Hero: Mitin Dönüşü

Tamamlanması gereken bir görev var: Her şey Cennetin Hükmünde
Günümüzden 2300 yıl öncesine dayanan İsimsiz suikastçının hikayesi yedi düşman krallıktan oluşan Çin’in varolduğu zamana rastlıyor ve her şey, cennetin hükmünde tamamlanmış bir gerçekliğin hizmetine girdiğinde sona eriyor. Aslen İsimsiz suikastçı kendi öznel varlığından koparak daha üstün ortak bir amaca yöneliyor ve daha üst bir bilince ulaşıyor; böylece tarihe düşen görevini tamamlıyor.

Nerede benim inancım?
Hegel’in tarihe inancı vardı. Buna göre, insan zihni, bilgiye, deneyden bağımsız olan formları, kategorileri sağlar, bu formların malzemesi, içeriği ise insandan bağımsızdır ve dışarıdan gelir. Hegel'in Tin, Geist, Ide, Mutlak, Mutlak Zihin adını verdiği tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlık olup, biraz tasavvufi bir tanrıdır. Hegel'e göre, bu varlık doğada ve insan aklında kendini ifade eder. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir “Zihin”in ürünüdür ve tarih bu aklın gerçekleşmesidir. Kahramanlar da mutlak doğrunun ediminde rol oynarlar. Bugün batı merkezci ideolojide gerçekleşmesi gereken bir ideal doğru; bir Hegelci tanrı kalmadı hatta Nietzsche tanrının ölümünü de ilan etti ve bu nedenle biz “Kahraman”ın olmadığı bir çağda doğduk. Uğruna savaşılacak, feda olunacak anlamları kahramanlar kurtaramadı. “Anlam”ın ölümlüğünü fark eden 20.yüzyıl ya da nam-ı değer post modern dönem ise Baudrillard’ın(1*) tanımıyla bize her an daha çok haber ve bilgiye karşın giderek daha az anlamın üretildiği bir evreni sundu. Bireyselliğin vurgusunu yapan liberal ahlakın belirlediği dilde kahramanlar komikleşti, sıradanlaştı ve fantastikliğini yitirdi. Örneğin Kral Arthur’un filmi artık bir destanı değil sıradan bir hikayeyi yansıtıyordu.
Yönetmenlerin filme uyarlarken, izleyicilerin de filmi izlerken ti’ye almaktan kendilerini alıkoyamadıkları eski mitler ve destanlar, işte tam da bu ironi nedeniyle artık çağdaş yaşantımızın rasyonelliğini ve sıradanlığını tehdit edemez hale geldi. Böylece Yüzüklerin Efendisi’nde Legolas’ın kaykay kullanarak ok atması veya “Beşinci Element”in gelişini bekleyen rahiplerin Milla Javovich’in kadın bedeninden onun mükemmelliğine varmalarındaki ince alay, rasyonel bir aklın yansımaları olarak karşımıza çıkıyordu. Bu gibi sahneler rasyonel-gerçek dünyayı, fantaziler ve mitlerden koruma çabasından başka bir şey değildi. Zira artık büyük anlatılar, tüm ideolojiler, mitler, destanlar, anlama dair her şeyle beraber çoktan yıkılmıştı.
“The Thin Red Line” benzeri savaş karşıtı filmler de bu acıklı geçmişin ürünüydü ve birçok defa da haklıydı.
İşte bu yüzden ‘Hero’nun anlattığı türden bir ilahi amaç ve bu amaca feda olma istenci bize yabancı ve bir o kadar da masal… Biz anlayamayız.
Okumaya devam et

Reklamlar

Korkusuz

Jet Li’nin başrolünü oynadığı, Hero (2004) ve Flying Daggers (2004) filmlerinin prodüktörü Bill Kong’un yapımcılığını üstlendiği “Korkusuz” (Fearless) vizyona girdi. İlk bakışta son dönemin bir hayli başarılı Uzakdoğu Filmleri’nden biri olduğu izlenimini veren Ronny Yu yönetmenliğindeki film, maalesef bu amacına ulaşamıyor ama yine de bize çok tanıdık bir zalim-mazlum ilişkisine değiniyor. İlkokul kitaplarımızdan bu yana tanıdık olduğumuz anlatıya göre Osmanlı İmparatorluğu Batılılarca ’hasta adam’ olarak adlandırmış, paylaşılmaya değer bulunmuştu. Çin’in de böyle bir yarası var ve hala en az her Doğulununki gibi kanıyor.

