Bombaların sağanağında, yüz yıl sürmesi bile şüpheli yeni bir bin yıla dair!…

Kestane ağacı barında sıradan bir günün sıradan bir akşam üzeriydi. Winston, her zaman yaptığı gibi, masaların etrafında toplanmış sıradan insanların, büyük bir gürültüyle sıradan içkilerini yudumlamalarını boş bakışlarla takip ediyordu. İçerideki radyodan hayal meyal yankılanan o çok sevdiği büyülü melodiye kulak kabarttı: “Kestane ağacının altında ben seni sattım sen de beni…” Birden, kulaklara çok tanıdık gelen sıradan siren sesleri müziği bastırdı. İki dakikalık nefret anının başlayacağını duyuran siren sesleriydi bunlar. Ve ülkedeki tüm tele-ekranlar gibi kestane ağacının altındaki tele-ekran da yayına geçti. Görüntüler iki yüksek kuleye çarpan iki yolcu uçağına aitti. Nedense son yıllarda hep bu görüntüleri gösteriyorlardı. Kuleler ardı ardına yerle bir olurken bu sahne başarılı bir geçiş efektiyle yerini sakallı ve şalvarlı bir adamın görüntüsü bıraktı. Sokaktan çığlıklar ve nefret haykırışları gelmeye başlamıştı bile. Birkaç kişinin var gücüyle “Vahşilere ölüm!” diye bağırdığını duydu Winston. Sonra barın içindekilerle beraber o da bu nefret anına kaptırdı kendini bilinçsizce. İki dakikalık korku ve histeri nöbetinin ardından, ekranın diğer yarısında beliren Büyük Birader’in huzur veren yüzü, izleyenleri sakinleştirdi ve tanıdık dudakları kıpırdamaya, bitmeyen bir sloganı gevelemeye başladı:
“Sınırsız özgürlük için teröre karşı savaş!
İnsan hakları, küresel adalet, vahşilere lanet!…”
İşte tam bu sırada beklenmedik bir şey oldu ve zaman durdu.
……
……
Winston, son yirmi yıldır varoluşuyla özdeşleştirdiği barın ortasındaki dev kestane ağacının, daha sonra ağır çekim bir film gibi hatırlayacağı, yerinden kopuşuna, havaya fırlayışına ve şarapnel gibi paramparça olup dört bir yana savruluşuna tanık oldu. Neden sonra, kendine geldiğinde, yıkılmış bir duvarın üstündeki eğrilmiş tele-ekranda, kopmuş kollar ve bacakların arasından kendisine sırıtan Büyük Birader’in hafif çarpılmış yüzüyle göz göze gelecekti. Homurtuyla hırıltı arasında bir sesle, “sınırsız barış, küresel savaş!” diye tekrarlıyordu Büyük Birader “ve elbette sınırsız savaş, küresel barış!”
Winston’ın bakışları önündeki kağıt üzerinde sabitlenmişti. Transtan çıkıp da o şok anında şuursuca arda arda karaladığı cümlelere şaşkınlıkla baktı.
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
Rahatsız edeci bir deja vu hissi zihnini şöyle bir yoklayıp geçti. Titreyen parmakları buz kesmişti. 101 numaralı odadan çıktığından beri ilk defa bu kadar üşüdüğünü hissetti, 1984’ten beri ilk defa bu kadar soğuk…. Öyle bir ürpermeydi ki, sanki, sanki bundan yirmi yıl önce kıyamet kopmuş gibi bir his, sanki yıllardır tabuttaymış gibi bir his, sanki, aman Tanrım çok üşüyordu!…

* * *

Logos’un Katliamı

Ajdar Anık –şarkı söyler-
nane nane nane nan na na nane,
nane nane nane nan na na nane,
nane şekeri, bu ne bahane
şahaneyim ben bundan sana ne…

Ajdar Anık – şimdi nane şekerinin nanesinden ilk harfi atın…
(sessizlik)
Ajdar Anık – ilk harfi atın…
Esra Ceyhan – ilk harfi mi atalım?
Ajdar Anık – evet. atın onu.
Esra Ceyhan – atalım mı? yani ilk harfi atalım mı?
Ajdar Anık – evet atın. ne çıkıyor ortaya? ane. yani anne. en mübarek en kutsal şey.
Esra Ceyhan – ajdar, anne değil ane oluyor öyle olunca…
Ajdar Anık – evet annemiz tatlıdır tıpkı nane şekeri gibi. onun için…
Esra Ceyhan – ama bir n eksik orada…

Bombaların sağanağında yaşamaya alıştık. Sadece teröristlerin bombalarıyla değil, medyanın haber bombardımanıyla, anlamı ve ‘neden’i havaya uçuran enformasyon bombardımanıyla, reklamların, modanın ve popüler kültürün, kimlikleri paramparça eden imaj bombardımanıyla yaşamaya alıştık. Neden yaşamaya devam ettiğimiz sorusunu sormaya ihtiyaç duymadan yaşamaya alıştık…

Nietzsche, Tanrı’nın öldüğünü, ilk defa bu kadar açık, doğrudan ve kaçamaksız bir biçimde söze dökendi. Tanrı ölmüştü ve beraberinde, ‘mutlak doğru’yu da ötedünyaya sürüklemişti. Böylece bütün dinlerle beraber Sokrates’ten ve Platon’dan bugüne nesnel doğruları ve erdemi temsil ettiğini düşünen tüm rasyonel felsefe okullarının, evrensel ahlak ilkelerinin, pozitivist bilimin ve aydınlanmanın sonu ilan edilmiş oluyordu. Evrensel, mutlak ve nesnel olan ne varsa sadece öznel bir kurgudan ibaretti. Bundan sonra bireyler olarak, tüm acizliğimize karşın varoluşumuza dair sorulara artık kendi başımıza cevap bulmak; kendi ellerimizle, el birliğiyle öldürdüğümüz Tanrı’nın yerine, bizi zar zor taşıyan titrek ve zayıf iki bacağımızın üstünde durmaya çalışarak kendi kendimizin Tanrısı olmak zorundaydık. Böylece, yaklaşık yüz yıl kadar önce şu iki sözcükten ibaret kışkırtıcı ve cüretkâr “Tanrı Öldü” cümlesiyle Logos’u katleden bombaların fitili ateşlenmiş oldu.
Peki, erdemi ve ahlakı, iyiyi ve doğruyu, bunların birer kurgu olduğunu bile bile, nasıl yeniden tanımlayacaktık? Peki ya varoluşumuzu, anlamsızlığını bile bile, nasıl yeniden anlamlandıracaktık? İşte yüzyıldır sorulan bu sorular; modern insanı, melankolik bir hüzne ve mutlak inançsızlığın paradoksuna mahkum ettiler.

