Siyah Hatıralar Denizi

Kitap Eleştirisi:
Siyah Hatıralar Denizi
Mehmet Açar

İletişim Yayınları, 2000

“Gidemeyeceğimiz yer yok. O inanışla, özgüvenle dopdolu, yola çıktık başka dünyalara. Peki ne yapacaktık o dünyalarla? Ya biz onların efendisi olacaktık ya da onlar bizim: Yetmezlik içindeki zihinlerimizde tek düşünce buydu!”
Stanislaw Lem’in, bilimkurgunun klasikleri arasında yerini almış olan ünlü “Solaris” romanından yapılan bu alıntıyla açılıyor Siyah Hatıralar Denizi. Lem’in bu sözleri aslında kitap boyunca süregidecek olan tartışmanın da habercisi. Kuzeydenizi kıyılarında, her daim karanlık ve karlı Nordzest isimli bir kasabaya iki intiharla ilgili sır perdesini aralamak için gelen bir ajanın gözünden anlattığı sürükleyici eserinde, pozitivizmi, bilimin rehberliğine olan sonsuz güveni, ilerlemeci ve yayılmacı modernist anlayışı eleştiriyor Mehmet Açar. Bu yaklaşımıyla da yıllar boyunca, ABD’de daha 1960’larda sona eren teknoloji hayranı, bilime tapınan bilimkurguya bağlı kalan Türkiyeli bilimkurgu yazarlarından hemen ayrılıyor.
Kitapta olaylar, yaşadığımız zamanın yüz elli, iki yüz yıl kadar ilerisinde geçiyor. AIDS türevi büyük bir salgının ardından dünyada yaşayan yaklaşık sekiz milyar insanın büyük bölümü ölmüş, geriye kalan ve ne zaman aktifleşeceği meçhul virüsü vücutlarında taşıyan insanlar da bir an önce dünyayı terk edip uzaya çıkma, yerleşilecek yeni bir gezegen bulma telaşına düşmüştür. Büyük salgının sorumlusu olarak görülen bireyci haz ahlakı ve kapitalist tüketim düzeni terk edilmiş, ulus-devlet ortadan kalkmış, insanlık “Birleşik Federasyonlar Parlamentosu” adı altında kominal ve otonom bir tarzda örgütlenmiştir. Kahramanımız işte böyle bir dünyada, BFP’ye doğrudan bağlı Soğuk İstasyon adlı bilimsel araştırma merkezi üyelerinden ikisinin başına gelen şüpheli intiharları araştırmak üzere gönderilir ve Nordzest’teki yegâne otel olan Ennoia’ya (Yunanca “kader” anlamına geliyor) yerleşir. Bir süre sonra, son derece kafkaesk tarzda döşenmiş olan otelimizde tuhaf şeyler yaşanmaya başlayacaktır. Çok uzun süren irade dışı uykuların ardından uyandığında koridorlarda anlam veremediği halüsinasyonlar gören kahramanımız, neden sonra otelin bu uykular esnasında zihnini incelediğini anlayacaktır. Ennoia Oteli adeta yaşayan bir organizma gibidir. Lem’in, yaşayan ve uykuda zihinleri tarayıp daha sonra halüsinasyonlar yaratan Solaris Gezegeni’nin bir benzeridir Ennoia Oteli. Çok geçmeden kahramanımız, oteldeki bu tuhaf olayları araştırmak üzere farklı zaman boyutlarında yaşayan ve bu nedenle birbirleriyle karşılaşmayan sosyal bilimci kongre üyeleri, memurlar ve doğrudan BFP’ye bağlı olan Soğuk İstasyon çalışanları gibi farklı grupların varlığını fark edecektir.
Okumaya devam et

