Pısırıklar Çağı: 21. yüzyılda Siyasal ve Cinsel İktidarsızlık Üzerine

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Kara sevdalı birer aşıktı…

Karşılıksız bir aşka saplanmak ne de baştan çıkarıcıdır! Elde edilemeyen ve asla elde edilemeyeceği bilinen bir aşka tutulmaktan daha çekici ne olabilir? Böyle bir aşkın peşinden koşturmak, sonunun hüsran olduğunu bile bile vazgeçmemek, inatla kendini tüketmeye devam etmekten daha cazibeli, daha esrik bir halet-i ruhiye tahayyül edilebilir mi? Belki de bu yüzden bir zamanlar yüzlerce genç için Genç Werther’in acıları bunca imrendirici olmuş, aynı acıları çekebilmek, onunla özdeşleşebilmek için birçoğu kendisini intihara sürüklemişti nafile. Ve belki de bu yüzden Orhan Gencebay’ın şu satırları yazarken dinlediğim ‘Bir Teselli Ver’i bu toplumun bağrında kendine bu denli vazgeçilmez bir yer edinmişti… Tarih ve masallar, kendisini maşuku uğruna göz göre göre hırpalayan, tüketen, feda eden binlerce aşıkın hazin öyküsü ile doludur. Onlar bu çıkışsız oyuna, hesapsız, kitapsız, gözlerini kırpmadan dahil olmaktan dolayı en ufak bir çekince duymamışlardı. Şu ölümlü dünyada zaten kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığını biliyorlardı. Bugün bu hikayeleri okurken, dinlerken, izlerken gerçekten hüzünleniriz. Peki ya bizi burada hüzünlendiren bir türlü aşkına ulaşamayanların talihsizliği midir, yoksa onların kederlerini, kayıplarını ta içimizde hissetmemizden mi ileri gelir üzüntümüz? Belki de bunlardan hiçbiri değildir gerçekte hüznümüzün kaynağı. Bundan çok, bugün artık bu acıları çekemiyor olduğumuz, bir türlü kendimizi o hikayelerin aşıklarının yerine koyamadığımız için kederleniriz aslında. Bu aşk hikayelerini okurken içimizi daraltan, belki de, kendi kendimizi bağladığımız binlerce şartlanmanın, hesabın, kitabın tahakkümü altında, kaybedeceğimiz çok şey varmış gibi hareket etme buyruğuna tâbi olmamız, artık böyle bir yola girme cesaretini kendimizde göremememiz ve en nihayetinde bir türlü aşık olamıyor, aşkı yaşayamıyor oluşumuzdur, kim bilir?
Okumaya devam et

Solun Bourdieu'ye ihtiyacı var mı?

Yazan: Bruno Latour
Fransızca'dan Çeviren: Canay Özden

Farzedelim ki basın, Fransız sosyolojisindeki hakim yaklaşımın, yani Pierre Bourdieu ve meslektaşlarının düşüncesinin, solun yeniden inşasına dair ilgisini değerlendirmek için kamuya açık bir tartışma ortaya atmış olsun. Çorbada benim de tuzun bulunsun, ama önce bilimler ve siyaset ilişkisiyle uzun bir süredir ilgilenmekten başka bir niteliğim olmadığını söyleyerek lafa başlayayım. Bana öyle görünüyor ki sol ve Bourdieu ilişkisi meselesi şu ana kadar iki nokta çevresinde döndü: Bilimsel araştırmaları Bourdieu’yü politik pozisyonlar almaya yetkili kılıyor mu? Tahakküm sosyolojisine yaslanarak sosyal-demokrasiden daha güçlü bir sol geliştirebilir miyiz? Ne kadar ilgi çekici olsalar da, bu iki tartışma da Bourdieu sosyolojisinin bilimsel olduğunu ve solda yeraldığını varsayıyorlar. Oysa, bu önkabullerin ikisi de bana yeteri kadar isabetli görünmüyor.