Tarih, Tanrı’nın ölümünü takip eden yıllarda, varoluşunun anlamsızlığıyla başa çıkma ya da daha doğrusu varoluşunu anlamlandırma çabasındaki yeni insanın, zannedildiği kadar yalnız ve bağımsız olamadığına tanık oldu. Çok geçmeden Tanrı’nın yerini alan kültür endüstrisi, bizler için neyin değerli, neyin doğru olduğunu belirleyen, anlamı tanımlayan başat unsur haline gelecekti. Git gide edilgenleşen insanlık, toplumsal bir canlı olduğunu dahi unutarak öngörülen yolda savrulan kitlelere dönüşecekti. Bugün, Nietzsche’nin yazdıklarının üzerinden yüz yıl geçti ve bizleri lanetlediği melankoliyi bastırmak ve geçiştirmek için de insanlığın elinde inanılmaz bir enformasyon teknolojisi gelişti… İletişim imkanlarının inanılmaz bir hızla yaygınlaştığı, cep telefonlarının bir şekilde yaşamın vazgeçilmez öğesi haline geldiği, internet adlı bilgisayar ağının dünyanın dört bir yanını sarıp sarmaladığı, yoğunlaşan uydu bağlantılarıyla dünyanın küçücük bir kutuya sığacak kadar küçüldüğü, böylece bilgi akışının eş-zamanlı ve insan algısının çok ötesinde yani sonsuz olarak tanımlanabilecek bir miktarda gerçekleştiği bugünkü koşullarda, insan varoluşunu anlamlı kılmanın imkansızın sınırlarında gezindiğini söyleyebiliriz. Ancak enformasyon bombardımanının uyuşturucu etkisi, inançsızlığımızın paradoksunu bizlere unutturmaktadır…
Bugün, dünyanın dört bir yanında olanları, bizden on yıl önce yaşayanlara göre on, yüz yıl önce yaşayanlara göre yüz misli daha fazla biliyoruz. Afrika’nın hangi ülkesinde kaç kişinin açlıktan öldüğünü biliyoruz, Bangladeş’teki kronik sellerde senede kaç kişinin boğulduğunu biliyoruz, Filistin’deki İkinci İntifada’dan veya Irak’ta savaşın başlamasından beri her iki taraftan kaç kişinin birbirini öldürdüğünü biliyoruz, İsrail’in örmeye başladığı ikinci utanç duvarının kaç metre uzunluğunda ve kaç metre yüksekliğinde olduğunu biliyoruz. Bunlar bir yana bizlerden gizlenmeye çalışıldığı söylenen şeyleri de aslında biliyoruz, ta başından beri Irak’ta kitle imha silahı falan olmadığını biliyoruz, Bağdat’taki Saddam heykelinin devrildiği gün aslında heykelin çevresinde dans eden bir avuç muhtaç insan dışında sokakların bomboş olduğunu da biliyoruz, sonra Irak’ta esir düşen ve kurtulan Er Jessica’nın ağzından, aslında kendisinin hiç de tecavüze uğramadığını buna rağmen bu senaryo üzerine çekileceği açıklanan filmin, yazılacak kitabın ve yayınlanacak talk show’un milyonlar tarafından ilgiyle izleneceğini ve birkaç milyar dolar gelir getireceğini öğreniyoruz. Gizlisi saklısı olmayan şeffaf düzenimizde, bize “sizi sömürüyorlar” diyen aydınlara da, “örtbas edilen” yolsuzlukları açığa çıkaran gazetecilere de, “ekranlarda sizinle alay ediyorlar, sizi kandırıyorlar” diyen medya eleştirmenlerine ve çözümleyicilerine de, “bizleri savaşın gerçeğiyle yüzleştirecek, -aslında zaten bir maske takmayan- Bush’un maskesini düşürecek” muhaliflere de, hiç mi hiç ihtiyacımız yok artık.
O kadar çok şey biliyoruz ki, mesela pop-star yarışmasındaki jüri üyelerinin ve yarışmacıların ne yiyip ne içtiğini, kimleri öldürüp kimlerle yattığını biliyoruz, Ajdan Anık’ın Nane Şekeri şarkısının ne kadar saçma olduğundan şüphe duymadığımız sözlerini ezbere biliyor ve Ajdan Anık’ın saç modelini tartışıp fan kulübünü kuruyoruz. Sanki, herkesin kralın çıplak olduğunu gördüğü ve bu kez açıkça “Kral Çıplak” diye bağırdığı ve bundan hem bağıranların hem de kralın çokça memnun olduğu bir masalda yaşıyoruz artık. Binlerce pop şarkıcısının, sinema oyuncusunun, politikacının isimlerini, saç ve göz renklerini, sevdikleri çikolatanın, içtikleri kolanın markasını biliyoruz, ha pek tabii yüzlerce araba modelini, deodorant markasını, banka ismini, kot stilini en ince ayrıntısı ve farklarına kadar biliyoruz. Ve elbette, tüm bu bilgilerimizin günümüzün evrensel bilgi havuzunda bir damla bile etmediğini de biliyoruz. Artık ne yazılan tüm kitapları okumaya, ne çekilen tüm filmleri izlemeye, ne de sabah akşam görüntülerin aktığı tüm kanalları takip etmeye yetecek zamanımız, gücümüz veya imkanımız var. Aslına bakılırsa tarihin hiçbir döneminde hiçbir kuşağın asla hayal edemeyeceği kadar çok şey biliyor ve yine de bu bildiklerimizin akış halindeki toplam bilgi kütlesi içinde ağırlığı dahi olmadığından da yine bugüne kadarki hiçbir kuşağın emin olamayacağı kadar emin olabiliyoruz.
Önemli bir nokta da şu ki, çağımızda olan biteni çoğunlukla eş-zamanlı olarak canlı yayınlarda ve müthiş bir hızla öğreniyoruz. Tam da bu nedenle bir şeyi daha da iyi biliyoruz: Bu kadar geniş ve kalabalık bir coğrafyada böylesi bir hızla gelişen olayları ne belirlemeye ne değiştirmeye ve ne de tersine çevirmeye gücümüz yetecek. Asla hepsine yetişemeyeceğiz; hem Afrika’daki açları doyurmaya, hem Bangladeş’e bentler kurmaya, hem medyanın saçmalıklarını düzeltmeye, hem savaşı durdurmaya, hem de bu gidişata müdahale etmeye… Birbirine bağlı bu karmakarışık matriksi asla İskender’in tek bir kılıç darbesiyle Gordion düğümünü ikiye ayırması gibi kolaylıkla parçalarına ayırıp yok edemeyeceğiz… İşte kimsenin artık maske takmaya dahi ihtiyaç duymamasının nedeni de bu. Kral çıplak ama yine de kral.