Bir Garip Doğulu:
Ana temaya Doğu-Batı mücadelesinin mağlubu olan Doğu’nun acısı yerleştirilmiş. Çin’in onuru Batı tarafından ayaklar altına alınana kadar, kahramanımız Huo Yuanjia’nın (Jet Li) dövüş sanatları müsabakalarında karşılaştığı yerli rakipler her daim oyunun kurallarına bağlı, varlığı ile de bu onur sisteminin devamını sağlayan, rakibini sayan Çinlilerden oluşuyor. Çocuk yaşta, babasının bir dövüş karşılaşmasında uğradığı yenilgiye tanık olan kahramanımız, ailesinin onurunu kurtarmaya yemin ediyor ve bunu hayatının temel amacı haline getiriyor. Ne var ki bu hırsının izinde kendini tüketiyor ve Doğulu değerlerin temelindeki ailevi sorumlulukları yerine getiremiyor, kızını ve annesini ihmal ediyor. Çocukluk arkadaşına kulak asmayıp Çin’in dış siyaseti ve sıkıntılı haliyle ilgilenmiyor ve bir anlamda Çin kendi içinde didişirken dünyada olup bitenden bihaber kalıyor. Huo Yuanjia, en sonunda kendisi kadar usta bir dövüşçü olan Chin ile karşılaştığı vakit rakibinin insan olduğunu unutup gücünün esiri oluyor. Bu anlamda Doğulu ideallere ters düşüyor, halbuki rakibi ailesinin onurunu korumak gibi meşru bir nedenle savaşıyor. Burada, kahramanımız Uzakdoğu dövüş sanatlarının iyi niyet ve alçak gönüllülük gibi amaçlarından bir hayli uzaklaşıyor. Huo Yuanjia, hikayenin yarısına kadar aslen bir Doğulu’dan çok bir Batılı gibi bireysellikten yana tavır koyuyor.
Okumaya devam et

Vampircilik ve Ruh Durumları

WarnerBros’un Joss Whedon tarafından yazılıp yönetilen dizileri Buffy 1997’de ve Angel 1999’da ABD’de yayınlanmaya başladı. Daha sonradan tüm dünyada fanatiklerini oluşturan ve Türkiye’de CNBC-e’de özellikle genç üniversiteli seyircileri sürükleyen, Pazar akşamlarını bir süreden beri evde geçirttiren bu iki diziden Buffy, 18 Temmuz’daki finaliyle bizlere veda etti. Su anda ne yazık ki, Angel’ın son sezonu, izleyicisiyle her Pazar saat 20:00’da buluşuyor. Bu dizileri seyretmeyen ama korku ve fantastik kurguya aşina kitle ise Buffy ve Angel’ı kötü makyajcılık ve başarısız vampir miti uyarlaması yapmakla suçlamaktan geri kalmıyor. Öyleyse kimileri şu an niye Buffy ve Angel’ın eski sezonlarını netten indirmekle fanatik bir şekilde meşgul oluyor?

Vampirsiz yaşayabilir miyiz?
Öncelikle belirtilmesi gereken Buffy ve Angel dizilerinin sıradan bir vampir miti uyarlaması olmadığı ve aslen lise hayatı maceralarını ve rekabet ortamını (Buffy) veya şehir hayatı karmaşası ile kapitalizm bileşkesini (Angel) metaforik düzlemde sunduğudur. En basitinden başlanırsa, Buffy’de, avcının savaştığı kötü güçler; vampirler, zebaniler ve diğerleri, California Sunnydale Lisesi’nin bodrumunda cehenneme açılan bir kapının arkasında bulunmaktadır. Burada Whedon’ın basitçe değinmek istediği konu lise hayatının cehennemden başka bir tat vermediği olarak gözlerimizin önüne seriliyor.
Okumaya devam et

Söyleşi: Türkiye'de Çizgiromanın Yarınları

Davetsiz Misafir Dergisi, Bilgi Üniversitesi'nde gerçekleştirilen “Çizgili Günler” etkinliklerine katıldı. Dergimiz çizerlerinden Balca Arda da 25 Nisan 2004 Pazar günü Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsünde gerçekleştirilen “Çizgiromanın Yarınları” başlıklı söyleşide konuşmacı oldu. Çizgiroman dünyasındaki yeni eğilimlerin masaya yatırılıp Türkiye'deki gelişmelerin bu eksende tartışıldığı panelin diğer katılımcıları Hakan Şaşmaz (yayıncı, Rodeo Kitap), Yıldıray Çınar (çizer, Çapa Grubu dergileri, Karabasan, Nothing Face ve Strip), Caner Özdurak (yazar/çizer, Davetsiz Misafir ve Strip), Murat Mıhçıoğlu (moderatör) ve Murat Bozkurt’tu (yazar/çizer, Şehir Köpeği, Strip). Şimdi bu söyleşiden aldığımız notları aktarıyoruz.

