Yemek Kültürünün Bilimkurgudaki Temsilleri

Otostopçunun galaksi rehberine göre, belli başlı her galaktik uygarlığın tarihi üç ayrı ve fark edilebilir aşamadan geçme eğilimidedir. Bu aşamalar; Hayatta Kalma, Sorgulama ve İncelikli düşünmedir; bir başka deyişle Nasıl, Neden ve Nerede aşamaları olarak bilinirler. Örneğin ilk aşama, “Nasıl Yiyebiliriz?” sorusuyla, ikinci aşama “Neden Yiyoruz?” sorusuyla, üçüncü aşamaysa “Öğle Yemeğini Nerede Yiyelim?” sorusuyla tanımlanabilmektedir.
Otostopçunun Galaksi Rehberi / Evrenin Sonundaki Restoran
-Douglas Adams-

Bilimkurgu edebiyatı ve sineması, bugün ve burada var olmayan, gelecekte veya farklı türden bir şimdi ya da geçmişte vuku bulması muhtemel bir düzeni tasvir etme çabasındadır. Ne var ki bilimkurgu, aslında tam da içinden çıktığı toplumun halihazırdaki meselelerinin tartışıldığı, eleştirildiği ve yadırgatıldığı bir laboratuar işlevi görür.
Yeme alışkanlıkları ve yemek kültürü de bilimkurgu eserlerinde tartışılan bir mevzu olarak sık sık karşımıza çıkar. Her ne kadar yemek kültürü veya yemeye dair bir unsur, bilimkurgu eserlerinin (en azından benim bildiklerim arasında) hiçbirinin ana temasını oluşturmasa da hemen her eser, yemek, sofra adabı, kıtlık-kuraklık, bolluk-bereket ve lüks tüketim, lokantaların işleyişi ve standartlaşma, yemek üzerinden kontrol ve denetim, genetik-biyolojik olarak belirlenmiş yemekler, gelecekte beslenme sorunlarının nasıl üstesinden gelineceği gibi konulara dair, aralara sıkıştırılmış ama aslında çok da ilginç birçok ayrıntı ile doludur. Dolayısıyla yemek yemek, bilimkurgunun ütopik yahut distopik birçok türünde bir karın doyurma hadisesinin ötesinde aslında gayet toplumsal, tarihsel, siyasi ve sosyolojik açılımlar sunar. Bundan dolayı yemek kültürünün bilimkurgudaki temsillerine yönelik bir araştırma, bu konu üzerine yapılmış birçok tarihsel ve antropolojik araştırma gibi de değerlendirilebilir. Öte yandan bilimkurgu, geleceğe yönelik olması dolayısıyla, tüm bunlara ilaveten ayrıca bir uyarı, bir eleştiri ve yadırgatma imkanı sunar.
Okumaya devam et

Otostopçunun Galaksi Rehberi Geliyor: Paniğe Kapılmayın!

Ey kör! Boştur bu yer, bu gök, bu yıldızlar boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!
Ömer Hayyam

“Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Mesela, insanlar kendilerini dünya üzerindeki en zeki yaratıklar olarak görürler. Aslında bu gezegen üzerindeki en zeki üçüncü yaratıklar oldukları halde… Dünyadaki en zeki ikinci canlılarsa elbette ki, dünyanın ne zaman yok edileceğini fark edip oradan vaktinde kaçmasını bilen yunuslardır…”

İşte bu cümlelerle açılıyor Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin sinema uyarlaması. Daha ilk cümlesiyle yadırgatmacı tavrını ele veriyor. Hiçbir şey görüldüğü, zannedildiği, düşünüldüğü gibi değildir. Mesela insan denen varlık, her sabah uyanıp yeni güne hazırlandığı sırada sorgulamaya üşendiği ve yine de hayatını üzerine inşa etmekten çekinmediği varsayımın aksine hiç de evrenin merkezinde yer almamaktadır. Bırakın merkezinde yer almayı, o kadar gereksiz bir yerde durmaktadır ki, üzerinde yaşadığı dünya, bir hiperuzay otoyolunun geçişi için hiç çekinilmeden ortadan kaldırılabilir. Ne ki, “insanoğlu uçsuz bucaksız evrenin içindeki rolünden, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ne ait bir çay yaprağının kendi işlevinden haberdar olduğu kadar bile haberdar değildir.” 21. yüzyılın insanı, evrendeki konumundan hiç şüphesiz ancak Douglas Adams’ın 80’lerin başında önce bir radyo programı olarak hazırladığı ve kısa zaman sonra bir kitap olarak yayımladığı, şimdi de karşımıza bir sinema filmi olarak çıkan müthiş eğlenceli eseri, Otostopçunun Galaksi Rehberi’ne başvurarak haberdar olabilecektir!
Okumaya devam et

