ek$isözlük, otostopçu ve her şey

ideal sözlüğün yönü:
girişte, sonunun skynet gibi olmamasını umarak sözlük'ü kullanıcıların hem reseptör hem de motor nöronları (ve kullanıcı bilgisayar etkileşiminin nöronlar seviyesindeki işlemler) olduğu bir çeşit sibernetik organizmaya benzeteceğim. wap sözlük ve inşası hala sürmekte olan eksi sozluk mobile sayesinde kısmen gerçekleşmeye başlayan bu ekşi sözlük idealine göre sözlük, organizasyonunu geliştirerek yavaş yavaş bir organizmaya dönüşüyor. entryler telepatiyle giriliyor, her kullanıcı, ait olduğu seviyeye izin verildiği kadarıyla sözlükte meydana gelen her değişimden, eklenen ve silinen entry'lerden, katılan ve uçan kullanıcılardan, olan bitenden anında haberdar oluyor. moderatörler gibi özelleşmiş hücreleri de olan sözlük, kullanıcı sayısını artırarak sanal mekanda, en bariz örneği zirveler olan etkinliklerle de gerçek mekanda gelişiyor. sözlük dendikçe aklıma kendi kodunu değiştirebilen böyle bir model geliyor.

interaktif sözlüğün işlevi:
yaratıcılığın müzik, resim, origami vb. gibi özel bir alanında ihtisasımız olmadığı için zihnimizde olan biteni görüntü ve seslerle ifade edemeyen biz sıradan faniler, düşüncelerimizi kelimelerle kuruyoruz, onları diğer insanlarla kelimeleri kullanarak paylaşıyor, tanımlayamadığımız hislerle yüklendiğimizde huzursuzlanıyoruz.
kullandığımız kelimelerin anlamlarının söyleyeceklerimize etkisine dair douglas hofstadter gödel, escher, bach adlı kitabında şöyle diyor: “… sözcüğünü usavurmanın düşünce süreciyle tanımlanmış birkaç biçimde kullanırız. yani, …'yı kullanmak için uymak zorunda olduğumuz kurallar vardır. bunların bilincinde olmayabiliriz, ama sözcüğün anlamı üstüne temellenmiş işlemler yaptığımızı iddia etme eğilimindeyizdir; ama sonuçta bu yalnızca, asla açıklığa kavuşturamadığımız kurallarca yönlendirildiğimizi söylemenin dolambaçlı bir yoludur. sözcükleri bütün yaşamımız boyunca belli örüntüler içerisinde kullanırız, ve örüntülere 'kurallar' demek yerine, düşünce sürecimizin seyrini anlamlara yükleriz.” (çev: ergün akça, hamide koyukan)

işin güzel yanı, dilin kendinden bolca bahsedebilen övüngen yapısı sayesinde bu kelimelerin anlamlarını da yine biz belirliyoruz. yani sonradan tepemize dikilecek olan ve sıkça onun tarafından belirlendiğimizi beyan ettiğimiz kodun yaratımında söz sahibiyiz ve bu çembersel bir belirleme döngüsü yaratıyor. sözlükle ilgili istekler başlığının altına girilenlerin doğrudan, ya da uzun zaman kullanma sonucu beliren evrimsel ihtiyaçların da dolaylı olarak ekşi sözlükün kodunu ve kullandığı motorları değiştirmesi, yeni fasilitelerin, notasyonların eklenmesi bize kelimenin hem sosyolojik hem de algoritmik anlamıyla kod sözcüğünü kullanmamıza imkan veren bir benzetme yapma olanağı sunuyor.

eğer sözlüğümüz, kelimelerin birbirleriyle olan ilişkilerinin tanımlandığı yapı (örüntü), kapalı olsaydı (yani dil eşanlamlılardan, çok anlamlılardan, paradokslardan arındırılmış olsaydı; bir kelimenin anlamını açıklarken kullanılan kelimelerin de anlamlarına bakarak tüm sözlüğü taradığımızda sözlüğün dışına çıkma, yeni kelimeler ekleme, kenarına bir yere resim çizme, kafayı kaldırıp parmakla işaret etme ya da ancak bir sanatla, örneğin şiirle ifade edebilme gibi ihtiyaçları hissetmeseydik) o zaman dil aracılığıyla vücuda gelen bu kodun üzerimizde bildik anlamıyla bir iktidarının olduğu ve bu iktidarın mutlak, ebedi ve tek yönlü (dilden, ondaki anlamları kullanarak cümle kurmaya çabalayanlara doğru) olacağı söylenebilirdi.