Felaket Teorisi

Dosya->Yeni-> ->Yazı Dosyası
YZ: Tabii sizin, sistemimize bir makine kadar uyum sağlayabileceğinizi iddia etmiyorum ama işbirliğinizin sonuç vereceğinden emin olabilirsiniz.
Ben: Bunların hepsi böyle konuşmak zorunda mı? Tedavi istediğimi kim söyledi? Hem durumumun hastalık olduğu ne malum? Kaderdir belki. Veya toplumsal ve fiziksel şartların “kaçınılmaz” bir sonucudur. Ben sadece oturup felaketimi beklemek istiyorum. Benim felaketim uygarlığımızın felaketinin bir parçası olacaksa ne âlâ. Evet nasıl olsa kaybedecek bir şeyim yok. Sizin yardım önerinize ayıracağım vakti kendi başıma daha iyi değerlendirebileceğime, onu yaratıcı bir faaliyet için kullanabileceğime inanmıyorum –daha doğrusu- artık bunu kabullendim.
YZ: Zavallı… Bu kadar karamsar olmayın. Bence sorun bu kabullenişinizle başlıyor. Yani yenilgiyi kabul ettiğiniz için yenildiniz ve zaten bunun farkındasınız. Bu iyi bir başlangıç. Neden uğraşıyorum ki. Bu da binlerce yaşıtı gibi çağımızın hastalığına yakalanmış, durum ümitsiz.
Ben: Farkındalıklarının hislerini engellediği basit bir varlık değilim. Bir sanat eserinin hangi koşullarda yaratıldığını öğrenmem ondan alacağım zevki azaltmayacağı gibi davranışlarımın psikolojik çözümlemeleri de onları tekrarlamamı engellemiyor.
Okumaya devam et

Prof. Gediz Akdeniz ile Söyleşi: "Bilimle Postmodern Hesaplaşmalar"

Söyleşi: Gediz Akdeniz

Dergimizin davetlisi olarak Boğaziçi Üniversitesi’ne gelen İstanbul Üniversitesi Fizik Bölümü Başkanı Prof. Gediz Akdeniz ile yaptığımız söyleşi:

Ben karmaşıklıktan başlamak istiyorum. Bu, pozitivist anlayışta kenara itilmiş, akılcılıktan uzak tutulmuş bir konu. Bu yüzden uzun zamandan beri bilim adamları tarafından önemsenmemiş. Ne zaman kaos teorisi… (“kaos”la, “kaos kuram”ı ifadelerini birbirinden ayrı tutmak lazım. “Kaos kuramı” ifadesini kullanınca konjunkture uygun bir kullanım oluyor. Oysa kaos çok önceden bilinen bir kelime ama bilim literatürüne çok geç girmiştir, çünkü bilim konjonkturunun dışında tutulmuştur. Bilimin de bir sistemizasyonu, konjonkturu var. Eğer bu konjonkturun dışında konuşuyorsanız hiç bir zaman yazdığınız makale ciddiye alınmaz, kimse sizi dinlemez ve hatta akademik ortamlardan dışlanırsınız.) Karmaşıklık kavramının ucu açık, yani karmaşıklık her zaman, her yerde olabilir, doğal veya yapay olabilir, sosyal sistemlerde olabilir. Bunların en önemli özellikleri Newtonsal paradigmaların dışında olmalarıdır, çünkü küçük ve büyük bileşenler birlikte dikkate alınır, aralarında hiyerarşik bir gruplama yoktur. (Newtoniyan paradigma derken Kopernik ve Galile ile başlayan düşünce sisteminin getirdiği çerçevelerden bahsediyorum ki bu temel paradigmalar kuantum fiziğinde de vardır. Bu anlamda kuantum fiziği bir devrim değildir.) düzenli veya düzensiz olabilirler, regüler olabilir veya olmayabilirler, her yerde onlarla karşı karşıyayız. Geleceğimizi çok önemli şekilde etkilerler. Bizim dışımızda da oluşabilirler.
Peki karmaşık olaylarla karşı karşıya gelince ne yapacağız? Onları bir kenara mı koyacağız, yoksa “bunları da artık düşünmemiz gerekiyor” mu diyeceğiz? Şimdi eğer, bu sistemleri bilimle anlamaya çalışırsak bazı ortak özelliklerini görürüz. Örneğin bunlar tersinemezler, yani geriye dönemezler. Açık sistemlerdir, kapatılamazlar ve denge durumları yoktur, dengeye gitme eğilimleri de yoktur, her zaman hareket halindedirler. Pozitivist düşüncenin en önemli yönünü de reddederler. Çünkü etki ve tepki arasında orantı yoktur. Bir ucu deterministtir, diğer ucu şanstır. Statik olabilirler, yapısal olabilirler, dinamik olabilirler.
Okumaya devam et

