“Üçe Katladık” Dediler, Altı Yıldır Yerinde Sayıyor: Kişi Başına Düşen Gelirin Hazin Öyküsü

turkiye_kisi_basina_gelir_2002-2014( * Grafiği büyütmek için üzerine tıklayınız)

Malum AKP’li yetkililer işlerine gelen ekonomik göstergeleri öne çıkarıp işlerine gelmeyeni görmezden gelme konusundaki maharetleriyle tanınıyorlar. Bilindiği gibi Türkiye’de 2002 yılında 3.492 dolar civarındaki kişi başına düşen gelir 2008 ekonomik krizi öncesinde 10.483 dolar seviyesine ulaşmış, AKP de uzun bir süre boyunca “kişi başına düşen geliri üç katına çıkardık” hikâyesiyle propaganda yapmıştı.

Bu konudaki çarpıtma ekonomistler arasında ciddi tartışmalara neden olmuştu. 2012 yılının Haziran ayında “milli geliri üç buçuk katına çıkardık” diyen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’i uyaran ekonomi profesörü Dani Rodrik, dolar bazlı “nominal” milli gelir artışının aldatıcı olduğunu, uzun bir süre boyunca Türk lirasının Amerikan doları karşısında değerini koruduğu bir ortamda sadece enflasyondaki artışın bile milli gelir artışı gibi yansıdığını vurgulamıştı. Rodrik, 2002-2012 yılları arasında gerçekleşen reel milli gelir artışının %350 değil %63, kişi başına düşen milli gelir artışının da yalnızca %43 olduğunu belirtmişti.
(Bu tartışmanın güzel bir özeti ekonomi yazarı Uğur Gürses’in bloğundaki şu yazıda mevcut: bkz: “Milli Gelirdeki Artış Oranı Ne?” )

Yukarıdaki grafikte de görüldüğü gibi kişi başına düşen milli gelir, Türk Lirası Amerikan Doları karşısında suni olarak değerlenirken çok hızlı artarak 10.500 dolar civarına yükselmiş, ancak 2008 krizinin etkisi ve 2010’dan sonra TL’deki değer kayıplarının başlamasıyla son altı yıldır bir takım iniş çıkışlar olmakla beraber bir daha 10.500 dolar civarının pek üzerine çıkamamıştır. Hem hükümetin “Orta Vadeli Plan”ı hem de IMF’nin hesaplamaları Türkiye’de kişi başına düşen gelirin, eğer döviz kurlarında ciddi bir değişiklik olmazsa, 2014 sonu itibariyle 10.518 dolar olacağını öngörüyor. Bu geçen yıl yani 2013 sonundaki 10.807 dolarlık kişi başına düşen gelirin de altında. Yani geçen yıla göre nominal gelirde bir düşüş söz konusu. Kısacası bu resimde görünen Türkiye’nin altı yılda bir arpa boyu yol kat edemediği.

Hal böyle olunca, AKP’lilerin aklına bu kez milli geliri bir başka yöntemle hesaplamak ve ülkeler arasındaki kur farkı ve fiyat düzeyi farklılıklarını ortadan kaldıran ve kişilerin gelirini kendi ülkeleri içinde harcadıklarını varsayan “satın alma gücü paritesine” (SAGP) göre ifade etmek geldi. (SAGP’nin ayrıntılı ve örnekli bir açıklaması için Mahfi Eğilmez’in “Satın Alma Gücü Paritesi Nedir?” yazısına bakılabilir.) Örneğin Temmuz ayında yaptığı bir açıklamada Bakan Ali Babacan “Son rakamlara bakıldığında satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen milli gelirimiz 19 bin doları aşmış durumda. Bu Japonya ve AB ortalamasının yüzde 60’ı kadar bir refah seviyesi demek” şeklinde konuşmuştu. (bkz: “Babacan Kişi Başı Milli Geliri Açıkladı”) Bu noktada kendisine iki soru yöneltmek gerekiyor.

