Bilimkurgu edebiyatı ve düşüncesine dair eleştirel yazılardan oluşturduğumuz bu seçki ne bilimkurgunun nihai tanımını yapmak ne de bilimkurgunun bir tarihçesini çıkarmak iddiasındadır. Meselemiz, daha ziyade bugün içinde yaşadığımız dünyaya eleştirel bir gözle bakarken bilimkurgunun bize hangi kapıları araladığını, ne gibi olanaklar sunduğunu, işimize nasıl yaradığını soruşturmaktır. Bilimkurgu, en azından bilimkurgunun belli bir kolu, yaşadığımız dünya üzerinde mutlak, zorunlu ve değişmez gözüken yapıları yıkmayı ve bu yıkımın hemen ardından farklı olana, değişen, dönüşen, yeni düşünce ve eylemlere kapı aralamayı amaç edinir. Elinizde tuttuğunuz bu seçki, işte bu niyetin altını çizerek bilimkurgunun siyasi işlevinin ve felsefi yansımalarının bir analizini sunma iddiasındadır. Dolayısıyla bu kitabı hazırlayan bizler, bilimkurgunun şu an içinde yaşadığımız dünyaya dair ne söylediğinin, siyasi ufkumuzu nasıl genişletebileceğinin ve bizler için farklı ve yeni dünyalara dair hangi imkânları açabileceğinin izini sürmeye çalıştık.
Farklı olana, farklı düşünene, farklı bir dil konuşana, farklı bir inanca sahip olana, kendi özerk alanında farklılığıyla var olmaya çalışana karşı hoşgörüsüzlüğün had safhaya ulaştığı, herkesin tek devlet, tek millet, tek bayrak sloganının hükmü altında aynılığa tabi kılındığı, ırkçılığın bu denli yaygınlaştığı, Orwell'in 1984'ü gibi distopyaların 'yadırgatıcı bir edebiyat ürünü' olmaktan çıkıp tam da gerçekten daha gerçek olduğu bir dünyada ve ülkede, bilimkurgunun bu çoktan çevremizi kuşatmış kara ütopyayı ifşa eden bir karşı strateji, farklılıklarla bir arada yaşamaya dair tahayyüllerin geliştirildiği bir mecra ve başka dünyalar, başka Türkiyeler düşlemek için bir imkân olarak değerlendirilebileceği kanaatindeyiz. Daha çok kişinin bilimkurgudan haberdar olduğu, daha çok bilimkurgu okunduğu, izlendiği, düşlendiği, hayal güçlerinin silahlı ve paralı güçlere baskın çıktığı bir dünyada, ırkçılığın, tahakkümün ve tâbiyetin yerini barışın, kardeşliğin ve özerkliğin alması işten bile değildir. Bilimkurgu ilk olarak her gün sorgulamaksızın sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızı, boyun eğdiğimiz kurumları, tabi olduğumuz söylemleri, burnumuzun ucunda olup da bir türlü göremediklerimizi uzaklara, bambaşka dünyalara taşıyıp görünür kılarak başlar işe. O romanların Cesur Yeni Dünya'sında, 1984 yılında yaşayan ve kitapları Fahrenheit 451 derecede yakanların aslında uzak gelecekteki yabancılar değil tam da şu anki Biz'ler olduğumuzu fark ettiğimizde varlığımızı ve yaşantımızı yadırgamaya başlarız. Bilimkurgu, uzak ve olasılık dışı dünyaların değil tam da içinde yaşadığımız dünyanın adeta bir büyüteç merceğinden yansımış halini sunar bizlere. Gözümüzün fazlaca önünde olduğu için göremediklerimizi alıp bizlerden uzaklaştırır, büyütür ve görünür kılar. Sürdürdüğümüz yaşamlarımıza, alışkanlarımıza, değerlerimize böyle bir mesafeden tekrar baktığımızda, halihazırda olanın, devam edenin, süregidenin, hiç de zorunlu tek seçenek, olması gereken tek durum, sürdürülmesi gereken tek yaşantı olmadığı ortaya çıkacaktır. Yaşadığımız dünya aslında çok boyutlu, çok yönlü, çok çeşitlidir. Sorunlarımız çok daha karmaşıktır aslında. Ama medyanın, siyasi partilerin, devletlerin filtresinden geçerek bizlere ulaşan bu çeşitlilik tekliğe, yaşantılar tekdüzeliğe, sorunlar basitliğe indirgenir. Böylesi koşullar altında, bilimkurgunun işlevi, zaten var olan ancak bastırılan bir dolu çeşitliliğin, farklılığın ve karmaşıklığın yeniden görünür olduğu ve söze döküldüğü, sorunların farklı bakış açış açılarından çok boyutlu olarak yeniden sorulduğu bir alan açmasıdır. Dolayısıyla bilimkurgu, aydınlatıcı bir bilinçlendirme veya eğitme aracından ziyade, tam da böylesi bir anlayışın karşısında konumlanan ve verilen eğitimin, öğretilen alışkanlıkların ve ezberletilen söylemlerin indirgediği, bastırdığı, susturduğu çeşitliliği ve karmaşıklığı yeniden gözler önüne seren bir yaklaşım olarak iş görür.
Okumaya devam et
“Radikal Kitap Eki'nin 9 Mart 2007 tarihli sayısında yayımlanmıştır.”
Belki de karanlık bir ironinin, Orwellci disütopyalardan devşirilmiş “yıkım zaferdir”, “kıyım özgürlüktür” gibi sloganlar üzerinde yükselen bir dünyanın, yansıması olarak gördük olan biteni. Ne var ki, aslında belki de savaşı ve sonrasında yaşananları değerlendirirken hiç de yan anlamlar, ironiler veya histerik saplantılar aramaya gerek yoktu. Her şey kelimenin tam anlamıyla, doğrudan ve açıkça ifade edilmişti. Zafer gerçekten kazanılmıştı. Hem de her iki taraf tarafından. Savaşı hem İsrail Devleti hem de Hizbullah Örgütü kazanmıştı çünkü. Savaşı, İsrail Ordusu, Hizbullah milisleri, askeriliği dünyanın en ulu ve kutsal vazifesi olarak gören, sorunların ancak kaba kuvvet ile çözülebileceğini savunan zihniyet kazanmıştı. Savaşı, devletlerin ve orduların veyahut devlet modeline göre örgütlenmiş hiyerarşik ve militarist örgüt ve grupların insanlığın bekası için gerekli ve zorunlu olduğunu tekrarlayıp duran söylem kazanmıştı. Savaşı, etiyle kemiğiyle insan suretindeki milyonları insan saymayan onları keyfi bir şekilde terörist ilan edip insanlıktan çıkaranlar kazanmıştı. Ve en nihayetinde savaşı kazanan bir kez daha, insanlığı aynı olana, sabit kategorilere, liberal demokrasinin sözde çoğulcu söylemi içinde aynı iktidarın aynı diline tabi kılan düşünme ve anlamlandırma biçimleri olmuştu. Böylesi bir savaşın en büyük zararı, dünyada çok az yerde karşımıza çıkabilecek bir çeşitliliği ve farklılığı bir arada barındırabilmiş Lübnan halklarına vermiş olması ise hiç şaşırtıcı olmasa gerek.
Bazen göz ucuyla atılan bir bakışta, bazen televizyonun karşısında pür dikkat kesilmiş bir çoğunluğun tahakkümüne zoraki bir boyun eğişte yakalamıştı bu dizi bizleri. Daha ilk anda bir şeylerin farklı olduğu, sıradışı bir şeylerin sıradışı bir biçimde anlatılmaya çalışıldığı seziliyordu.