Solcu olmak için ezilenlerden bahsetmek yetmez. Esas mesele iktidarın sonuçlarını ezilenlerin nasıl izah ettiklerinin anlaşılmasında gizlidir. Bourdieu’nün sosyolojisinde, ilginç bir betimleme anından sonra, terimlerin ve durumların çeşitliliğinin yerini, az sayıda, sürekli tekrarlanan ve aktörleri aktörlere çaktırmadan manipüle eden görünmez güçler alıyor. Oysa, insanların kendileri tarafından bu görünmez güçleri tanımlamak için buldukları terimlerle, sosyolog tarafından ifşa edilen «görünmezler» arasında temel bir fark var: Birinciler aktörler tarafından geliştirilmiştir. Dolayısıyla aktör dediğimiz insanlar kendi kavramlarıyla «inceleyebilir». İkinciler ise, sadece sosyolog tarafından bilinir ve insanların gözünden kaçar. Hakim tahakküm söylemi geçtiği anda, sıradan insanlar daha da güçsüz kılınmıyorlar mı? Adlarına konuşulduğu iddia edilen insanların söz, icat ve direniş kapasitelerinin bu şekilde indirgenmesi işine «solculuk» denebilir mi?
Okumaya devam et

Büyük İskender Geri Döndü!

Dünyayı Kurtaran Adamlarının Soyunun Tükendiği Bir Çağda
Dünyayı Kurtaran Adam Filmlerindeki Patlama Üzerine…

Büyük İskender, kendi çağının bilinen dünyasını baştan aşağı fetheden, insanlık tarihinin ilk büyük fatihiydi. Ne var ki, İskender’in tek amacı, sadece tüm dünyayı fethetmiş olmak değildi. Aynı zamanda uygarlık ile özdeşleştirdiği antik Yunan Medeniyeti’nin değerlerini yaymak, özgür aklın ve insan iradesinin egemen olduğu yeni bir dünya kurmak için de yola çıkmıştı. Hocası Aristo’nun sakin, erdemli ve akılcı olmayı, nefsini terbiye etmeyi, tutkularını, hırslarını ve arzularını denetim altına alıp aşırılıklardan kaçınmayı öğütleyen öğretisini, fetih tutkusu ve tüm dünyanın hakimi olma arzusuyla reddedip Asya’ya bayrak açtığında henüz 21 yaşındaydı. Yola çıkarken sadece geniş toprakları değil tarihi de fethederek ölüme meydan okumayı aklına koymuştu. Bir Asyalı ile evlendi. Bu tercihi, insanların birbirleriyle eşit olduğu bir dünyada farklı halkları aynı evrensel felsefe altında kaynaştırma idealinin sembolik bir dışavurumuydu. Dolayısıyla İskender’in Aristo’ya ihanet ettiği iddiası çok da doğru değildir, bilakis İskender’in fetihleri, son büyük temsilcisinin Aristo olduğu antik Yunan felsefesinin ve yaşam tarzının geniş topraklarda yaşayan birçok farklı kavme kabul ettirilmesi ile sonuçlanmıştı. Ne var ki, Aristo’nun tavsiyelerini dinlememiş olması İskender’in yeni bir dünya yaratırken kendi yaşamını tüketmesine yol açacaktı. Bedeni, ruhunun doymak bilmeyen fetih hırsına ancak 33 yıl dayanabildi. Ama İskender bu kısa ömründe ayak bastığı üç kıtada fikirlerini kendi adıyla birlikte yaşatacak onlarca İskenderiye şehri kurdurarak ölümsüzleşti. Amfi tiyatroları, ihtişamlı heykelleri, büyük kütüphaneleri ve devasa deniz fenerlerinin aydınlattığı geniş limanlarıyla tüm İskenderiye şehirleri, binlerce yıl Hellen ve Roma medeniyetlerinin kültür ve felsefe başkenti oldular. Aradan geçen nice yılların ağırlığı altında şehirler bir bir yıkılsa da fikirler taş duvarlardan daha dayanıklıydı ve birçoğu enkazların altından sağ çıkmayı başardı. Ve nihayet, kurduğu onlarca İskenderiye şehrinde yetişen torunlarının torunlarının torunları, bugünkü medeniyetlerinin temelini attığına inandıkları Büyük İskender’i beyazperdede yeniden yaratmayı, geçmişi bugüne taşımayı ve tarihi şimdiyle buluşturmayı başardı.
Oliver Stone’un Büyük İskender filminin internette dolaşan ilk fragmanlarındaki sloganlar Batı uygarlığının eriştiği bu aşamada, geçmişine olan vefa borcunu unutmadığını vurguluyordu adeta: “He lived, he still lives!” (O yaşadı, o hala yaşıyor!) Kısacası döngü tamamlanmış ve İskender’in ektiği tohumlardan yeşeren uygarlık, onu yüzlerce yıllık uykusunun ardından, sinema ekranında diriltmeye ve yeniden karşımıza çıkarmaya vâkıf olmuştu. Elbette bu sefer sanal bir kahraman olarak.
Okumaya devam et