1) IMF’nin 2014 öngörülerine göre gerçekten de Türkiye’nin yıl sonunda SAGP bazında kişi başına düşen milli geliri 19.555 dolar. Aynı öngörü Japonya için 37.683, AB için ise 35.849 dolar. (Son güncel IMF verilerine şu linkten bakılabilir: “IMF World Economic Outlook October 2014“) Şimdi dört işlem kullanarak basitçe 19.555’i sırasıyla bu sayılara böldüğümüzde karşımıza %52 ve %54 oranları çıkıyor. Yani Türkiye’nin 2014 sonunda SAGP bazında kişi başına düşen milli geliri Japonya’nın %52’si ve AB’nin %54. Peki ne zamandan beri 52 veya 54, 60’a eşit oldu? İlk soru bu.

2) İkinci ve daha önemli soru ise şu. Evet, doğru, Satın Alma Gücü Paritesi (SAGP), milli geliri, piyasadaki döviz kuruna göre değil o ülke içindeki alım gücüne göre hesaplayarak reel ekonomik büyümeyi daha yakın biçimde yansıtan bir sonuç ortaya koyuyor. Zira aslında ekonomi 2008’den beri büyümeye devam ediyor. Ancak Türk lirası dolar karşısında değer yitirdiği için bu nominal kişi başına düşen gelir artışını götürüyor ve 2008’den beri kişi başı milli gelir hiç artmıyormuş gibi gözüküyor. Hâlbuki SAGP bazında 2008’de 15.722 dolar olan kişi başı milli gelir 2014’te 19.555 dolara ulaşmış. Yani ekonomi büyümüş. Peki, ekonomik büyümeye dair daha sağlıklı veri sunan SAGP’yi kullanmak yeni mi aklınıza geldi? İkinci soru da bu.

Dilerseniz bu ikinci soruya hep birlikte cevap arayalım. Durum şu. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında SAGP bazında kişi başı milli gelir zaten 10.324 dolar imiş (Hatırlatmak gerekirse aynı yıl, dolar kurunu da hesaba katan kişi başına düşen nominal gelir 3.492 dolar idi). 2008 yılına yani, AKP’lilerin “milli geliri üçe katladık” dedikleri ve kişi başına düşen nominal milli gelirin ilk kez 10 bin doları aştığı yıla geldiğimizde SAGP bazlı milli gelirin 15.722 dolara çıktığını görüyoruz. Eğer SAGP hesabını kullansalardı, “ekonomiyi üç kat büyüttük” dedikleri dönemde aslında SAGP bazında kişi başına düşen gelirin yalnızca %52 arttığını söylemeleri gerekecekti. Yine Bakan Mehmet Şimşek’in “milli geliri üçe katladık” dediği 2012 yılı ortasına geldiğimizde ise SAGP bazlı kişi başı milli gelirin 18.000 dolar civarına ulaştığını görüyoruz. Bu da 2002’den beri %74’lük bir artışa denk geliyor, yani %300 değil! Ne var ki, yazının başında belirttiğimiz gibi Türk Lirası Dolar karşısında değer kaybettiği için kişi başına düşen nominal gelir 2008’den beri 10.500 dolar civarına takılıp kalmış durumda ve altı senedir de artmıyor, ekonomi hiç büyümüyormuş gibi gözüküyor. İşte tam da bu sırada AKP’lilerin aklına milli geliri bundan böyle SAGP bazında ifade etmek geliyor, çünkü 2008 sonrasında artan gösterge o. Böylece piyasadaki reel dolar kurunu da hesaba katan nominal milli gelir hesabı gidiyor, yerine SAGP hesabı geliyor. Yani AKP’lilere göre “milli geliri üçe katladık” derken Türk Lirası’ndaki suni değerlenmeyi hesaba katmak doğru ve yerinde bir yaklaşım ancak “2008’den beri kişi başına milli gelir hiç artmadı” derken Türk lirasının değer yitirmesini hesaba katmak doğru bir yaklaşım değil!

Bu mantık aslında en çok Nasreddin Hoca’nın meşhur “kazan doğurdu” hikâyesini çağrıştırıyor: Bir gün Nasreddin Hoca komşusundan kazanını ödünç alır. Aradan vakit geçer. Hoca, komşusuna kazanını iade ederken içine bir küçük kazan daha koyar. Komşusu şaşırır: “Hocam bu ne?”. Hoca, “senin kazan doğurdu” der. Bir süre sonra hoca yine komşusuna uğrar ve kazanını ödünç ister. Komşu bu kez hevesle kazanını hocaya verir. Aradan bir hayli vakit geçer ancak hocadan bir daha ses çıkmaz. Sonunda komşusu hocanın kapısını çalar ve kazan ne oldu diye sorar. Hoca: “Senin kazan sizlere ömür” der. Komşu sinirlenir: “Hocam, hiç kazanın öldüğü görülmüş şey mi?” der. Hoca çıkışır: “Birader, kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne niye inanmıyorsun?”

