İran'ı Şiirlere Yazdım: Gergedan Mevsimi (Rhino Season)

rhino_seasonkAltyazı Dergisi’nin Ekim2012 sayısında yayımlanmıştır.

Sadegh Kamangar mahlaslı İranlı Kürt şairin hatıralarına dayanarak senaryosu yazılan Gergedan Mevsimi, İran Devrimi sonrasında 30 yıl boyunca hapiste tutulan ve yakınlarına öldüğü söylenen şair Sahel’in (Beyrouz Vossoughi) öyküsünü anlatıyor. Sahel, İran devrimi sonrasında kurulan İran İslam Rejimi tarafından eşi Mina (Monica Bellucci) ile beraber gözaltına alınıyor. Sahel, siyasi şiirler yazmak gerekçesiyle suçlanırken, kendisinden boşanmayı reddeden Mina işbirlikçi sayılarak kocasıyla aynı zamanda hapse atılıyor. Sahel ve Mina’nın hapis hayatları boyunca birbirleriyle görüşmesine ise yüzleri kapalı olmak şartıyla sadece bir kez izin veriliyor.
İslami rejim öncesi Mina’nın şoförlüğünü yapan Akbar (Yılmaz Erdoğan) karakteri ise İran’da kimlerin İslami totaliter rejime destek verdiğinin ve bu sistemden yararlandığının örneğini oluşturuyor. Mina’ya tutkun Akbar, Şah dönemi generallerinden birinin kızı olan Mina’dan aşkına cevap alamıyor. Bu tutkusu yüzünden horlanıyor ve generalin adamları tarafından dövülüyor. Akbar şoförlüğünü yaptığı Sahel ve Mina ile aynı arabanın içinde olacak kadar yakınken, toplumsal ve sınıfsal anlamda onlardan bir o kadar uzak. Velhasıl film, İran İslam Rejimi’nin kuruluş dinamiğini Akbar gibi Şah döneminde ezilmiş ve horlanmış kesimlerin üst sınıflardan intikamı olarak ele alıyor. Bu nedenle, bugün İran’da hayatın her alanına nüfuz eden totaliter sistemin İslamcılıktan değil, İslam’dan hiç değil ama dindarlık maskesi altında toplumdaki maddi-manevi süregelen eşitsizliklerden beslendiğini vurguluyor. Yeni İslami rejimde kendine yer bulan Akbar, iktidarı elinde tutanlardan biri olarak bu sefer Mina’ya sahip olabileceğini düşünüyor. 30 yıl sonra hapisten çıkan ama öldü bilinen Sahel ise, Mina’yı bulmak ümidiyle onun arkasından İstanbul’un yolunu tutuyor.

Gergedan Mevsimi, ilk gösteriminin yapıldığı Toronto’da Kanadalı izleyicilerin büyük olasılıkla bilebileceği başka bir film ile, 2010 yapımı Yangınlar (Incendies) ile senaryo bakımından birçok ortak nokta taşıyordu. Öyle ki, bende Ghobadi’nin bu filmiyle bir bakıma Yangınlar filminin yanlışlarını düzeltmek istediği hissiyatını doğurdu. En iyi yabancı film Oscar’ına da aday olan ancak bu Oscar ödülünü alamayan yönetmen-senarist Kanadalı Denis Villeneuve’ün filmi Yangınlar da yıllar önce anneleri Kanada’ya göç etmiş Ortadoğu kökenli ikiz kardeşlerin annelerinin ölümünün ardından kökenlerini bulmak üzere Ortadoğu’ya yaptıkları yolculuğu anlatıyordu. Ancak Yangınlar, Oryantalist bir yaklaşımdan kurtulamıyor ve namus cinayeti, savaş, tecavüz, totaliter rejimler, işkence ve sürgün gibi temalara değinirken bunları Ortadoğu halklarının “doğal” sorunları ve kaderleri olarak gösteriyordu. Hem Gergedan Mevsimi hem de Yangınlar, yaşanan şiddetin boyutlarını gösterirken hapishanelerde yaşanan işkence ve tecavüzleri öne çıkarıyor, yine ilginç bir tesadüfle her iki filmde de hapishanede tecavüze uğrayan her iki kadın karakterin de ikiz çocukları oluyor. Ve yine her iki film, yaşanan şiddetin ilişkileri nasıl kopardığına, zorunlu sürgünlerin ve ayrılıkların dramına vurgu yaparken, izleyicinin karşısına, yıllar sonra bambaşka yerlerde tesadüfen yeniden bir araya gelen anne-oğul/baba-kızların aralarındaki akrabalıktan habersiz olarak yaşadıkları ensest ilişkilerle çıkıyor. Yani bir bakıma her iki filmde de, Oedipus Kompleksine yenik düşen Ortadoğulu karakterler yaşadıkları yıkım sonucu medeniyetten mahrum bırakılıp zorunlu olarak yabaniliğe terk ediliyor.

