce şu iki sözcükten ibaret kışkırtıcı ve cüretkâr “Tanrı Öldü” cümlesiyle Logos’u katleden bombaların fitili ateşlenmiş oldu.
Peki, erdemi ve ahlakı, iyiyi ve doğruyu, bunların birer kurgu olduğunu bile bile, nasıl yeniden tanımlayacaktık? Peki ya varoluşumuzu, anlamsızlığını bile bile, nasıl yeniden anlamlandıracaktık? İşte yüzyıldır sorulan bu sorular; modern insanı, melankolik bir hüzne ve mutlak inançsızlığın paradoksuna mahkum ettiler.
Okumaya devam et

Siberfeminist Nihilizm

“Protezlerimiz oldukça sınırlarımız fluğlaşır. Protezlerimiz bizi daha yüksek bir tamamlanma düzlemine getirir. Protez siber vücut parçasıdır” Bu sözlerin sahibi olan Robert Rawdon Wilson 21.Yüzyıl, son model vücut ilavelerinin insan vücuduna çok boyutluluk anlamında “çeşitlilik”(multiplicity) kazandırdığını beyan ediyor.(Prosthetic Consciousness, 1995) Çok boyutluluk, insanların sınırlarından emin olamamayı getiriyor; başka bir deyişle artık kimliklerin nerede başlayıp nerede sonlandığı muğlak kalıyor. Böylece erkek dil ve söyleminin kodladığı kadın vücudunu kabul eden kadınlar ve erkekler siberalanın ve yüksek teknolojinin makine-insan melezi yaratımıyla tüm cinsiyetleri kapsayıp cinsiyetsizleşiyor.
Donna Haraway’in Siborg Manifestosuna (1991) göre, kol-bacak ilavelerinden kalp pillerine; estetik-cinsiyet ameliyatlarından klonlamaya kadar tekno-kültür, bize “doğal” olarak tanımladığımız her şeyi sorgulatıyor ve anlamsızlaştırıyor. “Medium mesajın kendisidir” sloganıyla Marshall Mcluhan’ın ifade ettiği gibi “çevre”yi yaratan-yeniden şekillendiren iletişim teknolojisi beraberinde yeni bir toplum oluşturuyor. İnternetin yaygınlaşmasıyla bilgisayarlarla simbiyoz yaşama geçen insan toplumu, etçil vücudundan kopuyor ve bu yeni toplumda cinsiyetler geçişsel; aynen protezler gibi çıkarılır ve takılır hale geliyor. Ne de olsa “doğallık” ve “gerçeklik” bir kurgudur.
Okumaya devam et

Yaşar Çabuklu ile Söyleşi

6 Aralık 2003’te Yaşar Çabuklu ile modernizmin ve postmodernizmin paradigmaları arasındaki farklar, küreselleşme ve kapitalist küreselleşme karşıtlığı, dünya çapında 60’lar ve 80’lerde gerçekleşen dönüşümler ve Türkiye’nin bu dönüşümler karşısındaki konumu, muhalefetin hala imkanlı olup olmadığı, bu bağlamda yeni muhalefetin kendini nasıl konumlandırabileceği ve son olarak da geleceğe dair umut ve umutsuzluk üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Şimdi birçok noktada yeni açılımlar sunan bu söyleşiyi aktarıyoruz…

Davetsiz Misafir: Yazılarınızda hep bir işin içinden çıkılmazlık hakim. Gitgide daha da sarpa sarıyor ama sonunda hep umut veren bir cümleyle kapanıyor. Bu benim hep dikkatimi çekti. Okuduğumuz bütün yazılarınızda az çok bu var.
İlerleyen zaman içerisinde kendi yazdığınız yazıları yadsıdığınız da oluyor. Bir zamanlar bir çıkış noktası olarak gördüğünüz şeylerin artık bir çıkış olmadığını ifade ettiğiniz yazılar var. Mesela son olarak okuduğum “Kötülüğün Sıradanlaşması” başlıklı denemenizde de bu vardı. Yazınızda da belirttiğiniz gibi bir zamanlar sistem tarafından kötü olarak varsayılan ve korkulan işçiler ve kadınlar gibi gruplar, bir süre sonra sisteme entegre oluyorlar. Keza, muhalif olan farklı etnik ve cinsel kimlikler de bir süre sonra sistemin bir parçası haline geliyorlar. Ama yine de yazının sonunda şöyle bir tanım yapıyorsunuz: Bu sefer de göçmenlerin, varoşlarda yaşayanların ve üçüncü dünya ülkelerinin halklarının sistem tarafından bir tehdit olarak görüldüklerini, kötü olarak tanımlandıklarını ve dolayısıyla değişim potansiyelini onların taşıdığını vurguluyor ve böylece yine bir çıkış önerisiyle ve bir umutla yazınızı sonlandırıyorsunuz.
Yaşar Çabuklu: Evet, onlar sistem tarafından kötü olarak adlandırılıyorlar, bir ötekilik söylemi yaratılıyor. Öteki kötülükle özdeşleştiriliyor. Moderlikte bu çok net zaten. Modernite hep ikili karşıtlıklara dayanıyor. Postmodernlikte de bu bir dönem yumuşuyor. Seksenlerde karşılıklı etkileşim, kültürel çeşitlilik ve ötekine saygı gibi temalar hakim. Daha sonra 90’larda, Avrupa’da göçmen karşıtı politikalar net bir şekilde başlıyor. 11 Eylül’den sonra bu çok daha net bir biçimde oluyor.
Okumaya devam et