Her şey, hem o kadar yakın, hemen koltuğumuzun karşında, hem de o kadar uzak, o kadar ulaşılmaz ki… Hoş, bildiğimiz için sorumluluk hissettiğimiz bu durumların dışında bilmediklerimizin aslında buz dağının devasa alt kısmını teşkil ettiği bilgisi de cabası.
Yoksa bilmediklerimizden de sorumlu muyuz?
İşte işin içinden çıkılmaz bir durum daha. Hele ki Sartre gibi düşünen varoluşçuları, bağlanmacıları, solcu muhalefeti, sosyal adalet savunucularını, sorumluluk gerektiren özgürlüğün tam manasıyla katatonik (yerinden kıpırdayamaz) bir mahkumiyetine hapseden bir enformasyon patlaması… Bu durum çağımızda tamamen yeni bir ahlak anlayışı doğurmuştur. Medya adeta her gün şu mesajı tekrarlamaktadır: “Her şeye yetişemezsiniz. Her şeyi bilemezseniz. Ama yine de her şey olup bitmekte, her şey birileri tarafından bilinmektedir.” Böylece her şeye yetişemezsiniz cümlesi hiçbir şeye yetişemezsinizle, her şeyi bilemezsiniz cümlesi de hiçbir şeyi bilemezsiniz cümlesiyle eş anlamlı hale gelmektedir. Bu bilgi bombardımanı ve eş-zamanlılık karşısında yükselen sadece duyarsızlıktır… Duyarsızlık ve kusursuz bir nihilizm. Her gün ekranlardan akan onca görüntünün bilgisi ve müdahale edememenin bilgisi üzerine bir ahlak, bir varoluşsal neden ve bir anlam yüklemek, bir iradeden veya özgürlük ihtimalinden söz etmek mümkün değildir…
Düzen öylesi gerçekdışı ki, her türden karşı çıkışa veya anlam yükleme çabasına da duyarsızlık ve nötrleştirmeyle karşılık veriyor. Bir zamanlar sistemi değiştirecek devrimci güç olarak tanımlanan işçi sınıfı, sendikalarıyla düzene eklemleneli on yıllar oluyor. Alt-kültürler ve farklı cinsel ve etnik kimlikler de markalaşalı epey zaman geçti. Kötücül sanatlar ve sapkınlıklar, şiddet, cinayet, katliam, sınırsız haz ve katıksız acı bile nötrleştirildi. Hatta düzen tarafından teşvik edilen takdirle karşılanan sapkınlıklar bile türedi..
Markquis de Sade, bugün hemen her köşe başında bulunan internet cafelerden birine uğrasaydı, hayal ettiklerinin çok daha ötesinde görüntüler içeren ve bu kadar kolay erişilebilen hayvanla seks, ensestin her türlüsü ve işkencenin dik alasının sergilendiği milyonlarca porno sayfanın şeffaflığı karşısında, yazdıklarının ne kadar sıradan kaldığını fark ederek iç geçirirdi herhalde.
Goethe, bugün Werther’in ucuz kopyası yüz binlerce aşk romanının milyonlarca baskısının bir günde tükendiği; aşkınsa ancak bir simülasyon olarak varlığını sürdürdüğü bu çağa konuk olsa belki de artık var olmayan aşk kavramına karşı beslediği platonik kalmaya mahkum aşkı nedeniyle Werther’in acılarını paylaşacak ve intihar edecekti.
Buda ise, yarattığı inanç sisteminin son temsilcisi, dünyanın dört bir yanını dolaşarak insanlara sarılan ve onların acılarını paylaşan budist rahibenin ayininden, hemen mabet çıkışına kurulan standdaki rahibenin oyuncakları, rahibenin kol saatleri veya rahibenin kemerlerinden birini almadan çıkamayacağını öğrendiğinde, kim bilir dışarısı nasıldır düşüncesiyle mabedi sonsuza dek terk etmemeyi yeğlerdi büyük bir ihtimalle…
Duyarsızlık çağımızda o raddeye varmış durumdadır ki, standart olma ile sıradışı olma arasındaki sınırda artık sadece ölüm bulunmaktadır. Sıradışı bir sanatçının, sıradışı bir sanat eseri ortaya koymak için video karşısında kendi kendisini hadım ederken öldüğü kaydedilmişti bundan on yıl kadar önce. Oysa artık İsrail’de bir tek kişinin intihar bombasıyla hayatını kaybetmesi, haber niteliği bile taşımıyor. CNN İsrail muhabirinin belirttiğine göre, bundan on yıl önce ilk intihar saldırılarında birer ikişer kişi öldüğünde normal yayın akışı kesiliyor ve canlı olarak olay yerinden yayına geçiliyordu. Bugün ise ancak en az bir otobüs dolusu insan havaya uçunca normal yayın akışının kesilmesine değer bulunuyor. Enformasyonun bombardımanı ile terörün bombardımanı arasındaki bu bitmek tükenmek bilmez rekabetin nereye varacağı sorusu ise kara-ütopyaların sınırlarını zorluyor.
Akbank’ın son reklamları yukarıda anlatmaya çalıştıklarımızı tüm şeffaflığı ve açıkyürekliliğiyle özetliyor: “Standart değilsiniz!” Hepiniz farklısınız, kendi varoluşunuz ve erdemlerinizle farklısınız, ey insanlar! Standart değilsiniz. Yüz binlerce basılan gazetelere verdiğimiz reklamlardaki, on binlerce bilboard’a astırdığımız afişlerdeki ve defalarca yayınlanan Tv görüntülerindeki birbirinin kopyası o gri şemsiyeli adamlar arasındaki birbirinin tıpkısı o kırmızılı kız kadar standart değilsiniz. Evde, işte ve okulda durmadan standartlaştırılıyorsunuz diye, Akbank’ın yüz binlerce müşterisinden birisi olduğunuz için de standart muamele göreceğinizi düşünmüş olamazsınız, yapmayın!
McLuchan’ın hakkını yememek lazım. Her ne kadar öngördüğü iletişimin küresel köyü bizi birbirimize yaklaştırmaktan çok atomize edip yabancılaştırsa da, “iletişim aracı mesajın ta kendisidir” deyişi o kadar geçerli ki. Logos’u katleden aracın mesajı da ta kendisi:
Standart değilsiniz!
Standart değilsiniz!
Standart değilsiniz!
…..