Bülent Somay ile Bilimkurgu ve Fantazi Edebiyatı Üzerine

Söyleşi: Bülent Somay

“Günümüzde bilimkurgu edebiyatı ve sineması” konusunda konuşmaya başlarken bunun bir kriz konuşması olacağını belirtmekte yarar var; çünkü bilimkurgu günümüzde ciddi bir kriz durumunda, yani bilimkurgunun son anlamlı okulu cyberpunk (siberpunk) 1990’ların başında pilini bitirdiğinden beri bilimkurgu alanında yeni bir şeyler olmuyor Eski ayları kırpıp kırpıp yıldız yapmaktan başka hiçbir şey yapılamıyor. Yapılan ne? Isaac Asimov’un vakıf üçlemesini yeniden yazmak. Piyasayı izliyorum, özellikle Amerikan bilimkurgu piyasasını. Şu anda bir yeniden basımlar furyası var. Heinlein’ları yeniden basıyorlar. Her ne hikmetse tam da bu Irak savaşından önce, Amerika’daki en militarist ve en milliyetçi bilimkurgu yazarını dön dolaş yeniden basmaya başladılar ama Asimov yenidenbasımları pek yok, çünkü o milliyetçi olmayan bir Yahudi. Onun dışında mesela Le Guin yenidenbasımları da yok bu aralarda, o da duruma uygun değil çünkü.
Bir yılda yayınlanan yeni bilimkurgu romanı sayısı yaklaşık 1970’lerin onda birine düşmüş durumda. Şimdi bunun sebebi var. 70’lerdeki bilimkurgu yükselişinde bir çok yeni akım vardı. Yepyeni kadın bilimkurgu yazarları çıkıyordu ve feminist bir soluk geliyordu bilimkurguya. Keza aynı zamanda eşcinsel bilimkurgu ortaya çıkmıştı. Bu pek bilinmiyor Türkiye’de ama Thomas Dish , Samuel Delany gibi eşcinsel yazarlar ortaya çıkmıştı. Yani 1960’ların altüst edici hareketlerinin 70’lerdeki uzantıları bilimkurgu alanına girmişti olduğu gibi. Siyah blimkurgu yazarları vardı, çevreciler vardı (Callenbach ve Ekotopya ve John Brunner- aynı zamanda cyberpunkın atası kabul edilir, yazdığı “Şok Dalgası Süvarisi” aslında ilk cyberpunk kabul ediliyor). Dolayısıyla 70’ler müthiş bir artışa sahne oldu. 80’lerse bunların pilinin bittiği on yıl. Hepsinin yerine bütün seksenleri kaplayan cyberpunk var. Cyberpunk çok önemli bir adımdır; çünkü dijital devrime denk düşebilecek tek akım da odur zaten. Ama şimdi djital devrim cyberpunkçıların sandığından çok daha hızlı geliştiği için daha adamların romanı yazmalarıyla romanın yayınlanması arasındaki sürede onların öngörü sandıkları şey gerçek oluveriyordu. Mesela cyberpunk’ın ünlü filmi Johny Mnemnic’te anlattığı şeyi geçen gün gazetede okudum. Yani insan hafızasını olduğu gibi çipe alabiliyorlar artık ve kafatası üzerine çipi takıyorlar ve alzheimer ya da parkinson gibi nedenlerle beyin dokusu tahribata uğramış insanların hafızasını yeniden kazanmasını sağlıyorlar. Dolayısıyla cyberpunk’ın şöyle bir problemi var, çok yakın gelecekle uğraşmaya çalıştığı için olayları yakalayamıyor (idi). Nitekim 90’larda da zaten cyberpunk sönüp gitti.
Okumaya devam et

Hangi Yüzüklerin Efendisi?