oysa dil açık bir yapı, bu yüzden kendine gönderme yoluyla oluşacak paradoksları engellemek adına uygulanacak tipografi kuramı tarzı kısıtlamalar, sözlüğü sabitleme çabaları vs. çok anlamsızdır. yine gebden bir alıntıyla: “bunun anlamı, dil egemenliğimizin bitirilmiş bir ürün olmadığıdır. yeni anlamlar öğrendiğimiz zaman tümce kurma kuralları artar.” anlamların bu oynak ve değişebilen yapısı, sözlüğü bir mücadele alanı haline getirebiliyor.

tabii ki bu, elimize aldığımız ufak bir türkçe sözlüğün, üzerimizde bir din kitabı gibi doğrudan etkisi olduğu anlamına gelmiyor. daha çok ortak kullanımda, yürürlükte olan gündemdeki sözcüklerin anlamlarının algılayışımızı etkilediği söylenebilir. pkd bu sayıdaki yazısında “gerçeklik manipülasyonunun ana aracı sözcüklerle oynamaktır. eğer sözcüklerin anlamını kontrol edebiliyorsanız, onları kullanan insanları da kontrol edebilirsiniz” diyor. davranışları ruhsal bir hastalık tanımına uyduğu için kısıtlanan biri eğer hastalık tanımını kabul ediyorsa öfkesini kadere yöneltecektir, bu tanım aracılığıyla üzerinde iktidar kuran psikiyatrik kuruma değil.

bu mekanizma herhalde basitçe tanımı okuyan öznenin hemen değişmesi şeklinde değildir. tanımlar defalarca okunarak, duyularak alışkanlık yaratabiliyor, ikna edebiliyorlar; asla tek başlarına gelmiyor, çağrışım güçleriyle beraberlerinde getirdikleri kelimelerden oluşan auralarıyla kavrayışımızı şekillendiriyorlar. (örneğin dünya sözcüğünün uyum ve dengeyi mi, kaosu mu çağrıştırdığı huzur hissimizi tespitte bir gösterge olsa gerek.) tanım cümlelerinin kurguları; dile dökülemeyecek, nasıl işlediğini, kelimelerin mi, imgelerin mi, yoksa başka bir şeyin mi üzerine kurulu olduğunu pek de bilmediğimiz algılayışlarımızın ve kabul hislerimizin tetikleyicisi oluyor. yani sözlükler, kartlarla bize yüklenebilecek kodlar olmaktan çok; kişisel sözlüğümüz, algılayışımızın bir ifadesi oluyor.

örneğin rusya'daki okul baskınını gerçekleştirenleri, ntv eylemci, cnn türk ise terörist diye tanımladı. ekşi sözlük'te eylemcilerin her iki şekilde de tanımlanması gerektiğine ve teröristin tanımına dair açıklamalar bulunuyor. (bkz: cecenlerin terorist kabul edilmemesinin nedenleri), (bkz: cecen teroristlere terorist diyemeyen zihniyet), (bkz: bize gore ayrilikci cecen onlara gore terorist)

okuduklarından çok etkilenen biri olduğumdan, fanatik bir bağlılık göstermediğim olgular (pink floyd vb.) dışında, yeni öğrenmeye çalıştığım konular hakkında ard arda okuduğum zıt kritikler görüşlerimde çok hızlı değişikliklere neden oluyor. beğendiğim bir eser hakkındaki kötüleme “yaa, demek dandikmiş bunca beğendiğim şey” fikriyle üzülmeme, hemen sonrasında bu kötülemeye verilen ayar ise aniden “tabii canım benim beğeni seviyem yüksektir zaten” gibi bir teselliye dönüşüyor. ve bir sayfalık entry silsilesinin nihayetinde ne düşüneceğini bilemez hale geliyorum.

zıt tanımların mutlak baskıları engelleyen ama asla kesin bir cevap da vermediği için huzuru yok eden biraradalığı; muğlaklık, bulanıklık ve belirsizlik hissi yaratıyor, hiçbir şeyden emin olamamaya neden oluyor. bu anlamda, benim eğitimimde birisi için iktidarsızlık ve merkezi belirlemenin yokluğu, yarattığı özgürlük imkanı kadar şaşkınlığa da neden oluyor. anlamını savunma arenasında mücadele edebilecek gücü kendinde göremeyenler ve “kavram yaratma sanatı”nda yetersiz olanlar ya kavram kargaşasında boğuluyorlar ya da halihazırdaki anlamlardan birini benimseyip kendilerini sabitleyerek koruyorlar.