"Bilimkurgu ve Gelecek" -Ursula L. Guin-

Geleceğin nerede olduğunu biliriz. Gelecek önümüzdedir. Öyle değil mi? Önümüzde uzanır, büyük bir gelecek önümüzde uzanır; her diploma töreninde, her seçim yılında güvenle ona doğru ilerleriz. Ve geçmişin nerede olduğunu biliriz. Ardımızdadır; doğru değil mi? Bu yüzden onu görmek için geriye dönmemiz gerekir ve bu geleceğe doğru ilerlememize engel olur; onun için geriye dönüp bakmayı pek sevmeyiz.
Öyle görünüyor ki, And Dağları'nın Quechua dilini konuşan insanları tüm bunları daha farklı algılıyorlar. Farklı algılıyorlar; çünkü geçmiş bildiğindir, onu görebilirsin -önündedir, burnunun ucundadır. Bu bir eylemden ziyade algılama, ilerlemeden ziyade farkında olma tarzı.
Yazan: Ursula L. Guin

En az bizim kadar mantıklı olduklarından ötürü, geleceğin arkamızda, gerimizde, omzumuzun ardında uzandığını söylerler. Gelecek, geriye dönüp o bir anlık bakışı yakalamadıkça göremeyeceğinizdir. Ve bunun için bazen geriye dönmemiş olmayı dilersiniz, çünkü ardınızdan size doğru sokulanı bir an için görmüşsünüzdür… Bu nedenle biz And Dağları'nın insanlarını ilerleme, kirlilik, pembe diziler ve uydulardan müteşekkil kendi dünyamıza çektikçe, onlar omuzlarının üstünden nereye gittiklerini görmek için bakarak, geriye gidiyorlar.
Bunun ustaca ve yerinde bir tavır olduğunu düşünüyorum. En azından bize geleceğe doğru ilerleme lakırdımızın bir metafor, gerçekten efsanevi bir fikir, hatta belki, hareketsiz, kabul eder, açık, sessiz, dingin olmaya dair maço korkumuza dayanan bir blöf olduğunu hatırlatıyor. Susmayan saatlerimiz zamanı yarattığımızı, onu denetlediğimizi düşünmemize neden oluyor. Saati çalıştırıyoruz ve zamanı yaratıyoruz. Ama aslında nükleer savaş başlıkları ile süpersonik jetler içerisinde onu karşılamak için ileri atılsak da, bir tepeye oturup lamaların otlamasını izlesek de, gelecek gelir, ya da oradadır. Alarmı kursanız da, kurmasanız da sabah olur.
Okumaya devam et