Telos’un İkilemi

Yalnızca “paranoidler” ayakta kalır…
Andrew Grove, Intel Corp. Başkanı

Günlük bir gazeteyi veya herhangi bir televizyon haberini takip ettiğinizde, durmadan tekrarlanan belli başlı konulara dair beylik sorularla karşılaşırsınız. Bunların siyasi olanları vardır: Avrupa Birliği’ne girebilecek miyiz? Demokratikleşme kriterlerini yerine getirebiliyor muyuz? Yasalarımızı insan haklarına uygun hale getirebilecek miyiz? Halkımız, sivil bir toplum oluşturarak, çoğulcu liberal demokrasinin katılımcı vatandaşları olabilecek mi? Ha bir de unutmadan ne olacak bu Kıbrıs’ın hali? Bir de istiare gücü en baba şairi kıskandıracak güzellikteki ekonomi yorumları vardır: Ekonomi büyüyor mu? (Büyümüş de küçülmüş afancan seni!) Enflasyon düşüyor mu? (yaramaz) Borsa ve piyasalar savaştan, terörden nasıl etkilendi? (korktular mı?) Göstergeler olumlu mu? (benimle evlenecek mi acaba?)

İşte yıllardır durmadan tekrarlanıp, bize soru diye yutturulan; ulusal amaç, ekonomik çıkar olarak tanımlanan bir dolu lakırdı. Tonlarca gazete kağıdından, film şeridinden, ses bandından oluşan devasa bir çöplük. Üstelik sadece basın-yayında değil, kahvelerde, hısım akraba ziyaretlerinde, işte, okulda ve hatta akademide bu konular üzerine yapıladuran tartışma olmayan tartışmalar ve araştırma olmayan araştırmalar… Ve elbette bunların gündelik hayata yansımaları. Bireysel ekonomiyi büyütme çalışmaları, gecekondudan apartmana, apartmandan lüks siteye, lüks siteden müstakil havuzlu köşke, yata, helikoptere, uçağa ulaşma sevdaları…

Bir reklam…
Hayatınızın amacına ulaşmak için önce bir amacınız olmalı! İşte kişisel gelişim ve liderlik kurslarımız bunun için var. Hayatınızın en büyük amacına ulaşmanızda en büyük adımı attırıyoruz. Size hayatınızın amacının ne olduğunu öğretiyoruz. 30- 50 yaş arası iş adamlarımız NLP yuvamızda ilgi ve şefkatle bakılacaklardır!
Not: “Yürüteçler tarafımızdan temin edilecektir…”

Devam edelim..