AKP’nin ekonomi anlatısındaki kazan Türk lirasının değeridir. Türk lirası suni biçimde değerlenirken milli gelir hesabına katılır. Böylece kişi başı milli gelir %300 artmış gözükür, kısacası kazan doğurmuştur. Ancak daha sonra Türk Lirası hızla değer kaybetmeye başlar. Döviz kurunu hesaba kattığımızda kişi başına milli gelir artık hiç artmamaktadır. Yani kazan ölmüştür. Kazanın doğurması işine gelen hükümet kazanın öldüğünü bir türlü kabul etmemektedir. Bu durumda 2008 sonrası için hesaplama biçimi değiştirilip içinde “kazanı” yani Türk lirasının değerini göz önünde bulundurmayan yeni bir “başarı” hikâyesi yaratılır. Kısacası mantık şöyle işlemektedir: “Ekonomik göstergelere bakalım, en çok hangisine göre olumlu bir artış varsa onu seçip kullanalım.” Gerçekten harika bir mantık!

Tabii, burada bir ülkenin zenginliği hesaplanırken kişi başına düşen nominal gelir mi yoksa SAGP bazlı milli gelir mi daha “doğru” bir göstergedir sorusu sorulabilir. Bu soru hali hazırda ekonomistler arasında da süregiden bir tartışma konusu. Ancak bu tartışma bu yazının sınırlarını aşıyor. Türkiye’deki sorun ise milli gelir hesabına dair bu farklı yöntemleri AKP’nin kendi sözde başarı söylemini kurarken işine geldiği gibi kullanmasıyla ilgili. Böylece AKP ekonomi yönetimi, durum ve şartlara göre işine gelen göstergeyi kullanıp işine gelmeyeni göz ardı ediyor ve bizlere ekonominin çok iyi durumda olduğu masalını anlatarak manipülasyonunu sürdürüyor.

Bu manipülasyonu bertaraf etmek için Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yerine dair daha gerçekçi ve karşılaştırmalı verilere bakmak gerekiyor. Zira dünya ülkeleriyle karşılaştırmalı veriler AKP’nin “ekonomik büyüme mucizesi” adı altında dillendirmekten büyük haz duyduğu hikâyenin içinin aslında ne kadar boş olduğunu gözler önüne seriyor. Bir sonraki yazımda Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki gerçek konumunu yansıtan bu karşılaştırmalı verileri inceleyeceğim…

Gezi’ye Dair Unuttuklarımızı Hatırlarken

2013_Taksim_Gezi_Park_protests
“Oradaki çevreci gruba sabaha karşı sert müdahaleden sonra yeter artık dedim yani.
Ben bir şey yapmasam bile yanlarında olayım dedim, hiçbirini tanımıyordum.
Arkadaşlarımla Facebook üzerinden haberleştik.
Bir önceki günden Reyhanlı olayında kopuş oldu zaten konuşuyorduk.
Siyaseti umursayıp da bir şey yapamayanlar için bir kopma noktası…”
(İnsan kaynakları çalışanı)

Gezi ile sokak siyasetine ilk kez girişen ve böylece küçük bir çevreci eylemi kitlesel bir protestoya dönüştüren kalabalıklar bir anda ortaya çıkmıştı. Bir yıl önce en çok da buna şaşırıldı. 1 Mayısların kemikleşmiş geleneksel solcu ekiplerinden olmayan ama 31 Mayıs 2013 tarihinde öndeki örgütlü grupların arkasındaki kalabalığı yaratan Gezi protestocuları ne için oradaydı? Geçen bir yıl süresince bu insanlar çeşitli vesilelerle yine sokaklara çıktı. Berkin’in cenazesini bu milyonlar sahiplendi, yine bu insanlar seçim sonrası sokaklarda oyunu çaldırmamak için sabahladı. En son olarak da 13 Mayıs Soma işçi katliamını protesto etmek için bir araya geldiler.