Devlet'e Karşı Savaş: Stirner ve Deleuze'ün Anarşizmi

Yazan: Saul Newman
Çeviren: Kürşad Kızıltuğ

Max Stirner’in çağdaş siyaset teorisi üzerindeki tesiri çoğunlukla ihmal edilmiştir. Bununla beraber, özellikle iktidarın işlevini göz önünde tutarsak, Stirner’in siyasi düşüncesi ile postyapısalcı teori arasında şaşırtıcı bir yakınlık bulabiliriz. Örneğin Andrew Koch, Stirner’i, çoğunlukla içine yerleştirildiği Hegelci geleneği aşan bir düşünür olarak görür; yapıtının, bilgi ve hakikatin temelleri hakkındaki postyapısalcı düşüncelerin bir habercisi olduğunu öne sürer (Koch 1997). Koch, Stirner’in, Devletin felsefi temellerine bireyci meydan okuyuşunun, Batı felsefesinin aşkın epistemolojisine bir karşı çıkış ortaya koyarak sınırlarına kadar ulaştığını kanıtlamaya çalışır. Koch’un Stirner ve postyapısalcı epistemoloji arasında kurduğu bu bağlantının ışığında, ben de Stirner’in, bir postyapısalcı düşünür olan Gilles Deleuze ile Devlet ve siyasal iktidar sorunu üzerine yakınlaşmasına bakacağım. Bu iki düşünür arasında pek çok önemli koşutluk mevcut, her ikisi de değişik biçimlerde, Devlet ve otorite karşıtı filozoflar olarak görülebilirler. Stirner’in Devlet eleştirisinin, Deleuze’ün Devlet düşüncesini postyapısalcı reddedişini ondan çok daha önce ortaya koyduğunu ve daha da önemlisi, onların özcülük karşıtı, hümanizm sonrası anarşizmlerinin, klasik anarşizmi aştığını, böylece onun sınırlarını da yansıttığını göstermek istiyorum. Bu bildiri, devlet otoritesinin temelini biçimlendiren insan özü, arzu ve iktidar [kavramları]i arasındaki bağlantılara bakıyor. Böylece, Koch Stirner’in, Devletin epistemolojik temellerine yönelik reddi üzerine odaklanırken bu bildirinin vurgusuysa Stirner’in radikal ontolojisi -hümanizm, arzu ve iktidar arasındaki zor fark edilen bağların maskesini düşürmesi- üzerinedir. Ayrıca, Stirner ve Deleuze’ün uğraştığı hümanist iktidarın bu eleştirisinin, bizlere Devlet baskısına karşı çağdaş direniş stratejileri sunabileceğini de göstermeye çalışacağım.
Her ne kadar Stirner ve Deleuze arasında önemli benzerlikler varsa da, aynı zamanda pek çok önemli fark da vardır, birçok açıdan, bu iki düşünürü bir araya getirmek alışılmadık bir yaklaşım olarak görülebilir. Örneğin, Stirner, Marx’la beraber bir Genç Hegelciydi, yapıtları Alman İdealizminin, özellikle de Feuerbachçı ve Hegelci türünün aşırı derecede bireyci bir eleştirisi olarak ortaya çıktı. Öte yandan Deleuze, Foucault ve Derrida’nın yanı sıra, postyapısalcı düşünürlerin önde gelenlerinden biri olarak değerlendirilen bir yirminci yüzyıl filozofuydu. Deleuze’ün eseri Hegelciliğe bir saldırı olarak görülebilirken, siyaset bilimden psikanalize, edebiyata ve film teorisine kadar farklı ve çeşitli yollar izler. Stirner, genelde postyapısalcı bir düşünür olarak değerlendirilmez, Koch’un yol açıcı makalesi ve Derrida’nın Marx üzerine eseri (Derrida 1994) haricinde, çağdaş teorinin ışığı altında nerdeyse hiç dikkate alınmamıştır. Bununla beraber, belki de sorun postyapısalcılık gibi etiketlerdir, bu iki düşünür arasında -özellikle onların siyasal baskı ve otorite konusundaki eleştirilerinde- birkaç çok önemli düzeyde birleşme noktası vardır, öyle ki kimileri bundan rahatsız olabilirler ve eğer bu tür etiketlere saplanıp kalmışlarsa itiraz edilebilirler. Etiketlerin, özcü kimliklerin, soyutlamaların ve sabit fikirlerin zorbalığına karşı bu kesin itirazda -düşünceyi sınırlayan otoriter kavramlara yönelik bu saldırıda- Stirner ve Deleuze bir tür ortak zemine ulaşırlar. Bu, aralarındaki farkları göz ardı etmek değildir, bilakis, bu farkların, önceden belirlenemez ve olumsal bir biçimlenme yolunda, Deleuze’ün deyişiyle yeni siyasal kavramlardan hareketle şekillendirilebilecek “dayanıklılık planı”nda nasıl birlikte tınladıklarını göstermektir.
Okumaya devam et