Anlamın mutlaklığını reddeden Aristo, zamana, mekana ve koşullara göre doğru olanın tanımının değişeceğini söylemiş, ancak tüm bu dönüşümün “Telos” adını verdiği evrenin nihai amacına hizmet ettiğini iddia etmişti. Evrensel Telos’un evrensel tanımı tarih boyunca farklı öznellikler tarafından farklı farklı yapılsa da sonuçta hep bir telos’un varolmuş olmasının ilerlemeci ve aydınlanmacı düşünceye hizmet ettiği söylenebilir. Peki ya bugün böyle bir amaçtan veyahut gerçek bir ilerlemeden söz etmek mümkün müdür?
Ekonomik çıkar ve ulusal çıkar olarak tanımlananlar nelerdir? Neden kimse bugün gayrisafi milli hasıla’nın zenginliğin göstergesi olmasının bir varsayım olduğunu hiç sorgulamamaktadır? Bugün hangi patron şirketinin Pazar payını büyütmenin, hangi diplomat ülkesinin milli çıkarını gözetmenin, kendisine verilen görevi yerini getirmiş olmaktan öte ne işe yarayacağını soruşturmaktadır?
Herkesin, kendisine “amacın şu” diye dayatılanı sorgusuz sualsiz kabul ettiğinin ve kimsenin dünyanın nereye gittiğini (Telos’u) ve amacını sorun haline getirmediğinin en çarpıcı göstergesi belki de globalleşen dünyada, tüm siyasi ve ekonomik tartışmaların da globalleşerek aynı laf salatasının papağanlar gibi tekrarlamasından ibaret hale gelmesidir. “Çoğulcu demokrasi, demokratikleşme, insan hakları, terörle savaş, ekonomik büyüme, enflasyonu düşürme, teknolojik gelişim, rekabetçi-yaratıcı bireyler ve çağa ayak uydurma” kelimelerini muhtelif yerlerde muhtelif defalarda kullanarak sonsuz sayıda seçim mitingini, meslek odası veya sendika toplantısını, kurum ve kuruluş açılışını, şirket kongresini veyahut popüler bir “acayip yaratıcı düşünce geliştirme” kitap setini kotarmak mümkündür.
Bu bağlamda on yıllar önce birileri tarafından yapılmış üç beş basit önkabul ve varsayımın, ortaya atılan birkaç söz grubu çerçevesinde kristalize olarak bugün Telos’un yerini aldıklarını ve bizlere ulusal amaç ve ekonomik çıkar olarak benimsetilen deli saçmalarına dönüştüklerini iddia edebiliriz. Bu varsayımların biri, gerek ekonomik piyasanın, gerekse uluslararası ilişkilerin tüm oyuncularını bir bilgisayar kadar kusursuz derecede rasyonel karar alan kişiler olarak öngörmektedir. (Buradaki “rasyonel karar” ile, önceden “çıkar” olarak tanımlanan bir değeri, -en basitinden para ya da toprak- maksimize etme doğrultusunda alınan kararlar kast edilmektedir.) Bir diğer varsayım, oyun tahtasını, üzerinde kusursuz rekabet koşullarının hakim olduğu bir düzen olarak görmektedir. Bunları destekleyen üçüncü bir varsayımsa rekabet eden tarafların, birbirlerinin oyunun kurallarına hakim olduğunu karşılıklı olarak bildiğini öngörmektedir. Tam bu noktada bir ekonomi hocası çıkıp, tüm bu açıklamaların aslında ekonomi öğrencilerinin olayı anlaması için yapılmış aşırı basitleştirmeler olduğunu söylerse hiç şaşırmayın. Diğer yandan asıl şaşırtıcı olan, çağımızda bizim hayatımız gibi milyonlarca hayatın da işte her biri bu kadar keyfi, bu kadar basit ve çürütülmesi bu kadar kolay varsayımlara dayanarak tüketiliyor olmasıdır…
Elbette “çıkar”ın ne olduğunu yeniden tanımlamayı ya da rasyoneliteyi sorgulamayı deneyebilirsiniz ama bahsi geçen varsayımların gücü karşısında sizin varsayımlarınızın gerçekliğe bir etkisi olmayacaktır. Buna, piyasaya dair bugünkü denklemin kendini tamamen dışa ve irrasyoneliteye kapamış olması izin vermeyecektir. Şöyle ki, normal koşullar altında, karşımdakinin benim nasıl hareket edeceğimi önceden biliyor olduğunu bilmemin, bana –beklenmeyen bir şey yapma konusunda- bir seçim şansı tanıyıp denklemi içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklemesi beklenirdi. Bu durumda, karşımdaki de benim beklenmedik bir şey yapabileceğimi bilecek, ben de onun benim beklenmedik bir şey yapabileceğimi bildiğini bileceğim ve o da yine benim bunu bildiğimi bilecek ve döngü sonsuza ve bilinmeyene doğru irrasyonel bir sayı gibi sürüp gidecekti. Ama bugünkü paranoyak koşullar altında işler böyle olmamaktadır ve denklem karşımdakinin benim beklenmedik bir şey yapmayacağımı öngörmesiyle daha ikinci aşamada sonlanmaktadır. Çünkü, piyasaya dair –şu aşırı basitleştirmelere dayanan!- varsayımlar gerçekliğin yerini o kadar almıştır ki, kendisinden beklenmeyen davranışı yapmanın karşılığı oyunu terk etmek zorunda kalmak, yani iflas etmek ya da ölümdür. 21. yüzyılın Telos’unun ikilemi de bu olsa gerektir!
Bu durum bize, bir zamanlar müdavimi olduğumuz Civilization benzeri bilgisayar oyunlarını hatırlatmakta. Bu türden bir ekonomi-politik strateji simülasyonunda, zaten oyunu kazanmanın “ne olduğu” ve “nasıl gerçekleşeceği” siz bilgisayarın önüne oturduğunuzda çoktan programcı tarafından belirlenmiştir. Size düşen, programcının kodladığı tüm varsayımları bir kerede kavrayıp kabul etmek ve sizden beklenen en optimum kararları vererek oyunu galip bitirmeye çalışmaktır, girdiler ve çıktılar hesaplanır ve zaten girdiler girildiği an eş zamanlı olarak çıktılar da bilgisayar tarafından belirlenmiş olur. Kendi varsayımlarınızla hareket etmeniz veya beklenmedik çılgınlıklar yapmanız durumundaysa oyunu kaybetmeniz işten bile değildir. Elbette bu önünde sonunda bir oyundur ve siz bilgisayarın önünden kalktığınızda programcının tüm keyfi varsayımlarından kurtulur ve gündelik işlerinizde bilgisayar oyununda öngörülen kurallara göre yaşamazsınız. Ama ya yaşadığımız dünya da böyle bir simülasyondan ibaretse? John Nash’in teorisinin ismini Oyun Teorisi olarak koymasına şaşmamalı. Belki de bizler, Civilization’ın (Uygarlığın) tanımının bir paranoid tarafından, üstelik son derece keyfi üç basit varsayıma dayanarak belirlendiği bir bilgisayar oyununun, matematiksel denklemlerinden ibaretizdir, kim bilir?
Düzenin rasyonel olduğu varsayımının bir olasılıktan öteye geçip nasıl gerçekliğin yerini aldığına ve düzeni nasıl mutlak derecede rasyonel hale getirdiğine gündelik yaşantımızda da sıklıkla tanık olduk son yıllarda. Bugün artık hangi ürün için ne kadar reklam bütçesi belirlendiğine bakarak ister buzdolabı isterse kitap olsun, ürünün ne kadar tüketileceğini öngörebiliyoruz. Kamuoyu yoklamalarına bakıp seçim sonuçlarını bilebiliyoruz. Her şey matematiksel hesapların öngördüğü gibi gerçekleşiyor. Optimum denge koşulları. Beklenmedik hiçbir şey yok. Bu da çıkar çatışması kavramını gülünç kılıyor. Zaten sonucun belli olduğu bir dünyada –diplomatlar, şirket patronları, işçiler ve memurlar- sadece oyunu kuralınca oynamak zorunda olan, belirsizliğin olmadığı bir dünyanın işe yaramaz oyuncularına dönüşüyor. İşte bu aşırı rasyonelleşmedir: Çıkarın ne olduğunu tanımlamanın güç olmaktan öte anlamsız olduğu, herhangi bir amacı olmayan bir düzen. Böylece, bugün her ne kadar metaların artışına ve teknolojinin gelişmesine dayanarak ilerlediğimiz söylense de aslında tam anlamıyla yerimizde sayıyoruz. Bugünkü ilerleme aydınlanmanın ilk dönemlerindeki ilerlemenin bir simulakrından ibaret. Kısacası, aşırı rasyonelleşmiş düzen kendini yeniden üretmek için kısır bir biçimde dönenip durmak dışında yeni hiçbir şey üretmiyor.
İşte tüm bu yerinde sayma ve belirlenmişlik koşullarında, oyun, oyunu oynamayı reddedenleri ve beklenmedik çıkışlar yapanları, sıradışı olanı, ölmeye zorluyor. Logos ve Telos, anlam ve amaç üzerine yazılmış bu iki bölüm bugün yaşadığımız dünyayı tasvir etmeye çalıştı. Şimdi ise sıra tüm bunların yol açtığı korkunç trajediyle yüzleşmeye geldi…