interaktivitenin dozunun kaçtığı, üzerimdeki etkisinin beni en jiletçiler kategorisine soktuğu, kullandığı dilin kendini çok irdelediği sözlük ortamı, yapacağı tanımlarla gerçekliği değiştireceğine inandığından entry girmeden önce kılı kırk yaranlar için böyle bir yer. tabii, diller yerel olgulardır. diğerlerine baskın çıkıp çok yaygınlaşan diller öyle bir izlenim yaratsalar da evrensel değiller; farklı diller, lehçeler ve argolar var. kişilerse farklı mekanlarda farklı dillerin etkisi altında olabiliyor. ekşi sözlüğün de türkçe'nin kullanıldığı sanal mekanların dilini ve onları kullananları belirlediği söylenebilir. okul yıllıklarında, günlüklerde, gündelik sohbetlerde bkzlı ifadelerin kullanılması, ayar'ın bir zamanlar leman'dan çıkan geyik vb. kelimeleri gibi günlük kullanıma girmesi gibi…

dip not:
benim kişisel tercihim (enstrumantal) müzikten yana. somut müzik [musique concreté] icra etmiyorsak, kullandığımız sesleri “gerçek dünya”ya doğrudan göndermeler olarak algılamayız. yani masa kelimesinin doğrudan bir masa nesnesine karşılık gelmesi, ona işaret etmesi gibi, herhangi bir müzikal yapı (nota, melodi, ritim, akor vs.) nesnelere karşılık gelmez.
tabii bu haliyle yaygın bir iletişim aracı olarak nasıl kullanılabilir bilemiyorum. “üçüncü türden yakınlaşmalar”ın çok kastırıcı bir okumasını yaparsak (ben okuma yaptım) uzaylılarla iletişim aracı/yöntemi olarak müziğin kullanılmasının ardında böyle bir neden olduğunu düşünebiliriz. ama film spielberg'in hangi akla hizmet olarak müziği kullandığına dair bir ipucu vermiyor gibi.

tdk.gov.tr vs sozluk.sourtimes.org ya da
imparatorluk ansiklopedisi vs otostopçu'nun galaksi rehberi:

tdk sözlüğü, devlet çıkışlı olduğu için her zaman belli bir resmiyeti korumak zorunda kalacağından kelimelerin tanımları ile onların kullanım şekil ve yerleri arasında sürekli bir mesafe olacak. tdk sözlüğü, asla yeni kelimelerin yaratımına, kaynağında şahit olamayacak veya bu yaratıma katkıda bulunamayacak. görevi daha çok, kullanıma girmiş yeni kelime ve kavramları tespit edip onları ortak kullanımda karışıklıklara yol açmamak için standartlaştırma sürecinden geçirmek olacak. ekşi sözlük ise internet kullanımı yaygınlaştıkça, kelimeler piyasasına yeni katkılarıyla belirleyici rolünü artıracak.

burada sözlük'ün üstünlüğü, tek kişinin projesi olarak başlasa da interaktivitesinin yüksek oluşundan kaynaklanıyor. tdk'nın “güncel türkçe sözlük çalışma grubu” altı kişiden oluşuyorken an itibariyle ekşi sözlük 6813 kişi tarafından dolduruluyor. bu da tdk'dakilerin sözlüklerinin kapalıya yakın bir yapıda olduğuna dair inançlarından geliyor. bu haliyle eğer yeni kelimeler eklenecekse bu ancak uzmanlar tarafından yapılabilir. (uzmanın müdahalesi kapalılık yapısını değiştirmez) ekşi sözlük ise biçime dair hiyerarşiler (moderatörler, gammazlar) içerse de içeriğe dair denetimlerin olmadığı yapısıyla bilinçsiz, üst denetimsiz bir gelişim gösteriyor. (örneğin girilen entrynin yanlış bilgi içermesi onu sözlüğün konsept limitlerinin dışına çıkarmazken tanım cümlesi özelliği taşımaması çıkartıyor.) bu da ona sözcük yaratımının dışında, varolan kelimelerin anlamlarını değiştirmek gibi tehlikeli bir güç veriyor.

tdk'nın olumlu yanı olaraksa iktidar tarafını temsil edişi sebebiyle değişime kapalı ve basit (karmaşık ve iç içe geçmişin zıttı olarak) oluşu ve aramaya inanmayı gerektirmemesi söylenebilir. hayvan ara bizim hayvanlıklarımızla başa çıkabilecek yeterlilikte olmadığından, tdk sözlüğü düzgün ve geçerli bir anlama ulaşmak için çöplerde eşelenmek istemiyorsanız tercih edilebilir. (her ne kadar anarşi kelimesini bir ideoloji değil de başıbozukluk olarak tanımlasalar da) sonuçta adamlar 1984ün çift-düşün programı için çalışmıyorlar.