Ama 30 Mart yerel seçimlerinde sol, bir oy patlaması yapamadı. Bu 1 Mayıs da yine geleneksel kısıtlı solcu katılımıyla gerçekleşti. Yani Gezi dinamiğini taşıyan kesim ile sosyalist hareket bir iletişim kuramadı. En son geçtiğimiz haftalarda Gezi’nin sahiplenebileceği iki miting, Soma mitingi Kadıköy’de, Alevi mitingi de Şişli’de olmak üzere aynı gün farklı yerlerde yapıldı. Büyük kitlelerin bazı mitinglere katılmamasının açıklaması, işçi sınıfı bilinci taşımayan bir mücadele zaten devrime gidemez denerek veya orta sınıflar avantajları nedeniyle sisteme muhalif olamaz önyargılarıyla hele ki, sadece eyleme gidenler toplumsal vicdana sahiptir kibriyle yapılamaz. Alternatif bir tanı için, Gezi protestocularıyla Ağustos 2013 döneminde yaptığım görüşmelerden yararlanacağım. Bu yazıdaki amacım da bir yıl önce gerçek, doğrudan, katılımcı demokrasi isteğiyle sokağa çıkan Gezi protestocularına sözü geri vermek ve Gezi’yi kitlesel bir harekete çeviren dinamik üzerine düşünmek.

Gezinin birinci yıl dönümünde düşünülmesi gereken insanların nasıl bir harekette var olmak istedikleri olmalı, çünkü insanların nasıl bir muhalefetin içinde olmak istedikleri sistemin meşruiyetini tamamen kaybettiği kırılgan noktayı ele veriyor. İşte neoliberal düzene alternatif bir sosyal değerler yaratımı buradan esinlenmeli.

Solun ve Sağın Ötesinde: Politikleşen Apolitik
Niye siyaset Gezi’de birden bire popüler oldu? Nasıl kendisine apolitik denen veya küçük burjuva denip geçilen kesimler Gezi eylemcilerine dönüştü? Geziyi kitleselleştiren ve Kuzey Amerika’daki Occupy hareketleri gibi kısıtlı ve marjinal olmasını engelleyenler, Gezi’ye bireysel olarak veya kendi aralarında sözleşip katılanlardı. Aralarında daha önceden örgüt ve hatta eylem deneyimi bile olmayanlara niye Gezi’ye katıldıklarını sorduğumda birçok kişiden “Gezi’nin politik olmadığı ve bu yüzden katıldıkları” yanıtını almıştım. Birçok kişi de Gezi Parkı’nın merdivenlerinde ve meydandaki siyasi parti ve gruplara ait stantlara uğramayıp arka taraflardaki arkadaşlarını bulmaya gittiklerini anlatmıştı:

“Hiçbir örgütlenme içine girmedim. Gençlikten gelen bir şey -bu ilk eylemim– zaten partisiz bir eylem en mantıklısı bu” (Pazarlama müdürü)

“Herhangi bir gruba üyeliğim yok, bir partinin gençlik kolunda değilim. Ait hissettiğim politik bir görüşüm de yoktu. Üniversitede bir kez onur yürüyüşüne katıldım. Siyasi olarak bir şeylere karşı değil de, hak içindi. Bizim okuldan Cihan vardı, onun için Çağlayan adliyesinde beklemiştim. Hep birilerinin haklarını savunmak içindi. 1 Mayıs’a hiç katılmadım. Bir örgüte de katılmadım.”(Öğrenci)

Başka bir Gezi katılımcısı plastik mermiyle göğüs kısmından yaralandığını söyledikten sonra Gezi Parkı deneyimini şöyle anlatıyordu:

“Sol örgüt çadırlarına uğramadık, çünkü onlar taraf. Siyasi bir partiye de katılmadık. Tam tersine arkadaşlarla konuşayım ortamı göreyim dedik.” (Avukat)

“Bir sürü sol örgüt çadır kurmuştu. Benim elime manifesto tutuşturuldu: ‘Yeter artık bu rejim bilmem ne’ -yavaşça katlayıp cebime koydum” (Öğrenci)

Okumaya devam et

#GeziyiHatırlat

gezi_AKM

İnanması güç ama son 12 ayda
Türkiye tarihinin en büyük ayaklanması #Gezi,
en büyük yolsuzluğunun ifşası #17Aralık,
en kalabalık cenaze töreni #BerkinElvan,
en şaibeli seçimi #30Mart ve
en büyük işçi katliamı #Soma yaşandı.

Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden birini yalnızca bir yıla sığdırmayı başaran AKP ülkenin sırtında bir kanburdan başka bir şey değildir artık. Silah zoru, polis copu bu algıyı sadece biraz daha pekiştirmeye yarar, o kadar.

Hafızalarımız daha çok taze, hafızalarımız kurşun geçirmez.

O yüzden bugün ve her zaman, AKP ve tüm kurumsal iktidarlar için sonun bizler içinse yepyeni bir geleceğin başlangıcı olan #GeziyiHatırlat

Soma’dan Tuzla’ya İş Cinayetleri Nasıl Doğallaştırılıyor?

soma_katliamSoma’da Türkiye tarihinin en büyük dünya tarihinin de sayılı büyük işçi katliamlarından birini yaşadık. Soma, tam sayısını hala bir türlü öğrenemediğimiz yüzlerce işçiye mezar olurken, Tayyip Erdoğan’ın ağzından hep şu cümleleri duyduk: “Kazalar bu işin fıtratında var. Dünyanın her yerinde benzeri kazalar oluyor. Madencilikte bu kazaları olağan karşılamak lazım.”

Bu yaklaşım, şüphesiz birçoğumuzun isyan etmesine yol açtı. Zira Erdoğan madencilik kazalarının dünyanın her yerinde olduğu tezini savunurken güncel değil 19. yüzyıl İngiltere’si, 20.yüzyıl başı Amerika’sı gibi 100-150 sene öncesinden örnekler vermişti. İş kazalarının oranına dair güncel verilere baktığımızda Türkiye’nin durumunun AB ülkelerinin oldukça gerisinde olduğu görülüyordu. Soma katliamından sonra kaleme alınan birçok yazıda da çokça paylaşıldığı gibi AB ülkelerinde 100 bin işçi arasında ölümlü iş kazaları 2 civarındayken Türkiye’de bu oran 15’in üzerindeydi. (bkz. Aziz Çelik: “Soma Katliamı”)

Peki, nasıl oldu da tüm bu haklı ve yerinde eleştirilere rağmen Erdoğan’ın iş kazalarını normalleştiren ve doğallaştıran söylemi sadece AKP’li siyasetçiler değil, AKP’ye oy veren geniş seçmen kitlesi ve toplumun başka kesimleri tarafından da kolaylıkla ve hemen kabul görüp savunulur oldu? Bu sorunun cevabını AKP seçmeninin her denilene inanması veya lidere koşulsuz itaatkârlığı ile açıklamak indirgemeci ve yetersiz bir yaklaşım olacaktır. Zira iş kazalarının doğal ve normal olduğuna dair söylem sadece günümüze, Erdoğan’a ve AKP’ye özgü bir söylem değildir. İş kazalarının olağan olduğuna dair yaklaşım Türkiye’de farklı görüşlerden siyasetçiler, işadamları, mühendisler ve hatta sendikacılar ve işçiler tarafından da yaygın olarak kabul gören bir yaklaşımdır.

Bugüne kadar 160 işçinin hayatını kaybettiği Tuzla tersaneler bölgesinde yaşanan iş cinayetleri üzerine saha araştırması yapmış biri olarak Tuzla’da görüştüğüm birçok kişiden, bugün Erdoğan’dan duyduğumuz ve yadırgadığımız iş kazalarının olağan olduğuna dair cümlelerinin çok benzerlerini duyduğumu söyleyebilirim.

tuzla-tersaneler-bolgesinde-patlama-1450382

Bu yazıdaki derdim, bugün Soma’da iş cinayetlerini doğallaştıran iktidar söylemini Tuzla tersanelerinin patron ve mühendislerince dile getirilen benzeri söylemlerle karşılaştırarak, iş cinayetlerinin normalleştirilmesine Soma özelinde değil daha genel bir perspektiften yaklaşmak ve “iş kazaları zaten dünyanın her yerinde oluyor, doğaldır” argümanının nasıl meşrulaştırıldığını anlamaya çalışmak. Böylece iş cinayetlerine karşı tepki ve eleştirilerimizi sadece tekil ve kişisel bir iktidara değil onunla beraber adına neoliberal kapitalizm dediğimiz daha kapsamlı bir söylemsel ve ekonomik iktidara yöneltmemiz mümkün olacaktır.