Güç-süzlük

“Terör ekonomi çarkını 48 saat durdurabildi!”
Cem Boyner önceki gün mesai arkadaşlarına attığı bir mail ile terörün yarattığı karamsar havadan uzaklaşıp yemeye, içmeye, yaşamaya ve gülümsemeye devam edebileceğimiz sürece terörün yenileceğine işaret etmişti. Boyner’in mesajında şu noktalar dikkat çekti:
“Allah korusun bundan sonra terör eylemleri devam ederse, bu kez bir gün bile sarsılmayacağız. Daha da tekrar ederse, bir saatte, yarım saatte toparlanacağız. Her birimiz çalışmaya, yaşamaya ve gülümsemeye devam edebileceğimiz sürece terörü yeneriz.”

Eh sayın Boyner, tepenizde atom bombası patladığında da bir saniye sonra işiniz başına dönersiniz artık….

Terör, yukarıda uzun uzadıya tasvir edilmeye çalışılan bir sistemin, varoluşuyla bizzat ürettiği bir anomalidir. Olan biteni yok saymak yerine bir özeleştiri olarak öncelikle bu durumun herkes tarafından kabul edilmesi gerekir. Terör, anlama dair hiçbir şeyin kalmadığı, farklılıkların yok edilip standartlaştırıldığı, enformasyon bombardımanıyla insanların duyarsızlaştırıldığı, amaçsız ve yerinde sayan ama çıkış imkanı da vermeyen bir düzenin uzantısıdır. Terör, zaten sistem daha oluşurken öngörülmüştür, yani düzen dışı değil tam da düzenin içindedir ve rasyonel varsayımlarla uzlaşmayan ve beklenmedik şeyler yapanlar için çoktan kodlanmış ve tanımlanmış trajik bir kavramla, “intiharla” kategorize edilmiştir.

İlk çağda, evrensel anlam veya amacın varlığını reddeden sofistler, doğrunun tanımının güçlü olan tarafından yapıldığını vurgulamışlardı. Anlam ve ahlak görece olduğuna göre, güçlü olanın ahlakı geçerli olacaktı. Bugün anlam ve amacın yok olduğu bir dünyada, sofistlerin söylemlerinin geçerlilik kazanmasını bekleyebilirdik. Oysa bugün artık “güç” de ortadan kalkmıştır. Anlam, yerini mutlak duyarsızlığa, amaç da yerini çıkışsız bir simülasyona bırakarak gücün, anlamı ve amacı yeniden tanımlamasını imkansız kılmış ve tarih sahnesini terk etmiştir. Düzen, varolanı değiştirme gücünü çoktan iktidar ya da muhalefeti oynayan öznenin elinden almış ve yok etmiştir. Güç istencinin karşılığında bugün koca bir boşluk vardır.
Terör de aslında o boşluğun bir parçasıdır. Tıpkı içinden doğduğu sistem gibi onun da bir hedefi, anlamı veya amacı yoktur. Bugün, terör için seçilen İslam kılıfı bile sadece bir formalitedir. –Zira sözde İslami terör, İstanbul’daki son saldırılarda, sözde müslüman insanları vurmuştur.- Terörün, herkesin aynılaştığı bir çağda, etnik, ideolojik, sınıfsal ve dini ayrımlar gözetmeksizin varolan herkesi hedef almasına şaşmamak gerekir aslında. Zaten herkes şu meşhur “Uygarlık Oyunu”nun bir parçasıdır ve varoluşlarıyla, oyunu, varsayımları kabul etmemenin oyunu peşinen kaybetmeyi yani ölmeyi gerektirdiği kuralıyla beraber, yeniden üretirler. Bu kurala karşı tüm sistemi bir hedef olarak seçen terör de aslında tam da bu nedenle son derece çaresiz bir karşı çıkış olarak kalır. Çünkü saldırganın da kendi yok oluşuyla sonuçlanan saldırılar, adeta oyunun kurallarının değişmeyeceğinin yani güç-süzlüğün bir kez daha onaylanmasından ibaret hale gelir. Terör, çaresizdir, çünkü hiçbir şeyi değiştiremeyeceğinin o da bilincindedir. Yapabileceği yegâne eylem kendisi yok olurken beraberinde bu dünyayı da yok oluşa sürüklemektir.