Stirner ve Foucault: Post-Kantçı Bir Özgürlüğe Doğru

Yazan: Saul Newman
Çeviren: Kürşad Kızıltuğ

Max Stirner ve Michel Foucault çoğunlukla birlikte incelenmeyen düşünürlerdir. Yine de, uzun süreden beri ihmal edilen Stirner’in, çağdaş postyapısalcı düşüncenin bir habercisi olduğu iddia edilebilir.1 Hakikaten, Stirner’in Aydınlanma hümanizmi, evrensel akılcılığa ve özsel kimliklere dair eleştirileriyle, Foucault, Jacqués Derrida, Gilles Deleuze ve diğerlerinin geliştirdikleri benzer eleştiriler arasında pek çok alışılmadık koşutluklar vardır. Bununla beraber, bu makalenin amacı, yalnızca Stirner’i postyapısalcı gelenek içine yerleştirmek değil, daha ziyade, onun özgürlük sorunu hakkındaki görüşünü incelemek ve Foucault’nun, iktidar ilişkileri ve özneleşme bağlamındaki kendi genel düşüncesinin gelişimiyle olan bağlantılarını keşfe çıkmaktır. Geniş bir açıdan bakarsak, her iki düşünür de, çoğunlukla bizzat baskıcı olan özcü ve evrensel önvarsayımlar içeren klasik Kantçı özgürlük düşüncesini son derece sorunlu olarak görürler. Bunun yerine, özgürlük kavramı yeniden düşünülmelidir. Bundan böyle bu kavram, baskıdan özgürleşmek anlamına gelen olumsuz
terimler içinde görülemez; buna karşın bireysel özerkliğe dair, özellikle de bireyin yeni özneleşme kipleri inşa etmesi özgürlüğü anlamında, çok daha olumlu düşünceler içermelidir. Göreceğimiz gibi Stirner, hep beraber özgür olmaya dair klasik düşünceyi gereksiz kılmış ve bu radikal bireysel özerkliği tarif eden kendi olmak* (Eigenheit) teorisini geliştirmiş. Özgürlüğün özcü olmayan bir biçimi olarak bu tür bir kendi olmak teorisinin, eleştirel bir ethosu ve kendiliğin estetikleştirilmesini içeren Foucault’nun özgürlük projesiyle birçok benzerlikleri olduğunu öne sürüyorum. Gerçekten de Foucault, özgürlük söyleminin antropolojik ve evrensel akılcı temellerini soruşturur ve özgürlüğü etik pratikler açısından yeniden tanımlar.2 Hem Stirner hem de Foucault, çağdaş anlamda özgürlüğü anlamak için hayati öneme sahiptirler -özgürlüğün, bundan böyle, akılcı mutlaklar ve evrensel ahlâk kategorileri tarafından sınırlandırılamayacağını gösterdiler. Özgürlük anlayışını Kantçı projenin sınırlarından kurtararak, -kendiliğe dair somut ve olumsal stratejiler üzerine oturtarak- daha öteye taşırlar.
Okumaya devam et

ek$isözlük, otostopçu ve her şey

ideal sözlüğün yönü:
girişte, sonunun skynet gibi olmamasını umarak sözlük'ü kullanıcıların hem reseptör hem de motor nöronları (ve kullanıcı bilgisayar etkileşiminin nöronlar seviyesindeki işlemler) olduğu bir çeşit sibernetik organizmaya benzeteceğim. wap sözlük ve inşası hala sürmekte olan eksi sozluk mobile sayesinde kısmen gerçekleşmeye başlayan bu ekşi sözlük idealine göre sözlük, organizasyonunu geliştirerek yavaş yavaş bir organizmaya dönüşüyor. entryler telepatiyle giriliyor, her kullanıcı, ait olduğu seviyeye izin verildiği kadarıyla sözlükte meydana gelen her değişimden, eklenen ve silinen entry'lerden, katılan ve uçan kullanıcılardan, olan bitenden anında haberdar oluyor. moderatörler gibi özelleşmiş hücreleri de olan sözlük, kullanıcı sayısını artırarak sanal mekanda, en bariz örneği zirveler olan etkinliklerle de gerçek mekanda gelişiyor. sözlük dendikçe aklıma kendi kodunu değiştirebilen böyle bir model geliyor.

interaktif sözlüğün işlevi:
yaratıcılığın müzik, resim, origami vb. gibi özel bir alanında ihtisasımız olmadığı için zihnimizde olan biteni görüntü ve seslerle ifade edemeyen biz sıradan faniler, düşüncelerimizi kelimelerle kuruyoruz, onları diğer insanlarla kelimeleri kullanarak paylaşıyor, tanımlayamadığımız hislerle yüklendiğimizde huzursuzlanıyoruz.
kullandığımız kelimelerin anlamlarının söyleyeceklerimize etkisine dair douglas hofstadter gödel, escher, bach adlı kitabında şöyle diyor: “… sözcüğünü usavurmanın düşünce süreciyle tanımlanmış birkaç biçimde kullanırız. yani, …'yı kullanmak için uymak zorunda olduğumuz kurallar vardır. bunların bilincinde olmayabiliriz, ama sözcüğün anlamı üstüne temellenmiş işlemler yaptığımızı iddia etme eğilimindeyizdir; ama sonuçta bu yalnızca, asla açıklığa kavuşturamadığımız kurallarca yönlendirildiğimizi söylemenin dolambaçlı bir yoludur. sözcükleri bütün yaşamımız boyunca belli örüntüler içerisinde kullanırız, ve örüntülere 'kurallar' demek yerine, düşünce sürecimizin seyrini anlamlara yükleriz.” (çev: ergün akça, hamide koyukan)
Okumaya devam et