Yüzüklerin Efendisi’nin üçüncü ve son bölümü “The Return of the King” (Kralın Dönüşü) 19 Aralık’ta vizyona giriyor. Aslına bakarsanız, senaryosu bundan yaklaşık elli yıl kadar önce Tolkien tarafından yazılmış olan serinin bu son filmine dair bekleyişin tamamen bilinmez bir muamma olan Matrix’in sonunu beklemek kadar heyecan verici olduğunu söylemek güç. Sonunda ne olacağı bilinen bir sinema filmine dair spekülasyon yapmak da pek anlamlı görünmüyor. Yüzüklerin Efendisi’ne dair tartışmalar da zaten filmin olay örgüsünden çok ya kitapla film arasındaki benzerlik ve farklılıklardan yola çıkan Tolkien hayranlarından filmi beğenenler ile hayal kırıklığına uğrayanlar arasında ya da Yüzüklerin Efendisi’ni Hollywood’un yeni para tuzağı olarak gören ve filmden yola çıkarak fantezi-kurgunun bir gerçeklikten kaçış edebiyatı ve sineması olduğu savunanlar ile Yüzüklerin Efendisi’ni gerçek dünyaya dair sonsuz göndermeleri olan muhalif, sıra dışı bir meydan okuma olarak tanımlayanlar arasında geçti ve geçiyor. Tüm bu tartışmalara Altyazı Dergisi’nin önceki sayılarında kapsamlı bir şekilde yer verilmişti. (bkz. Altyazı Sayı:13 / Aralık 2002) Ben ise bu yazıda, tüm bu tartışmalara tarihsel bir boyut katmaya çalışacağım. 1955’te yayımı tamamlanan bir kitap olarak doğan Yüzüklerin Efendisi’nin 2003 yılının son ayında gösterime girecek bir filme dönüşürken geçirdiği evrime, Yüzüklerin Efendisi çevresinde günün toplumsal koşullarına göre oluşan evrenin nasıl da dönemden döneme farklılaştığına ve böylece metin aynı kalırken yorumunun nasıl da değiştiğine değineceğim. Böylece, aslında kitap ve filme dair karşıt tarafların görüşlerinin dayanağının farklı tarihsel dönemlerden beslendiğini ve ortada aslında birden fazla Yüzüklerin Efendisi olduğunu görme imkanımız olacak. Pek tabii bu durumda, filmin gösterime girmesiyle yeniden alevlenen birçok tartışmanın aslında havada kaldığı ve anlamını yitirdiği gözümüze çarpacak.
O zaman hep beraber yazının başlığındaki soruyu sorarak başlayalım:
“Hangi Yüzüklerin Efendisi?”
Okumaya devam et

Dark City: "Önce Karanlık Vardı"

Önce karanlık vardı. Sonra yabancılar geldiler…

Filmin ilk iki cümlesiden yapılan yukarıdaki alıntı, Dark City’nin ‘kara film’ ile ‘bilimkurgu’nun belki de en çok çakıştığı bir noktada bulunduğunun en güzel özeti niteliğinde. Gerçekten de Dark City’de olduğu gibi hiç güneşin doğmadığı, gündüzün asla yaşanmadığı bir dünyadan daha karanlık bir dünyayı tasavvur etmek muhayyilemizin sınırlarını aşıyor. Diğer yandan bu fiziksel anlamdaki karanlık, film ilerledikçe yoğunlaşan bilimkurgusal disütopik tasvirlerle, boyunduruk altında olmanın, güçsüzlüğün, umutsuzluğun ve çıkışsızlığın karanlığı ile birebir örtüşüyor.