“hede” vs ek$i sözlük:
anlamı belirlemeye oynayan tek yapı tdk değil tabii. hatta tdk'nın bu konuda çok pasif kaldığı bile söylenebilir. beğenmedikleri pop şarkılarını ilan etmek dışında dil kullanımına müdahale etmeleri, belirleyici bir iktidara dönüşmeleri mümkün değil. anlamlarımızı esas belirleyen kitle iletişim araçları ve görsel medya.

her ne kadar ekşi sözlük medyada çok sık işlenmiyorsa da gündemi oluşturan her konu sözlükte didik didik ediliyor. hatta bazen kelime oyunlarıyla içi boşaltılıp kapsamından kopartılıyor. gerçeklik, sözlükte yaygın kalıplarından sökülüp sözlüğün kendi raconunda yeniden üretiliyor.

hedelerin sözlükle çatışması şimdilik kişiler düzeyinde kalsa da (enis batur'un sözlüğe hain saldırısı) ve ilişkileri daha çok hede'nin sözlük'ten bahsederek kendi popülerliğini artırmaya çalışması ve bu esnada sözlüğü popüler kılması şeklinde karşılıklı paslaşmalarla geçse de; sözlüğün kendi ifade biçimleri varolan medyanın söylem düzenini tehdit etmeye başladığında (örneğin popüler bir unsur olan sözlüğün belli yayınların ve programların, ürünlerin rating ve satış oranlarını belirleyebilecek etki gücüne kavuştuğunda) ciddi çatışmalar (ya da tasvip edilemeyecek uzlaşmalar) yaşanabilir. (buradan -ben çıkartmasam da- hedenin gerçek dünyada pis köklere sahip olması, sözlüğünse sanal alemde saf bir yaşantı sürmesi nedeniyle savunmasız olduğu ve varlığını koruyabilmesi için belirleyici etkisinin çok da artmaması gerektiğine dair bir fikir çıkabilir)

siberpunkın hüznü:
sayın murat güney'in her zamanki gibi iddialı sözlerle anlattığı, internet'in (ve ancak onun imkanlarını kullanarak varolabilecek ekşi sözlük gibi sanal yapıların) her çeşit bir trans-geçişken yapıda olduğu ve bu özelliği sayesinde kimliklerden kolayca sıyrılmaya izin veren, insanın tanrı ya da kul olabilecek kadar kimlik değiştirebileceği bir mekan sağladığı (ve bu “özgürleştirici” yönü nedeniyle popülerleştiği) gibi fikirlerin internet'in yaygınlaşmadan önce sahip olduğu öngörülemezliğinin ütopik isteklere bir yuva sağlamasından kaynaklandığını düşünüyorum.

1997 çıkışlı “siberpunk manifestosu”nun yazarı kendi gibileri, enformasyon okyanusunda yüzen teknolojik fareler olarak tanımlıyor ve siberpunk'ın bir edebiyat türü ya da altkültür değil, kendi başına yeni bir kültür, yeni çağın filizi olduğunu söylüyor: “sınırları ve limitleri olmayan net, bilgiyi özgürce yaymamıza yardım eder. bizim olan sizin, sizin olan bizimdir. herkes bilgiyi kısıtlamalar olmadan paylaşır. deşifreleme silahımızdır. net bizim alanımızdır ve biz net'te krallarız.”

yazar net'in büyüyüp gelişerek kısa zaman içinde askeri sistemlerden, evdeki pc'lere kadar dünyadaki her şeyi yutacağı öngörüsüyle, kontrol edilemeyecek bu ortamın kendileri sayesinde anarşinin evi olacağını söylüyor. kendi dünyalarını, siberpunk'ın dünyasını, siberuzayda kuracaklarını ilan ediyor.

şimdi de “bizim adımıza konuşmayan hükümetin devrilmesi”ni isteyen sözlerden sonra “dünyayı düzene sokmaya çalışacak kadar hayalci misin?”li sözler yazmaya başlayan radioheadin 2004'teki internet sayfasının girişinden bir alıntı yapalım: “world wide webi başıboş düşüncelerimizle kirletmeye başladığımızdan beri, ağ biçim değiştirdi. o artık araştırmacılar için akademik bir kaynak ya da yalnızlar için boş bir konak değil, ticaret ve iş yapma yöntemlerimizi değiştiren ve hepimizi koruyan devasa bir alışveriş merkezi.” (bunu söyledikten sonra “bu fikir doğrultusunda para harcayabilmek üzere w.a.s.t.e isimli ürün satış servisi”ne link veriyorlar.)