Okumaya devam et

Amerika’ya Doktoraya Gidenlerden Kimler Dönüyor Kimler Kalıyor?

ulkelere_gore_phd_donenler_kalanlar.pdf
Bilindiği gibi Türkiye, Amerika’ya en çok doktora öğrencisi gönderen ülkeler arasında dünyada 5. sırada yer alıyor. Amerika’da doktora sonrası dönsek mi kalsak mı diye düşünüp taşınanlar veya Amerika’da doktora yapanlardan hangi ülke vatandaşlarının çoğunluğu Amerika’da kalırken hangileri dönüyor diye merak edenler için Amerikan Ulusal Bilim Akademisi (NSF) verilerine dayanılarak her yıl hazırlanan Amerikan vatandaşı olmayanların doktora sonrası Amerika’da kalma oranlarına dair aşağıdaki ilginç araştırmayı inceledim.

(Araştırmanın 2014 Ocak ayında yayınlanan tam metni için bkz: http://orise.orau.gov/files/sep/stay-rates-foreign-doctorate-recipients-2011.pdf

Buna göre, her yıl yaklaşık 12.000 ila 14.000 aralığında yabancı ülke vatandaşının doktora aldığı Amerika’da doktora sonrası kalma oranları oturma izni/yeşil kart sahibi olup olmama, doktora yapılan alan, gelinen ülke ve cinsiyet gibi kriterlere göre değişiyor. Bu değişkenlerden bağımsız olarak toplama bakıldığında, doktora sonrasındaki 5 yıl boyunca Amerika’da kalanların genel oranı %66. Doktora sonrasındaki 10 yıl boyunca Amerika’da kalanların oranı ise %62.

Mühendislik ve fen bilimleri alanında doktora yapanların ekonomi ve sosyal bilimler alanında doktora yapanlara göre Amerika’da kalma oranı daha yüksek. Doktora sonrasındaki 5 yıl içinde en çok Amerika’da kalma oranı %79 ile bilgisayar bilimleri ve %77 ile bilgisayar/elektronik mühendislerinde. Biyologların %73’ü, fizikçi ve kimyacıların %68’i, matematikçilerin %67’si doktora sonrası Amerika’da kalıyor. Bu oran ekonomi ve sosyal bilimlerde düşüyor. Sosyal bilimcilerin %51’i doktora sonrasında Amerika’da kalırken ekonomistlerin yalnızca %46’sı Amerika’da kalıyor. Tahmin edilebileceği gibi Amerika’da oturma iznine sahip olanların vizeyle giriş çıkış yapanlara göre Amerika’da kalma oranı daha yüksek. Dolayısıyla bu oranlar oturma izni olanlar çıkartılınca biraz daha düşüyor. Amerika’da vize ile bulunanlar arasında mezun olunan bölüme göre doktora sonrasındaki 5 yıl boyunca Amerika’da kalma oranları şöyle:

-Bilgisayar Bilimleri: %77
-Bilgisayar/Elektronik Mühendisliği: %76
-Biyoloji: %70
-Fizik/Kimya: %66
-Matematik: %65
-Sosyal Bilimler: %46
-Ekonomi: %42

Ülkeden ülkeye de büyük farklılıklar var. Amerika’da en çok doktora mezunu veren yabancı ülke vatandaşları sıralamasında Çin, Hindistan, Güney Kore ve Tayvan’dan sonra Türkiye ve Kanada 5.ciliği paylaşıyor.
Okumaya devam et

Sandıktan Ne Çıktı?

seyyar_forum_geziniyoruz_logoSandıktan ne çıktı?
İktidarın son hokkabazlığı seçim kayıplarından bir zafer kanısı çıkarmaktır. Bu kanının oluşmasında kendini sandıkçılığa sıkıştıran muhalif kesimlerin de rolü büyüktür. Yönetimin iliklerine işlemiş kriminalliğini temize çıkaracak bir sandık yoktur, olamaz. Ayrıca “millet” iradesi demagojisini kendisine en güvenli liman belleyen iktidarın binlerce sandık hilesi ve oy hırsızlığı iddiasına konu olması da manidardır. Ankara, Ağrı ve Serêkanî (Ceylanpınar) gibi çokça örnekler iktidarın sandığa saygı konusundaki ikiyüzlülüğünü ifşa etmenin ötesinde müstakbel seçim yenilgilerine de ne denli hoyratça tertiplerle tepki verecegine dair çok açık işaretlerdir. Kült-iktidarın ailesiyle yangından mal kaçırır gibi balkondan ilan ettiği ‘zaferi’ daha fazla gerilim, baskı ve şiddetin yakıtı yapacağına da şüphe yoktur.