Alex Proyas’ın hem geçmişteki çok sayıda bilimkurgu ve kara film temasından etkilendiğinin gözlerden kaçmadığı hem de ileride daha ayrıntılı bir şekilde değineceğim üzere Matrix gibi çok sayıda takipçisini de hiç şüphesiz bir hayli etkilediği Dark City’si, bu anlamda bilimkurgu sinemasının evriminde kilit bir konumda bulunuyor ve kendisinden sonra bilimkurgunun ve kara filmin hangi noktaya evrileceğine dair ilk sinyalleri veriyor. Durduğu noktada, gerek kurgusu, gerek felsefi derinliği, gerekse muhteşem ışık kullanımı ve görüntü yönetimi, çarpıcı dekoru ve son derece sık ve başarılı sahne geçişleri gibi teknik özellikleri ile hem bilimkurgu hem de kara film türlerinde bir sinema başyapıtı olma niteliği taşıyor.
Okumaya devam et

Yarından Sonra, Aynı Tas Aynı Hamam – The Day After Tomorrow –

Her şeyden önce söylemek gerekir ki, Yarından Sonra (The Day After Tomorrow,2003) son dönemlerde bolca çekilen bir dizi geniş bütçeli Amerikan yapımı felaket filmi arasından, bir çırpıda ayrılan, sadece görsel efektlerdeki ilerlemenin hangi noktaya ulaştığını görmek ve hoşça vakit geçirmek için gidenlerin değil, aynı zamanda dünyanın gidişatı üzerine fikir yürütenlerin de beklentilerini karşılayan bir film. Bu yazıdaki esas ilgi odağımızın da filmin tartışmaya açtığı politik ve felsefi mesajı ile filmin varoluşu ile kime ve neye hizmet ettiği sorunsalı olduğunu hemen belirtelim. Ama bugüne kadar Yarından Sonra üzerine yürütülmüş bazı genelgeçer tartışmalara da değinmeden geçmeyelim istedik.
Bu tartışmaların başında, Yarından Sonra’nın da ABD yapımı felaket filmlerinin olmazsa olmaz klişelerini barındırdığı ve kendinden öncekilerin bir kopyasından ibaret olduğuna dair eleştiri geliyor. Pek tabii, Yarından Sonra’nın bugüne kadar çevrilen çeşitli Hollywood kaynaklı felaket filmlerindeki birtakım klişeleri barındırdığı âşikar. Her zamanki gibi yine felaketi önceden öngören bir araştırmacı ve onun uyarılarını dikkate almayan bürokratlarla karşılaşıyoruz bu filmde. Yine tüm felaketlere karşın canları pahasına birbirlerini sevip kollamaya devam eden ve bunun için başlarına gelmedik kalmayan aptal aşıklar çıkıyor karşımıza. Nitekim yine filmin sonunda, öngörü sahibi adamımız ve aptal aşıklardan oluşan ekibimize, milyonlarca insanın öldüğü felaketten sağ kurtulmayı başararak Baudrillard’ın ‘Amerika’ kitabında tasvir ettiği Amerikalılar’ın en büyük tatmin kaynağı olan şu meşhur cümleyi söylemek nasip oluyor: “We did it!” (‘Yaptık – Başardık’) Ha unutmadan her zamanki gibi pişmiş tavuğun başına gelmeyenler yine gele gele New York’un başına geliyor, bu sefer de dev dalgalarla dövülen şehri sular seller götürüyor, daha önce başına göktaşı düşen, sular altında kalan, kumsala gömülen zavallı Özgürlük Heykeli ise bu kez buzlarla kaplanıp donmaktan kurtulamıyor.
Okumaya devam et

Bir kelebeğin kanat çırpışının uzak diyarlarda kasırgalar yarattığı cümlesini yazan kalemin hareketine eşlik eden atomların, ırak illerde fırtınalar koparma arzusu üzerine bir deneme