Synthesizerlar: Çağdaş Bestecinin Protezleri

“Günümüz bestecisi ölmeyi reddediyor”
Edgard Varese

“Bir parça ses alabilir, onu çalabilir, elimizde ufalanmasından endişe duymadan onunla oynayabiliriz. Bu basitçe sesin sonsuza kadar hatırlanacak bit’ler halinde depolanmasıyla ilgili.”
Paul Lansky

Flu
“İnsan” izole edilmiş bir varlığa karşılık olarak kullanılan ideal bir kavram. Kapalı bir bütünlükmüş gibi lanse edilse de, hukuk, eğitim vb. türlü sistemlerimiz insanın bu tür bir algısı üzerine inşa edilmiş olsa da (Şu bilgileri aklında tuttu. Bir eylem yaptı. Suç işledi: sorumluluk ona ait. Tüm bu sonuçların nedeni o = neden-sonuç zincirinde neden arayışının erken sonlandırılması) en basitinden onu alıp atmosferin dışına koyarsak veya belli bir sıcaklık aralığının dışına çıkarırsak, insan olma vasfını anında yitirecektir.
Bu şaşılacak/enteresan bir şey değil, sadece bilinçli olanların değil her türlü varlığın bir özelliği: sınırlarının kesin çizilememesi, varlığını diğer varlıklarla (çevresiyle) ilişkisi üzerinden/sayesinde sürdürmesi, bir şeyin o şey olma vasfının etkileşimlerine bağımlı olması… Tıpkı bir dağın olduğu yerde kalabilmesi için dünyanın çekim gücüne maruz kalması veya durduk yerde dağılıp gitmemesi için, parçaları, yani alt seviyedeki “bütünlük”leri, olan atomlar arasındaki bağlara ihtiyaç duyması gibi, insan da türlü fiziksel niceliklerin belli aralıklarında, belli maddesel/manevi çevrelerde varolabilen bir varlık, bunda gocunulacak bir şey yok.
Bence şaşırtıcı olan bizim nasıl olup da kendimizi çevresinden bağımsız bir kendi olarak algılayabiliyor olmamız. Bunun aralıksız propagandasına maruz kalmamızdan herhalde. Türlü kimlikler ve kimliğe dair muhabbetler, özne/nesne/yüklem ayrımı üzerine kurulu dil(bilgisi), çevre üzerinde mutlak bir kontrol/hakimiyet hissi, (kontrolden çekinmeme, kontrolün, en basitinden hareket ettirmenin doğal görülmesi), özel/cins isimler, irade üzerine çok düşünmemiş olma, alınan kararların ve yapılanların nedenleri hakkında kesinlik yanılsaması…
Oysa esas olan “flu”luktur. Kesin çizgi, ayırım yoktur. Netlik fotoğraflarda aranan yapay bir özelliktir. Hoca sınıfa baktığında sınırları belirlenmiş (üniforma ve altındaki deri), kendilerine ayrılan mekanlara (sıralar) konumlandırılmış, tek başlarına değerleri olan (not), birbirinden ayrı (matematikteki değişkenler terminolojisiyle birbirinden bağımsız ve böylece kontrol etmesi daha kolay) kişiler görmek ister. İçiçe geçmiş figürler, karışmış gazlar ve muğlaklık istemez. Psikoloji bir “ben”in oluşmasını esas hedef seçer. Onun yokluğu (veya çiftliği veya çokluğu veya diğerlerine geçişmişliği) olgunlaşamama, yetişkinliğe adım atamama, toplumsal hayata bir birey olarak katılamama demektir.
Özellikle organizasyonsal varlıklarda bu çevreye bağımlılık daha da yüksek. Bir miktar boyayı rastgele saçtığımızda, “saçılmış bir boya var”, demekten fazlasını yapamazken, aynı boya bir resim oluşturacak şekilde bir araya getirildiğinde bir eserin varlığından söz edebiliyoruz. Onun “resim” oluşunu, dolayısıyla bir resmin varolmasını da, onda bir desen algılayabilme yetisine sahip zihinlerin bulunduğu etrafı belirliyor.
Okumaya devam et