Donna Haraway ile Siborglar ve Yoldaş Türler Üzerine

Dilerseniz Siborg Manifestosu ile başlayalım. Birçok kadın siborgun bir kadın olabileceği fikri ile büyülenmişti. Neden siborgun dişiliği üzerinde ısrar ettiniz?

jda-haraway.jpgBenim için siborg mefhumu dişiydi ve karmaşık yönlerden bir kadındı. O bir direniş eylemiydi, hoş ve açık sözlüsünden bir muhalif hareketti. Siborg, tabii ki, bir askeri projenin, dünya dışı uzay adamı projesinin bir parçasıydı. Ama o aynı zamanda erkek-tanımlı bilimkurgu dışındaki bilimkurgusal bir figürdü. Sonra popüler kültürde ve tıp kültürünün bazı türlerinde de siborgun kadın olduğu başka bir boyut vardı. Burada siborglar, hasta olarak ya da ‘fem-bot’ –demir bakire, robotlaşmış makine, pornografik dişi- gibi karşımıza çıkıyorlardı. Ama bir bütün olarak siborg figürü bana potansiyel olarak bunlardan daha ilginç görünüyordu. Daha çok, adil bir biçimde açık sözlü, politik ve sembolik bir teknobilimsel proje gibi gözüken bir alanın teslim alınması eylemi gibiydi.
Benim bakış açımdan, siborg birçok şeyi bünyesinde toplayan bir figür ve İkinci Dünya Savaşı sonrası teknobilimsel kültürlerin, enformasyon bilimleri ve biyolojik bilimler tarafından derinden biçimlendirildiği bir yoldan geliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında halihazırda yapılmakta olan ve son elli yılda daha da derinleşen ve yaşam biçimimizi daha derinden dönüştüren bilişim ve biyolojinin patlaması sonucunda ortaya çıkmış bir figür bu. Tüm bunları ne bir seçim meselesi ne de bir determinizm meselesi olarak görebiliriz. Bunlar çok daha karmaşık sosyoteknik ilişkilerin derinden gerçekleşmesidir. Beni daha çok ilgilendiren aslında bizleri canlı veya cansız, hayvan veya bitki, tek bir insan ya da gezegenin kendisi yani Gaia, veya muhtelif türden bir makine olsun, sonuçta bir iletişim sistemi olarak tasavvur eden yoldur. Varoluşu teorileştiren bu ortak açı, her şeyi bir iletişim-kontrol-sistemi olarak tasavvur eden bir ortak ontoloji, benim ilgimi çeken fikir oldu. Bu fikir beni hem kızdırdı ve endişelendirdi ama hem de daha olumlu yönleriyle ilgimi çekti. Her şey bir yana, bilinçsiz ve rüya gibi bir nitelikten etkilendim ve siborgların, birer insan-makine sureti olduğunu basitçe tekrar etmekle kalmayıp aynı zamanda insanların ve diğer canlıların siborg dünyasında hangi dereceden ne tür bir ortaklıkları olduğuyla da ilgilendim. Siborglar hakkında beni ilgilendiren, bunun bir yandan insan ve makinenin diğer yandan da insan ve diğer organizmaların, içinde iletişimle ilgili bir sorunsalı da barındırarak, birlikte içe doğru patlamasıydı. Bunun içinde birçok seviye vardı, örneğin emek süreci meseleleri: Siborg üretiminin emek süreçlerinin özel yönleri kadınları –çalışan sınıf kadınlarını, women of color’u, üçüncü dünya ülkelerinde, uluslararası sermayeyi mikro-elektronik üretiminde cezbeden ihracat işlemi alanlarında çalışan kadınları, bu işe bulaştırdı, hatta görece azınlık da olsa zaman zaman bilimkadını olarak da. Kadınlar dünya üzerindeki çeşitli konumlarda çalıştı; biyolojik ilaçlar alanında, enformasyon bilimleri alanında hem de ulus-aşırı sermayenin tercih ettiği iş gücü olarak. Esnek birikim stratejileri, hem erkekler hem de kadınlar için toplumsal cinsiyetin tarihsel olarak özgül olan çeşitli türlerinin üretilmesini gerektirdi. Siborg, kadınların feminist sosyalistler tarafından üretilen bir tabir olan ‘integrated circuit’ içindeki yerini anlamaya çalışan bir figür haline geldi.
Okumaya devam et