Murat Mıhçıoğlu: Bugün burada değinmek istediğimiz temel nokta, çizgiroman gibi çok popüler, dünyanın gelişmiş ülkelerinde, özellikle batıda gitgide daha fazla ürün ortaya koyan, sinemayla sıkça paslaşan, popüler kültürün diğer kanallarıyla her zaman bir akrabalık kurmuş olan sektörün, Türkiye’deki geleceğinin nasıl olacağı. Bunu yaparken çizgiroman dünyada nasıl bir konumda, neden birçok ülkede popülaritesini artırıyor, bazı ülkelerde neden çeşitli sorunlar yaşıyor, bunlara değinmek istiyoruz. Sözü açarken Amerikalı ünlü çizgiromancı Stanley’in bir tespitini aktarmak istiyorum: Stanley, bir yazısında “Çizgiroman Ölür Mü?” gibi bir başlık altında şöyle bir konuya değiniyor. “Televizyon ilk ortaya çıktığında eğlence açısından çizgiromanla rekabet edecek durumda değildi. Ama bugün çok yaygınlaştı. Acaba çizgiromanın yerini televizyon mu aldı? Bazı dönemlerde satışlarımız düştü. Ama hemen ardından bizim çizgiroman karakterlerimiz televizyona uyarlandı. Ve televizyonla işbirliği yapmaya başladıktan sonra çizgiromanlarımızın satışı, beklenenin tersine, arttı. Dolayısıyla görüyoruz ki, çizgiroman zaman içinde gelişerek bugüne kadar ayakta kaldı. Televizyonun hem maddi anlamda katkıları oldu hem de sanatsal anlamda da yeni tekniklerin geliştirilmesine olanak sağladı.” Stanley’in tespitleri doğru olsa gerek, çünkü çok sayıda kriz yaşamasına rağmen, Avrupa’da olsun, Amerika’da olsun, Japonya’da olsun, çizgiroman çok ciddi bir sektör. Popülaritesi daim olarak artışta. Çizgiromanın bu yükseliş trendi Türkiye’de nasıl yakalanabilir? Türkiye kendisini ve insanların hayal gücünü yeni yeni keşfetmekte ve değerlendirmekte olan bir ülke. Sözgelimi Hakan Tacal ve Yıldıray Çınar’ın yaptığı Karabasan yeni bir soluk getirdi ülkemizin çizgiroman piyasasına. Bu Türkiye’nin çizgiroman anlamında sadece tüketici değil üretici ve yaratıcı bir ülke olabileceğinin bir kanıtı. Şimdi sözü Hakan Şaşmaz’a vermek istiyorum, kendisi uluslararası birçok fuarı takip etti. Bize biraz onlardan bahsedecek.
Okumaya devam et

Siberfeminist Nihilizm

“Protezlerimiz oldukça sınırlarımız fluğlaşır. Protezlerimiz bizi daha yüksek bir tamamlanma düzlemine getirir. Protez siber vücut parçasıdır” Bu sözlerin sahibi olan Robert Rawdon Wilson 21.Yüzyıl, son model vücut ilavelerinin insan vücuduna çok boyutluluk anlamında “çeşitlilik”(multiplicity) kazandırdığını beyan ediyor.(Prosthetic Consciousness, 1995) Çok boyutluluk, insanların sınırlarından emin olamamayı getiriyor; başka bir deyişle artık kimliklerin nerede başlayıp nerede sonlandığı muğlak kalıyor. Böylece erkek dil ve söyleminin kodladığı kadın vücudunu kabul eden kadınlar ve erkekler siberalanın ve yüksek teknolojinin makine-insan melezi yaratımıyla tüm cinsiyetleri kapsayıp cinsiyetsizleşiyor.
Donna Haraway’in Siborg Manifestosuna (1991) göre, kol-bacak ilavelerinden kalp pillerine; estetik-cinsiyet ameliyatlarından klonlamaya kadar tekno-kültür, bize “doğal” olarak tanımladığımız her şeyi sorgulatıyor ve anlamsızlaştırıyor. “Medium mesajın kendisidir” sloganıyla Marshall Mcluhan’ın ifade ettiği gibi “çevre”yi yaratan-yeniden şekillendiren iletişim teknolojisi beraberinde yeni bir toplum oluşturuyor. İnternetin yaygınlaşmasıyla bilgisayarlarla simbiyoz yaşama geçen insan toplumu, etçil vücudundan kopuyor ve bu yeni toplumda cinsiyetler geçişsel; aynen protezler gibi çıkarılır ve takılır hale geliyor. Ne de olsa “doğallık” ve “gerçeklik” bir kurgudur.
Okumaya devam et