internet artık bir vaat değil. (daha doğrusu internet'i bir vaat olarak gören kitle değişti) ve ne yazık ki, sürekli yaygınlaşan ağın içerisinde siberpunk, manifestoda coşkuyla arzulandığının aksine, baskın bir kültür olarak belirmiyor. p2p (kazaa vb.) dışında sınırsız bilgi paylaşımı ve kendi dünyasını yaratma isteğinin örnekleri çok az. temel sorgulamaları tekrar gündeme getirmesiyle the matrix ve onunla aynı zamanda doğan ve kutsal bilgi kaynagi olmasıyla ekşi sözlük, bu kültürü yeniden diriltmeleri anlamında çok mühim iki öğeler. hatta sözlük'ün birazdan yakınacağım göç'ün aksi yönünde duran, sanal'dan gerçek'e doğru etki gücüne sahip en önemli yapı olduğu iddia edilebilir.

her ne kadar kökeninde, merkezdeki bir bilgisayar çöktüğünde (savaş esnasında!) sistemin geri kalanının çalışmaya devam edebilmesi için merkezselliğin bulunmayacağı şekilde tasarlanmış hiyerarşik olmayan bir ağ örgütlenmesi olarak tanımlansa da bugün internete erişimimizde dahi servis sağlayıcılar gibi bizim dışımızdaki bir çok unsura tâbiyiz. mekansal olarak yanyana olanların sanal olarak farklı yerlerde dolaşması sebebiyle matrix tarlalarına benzetebileceğimiz internet kafeler de hackerların idealleri uyarınca hareket edebilmelerine imkan tanımaya çalışmaktan çok, her şeyden bihaber küçük işletmeciler tarafından işletiliyorlar.

“neden böyle oldu? nerede o eski hackerlar?” demesem sanal diyarlardaki (aynı zamanda; yazdığımız bir programın hemen her bilgisayarda çalışabilmesini, yeni eklediğimiz donanımların kolayca tanınarak kullanabilinir hale gelmesini sağlayan) tekelleşmenin manifestodaki tanımıyla komşuluk nedir bilmeyen, günlerce bilgisayar başına oturan kişiler dışındakilerin de bu ortama nüfuz etmesini kolaylaştırmış olduğunu söyleyebilirim.

insanlar bu farklı aleme adım attıklarında, terk ettikleri diyarlarından aslında çok da farklı olmayan bir yerle karşılaşıyor, bir kopuş yaşamıyorlar. iki mekan arasındaki bu süreklilik* ve devamlılık, kokuşmuş olanlar dahil pek çok alışkanlığın da mekanlar arasında taşınabilmesine neden oluyor. (ya da tam tersi) örneğin şifrelerle vs. birlikte eski tüketim ve mülkiyet anlayışları aynen korunuyor, internet adresleri ülkeler arası sınırlar nedeniyle coğrafi konumlarına göre uzantılar alıyorlar.

bu durum, sözlük idealinde bahsettiğimin aksine, sanal alemin, ortamın yapısı sayesinde, gerçek dünyaya ait kimlikleri yansıtmadaki başarısızlığına ve yetersizliğine rağmen (özellikle sadece text'ler ve hiper-text'lerle iletişim kurulmaya çalışılan bir ortamda -irc ya da sözlük'te- ırkçılığın kategorizasyon yöntemlerinin kullanılması zor olsa gerek. foto yok, ses yok, kafatası yok…) kullanıcıların kimlikleri ve kişiliklerini ortaya koyma ve göstermeye yönelik yoğun çabalarının varlık nedenlerine ışık tutabilir.

sanal ortam insanlar için esas habitat olmadığı sürece, insanlar internet'i biraz vakit geçirip sonra da gerçeğe dönebilecekleri geçici bir yer olarak gördükleri sürece (daha doğrusu ikisini de kendi bünyelerinin farklı kimlikler ve davranışlarla etkileşime gireceği farklı gerçeklikler olarak görmedikleri sürece) bence bu durum varlığını sürdürecek. insanlar, aitlik hissi duymadıkları yerlerde davranışlarıyla yaratacakları kimliklere gerekli özeni göstermeyecek veya yeni mekanın varoluş imkanlarını zorda kalmadıkça kurcalamayı denemeyeceklerdir.

ki bu yüzden bence yeni ve değişken kimlik olanaklarından (tanrı, kul olma gibi uç, karşı cinsiyetler gibi araştırmacı ya da çok oyunculu frp oyunlarındaki türlü yaratıklar gibi normalde varolmayan kategorilere girebilme şansından) çok “gerçek” kimliğin gizli kalmasının, fark edilmeden dikizleyebilmenin huzuruna benzeyen hissinin, kitleleri bu yeni ortamı denemeye teşvik ettirici olduğu söylenebilir. yani ekşi sözlük gibi platformların popülerleşmenin sebeplerini, sanal ortamın, henüz kullanılmayan ya da kullanımı es geçilen çok/değişken/hiç kimliklilik yönünde değil başka yerlerde aramak lazım.