Ancak yaşanan şiddetin ağırlığını yansıtırken kullanılan bu metaforlar her iki filmde de birbirine benzese de, şiddetin özellikle Yangınlar filminde, izleyiciye belirli bir yer ve zaman verilmeksizin Ortadoğu’da herhangi bir yer ve zamanda yaşanan bir dram olarak aktarılması yaşanan bu dramı Ortadoğulu olmanın “doğal” bir sonucu olarak gösteriyordu. Zaten Yangınlar filminde, Kanada’da huzur içinde yaşayan Ortadoğulu ikiz kardeşlerin korkunç geçmişlerini öğrenmeleri de yine bir Batılının, annelerinin işvereni Quebecli bir arşiv meraklısı noter sayesinde oluyordu. Böylece, Edward Said’in de Oryantalizm eleştirisinde vurguladığı gibi doğunun ancak batılılar tarafından anlamlandırılınca görünür olabildiği, bu esnada doğunun aşağı, barbar ve nefsi-egzotik, batının ise medeni, üstün ve rasyonel olarak yeniden inşa edildiği bir anlatı karşımıza çıkıyordu. Öte yandan, İran devrimi ve sonrasında yaşanan şiddeti tasvir ederken benzeri sembolik öğeleri kullanan Gergedan Mevsimi, Yangınlar’ın Oryantalist anlatımının tam da karşısında duruyor; çünkü Gergedan Mevsimi’nde İran’da yaşanan şiddetin kaynağının Ortadoğu halklarının özü veya kültürüyle değil ancak belli sosyal, siyasal ve tarihsel nedenlerle açıklanabileceği vurgulanıyor. Aynı şekilde Gergedan Mevsimi’ndeki ensest, Yangınlar’dakinin aksine yaşanan şiddetin sansasyonel bir dışavurumundan ziyade, kendi tarihini sahiplenmekten çekinen ve ondan vazgeçen sürgünde yaşayan halklara bir uyarı niteliğini taşıyor. Zorunlu sürgünde de yaşasa, Mina’nın insan bedenlerine İran hat sanatını kullanarak Sahel’in şiirlerini dövme olarak işlemesi ümitlerin tükenmediğinin habercisi. Çünkü totaliter İran devleti insanları hapiste tutsa ve işkence yapsa da yazılanları, hissedilenleri ve şiirleri yok etmeye gücü yetmiyor. Şiirin görselleştiği film anlatımında, geçmiş ve şimdiki zaman şiirle birbirine bağlanıyor, böylece tarih ve uygarlıkla olan bağ korunuyor. Öte yandan, Yangınlar filminde ensest ilişki sonrası dünyaya gelen Ortadoğulu ikizler uygarlığa ancak bir zamanlar farklı kamplarda çarpışan grupların dahi bir arada barış içinde yaşayabildiği, “düzenin ve adaletin beşiği” Kanada ve orada kurulacak yeni bir hayat ile kavuşabiliyorlardı. Buna karşı, Ghobadi, Gergedan Mevsimi filminde adeta İran rejiminden kaçmış diasporaya onlar hatırladığı sürece özledikleri İran’ın ellerinden asla alınamayacağını vurgulamak istiyor. Ghobadi’nin diğer filmlerinde de olduğu gibi bu filmde de ön plana çıkardığı hayvan betimlemeleri de buna işaret ediyor: Ters dönmüş bir kaplumbağa bile düzelmeyi başarırken bu gergedan mevsimi de elbet bir gün sona erecek.

Aslen filmin öyküsü Ghobadi’nin veya baş aktör Vossoughi’nin olduğu kadar filmin Toronto Film Festivali’ndeki ilk gösteriminde salonu dolduran ve İran devletinin baskıları sonucu ülkesini terk etmek zorunda bırakılan İran asıllı Kanadalı seyircilerin de ayrılık, sıla hasreti ve sürgün ile geçen hayatlarını anlatıyordu. Film gösteriminden sonra Ghobadi’ye yöneltilen birbirinin zıttı iki soru aslında İran diasporasının içine düştüğü ikilemi de tanımlıyor: Büyük ihtimalle İran rejimi yanlısı olan bir seyirci Ghobadi’ye niye İran’ın o kadar çok anlatılabilecek güzelliği var iken bu dramatik hikâyeyi filmleştirdiğini sordu. Hemen ardından ise, bu kez İran karşıtlığı açıkça belli olan muhafazakâr bir Kanadalı izleyici İran’ı şerrin (“evil”) ve kötülüğün vücut bulmuş hali olarak tasvir ettikten sonra filmin niye yeterince sert bir biçimde bu kötülüğü göstermediğini sordu. Ne Gergedan Mevsimi filmi ne de İran diasporası İran’ın bu iki zıt tasvirini sahiplenmiyor, ancak maalesef bugün siyaset bu radikal kutuplaşmalar üzerine kurulurken uluslararası alanda İran’ı anlatmak isteyen gerçek İranlılar çok ama çok yalnız kalıyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s