Bir buluşma yeridir Eminönü gündüzleri. İki yakanın insanlarının birbirine kavuştuğu, milyonların sel olup denize aktığı bir nehirdir sanki. Balıkçıların, seyyar satıcıların, tezgahtarların ve güvercinlerin birbirine karışan seslerinin denizden esen rüzgarla ta uzaklara taşındığı ve o sesleri duyup da bir cümbüşün, bir karmaşanın içine yanaşan vapurlardan inenlerin nice yeni başlangıçlara ilk adımı attıkları bir yerdir burası. Yazın, birbirine sürtünerek yürüyen yüz binlerce terli bedeni yakan, soyan, kavuran güneş, akşama doğru, herhalde gün içinde insanlara çektirdikleri için utandığından olsa gerek, kızarıp bozararak denizin arkasına saklanmaya yeltendiğinde ise Eminönü bir ayrılık denizine dönüşür. Esnaf dükkanına, balıkçı teknesine, genç adam sevgilisine, Anadolulu İstanbullu hemşehrisine ve en sonunda kaptan gemisine veda ettiğinde, ıssız, kurak, karanlık bir vadi olur Eminönü. Bazen bu vedalar elveda olur ya hüzünlüdür o yüzden buralar. Nice yeni başlangıçlar, nice ilk buluşmalar, nice son görüş, son dokunuşlara kapı açmıştır çünkü. Ve aralanan her kapı, denizden gece şiddetle esen rüzgarla çarpıp kapanınca, artık o hüznü paylaşacak kimse kalmamıştır sokaklarda.
Hüzünlü ve yalnız bir genç otobüse binmektedir bu vakitler. Güneşin denizi, vapurların iskeleyi ve insanların birbirlerini son kez selamlayıp terk eyledikleri bu vakit o da nicedir kendisine yaşadığını, var olduğunu hissettiren inançlarını, sevgilerini, öfkelerini, aşklarını ve nefretlerini terk eylemektedir. Ne gözünde bir damla yaş, ne o yüzündeki eski telaş, otobüsün arka sıralarına doğru yürümektedir. Eminönü’nden kalkan otobüs, gencin ve onunla beraber otobüsün koltuklarını yavaş yavaş doldurmaya başlayan onlarca insanın belki de hiç kimselerin bilmediği ve hiçbir zaman da bilmeyeceği o hüzünlü vedalarına saygılı ağır ağır karanlığa karışmaktadır…
Ağır ağır karanlığa karışan otobüste şoförün arkasındaki altıncı sırada cam kenarında oturuyor genç adam. Henüz yanı boş. Dışarıya bakıyor, karanlık sokaklara. Tek tük koşuşturan, ne yaptığını, gece nerede yatacağını bilmediği insanlar… Sonra kafasını çeviriyor. Otobüsün içinde ağır bir hava hakim, rehavet çökmüş bedenlerin üzerine. Belki günün, belki haftanın, belki ayın ve hatta yılların yorgunluğu taşınmakta bu bedenlerde. Ama aslında halsiz kalan, mecalsiz düşen, onca acının altında ezilen ruhları. Aynı otobüsün koltuklarını paylaşmak dışında hiçbir ortak paydası olmayan bu yan yana dizili bedenlere ait ruhlar, birbirlerinin acılarından bihaber ayrı evlere, ayrı kavuşmalara doğru uzanmış ve birbirlerinden uzaklaşmış yabancılar. Bunları düşünüyor…
Okumaya devam et

Yakın Gelecekten Masallar

Jules Verne Bilimkurgu Öykü Yarışması Öykü Ödülü

Otobüs uçarcasına şehrin ana caddelerinden birinde sesten hızlı sürüklenirken, balık istifi aracın en önünde çelik bir çubuğa yaslanmış ayakta duran Rüya, dalgın dalgın karanlığa ve boşluğa bakıyordu. Yağmur şiddetini artırmıştı. Puslu camların ardında hüzünlü bir koku yüzleri seçilemeyen bedenlerden yayılıyordu. Yorgunluk ve halsizlik Rüya’yı hissizleştirmişti. O mavi, solgun gözler, cama sürtündüğü için gıcırdayarak bir sağa bir sola savrulan sileceklere takılmıştı. “Gırrç, gııyç, gırrç, gıyyç…” Sarkaçlı bir duvar saatinin bir türlü uyutmayan sinir bozucu tik takları gibi bir ses. Bir türlü uyuyamıyordu. Bir türlü uyanamıyordu…
Sileceğin ani geçişleriyle bir anlığına belki de milisaniyelerle ölçülebilecek bir zaman dilimi içinde berraklaşan gecenin görüntüsü… hemen ardından yağmur damlalarının dev cama ilk dokunuşlarıyla beraber tekrar kayıp giden, birbirine karışan, bulanıklaşan ışıklar.. Gözlerini kapadı. Yağmur damlalarının kapladığı camın ardında Mithat’ın bir görünüp bir kaybolan hologramının ona gülümsediğini gördü…
Okumaya devam et