nazmiye demirelin kullanıcı sayısının artmasıyla sözlüğün ortalama profilinin matematiksel olarak ülkenin genel profiline yaklaşacağına dair tespiti de önemli. (burada sadece olumsuz örnekler verdiğim için cıkcıklayan, ahlakçı bir imaj çizmiş olabilirim, vurgulamak istediğim sadece kültürün mekanlar arası transferiydi. yargıçlık yapma niyetinde değilim. benzer bir sekilde sozlukteki icerigin %60'nin garbage oldugu soylenebilirdi, ama bu da zaten beynimizdeki bilgilerin daha fazlasinin garbage olmasindan kaynaklandigini eklerdim.) belki birkaç kişi arasında kalsaydı basit darwinsel argümanlar gereği, evrim geçirerek çok farklı yaşam tarzlarına dönüşebilecekse de, yoğun göç (şirketlerin, bankaların, ana akım medyanın öbek öbek taşınması nedeniyle izolasyon yetersizliği) ve iki alem arasındaki difüzyon şu ara özgün kültürlerin ortaya çıkmasını engelliyor gibi.

otostopçunun galaksi rehberi:
(değerli editörümüzün ısrarı nedeniyle bir anda bu yeni öğeyi yazıya katıyorum, şaşırmayınız.) edebiyatın evrensel, varoluşsal sorunsalları işlemek için kullandığı melankolik tarz, hakim ve öz konumunu koruyup evrim geçirerek günümüze kadar gelseydi ne kadar korkunç olurdu, değil mi? “ben değil” alanına giren çevremiz ve onun büyüklüğü hakkında (yani doğrudan kontrol edip değiştiremeyeceğimiz bölgenin kapsamı hakkında) daha çok bilgi sahibi oldukça bu hissin üzerimizdeki etkisi daha bilinçli ve yıkıcı oluyor. tanrı'nın insan karşısındaki büyüklüğünü ve yüceliğini anlatmak için kutsal kitapların yazarlarının ellerinin altında, toplumun ortak hafızasında bulunan yeterli tanım ve genel bilgi mevcut değilken, bugün evrenin ürkütücü genişliğine dair soğuk, matematiksel bilgileri sıradan bir fizik kitabında bile bulmak mümkün. üslü sayıların varlığı sayesinde rahatça ve fütursuzca akıl almaz büyüklüklerin yazılabileceği çağımızda; bu imkanla birlikte melankolinin ve varoluşsal buhranların kullanılması ölümcül sonuçlara yol açabilir. enformanyaklık had safaya ulaşmış, çatışmaları tv'den izlerken sartre, bulantı2yi yazsa; rilke, malte laurids brigge'nin notlarını gözden geçirip yeniden bastırsa, herhalde halimizin bu acıklı yorumunu kaldıramaz, balinalar gibi topuca kıyılar vururduk* kendimizi.

bu ortamda, hem yazmaya devam etmek isteyen hem de okurlarının can sağlığını düşünen yazarlar yeni silahlar geliştirdiler: ironi, alay, kara mizah, yapıbozumu… (böyle giderse ileride “kara mizah”taki mizah, kara'nın altından kalkamaz hale gelebilir, ama bunu yeni nesiller düşünsün artık.) bu sayede bazı gerçekler tekrar katlanılabilir, üzerine düşünülebilir hale geldi.

eğer bu büyüklükte bir evrende yaşam varolacaksa, durumun el vermeyeceği tek şey ölçek kavramı olacaktır diyor total perspektif girdabının mucidi evrenin sonundaki restoranda. total perspektif girdabı, “içine girene bir anlığına tüm kainatın tahayyül edilemez sonsuzluğu ve orada bir yerlerde, küçücük minicik bir işaret üzerinde, bir mikroskopik nokta üzerindeki mikroskopik bir noktadaki 'buradasınız' yazısının gösterildiği bir işkence aleti” olarak, demin söylediğim insanın evren karşısındaki bunaltıcı küçüklüğünün en komik ifadesidir. hayatın devasalığı karşısında ilk yapmamız gerekenin paniğe kapılmamak* olduğunu öğütleyen kitap aslında adım adım ona dayanabilme hususunda yöntemler geliştirip, öğretiyor. gereksiz ama engellenemez bir karşılaştırma içgüdüsüyle şu soru sorulabilir: gençlerin minimia moralia ya da tutunamayanları okuyup sıkışmışlık duygusuyla intihar etmesini mi, yoksa otostopçuyu okuyup üstüne gelenlere karşı alaycı bir tavır takınabilmesini ve onları biraz olsun (algısal anlamda) uzaklaştırarak kendine yaşabileceği ufak da olsa bir mekan yaratabilmesini mi tercih edersiniz? bu anlamda tüm dış gerçekliğin bir betimini içerecek kadar hızla büyüyen sözlük, otostopçu'nun da sahip olduğu bu işlevi fazlasıyla yerine getiriyor. (popülerleşme sebeplerini buralarda bir yerlerde arayabiliriz sanırım.)