Kirlenmek güzel midir?
Bununla beraber seçim öncesi yazdığımız gibi, kriminal iktidarın “ben kirliyim; siz de kirleneceksiniz; bu bizim son yaşama ihtimalimizdir” doğrultusunda ilan ettiği ‘seferberlik’ maalesef gözardı edilemez bir karşılık buldu. Bu desteği sadece “alt sınıfların” nesnel çıkarlarına veya “elit-avam” ikilemindeki kültürel tutumuna bağlamak hüsn-i-ta’lil’den öteye gidemez. Bu tür klişe ve derinliksiz açıklamalar hem analiz adı altında iktidara meşruiyet zemini sunuyor, hokkabazlığına kılıf üretiyor, hem de vaziyetin vahametini perdeliyor. Kült-iktidar kendisini ve yakın çevresini hesap vermekten kurtarmak için talancılığına, ahlaki iflasına ve tiranlaşmasına rıza üreten saldırgan bir vicdan sistemini yaygınlaştırma çabasındadır. Bunu yaparken de bir yandan yeni “iç-düşmanlar” yaratmakta, bir yandan da ülkenin etnik-dini-kültürel fay hatlarına fütursuzca yüklenmektedir. Kısacası erk-sahibi geri dönülemez bir biçimde kaybettiği itibar ve meşruiyetine rağmen iktidarda kalabilmek uğruna topluma felaket tohumları serpmekten kaçınmıyor.

Peki ya şimdi?
Seyyar Forum ve GEZIniyoruz Network olarak yerel seçimlerden üç temel sonuç çıkarıyoruz. Birincisi, mevcut kurumsal siyaset örgütlenme tarzı, programı ve siyasi-moral konumlanışı itibariyle kriminal iktidarın alternatifi değil bilakis varlık şartıdır. İkincisi, iktidar-muhalefet kısır kurumsal siyasetine ve oradan gelecek hazır çözümlere bel bağlamanın, kolay yenilgi hissi veya uçucu zafer sanrısı ötesinde sunacağı bir seçenek yoktur. Bu tür bir siyasetin felç olmuş nesnesi ve seyircisi olmamak için tartışılamaz hak ve özgürlüklerimizi savunma ve genişletme mücadelesinde ısrar etmeliyiz. Bunu gerçekleştirebilmenin en temel yolu yatay, kolektif ve çoğulcu inisiyatifleri artırmaktır. Bu sebeple Gezi sonrası ortaya çıkan forumların bu bakışla canlandırılması ve sadece semtler ölçeğinde kalmayıp yaşamın her alanına nüfuz etmeleri özellikle önemlidir. Üçüncü ve son olarak ise ‘hayır’ demenin ve sesimizi yükseltmenin hiçbir aracını dışlamamakla beraber, seçim sürecinde sokağın başka yöntemlere yedeklenemez olduğunu görüyoruz. Çünkü sokak sadece geleceğe ait değişimin itici gücü değil, kendilerimizi özgürleştirdiğimiz, aracısız ve doğrudan ifade edebildiğimiz anın adıdır.

SEYYAR FORUM & GEZIniyoruz Network

Twitter Kullanma Oranında Dünya 1.si Türkiye’de Twitter AKP Hükümeti Tarafından Yasaklandı!

Ülke içindeki Internet kullanıcılarının Twitter kullanma oranı bakımından dünyada birinci sırada yer alan Türkiye’de, Twitter AKP hükümeti tarafından sansürlenerek yasaklandı. Aşağıda eMarketer araştırma şirketinin ülkelere göre toplam internet kullanıcıları arasında Twitter’a erişim oranı ile ilgili karşılaştırmalı tablosunu bulabilirsiniz:

twitter_penetration_rate_tr1