Diğer yandan, terörü bizzat sistemin ürettiği bir gerçeklik olduğunu kabullenmeyip olan biteni yok sayanlar da var. Yüzündeki geniş gülümsemesiyle Cem Boyner’in sözleri, tıpkı Bush’un nutuklarını çağrıştırıyor ve terörü yenmeye hizmet etmek şöyle dursun, terörü ateşleyen bir kıvılcıma dönüşüyor. Özeleştiri yapılacağı yerde, “burada böyle şeyler olmaz, olsa da bizi ırgalamaz” gibicesine açıklamalar terörü daha da kışkırtmaktan başka bir şey yapmıyor. Siz saldırıları iki günde unutur, duyarsızlaşır ve toparlandığınızı iddia ederseniz, terör dikkatleri çekebilmek için bu sefer iki misli büyük bir şiddet uygulayacaktır. Siz bir dahaki sefere iki saatte toparlanırsanız terör yaşadığınız düzeni iki saat içinde alt üst edecek kimyasal imha silahlarına başvuracaktır ve siz iki dakikada olan biten her şeyi unutmaya yeltenirseniz, iki dakikada yerle göğü buluşturan nükleer bir patlama zaten size bir daha toparlanma fırsatı tanımayacaktır. Böyle bir düzende duyarsızlaşma eşiği yükseldikçe terörün şiddetinin yükselmesi de kaçılmazdır ve bu noktada, duyarsızlaşan kitlenin bizzat olayların faili olduğunu iddia etmek de yanlış olmayacaktır. Tıpkı daha önce İsrail örneğinde dikkat çekildiği gibi, zaten yok sayılmaya bir tepki olarak doğan terör, haber olma değerini korumak için durmadan şiddet dozunu yükseltiyor. Bu bağlamda, İsrail’in yerel bir sorunu olmaktan öte global bir boyuta geçen enformasyonun bombardımanı ile terörün bombardımanı arasındaki bu bitmek tükenmek bilmez rekabetin sonunun dünyanın geleceği için hiç de hayırlı olmadığını söyleyebiliriz.
Ve Kehanet…
2001 yılına girerken vurgulanan ne yeni yıl, ne de yeni yüz yıldı. Hepsinden öte yeni bir bin yıl tahayyül ediliyordu. Ne büyük bir iyimserlik! 2001 yılına girilirken sanki insanlığın bundan sonraki bin yılı garanti altındaymış umudu. Yıkılan ikiz kulelerin gölgesinde kutlanan 2002 yılı ne de ironiktir. Bu gidişle ne bin ne de yüzyıl ayakta kalabilir insan uygarlığı. Duyarsızlığa karşı ateşlenen bir atom bombası her şeyi yerle bir edebilir….

‘Neden’ üzerine son bir tartışma…

Ajan Smith: Neden, bay Anderson neden? Neden, neden bunu yapıyorsun? Neden ayağa kalkıyorsun? Neden dövüşmeye devam ediyorsun? Varlığını devam ettirmekten öte başka bir şey için mi savaştığına inanıyorsun? Bana bunun ne olduğunu söyleyebilir misin? Bu özgürlük mü, yoksa doğruluk mu, belki de barıştır ha, sevgi olabilir mi? İllüzyonlar bay Anderson, algımızın yanılgıları. İnsan zekasının, anlamsız ve amaçsız varoluşunu meşrulaştırmak için denediği geçici idealler. Ve bunların hepsi en az Matrix kadar yapay. Bu durumu kabullenmelisin bay Anderson, bunu şimdi bilmelisin. Kazanamasın, amaçsızca dövüşmeye devam etmenin hiçbir anlamı yok! Neden, bay Anderson, neden, neden direniyorsun?

Neo: Çünkü, bunu seçtim…

Logos katledildi. Bugün varoluşumuzu anlamlandırmaya çalışmak bile gülünç bir çabadan ibaret…
Telos ikilemiyle bizleri oyuna mahkum etti. Bugün, kristalleşmiş kronik bir amaçsızlıktan söz edebiliriz ancak.
Güç de yok artık, politika ya da terörle neyi değiştirebilirsiniz ki bu çağda? Güç istencinden söz etmek artık çok güç…

“Peki tüm bunlar yoksa o zaman nasıl ve neden yaşıyoruz?” sorusu takılıyor zihinlere ister istemez. Şuradan şuraya gitmek için, parmağımızı oynatmak, buraya bu kelimeleri sıralamak için dahi bir anlama ihtiyacımız var yoksa. İntihar etmek bile varoluşa ve yokoluşa bir anlam yüklemeyi gerektiriyor. Eğer anlam gerçekten tam olarak yok olduysa katotik (kıpırdayaman) bireyler olmamız gerekirdi. Ama pencereden baktığımızda tam da aksini görmekteyiz…