bu tip eserler muhafazakar bir elitist güruh tarafından (onlar kendilerini biliyor) yadırgansa, bu tarz eserler popülerlikle suçlansalar da (rehber'in oolon collupidin felsefi üçlemesi tanrı nerede yanlış yaptıdan daha çok tartışma yaratmasını çekememiş olabilirler), aslında (metinlerarasılık özelliklerinin etki mekanlarını genişletmesi sayesinde) tesir güçleri ciddi eserlerinkine göre çok daha yüksektir. çünkü yapıbozumu tekniği pıtrak gibi her yere yayılmış, sadece muhaliflerin ya da kritikçilerin kullanıdıkları bir araç olmaktan çıkıp genel kullanıma girmiş olduğundan (en basitinden olacak o kadar tarzı skeç programlarının günlük hayatta karşılaştığımız farklı karakterleri, içinde bütünlük oluşturdukları kapsamlarından koparıp, onları bambaşka ve komik bir bağlamda bir araya getirmeleri gibi) “ciddi”, “tutarlı” eleştirilerin dahi her an yapıbozumuna uğratılması ve aslında yıkmaya çalıştığının gizli bir yeniden üreticisi olduğunun gösterilmesi tehlikesi mevcuttur. belki de bu yüzden bu anlatım tarzı (ciddiye alınmayı engelleyen, tutarsızlıkla suçlanamasın diye baştan tutarlılık gibi bir kaygı gütmekten vazgeçen) bir çeşit savunmadır.

basliklari alt alta okumak eyleminin yarattığı geçici bütünlükler bile bu yöntemin rastlantısal uygulamalarında kullanılabilir. ama durum iki tarafı keskin bir bıçak gibi: analiz edilen yıkılan yapılar yerlerine yenileri, güzelleri gelmedikçe sadece boşluk yaratıyorlar. nurdan gürbilekin 80'lerin haber başlıklarıyla ilgili tespiti bu anlamda harf oyunlu cin entry ve baslik'larla örtüşüyör: “dünyayla bağlarını koparmış, kendi için varolan, kendine has bir dünya kuran başlıklardı bunlar. esas olarak bir oyuna, çoğu zaman haber verilen şeyle hiçbir ilgisi olmayan bir espriye, genellikle de bir ses oyununa dayanıyorlardı. (panama'da iç kanama, katibime cola'lı gömlek, türk müziğinde suna kan davası…) artık adlar ve sıfatlar keyfi bir düzen içinde, yalnız çağrışım güçleriyle, istenilen yerde alıntılanabiliyordu. ilginç olan bu hayali dilin, hakikat arayışıyla bütün bağlarını koparmış bu söz oyununun kendisini bu kadar kısa bir zaman dilimi içinde bu kadar sahici kılabilmesi, kısa sürede birçok alanda birden yeniden üretilebilmesiydi.” benzer bir tavrı son dönem sinemada da görmek mümkün. daha vizyondan ayrılmadan kültleşen popüler filmlerin bazı sahneleri, gönderme adı altında hemen diğer filmlere saçılıyor: trinity'nin ağır çekim uçan tekmesi, örümcek adam'ın baş aşağı öpüşmesi, yüzükleri efendisi'nde frodo'nun parmağına yüzüğün düştüğü sahne vb.

süreyyya evrenin postmodern bir kız sevdim kitabının son tabletindeki “postmodern bir eser nasıl olmalıdır?” tanımına uyan başka ortak özellikleri de var sözlük ve otostopçu'nun: nick kullanımı aksi yönde bir işaret olsa da (burada istenen -kim istiyorsa artık?- gerçek ismin yazılması değil, kimliğe dair nick dahil hiçbir ibarenin kalmamasıdır) özgünlük, haşmetli yaratım vb. konusunda iddiasını haybetmiş bir akım olduğu söylenebilecek postmodern edebiyatta (zaten sözlükte copy-paste gırla gidiyor) yazar eser hakkında söz sahibi olan esas kişi olmaktan, tevazu ile, gittikçe uzaklaşma yolunda. yazdıklarının kendisinden önce gelen bir edebiyat külliyatının üstüne geleceği (hiç olmadı, başkalarının icat ettiği bir dili kullanıyor olduğu) bilgisi de bu durumu destekliyor. otostopçu'nun aydınlanmayan birçok öğe barındıran, göndermelerle dolu bir yapıya sahip olmasının nedeni de yazarının pasaklı ya da uğraşmaktan çekinen biri olması değil, yazınsal etkinlikler hakkındaki bu yeni görüş olsa gerek.