Jean Baudrillard ile Söyleşi

jean-baudrillard-1.jpgBugüne değin dergimizde yazılarına ve görüşlerine sıklıkla yer verdiğimiz dünyaca ünlü yazar ve düşünür Jean Baudrillard 6 Mart 2007 günü Paris'teki evinde 77 yaşında hayata gözlerini yumdu. Baudrillard 2004 yılında İstanbul'a da gelmiş ve Bilgi Üniversitesinde bir konuşma yapmıştı. Konuşması öğrenciler, akademisyenler, yazarlar ve gazetecilerden oluşan oldukça kalabalık bir grup tarafından ilgiyle takip edilmişti. İki bölümden oluşan etkinliğin ilk bölümünde Baudrillard yaklaşık 45 dakika boyunca “Olay’a İlişkin ve Sanal” (l’Evénementiel et le Virtuel) başlıklı yazılı metnini okumuş; bunun ardından da yaklaşık bir saat boyunca kendisini dinleyenlerin ve davetsiz misafir'den bizlerin sorularını cevaplandırmıştı. Bugün, Baudrillard'ın anısına, onun 30 Nisan 2004'te İstanbul'da yaptığı konuşma ve söyleşinin metnini aşağıda yeniden yayınlıyoruz.

Olay’a İlişkin ve Sanal

* Kafanızda iki imge canlandırın. Bunlardan biri: İkiz Kulelerin önünde bir yerlerdeki sıralardan birinde, dizleri üzerindeki evrak çantasına yapışmış vaziyette oturan, bronzdan bir heykel ya da şu Pompei harabelerinde bulunan kavrulmuş insan bedenlerinin birini andıran ve çökmüş kulelerden yağan toz toprağın altında kalmış teknotratın görüntüsü olsun. Bu teknotrat görüntüsü sanki öngörülemeyen bir felakete uğrayan dünya çapındaki bir gücün dokunaklı bir sureti, bir tür bu olaya imzasını basan bir görüntüdür.
Diğer imgeyse şöyledir: İkiz kulelerden birindeki atölyesinde bir sanatçı, kulelerin önündeki meydana dikilmek üzere, bedeni oklarla delinmiş bir Aziz Sebastien heykelinin modern versiyonunu andıran bir yapıt üzerine çalışmaktadır. Model olarak kendi bedenini almış olup bu bedenin içinden uçaklar geçmektedir. 11 Eylül sabahı kuledeki atölyesinde bu heykel üzerinde çalışmakta olan sanatçının öngördüğü olay gerçekleşerek kendi ölümüne yol açmıştır. Gerçek bir olaya dönüşen düş ürünü bir sanat eseri için bundan daha kusursuz bir kutsama töreni düşünülemezdi.
Burada, şimşek hızıyla olup bitmiş, tarihin sonu denilen tek düzeliği bir anda aşıp geçmiş olan tek bir olayla ilgili iki alegoriden söz edilebilir. Hiçbir şeyin gelip kendisini rahatsız edemeyeceği bir dünya düzeni ya da olmayan-olaya mahkum edilmiş bizlerin içinde bulunduğu duruma son verebilmiş tek olay 11 Eylül.
Okumaya devam et