Bu vakit algılarımıza dair şüpheler artıyor zihinlerimizde. Belki de gözlerimiz bizi aldatıyor ve düzenin harektsiz kıldığı katatonik bedenlerimiz içinde kurduğumuz düşlerde, yarattığımız sanal dünyada hareket ediyoruz sadece. Oyun bir taraftan bizleri bağımlılaştırıyor ve belki bir yandan da zihinleri büyüleyen oyuncaklarıyla meşgul ederek özgürleştiriyor… Belki de sanal gerçeklik makinelerine bağlanmış ve küçükken herkesin en azından bir kez aklından geçtiği gibi tüm evrenin ve insanların bizi eğlendirmek ve tatmin etmek için yaratıldığı bir dünyada, mutlak bir solipsizm içinde yaşıyoruz. Üstelik bizi düzene bağlayan sanal gerçeklik aletlerimizden kurtulmak gibi bir niyetimiz de hiç yok. Henüz beş senelik bir teknoloji olmakla beraber cep telefonunun olmadığı bir yaşam düşleyemiyoruz. Bilgisayarsız, internetsiz bir dünya çekilmez gibi geliyor. Dünyanın dört bir yanından insanların tıpkı antik Yunan sitelerindeki gibi birebir tartıştığı mail grupları, sonra insanlığın tarihine, kültürüne, bilimine ve sanatına dair sonsuz bilginin en azından bir gün erişebileceğimizi bildiğimiz bir mesafede duruyor olması çekici geliyor hepimize. Milyonlarca müzik cd’sinin, binlerce sinema filminin hemen sokağın başındaki tezgah veya klavyenin tuşları kadar yakın olması kadar cezbedici başka bir şey var mı bugün? Bunlardan ayrı düşünemiyoruz kendimizi.

Aslına bakılırsa bizler kelimenin tam anlamıyla büyülenmiş durumdayız. Tüketim dünyasının olanakları ve bolluğuyla, her arzunun, her istemin, her beklentinin bir şekilde sanal veya simülatif de olsa ulaşılabilir olduğu bilgisiyle büyülendik. Kimliksiz, isimsiz olmakla, kimliklerin elbise değiştirir gibi değiştirilebilmesiyle büyülendik. Sanallıkla, sanal olarak hayalimizdeki “ben”i yaratıp yaratıp yok edebilen sanal Tanrılar olmakla büyülendik. Artık tutulması gereken sözlerin olmamasıyla, doğuştan gelen kategorilerden ve sorumluluklardan kurtulmuş olmakla büyülendik. Transeksüelle, cinselliğin ve hazzın sınırsızlığıyla büyülendik. Şiddetin, katliamın, cinayetin şeffaflığıyla büyülendik. Hem enformasyonun bombalarıyla, hem de teröristlerinkilerle büyülendik. Hülasa, büyülenmiş efsunlu insanlar olup çıktık sonunda.
Nasıl yaşıyoruz sorusunu da ancak bu büyünün etkisiyle cevaplayabiliriz belki de. Sanal ve sınırsız bir
özgürlük yanılsamasının büyüsüyle yaşıyoruz çünkü bugünlerde. Hala arada bir kabuslarımıza giren gerçekliğin çölünün dehşeti karşısında, kendi ellerimizle kurduğumuz bir simülasyon oyununun keyifli uyuşukluğuyla yaşıyoruz. Varoluşumuzu, anlamsızlığını bile bile anlamlandırmak zorunda olmanın melankolik hüznünü bastırmak için yarattığımız oyuncaklarla, enformasyon bombalarıyla, TNT’ler ve nükleer bombalarla oyalana oyalana yaşıyoruz. Bize çıkış izni vermeyen bir oyunda, oyunun tadını sonuna kadar çıkara çıkara yaşıyoruz…
Düzene bu denli bir bağımlılığın ve vaad edilen bu denli bir özgürlüğün aynı anda varolduğu bir çağ olmuş mudur daha önce? Sanal gerçeklik makinelerinden oluşan bir ağın içinde, makineye mutlak bağımlılığın ve arzulanan her şeyin “ol” demeyle yaratılabileceği mutlak bir özgürlükle bu kadar özdeşleşebileceği kimin aklına gelirdi…
Neden yaşadığımıza gelince, kırmızı veya mavi hap veya her ikisi de… Matrix’in içi veya dışı, önünde sonunda bir tercih. Ama neden yaşadığımızı sormayın iyisi mi yine de. Oyun bozanlık olur çünkü bu. Biri ya da öteki, fark etmez. Zaten hepimiz hapı yutmuşuz…

* * *

“Sakin olun bay Winston” dedi bir ses. Ürperdi. Dehşet içinde başını kaldırdı ve belki de dakikalardır karşısında duran ve yaptığı tüm saçmalıkları belli ki izlemiş olan siyahlar içinde bir adamın bakışlarıyla göz göze geldi. Alelacele önündeki kağıdı buruşturup attı ama refleksleriyle yaptığı bu davranışın hiçbir anlamı olmadığı bir an sonra zihninde yankılanacaktı.
Oysa şimdi, Winston’ın gözlerinin tele-ekranla yeniden buluştuğunu gören siyahlı adam hiç de alaycı veya tehditkar gözükmeyen bir ses tonuyla “merak etmeyin bay Winston,” diyordu “Büyük Birader kimin umrunda ki!”. Winston şaşırmıştı. Bu sırada hemen yanı başında “toplu-seks poplu seks” naralarının yükseldiğini işitti. Kızlı erkekli bir grup kol kola girmiş neşe içinde kestane ağacının parçalarının üstünden atlaya sıçraya geçip gittiler. Winston, siyahlı adamın, “ah, cesur yeni dünya…” diye gülümsediğini gördü. Neden sonra, siyahlı adamın kendisine doğru eğilip ellerini tuttuğunu hissedecekti Winston. “Çok üşümüşsünüz, bir somo hapı alın, sizi rahatlatır.” diyordu adam ve aynı anda mavi renkli bir hapı Winston’a doğru uzatıyordu: “Haydi seçiminizi yapın…”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s