bu durumun olası çözümlerinden biri de interaktivite, okurla yazar arasındaki ayırımın ortadan kalkması. sözlük ideale doğru evrildikçe yaratanla yaratılan arasındaki ayrım da silinmeye yüz tutacaktır. bu da bize, ortak bir çatı altında toplanan çok yazarlı (ortak yazarlı ders kitaplarını ve beşpeşeyi saymazsak) yepyeni bir yazın türünün (günlük, deneme, roman (bkz: eksi roman), şiir, eleştiri, destan, taşlama, güzelleme ve sözlüğe özel süper tanım cümleleri karışımının) öncüsü olması dolayısıyla sözlük'e bir övgü daha düzme fırsatı veriyor. (yazarlar da entry girerken bu görüşü akıllarında tutarlarsa dünya çok daha güzel bir yer olabilir.)

bu bağlamda victor hugoyu bir suser olarak görmek güç; çünkü eserindeki her şeyi bilen ve kontrol eden bir tanrı-romancı olabilmesini engelleyecek, denetimi dışında çok etmen var, etrafında bu kadar karışanı, ayarcısı varken konsantre olması güç. ama douglas adams bir kullanıcı olmakta hiç sıkıntı çekmezdi. zaten kurucularından biri olduğu, o da 99 yılında açılmış, otostopçu'nun galaksi rehberi'nin online bir versiyonunu oluşturmayı amaçlayan -sözlük kadar güzel olmasa da- benzer bir sitesi var: http://www.h2g2.com : her başlığın tek bir “araştırmacı” tarafından incelenmesi ve bu ana text'in diğer kullanıcılar tarafından tartışılması yüzünden interaktivitenin daha düşük olduğu ve başlıklar sözlükteki gibi kamunun malı olmadığından kullanıcıların metinler üzerinde daha çok iktidarının olduğu bir yer, yani bir rehber.

sözlüğün her türlü rehberden bir farkı da farklı seviyeleri aynı düzeye çökertmiş olması: örneğin rehberin tanıttığı şeyi birinci, kendisini/içeriğini ikinci, eğer elektronik bir şeyse kullanımını öğrenmek gerekenleri/meta-rehberi üçüncü bir seviye olarak sayabiliriz. ama sözlük için böyle bir dış kaynak yok. sözlüğün kullanımı hatali entry ornekleri, yeni baslayanlara ogutler gibi sözlük'ün diğer içeriğiyle aynı seviye ve mekanda olan başlıklarda öğreniliyor. bu durum, kurulum ve kullanma kılavuzuna erişmek istediğimiz aleti önce kurup kullanmamızın gerekmesine benziyor. bu da sözlüğün mekanının basitçe hiyerarşik ya da yatay yapılardan oluşmadığını, ikisinin karışımı daha karmaşık bir yapısı olduğunu gösteriyor.

pbks'de yazdığına göre postmodern eserlerin öz farkındalık, kendine gönderme, eser içinde eser gibi özellikleri oluyor. sözlükte öz-kritik, öz-betim, modelleme çabası çok yüksek. (ara: sozluk), (ara: modeli) hatta ideal hale dönüşürken bilinçleneceğine, kendisine ait bir irade oluşturacağına dair hipotez, geb'de bahsedilen, öz farkındalığın çok karmaşık kendine göndemeler ve garip döngüler sayesinde oluşacağı teorisinden kaynaklanıyor. akıllısıyla, görünmeziyle tüm bkz'leri ve hiperlinkleri akson ve denritlere benzetirsek, bilincin ortaya çıkabilmesi için ihtiyaç duyulan korkunç karmaşıklığın sözlükte mevcut olabileceğini görebiliriz. sonuçta bu kaba bir benzetme, beyindeki her seviyeyle sözlükteki bir unsurun birebir eşleşiyor olması zorunlu değil. ortaya çıkan şeyin bildiğimiz, biyolojik anlamıyla “canlı” olması gerekmiyor, voltran da puppetmaster gibi yeni bir yaşam formu olarak tanımlanabilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s