Davetsiz Misafir'in Ardından – Süreyyya Evren

Yazan: Süreyyya Evren
Birgün Gazetesi — 15 Kasım 2005

Bilimkurgu Türkiye’de nedense bir türlü tam zeminini bulamadı. Son yıllarda fantazi ile birlikte görece en cafcaflı dönemlerinden birini yaşadı belki. Ama farkedilir biçimde fantazi sürekli beslenmeye açık kalabalık bir okur ve izlerçevre yarattıysa da aynı gemide yola başlayan bilimkurgu yayıncılığında hem duraklamalar ve kesintiler çoğaldı hem de devam edenler daha ihtiyatlı adımları tercih eder hale geldiler. Buna karşın kabaca son beş yılda yayınlanan türün önemli eserleri ve bilimkurgu literatürü dolayısıyla yapılan irili ufaklı değiniler ve tartışmalar düşünüldüğünde, bilimkurgunun kendi alanını genişlettiği ve inişli çıkışlı grafikler izlese de bundan sonra kolay kolay sahneden silinmeyeceği söylenebilir. Kimi ‘mars klasikleri’nin ısrarla öncelikli düşünülmesi ve siberpunk gibi kaynayan alanların tali görülmesi belki bu duraklamaların, yer yer heyecansızlıkların sebepleri arasında olabilir. Ancak bu kitapların en çok ihtiyaç duydukları yol arkadaşı belki de, birikenleri elden geçirip tartışan bir bilimkurgu sahnesinin yaratılmasına katkıda bulunacak bilimkurgu dergileriydi.
Okumaya devam et

Pısırıklar Çağı: 21. yüzyılda Siyasal ve Cinsel İktidarsızlık Üzerine

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Kara sevdalı birer aşıktı…

Karşılıksız bir aşka saplanmak ne de baştan çıkarıcıdır! Elde edilemeyen ve asla elde edilemeyeceği bilinen bir aşka tutulmaktan daha çekici ne olabilir? Böyle bir aşkın peşinden koşturmak, sonunun hüsran olduğunu bile bile vazgeçmemek, inatla kendini tüketmeye devam etmekten daha cazibeli, daha esrik bir halet-i ruhiye tahayyül edilebilir mi? Belki de bu yüzden bir zamanlar yüzlerce genç için Genç Werther’in acıları bunca imrendirici olmuş, aynı acıları çekebilmek, onunla özdeşleşebilmek için birçoğu kendisini intihara sürüklemişti nafile. Ve belki de bu yüzden Orhan Gencebay’ın şu satırları yazarken dinlediğim ‘Bir Teselli Ver’i bu toplumun bağrında kendine bu denli vazgeçilmez bir yer edinmişti… Tarih ve masallar, kendisini maşuku uğruna göz göre göre hırpalayan, tüketen, feda eden binlerce aşıkın hazin öyküsü ile doludur. Onlar bu çıkışsız oyuna, hesapsız, kitapsız, gözlerini kırpmadan dahil olmaktan dolayı en ufak bir çekince duymamışlardı. Şu ölümlü dünyada zaten kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığını biliyorlardı. Bugün bu hikayeleri okurken, dinlerken, izlerken gerçekten hüzünleniriz. Peki ya bizi burada hüzünlendiren bir türlü aşkına ulaşamayanların talihsizliği midir, yoksa onların kederlerini, kayıplarını ta içimizde hissetmemizden mi ileri gelir üzüntümüz? Belki de bunlardan hiçbiri değildir gerçekte hüznümüzün kaynağı. Bundan çok, bugün artık bu acıları çekemiyor olduğumuz, bir türlü kendimizi o hikayelerin aşıklarının yerine koyamadığımız için kederleniriz aslında. Bu aşk hikayelerini okurken içimizi daraltan, belki de, kendi kendimizi bağladığımız binlerce şartlanmanın, hesabın, kitabın tahakkümü altında, kaybedeceğimiz çok şey varmış gibi hareket etme buyruğuna tâbi olmamız, artık böyle bir yola girme cesaretini kendimizde göremememiz ve en nihayetinde bir türlü aşık olamıyor, aşkı yaşayamıyor oluşumuzdur, kim bilir?
Okumaya devam et

Derrida / Davetsiz Misafir

Yazan: Suna Ertuğrul

Soru şu aslında: İnsan, kendisini de içine katmadan armağan verebilir mi? Bir şeyi kelimeler olmadan bilinir kılmak mümkün mü? Suskunluk da bir konuşma…
Helene Cixous, Limonades tout etait si infini