Delilik, Terör ve 12 Maymun

Postmodern çağ… İnsanın sonu, büyük anlatıların sonu, tarihin sonu, toplumsalın sonu. Her şeyin sonu bir bir ilan ediliyor… Peki ya delilik! Onun da sonu gelmiş olmasın?
Michel Foucault, başyapıtlarından “Deliliğin Tarihi”nde, aydınlanmacı ve modernist söylemin, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca genelgeçer aklın sınırlarının dışında gezinenleri, “farklı” olanları, toplumsal normlarla işi olmayan ve “gelişmenin” ve “ilerlemenin” önünü tıkayanları, nasıl da “deli” olarak damgalayıp kategorize ettiğini, dışladığını, baskı altında tuttuğunu ve akılhastahenelerine kapattığını çarpıcı bir dille anlatır. Ancak Foucault, deli ve akıllı kavramlarının soykütüğünü sunduğu bu eserinde “deli”ye atfedilen rolün yakın dönemlerde, (kimi düşünürler tarafından, küreselleşme ve iletişim teknolojisindeki gelişmelere dayanarak “postmodern çağın başlangıcı” kabul edilen 80’lerden itibaren) geçirdiği dönüşüme değinmez.
Oysa, modern çağın, farklı olanı dışarıda tutan ve mutlak olarak ötekileştiren, fiziksel veya psikolojik vahşi ve görünür bir şiddet ile baskı altına alan ve susturmaya çalışan iktidarına karşılık postmodern çağda sistem, kendisini devam ettirmek için tam tersi bir metod izler. Farklı olana saygı, çoğulculuk, çokseslilik, hoşgörü söylemi adı altında normal ve anormal, iktidar ve öteki, sistemin içi ve dışı gibi modernitenin mutlaklaştırdığı ikili karşıtlıklar arasındaki sınırlar fluğlaşır, tüm çeşitliliklere kucak açan postmodern düzen bu çeşitlilikleri nötralize eder. Elbette, bu durumdan deliler de nasibini alır ve “marjinal” tanımıyla otantize edilir, tüketilesi birer imaja dönüşür ve varlıkları, sistemin “dış”ında duran (sınırdışı edilmiş), kapatılmış olsa dahi bir tehdit olmayı sürdüren bir konumdan, sisteme sınırından (marjininden) da olsa eklemlenmiş “hoş bir ses” ve “farklı bir renk” konumuna indirgenir. Baudrillard’ın dediği gibi bir şekilde delilik diffuze olmuş, toplumun her noktasına yayılmış ve artık görünmez olmuştur. Bu nedenle “bugün artık akılhastanelerine gerek kalmamıştır; çünkü artık her yer bir akıl hastahanesidir.” Şüphesiz, postmodern çağın simülasyon düzeni, farklılıkları asimile etmek konusunda, modernitenin bir adım önüne geçmiştir. Buna karşın farklı olana dışarıda bir alan bırakmayan postmodern düzenin yarattığı virüsler olan sapkınlık ve terörün dehşeti korkarız modernitenin yarattığı virüslerin şiddetinin birkaç adım önüne geçecektir …
Okumaya devam et

Korkusuz

Jet Li’nin başrolünü oynadığı, Hero (2004) ve Flying Daggers (2004) filmlerinin prodüktörü Bill Kong’un yapımcılığını üstlendiği “Korkusuz” (Fearless) vizyona girdi. İlk bakışta son dönemin bir hayli başarılı Uzakdoğu Filmleri’nden biri olduğu izlenimini veren Ronny Yu yönetmenliğindeki film, maalesef bu amacına ulaşamıyor ama yine de bize çok tanıdık bir zalim-mazlum ilişkisine değiniyor. İlkokul kitaplarımızdan bu yana tanıdık olduğumuz anlatıya göre Osmanlı İmparatorluğu Batılılarca ’hasta adam’ olarak adlandırmış, paylaşılmaya değer bulunmuştu. Çin’in de böyle bir yarası var ve hala en az her Doğulununki gibi kanıyor.