Siberfeminizm

Günümüz dünyasının vücudu, biyolojik esasını terk ettiğini açıkladı. Bu çok teknolojik yeni devirde, iletişim ağlarımız, kablolarımız, bio-teknolojilerimiz doğal endamlarımızı ve dolayısıyla zihinlerimizi yeniden şekillendirdi. Birçok yapay yedek parçalar kayıp organlarımızın yerini doldurdu; eller, bacaklar, kalp pilleri, kalkan çubuklar… ve estetik ameliyatlar artık Tanrının esirgediklerini bize bahşetti: Michael Jackson’ından Deniz Akkaya’sına ve bunu ilk keşfedenlerden Ajda Pekkan’ına kadar biz kendimizi yeniden yonttuk; mükemmelleştik ve klonlamayla daha da mükemmelleşeceğiz. Donna Haraway ise “siber manifesto”sunda, insan soyunun “cyborg”laştıkça cinsiyetçi politikalardan kurtulacağını söyleyen bir siberfeminist olarak karşımızda…

Siberfeministler, Foucault’nun söylevinden yola çıkarak ataerkil sistemin vücut- gerçekçiliğinin sonucu olarak kurulduğunu ileri sürüyor. Bilginin yaratımında vücudun rolü ön plana çıkarılarak kadının sistemde pasifliğe, anneliğe ve bağımlılığa indirgenmesi dile getiriliyor. Kadın ve teknoloji arasındaki işbirliği, kadının her zaman erkek egemen kültürün “makine” tarafı ve erkeğin ise “zihin” tarafı olarak eşleştirilmesi ile örtüşüyor.. Buna “iyiler”in “kötüler”e karşı beraberliği de diyebiliriz. Ira Levin’in (en ürkütücü filmlerde 3.sırada bulunan “Rosemary’in Bebeği” filminin yazarı) “Kumpas” adlı romanı giderek evinden bağımsızlığını kazanan kadınların erkeklerce yeniden kontrol edilen güce yani “makinelere” dönüştürülmesini konu alır. Ancak sinema tarihinin ilk robotik filmi “Metropolis”te kadın-robot kırması karakter Maria sisteme anarşi getirir. Andreas Huyssen’in Fritz Lang’in “Metropolis”i hakkındaki makalesi filmde kadının “teknoloji” ile yer değiştirdiğine işaret eder: Kontrolden çıkan teknolojinin yarattığı kaosu, erkeğin kontrolsüz kadın kuvvetine karşı olan korkusu olarak betimler… Ama vamp-makine Maria karakteri Alien filmindeki haşin kaslı Ripley karakteri gibi erkeklerce arzu edilendir. Seksüel çekicilikleri senaristlerin bilinçaltının bir türevi olarak belirmiştir=> erkek kaybettiği gücü bu erkek-kadın melezi yaratıklara karşı kendi seksüel hakim rolünü etkinleştirerek filmde yeniden ataerkil sistemi kurmuştur. Küfür dilinin “fuck” edebiyatı bölümü mantığını buradan almaktadır: Dölün erkek bedenince dişiye yerleştiriliyor olması hakimliğin ve gücün sembolüdür. Ama artık vücutlar arası farklılıklar insanoğlu “cyborg”laştıkça flulaşmıştır. Ve artık bilimkurgunun günümüz gerçekliğinin yerini aldığı noktada siberalan kimlikleri homojenleştirerek ataerkil sisteme karşı saldırıya geçmiştir. Makinelerin sağladığı internet ortamında her ses eşittir. Vücuttan kurtulan mahzur gruplar kimliksizleşerek özgür ve demokratik bir alana kavuşmuştur.

Herhangi bir kategoriye girmeyenler Foucault’ya göre iktidarın pençesinden kurtulmuştur. Çünkü iktidar grupları belirleyip onları özelliklerine göre yönetendir. Donna Haraway buna işaret ediyor ve kimliksizleşmeyi özgürleştirici buluyor. Artık “kadın- erkek- çocuk- öğrenci- anarşist- vatandaş- türk- ingiliz” ve “insan” kimliğimizi üzerimizden atabiliriz. Ama ya bu da iktidarın veya pek ünlü “Big Brother”ın bir oyunuysa… Ve biz büyük, geniş, homojen tek ve kimliksiz bir aile olarak çok daha kolay yönetilebilecek bir kategori oluşturduysak?
Bir küçük yanlışlık sonucu ….