Derrida Misafirperverlik Üstüne adlı kitabında misafirperverliğin iki ayrı ‘yasa’sından söz ediyor: mutlak misafirperverliğin yasası; yabancıyı kayıtsız şartsız kabul etmeyi, buyur etmeyi, içeri almayı emreden yasa ile bu gelişin ve karşılaşmanın şartlarını belirleyen, karşılıklı hak ve hukukları düzenleyen misafirperverlik yasaları (örf ve adetler, töreler, yasal düzenlemeler). Diğer bir deyişle her tür karşılıklılık ve alışveriş düzeninin dışında kalan mutlak gelişin/karşılaşmanın yasası ile, bir karşılıklılık/denklik yapısı içinde karşılaşmayı örgütleyen, bir ‘ekonomi’yi yerleştiren kanunlar/kurallar. Birbiriyle kökten farklı ama birini diğerinden ayrı düşünemeyeceğimiz iki yasa. Misafirperverlik ne yalnızca yabancının kayıtsız şartsız kabul edilmesi ne de karşılıklı olarak belli kuralların uygulandığı bir karşılaşma durumudur diyor Derrida. Misafirperverlik bu iki ayrı, birbirinden mutlak olarak farklı yasanın iç içe geçtiği, birbirini hem gereksinip hem de bozduğu (saptırdığı, sapkınlaştırdığı) iki ayrı düzlemin bir arada ve aynı anda düşünülmesini gerektirir. Yasallığı açan ‘mutlak yasa’ ile yasallık/meşruluk arasındaki ilişkiyi düşünmemiz gerekir burada, ve yasallığı açan mutlak yasa aslında yasadışıdır (kanunsuz/anomos) diye devam ediyor Derrida. Misafirperverlik: yabancıyı buyur etme, içeri alma, kabul etme, davet etme, yabancıya yeri/yurdu açma, işte bu iki yasanın paradoksal ilişkisi içinde yer alır.
Okumaya devam et

Peter Sloterdijk ile Avrupa ve Amerika'nın Geleceği Üzerine

Geçen sayımızdaki giriş yazısında, Almanyalı düşünür Peter Sloterdijk ve eseri Sinik Aklın Eleştirisi’nden bahsetmiş ve bu eleştirinin bizi nerelere taşıyabileceğini tartışmaya çalışmıştık. Dillendirdiğimiz bu tartışmalar dergi çıktıktan sonra birbirinden değişik görüşlerle yankı buldu. Biz de, bugüne değin buralarda pek bilinmeyen ama çarpıcı görüşler dile getirmiş düşünürleri dergimizin sayfalarına taşıma misyonumuzdan hareketle bu sayımızda da Almanya’da bir hayli popüler bir düşünür olmasına ve hatta çağdaş Alman felsefesini bugün devam ettiren başlıca aktör olarak lanse edilmesine karşın Türkiye’de nedense bugüne kadar pek adı duyulmayan Peter Sloterdijk’a yer ayıralım ve onu biraz daha yakından tanıtalım diye karar almıştık. Ne tesadüftür ki, bu kararı alıp kendisiyle yapılmış söyleşilerden bir derleme hazırladığımız sırada Sloterdijk’ın Türkiye’ye geleceğini öğrendik. Böylece yaptığımız bu çalışma bir kez daha değer kazanmış oldu. 20-22 Ekim 2005 tarihleri arasında, Peter Sloterdijk, çok sayıda yerli ve yabancı düşünürle beraber, İstanbul Goethe Enstitüsü’nün Beyoğlu-Tünel’deki adresi Teutonia’da ‘Philosophie im Wandel’ (Değişmekte Olan Felsefe) başlıklı uluslararası felsefe kolokyumunda konuşmacı olacak ve ‘Tarihin Sonu ve Terörizm’ konulu bir konuşma yapacak. Görüşlerine katılın ya da katılmayın ama hazır buralara kadar gelmişken, bir söz ustası olan bu dünyaca ünlü düşünürü dinlemeden geçmeyin deriz. Davetsiz misafir dergisi yazarları olarak biz de etkinliği yakından takip edecek ve belki kısa da olsa, ‘21. yüzyılda siyaset arayışları’ üzerine bir konuşma yapacağız. Herkesi bekleriz. Bu arada unutmadan söyleyelim, Sloterdijk’ın görüşleri hakkında söyleşi öncesi daha kapsamlı bilgi edinmek için Everest Yayınları’ndan çıkan İnsanat Bahçesi İçin Kurallar adlı kısa metnini alıp okuyabilirsiniz. Bu metin, Sloterdijk’in bugüne değin Türkçe’ye çevrilmiş tek kitabı.
Okumaya devam et

Otostopçunun Galaksi Rehberi Geliyor: Paniğe Kapılmayın!