Bir Garip Doğulu:
Ana temaya Doğu-Batı mücadelesinin mağlubu olan Doğu’nun acısı yerleştirilmiş. Çin’in onuru Batı tarafından ayaklar altına alınana kadar, kahramanımız Huo Yuanjia’nın (Jet Li) dövüş sanatları müsabakalarında karşılaştığı yerli rakipler her daim oyunun kurallarına bağlı, varlığı ile de bu onur sisteminin devamını sağlayan, rakibini sayan Çinlilerden oluşuyor. Çocuk yaşta, babasının bir dövüş karşılaşmasında uğradığı yenilgiye tanık olan kahramanımız, ailesinin onurunu kurtarmaya yemin ediyor ve bunu hayatının temel amacı haline getiriyor. Ne var ki bu hırsının izinde kendini tüketiyor ve Doğulu değerlerin temelindeki ailevi sorumlulukları yerine getiremiyor, kızını ve annesini ihmal ediyor. Çocukluk arkadaşına kulak asmayıp Çin’in dış siyaseti ve sıkıntılı haliyle ilgilenmiyor ve bir anlamda Çin kendi içinde didişirken dünyada olup bitenden bihaber kalıyor. Huo Yuanjia, en sonunda kendisi kadar usta bir dövüşçü olan Chin ile karşılaştığı vakit rakibinin insan olduğunu unutup gücünün esiri oluyor. Bu anlamda Doğulu ideallere ters düşüyor, halbuki rakibi ailesinin onurunu korumak gibi meşru bir nedenle savaşıyor. Burada, kahramanımız Uzakdoğu dövüş sanatlarının iyi niyet ve alçak gönüllülük gibi amaçlarından bir hayli uzaklaşıyor. Huo Yuanjia, hikayenin yarısına kadar aslen bir Doğulu’dan çok bir Batılı gibi bireysellikten yana tavır koyuyor.
Okumaya devam et

Devlet'e Karşı Savaş: Stirner ve Deleuze'ün Anarşizmi

Yazan: Saul Newman
Çeviren: Kürşad Kızıltuğ

Max Stirner’in çağdaş siyaset teorisi üzerindeki tesiri çoğunlukla ihmal edilmiştir. Bununla beraber, özellikle iktidarın işlevini göz önünde tutarsak, Stirner’in siyasi düşüncesi ile postyapısalcı teori arasında şaşırtıcı bir yakınlık bulabiliriz. Örneğin Andrew Koch, Stirner’i, çoğunlukla içine yerleştirildiği Hegelci geleneği aşan bir düşünür olarak görür; yapıtının, bilgi ve hakikatin temelleri hakkındaki postyapısalcı düşüncelerin bir habercisi olduğunu öne sürer (Koch 1997). Koch, Stirner’in, Devletin felsefi temellerine bireyci meydan okuyuşunun, Batı felsefesinin aşkın epistemolojisine bir karşı çıkış ortaya koyarak sınırlarına kadar ulaştığını kanıtlamaya çalışır. Koch’un Stirner ve postyapısalcı epistemoloji arasında kurduğu bu bağlantının ışığında, ben de Stirner’in, bir postyapısalcı düşünür olan Gilles Deleuze ile Devlet ve siyasal iktidar sorunu üzerine yakınlaşmasına bakacağım. Bu iki düşünür arasında pek çok önemli koşutluk mevcut, her ikisi de değişik biçimlerde, Devlet ve otorite karşıtı filozoflar olarak görülebilirler. Stirner’in Devlet eleştirisinin, Deleuze’ün Devlet düşüncesini postyapısalcı reddedişini ondan çok daha önce ortaya koyduğunu ve daha da önemlisi, onların özcülük karşıtı, hümanizm sonrası anarşizmlerinin, klasik anarşizmi aştığını, böylece onun sınırlarını da yansıttığını göstermek istiyorum. Bu bildiri, devlet otoritesinin temelini biçimlendiren insan özü, arzu ve iktidar [kavramları]i arasındaki bağlantılara bakıyor. Böylece, Koch Stirner’in, Devletin epistemolojik temellerine yönelik reddi üzerine odaklanırken bu bildirinin vurgusuysa Stirner’in radikal ontolojisi -hümanizm, arzu ve iktidar arasındaki zor fark edilen bağların maskesini düşürmesi- üzerinedir. Ayrıca, Stirner ve Deleuze’ün uğraştığı hümanist iktidarın bu eleştirisinin, bizlere Devlet baskısına karşı çağdaş direniş stratejileri sunabileceğini de göstermeye çalışacağım.
Her ne kadar Stirner ve Deleuze arasında önemli benzerlikler varsa da, aynı zamanda pek çok önemli fark da vardır, birçok açıdan, bu iki düşünürü bir araya getirmek alışılmadık bir yaklaşım olarak görülebilir. Örneğin, Stirner, Marx’la beraber bir Genç Hegelciydi, yapıtları Alman İdealizminin, özellikle de Feuerbachçı ve Hegelci türünün aşırı derecede bireyci bir eleştirisi olarak ortaya çıktı. Öte yandan Deleuze, Foucault ve Derrida’nın yanı sıra, postyapısalcı düşünürlerin önde gelenlerinden biri olarak değerlendirilen bir yirminci yüzyıl filozofuydu. Deleuze’ün eseri Hegelciliğe bir saldırı olarak görülebilirken, siyaset bilimden psikanalize, edebiyata ve film teorisine kadar farklı ve çeşitli yollar izler. Stirner, genelde postyapısalcı bir düşünür olarak değerlendirilmez, Koch’un yol açıcı makalesi ve Derrida’nın Marx üzerine eseri (Derrida 1994) haricinde, çağdaş teorinin ışığı altında nerdeyse hiç dikkate alınmamıştır. Bununla beraber, belki de sorun postyapısalcılık gibi etiketlerdir, bu iki düşünür arasında -özellikle onların siyasal baskı ve otorite konusundaki eleştirilerinde- birkaç çok önemli düzeyde birleşme noktası vardır, öyle ki kimileri bundan rahatsız olabilirler ve eğer bu tür etiketlere saplanıp kalmışlarsa itiraz edilebilirler. Etiketlerin, özcü kimliklerin, soyutlamaların ve sabit fikirlerin zorbalığına karşı bu kesin itirazda -düşünceyi sınırlayan otoriter kavramlara yönelik bu saldırıda- Stirner ve Deleuze bir tür ortak zemine ulaşırlar. Bu, aralarındaki farkları göz ardı etmek değildir, bilakis, bu farkların, önceden belirlenemez ve olumsal bir biçimlenme yolunda, Deleuze’ün deyişiyle yeni siyasal kavramlardan hareketle şekillendirilebilecek “dayanıklılık planı”nda nasıl birlikte tınladıklarını göstermektir.
Okumaya devam et