Ey kör! Boştur bu yer, bu gök, bu yıldızlar boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!
Ömer Hayyam

“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Mesela, insanlar kendilerini dünya üzerindeki en zeki yaratıklar olarak görürler. Aslında bu gezegen üzerindeki en zeki üçüncü yaratıklar oldukları halde… Dünyadaki en zeki ikinci canlılarsa elbette ki, dünyanın ne zaman yok edileceğini fark edip oradan vaktinde kaçmasını bilen yunuslardır…”

İşte bu cümlelerle açılıyor Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin sinema uyarlaması. Daha ilk cümlesiyle yadırgatmacı tavrını ele veriyor. Hiçbir şey görüldüğü, zannedildiği, düşünüldüğü gibi değildir. Mesela insan denen varlık, her sabah uyanıp yeni güne hazırlandığı sırada sorgulamaya üşendiği ve yine de hayatını üzerine inşa etmekten çekinmediği varsayımın aksine hiç de evrenin merkezinde yer almamaktadır. Bırakın merkezinde yer almayı, o kadar gereksiz bir yerde durmaktadır ki, üzerinde yaşadığı dünya, bir hiperuzay otoyolunun geçişi için hiç çekinilmeden ortadan kaldırılabilir. Ne ki, “insanoğlu uçsuz bucaksız evrenin içindeki rolünden, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ne ait bir çay yaprağının kendi işlevinden haberdar olduğu kadar bile haberdar değildir.” 21. yüzyılın insanı, evrendeki konumundan hiç şüphesiz ancak Douglas Adams’ın 80’lerin başında önce bir radyo programı olarak hazırladığı ve kısa zaman sonra bir kitap olarak yayımladığı, şimdi de karşımıza bir sinema filmi olarak çıkan müthiş eğlenceli eseri, Otostopçunun Galaksi Rehberi’ne başvurarak haberdar olabilecektir!
Okumaya devam et

Makine Kırıcılara Övgü

Sabah erkenden kalktı, elini yüzünü yıkadı, kahvaltısını ederken masada gözüne ilişen uzaktan kumandanın tuşuna dokundu ve televizyonu açtı. Televizyonu açmasıyla bir anda sabahın o durgun ve kırılgan mahmurluğu paramparça olurken odanın içini, hızla akan rengarenk kareler ve anlaşılmaz cümleler doldurdu. Canhıraş bağırışlar, kahkahalarla gülmeler, hıçkırıklarla ağlayışlar boğdu evinin salonunu. Tüm renkler ve tüm sesler birbirine karışıyordu adeta. Hiçbir şey yapması gerekmiyordu gözünü ve kulağını açık tutmaktan başka. Her şey, tüm dünya, önünden akıp geçiyordu sanki. Yalanlar, dolanlar, savaşan ordular, şuh kahkahalar, aynı tempoda hızla çalan yüksek müzik, üst perdeden atanlar, alt perdeden tutanlar, sonra tekrar, tekrar yalanlar. Gözünün içine baka baka söylenen yalanlar. Beynini uyuşturmaya, onu ele geçirmeye çalışan görüntüler. Bu aletin yaşayan hemen herkesin evinde olduğunu biliyordu. Herkes günde dört beş saat aletin önünde yalanları dinliyordu. En sonunda da insanlar kendi yalanlarına inanıyordu, başka çıkış yok. Artık “ezilenler” kavramı, iktidarın teknolojik aygıtları karşısında boyun eğmeye zorlanan herkesi kapsıyordu ve sınıfsal ayrımlar silikleşiyordu. Ezen, ezilen arasında ayrım kalmamıştı aslında. Görüntüsü izlenen de ondan yaşaması istenilen hayatı yaşıyordu sadece. Başka çıkış yok. Televizyonu parçalamak, pencereden aşağı atmak geldi içinden.
Okumaya devam et