Stirner ve Foucault: Post-Kantçı Bir Özgürlüğe Doğru

Yazan: Saul Newman
Çeviren: Kürşad Kızıltuğ

Max Stirner ve Michel Foucault çoğunlukla birlikte incelenmeyen düşünürlerdir. Yine de, uzun süreden beri ihmal edilen Stirner’in, çağdaş postyapısalcı düşüncenin bir habercisi olduğu iddia edilebilir.1 Hakikaten, Stirner’in Aydınlanma hümanizmi, evrensel akılcılığa ve özsel kimliklere dair eleştirileriyle, Foucault, Jacqués Derrida, Gilles Deleuze ve diğerlerinin geliştirdikleri benzer eleştiriler arasında pek çok alışılmadık koşutluklar vardır. Bununla beraber, bu makalenin amacı, yalnızca Stirner’i postyapısalcı gelenek içine yerleştirmek değil, daha ziyade, onun özgürlük sorunu hakkındaki görüşünü incelemek ve Foucault’nun, iktidar ilişkileri ve özneleşme bağlamındaki kendi genel düşüncesinin gelişimiyle olan bağlantılarını keşfe çıkmaktır. Geniş bir açıdan bakarsak, her iki düşünür de, çoğunlukla bizzat baskıcı olan özcü ve evrensel önvarsayımlar içeren klasik Kantçı özgürlük düşüncesini son derece sorunlu olarak görürler. Bunun yerine, özgürlük kavramı yeniden düşünülmelidir. Bundan böyle bu kavram, baskıdan özgürleşmek anlamına gelen olumsuz
terimler içinde görülemez; buna karşın bireysel özerkliğe dair, özellikle de bireyin yeni özneleşme kipleri inşa etmesi özgürlüğü anlamında, çok daha olumlu düşünceler içermelidir. Göreceğimiz gibi Stirner, hep beraber özgür olmaya dair klasik düşünceyi gereksiz kılmış ve bu radikal bireysel özerkliği tarif eden kendi olmak* (Eigenheit) teorisini geliştirmiş. Özgürlüğün özcü olmayan bir biçimi olarak bu tür bir kendi olmak teorisinin, eleştirel bir ethosu ve kendiliğin estetikleştirilmesini içeren Foucault’nun özgürlük projesiyle birçok benzerlikleri olduğunu öne sürüyorum. Gerçekten de Foucault, özgürlük söyleminin antropolojik ve evrensel akılcı temellerini soruşturur ve özgürlüğü etik pratikler açısından yeniden tanımlar.2 Hem Stirner hem de Foucault, çağdaş anlamda özgürlüğü anlamak için hayati öneme sahiptirler -özgürlüğün, bundan böyle, akılcı mutlaklar ve evrensel ahlâk kategorileri tarafından sınırlandırılamayacağını gösterdiler. Özgürlük anlayışını Kantçı projenin sınırlarından kurtararak, -kendiliğe dair somut ve olumsal stratejiler üzerine oturtarak- daha öteye taşırlar.
Okumaya devam et

Alaycı Aklın Eleştirisi

70’li yılların ortasında, Collége de France’da verdiği derslerden birinde (7 Ocak 1976), Michel Foucault, birlikçi, kapsayıcı, evrenselci, sistematik, merkezi ve bilimsel olduğu iddiasındaki tüm söylemlerin totaliter yapısının boyunduruğundan kurtulmanın yolunu, soykütüğü adını verdiği, yerel, tekil, özel, parça parça ve dağınık minör söylemlerin canlandırılması olarak gösteriyordu. Bu kendisinin, Deleuze’ün ve diğer düşünürlerin analitik eleştirileri ile, bunlardan daha önemlisi, bilimsel bilginin hiyerarşisi tarafından diskalifiye edilmiş, aşağı görülmüş bilmelerin, yani gündelik, yerel, özel bilmelerin ittifakıyla gerçekleşebilirdi. Ona göre, kapsayıcı söylemlerin zorbalığına karşı girişilecek bu yapıbozumcu eleştiri, tam anlamıyla bir savaştı ve zorbalığın yıkımı için majör söylemlere karşı minör söylemleri geliştiren böylesi bir savaşı yürütmek gerekiyordu.
Nitekim, Foucault’nun 60’lardan beri öngördüğü bu savaş gerçekleşti. Son 30-40 yıl boyunca, geleneklerin, dinlerin, ulus-devlete dair söylemin, bilimlerin ve ideolojilerin nasıl da müthiş bir hızla karikatürleştirildiğini, tiyatrolaştırıldığını, tersine çevrildiğini, lime lime edildiğini ve yıkılıp dağıldığını gördük. Felsefi arenada postmodern eleştirinin yükseldiği bu dönemler tam da başını Ursula LeGuin ve Samuel Delany’nin çektiği yeni muhalif bilimkurgucuların, Karanlığın Sol Eli ve Triton gibi kitaplarıyla, verili kimliklere dair söylemleri yapıbozumuna uğratıp kadını ve erkeği birleştiren, geçişkenleştiren, akışkanlaştıran yeni transseksüel kimliklikleri, bir alternatif olarak tahayyül ettikleri zamanlardı. Bu sırada başını Philip K. Dick’in çektiği ve yeni yeni hayat bulan bir başka akım olan siberpunk da gerçekliğin ne olduğu sorusunu masaya yatırıyordu. 70’lerin sonunda edebiyatta ve sinemada yükselen bu yapıbozumculuğa, öngörüldüğü gibi, gündelik bilmeler, popüler kültürler, medya aracılığıyla yayılan kurgulanmış sansyonel haberler de eşlik etmekteydi.
Özel televizyonların yaygınlaşmasıyla hız kazanan, internetle doruk noktasına ulaşan bu söylemler savaşı, nihayet artık sona erdi. Üstelik büyük bir zaferle. Bu hem iktidarın hem de onu yapıbozumuna uğratan muhalefetin zaferiydi. İktidarın zaferiydi; çünkü parçalanan iktidar artık her yere yayılmış ve mutlak bir denetim ağı oluşturmuştu. Muhalefetin zaferiydi, çünkü muhalefet, iktidarı paramparça etmiş, onun bir kurgu olduğunu göstermiş ve böylece yeni yeni kurgular oluşturma özgürlüğünü bizlere bahşetmişti. Elbette yukarıda sayılan nedenlerden, savaşın sonu aynı zamanda hem muhalefetin hem de iktidarın bozgunuydu. Merkezi söylemlerin, duvarların ve sınırların topyekün bir yıkımıyla kalmayıp onlara temel oluşturan tüm değerleri de iflas ettiren bir zafer ve bir bozgundu bu. Tıpkı atom bombasının atılması ile sona eren İkinci Dünya Savaşı gibi, enformasyon bombasının atılması ile sona eren bu savaş, bizlere, ardında, enformasyonun radyoaktif yayılımının sürdüğü ve dört bir yanımızı bu radyoaktiviteye maruz kalan mutantların sardığı bir dünya bırakmıştı.
Okumaya devam et