Bu ülkenin çok iyi bilinen ama tartışılmayan sorunlarını çarpıcı bir dille gün yüzüne çıkartan, başka basın-yayın kurumlarının ellerine geçtiği halde yayınlamaktan kaçındıkları haberleri gündeme taşıyan ve son 3-4 aydır büyük bir ilgi ve beğeniyle takip ettiğimiz Nokta Dergisi'ne 13 Nisan Cuma günü Genelkurmay kararıyla hareket eden polislerce yapılan baskını kınıyoruz. Baskın sırasında odalarına girmeleri engellenen, itilip kakılan, psikolojik şiddete maruz kalan tüm dergi çalışanlarına da geçmiş olsun diliyoruz. Bu baskın, hukuksal dayanaksızlığı ve basın özgürlüklerine darbe vurulmasının ötesinde ülke içindeki tüm otonom ve özgürlükçü oluşumlara karşı başlatılan korkutma, sindirme ve yıpratma politikasının bir parçasıdır. Nokta Dergisi'nin ortaya çıkardığı darbe planlalarını ört bas etmeye çalışanlar, yüzbinleri kışkartarak Ankara sokaklarına döküyorlar. Televizyonlara çıkıp işgal planlarını açıklıyor; halkların kardeşliğini karşılarındaki en büyük engel olarak tanımlıyorlar. Her şey apaçık ortada. Elitist, şoven ve ayrımcı bir milliyetçiliğin dilini kullanan muktedirler, aynı toprakları paylaşan insanları birbirlerine düşürmek üzerinden iktidarlarını pekiştirmenin telaşına düşmüş durumdalar. 1930'lar Almanyası'nda da cumhuriyetlerine sahip çıkan emekli askerlerin de üyesi olduğu SS ve SA'ların yürüyüşleriyle başlayan hareketin yol açtığı vahim tarihsel olaylar hepimizin malumu. Maalesef, bugünlerde izlediğimiz görüntüler, bizleri en çok o günleri çağrıştırıyor. Bu savaş, iktidarların kendisi arasındaki savaştır. Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerine söz söyleyen taraflar halkları kışkırtarak kendi oyunlarına alet ediyorlar. Herhangi bir tarafla ilişkilenmekten kaçınan Nokta gibi dergiler ise dayatılan herhangi bir tarafı tutmak yerine iktidar ilişkilerini bir bütün olarak sorguladığı, bu oyuna alet olmadığı için saldırıya uğruyor. Unutmayalım ki, Hrant Dink de isminin çatışan herhangi bir tarafla anılmasını istemediği ve insanları birbirine düşürenin bizleri bir taraf tutmaya zorlayan iktidar olduğunu söylediği için muktedirlerin iktidarını tehdit etmiş ve hunharca katledilmişti. Tüm bunlar elbette, bizlerin gözünün korktuğunun değil muktedirlerin aslında ne kadar zayıf, kırılgan ve korkak olduğunun göstergesidir. O zaman onları korkutmaya, iç yüzlerini ortaya dökmeye devam edelim. Onlar her gün kapatsa da biz yine başka bir Nokta'da karşılarına çıkalım. Bizim için öngördükleri taraflardan hiçbirini tutmadığımızı, ürettikleri ayrımcı ve ırkçı dilin yerine farklı halkların birbirleriyle kardeşliğini savunduğumuzu söyleyelim. Her yerde yazalım, çizelim, ifşa edelim, virgüllerle, noktalarla parçalayalım bu gidişi. Ta ki, faşizmin ve ırkçılığın diline son Nokta'yı koyana kadar.
Davetsiz Misafir Dergisi Yazarları
Boğaziçi Üniversitesi'nden Öğrenciler
Columbia Üniversitesi'nden Türkiyeli Öğrenciler
Hrant Dink, 19 Ocak’ta öldürüldü, öldürüldüğü günden bu yana cinayetin gerçek faili aranıyor, ne var ki, hala uzlaşma sağlanamadı.
tehdidine karşı uluslararası ekolojik düzenlemeleri öngören ve dolayısıyla ağır sanayii ve aşırı enerji tüketimine karşı birtakım kısıtlamalar getiren Kyoto Protokolü’nü bugüne kadar imzalamamış olan Türkiye’yi anlaşmayı imzalamaya davet eden bir bildiriyi imzaya açıyor. Destek vermek için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.
Silahların ve şiddetin hiçbir sorunu çözmediği gibi acıları daha da onarılmaz hale getirdiğine dikkat çekilen bildiride, çatışma ortamının tamamen sona ermesi için, eylemde, fikirde ve yüreklerde silahların bütünüyle susması gerekiyor, deniliyor.
Belki de karanlık bir ironinin, Orwellci disütopyalardan devşirilmiş “yıkım zaferdir”, “kıyım özgürlüktür” gibi sloganlar üzerinde yükselen bir dünyanın, yansıması olarak gördük olan biteni. Ne var ki, aslında belki de savaşı ve sonrasında yaşananları değerlendirirken hiç de yan anlamlar, ironiler veya histerik saplantılar aramaya gerek yoktu. Her şey kelimenin tam anlamıyla, doğrudan ve açıkça ifade edilmişti. Zafer gerçekten kazanılmıştı. Hem de her iki taraf tarafından. Savaşı hem İsrail Devleti hem de Hizbullah Örgütü kazanmıştı çünkü. Savaşı, İsrail Ordusu, Hizbullah milisleri, askeriliği dünyanın en ulu ve kutsal vazifesi olarak gören, sorunların ancak kaba kuvvet ile çözülebileceğini savunan zihniyet kazanmıştı. Savaşı, devletlerin ve orduların veyahut devlet modeline göre örgütlenmiş hiyerarşik ve militarist örgüt ve grupların insanlığın bekası için gerekli ve zorunlu olduğunu tekrarlayıp duran söylem kazanmıştı. Savaşı, etiyle kemiğiyle insan suretindeki milyonları insan saymayan onları keyfi bir şekilde terörist ilan edip insanlıktan çıkaranlar kazanmıştı. Ve en nihayetinde savaşı kazanan bir kez daha, insanlığı aynı olana, sabit kategorilere, liberal demokrasinin sözde çoğulcu söylemi içinde aynı iktidarın aynı diline tabi kılan düşünme ve anlamlandırma biçimleri olmuştu. Böylesi bir savaşın en büyük zararı, dünyada çok az yerde karşımıza çıkabilecek bir çeşitliliği ve farklılığı bir arada barındırabilmiş Lübnan halklarına vermiş olması ise hiç şaşırtıcı olmasa gerek.
Bazen göz ucuyla atılan bir bakışta, bazen televizyonun karşısında pür dikkat kesilmiş bir çoğunluğun tahakkümüne zoraki bir boyun eğişte yakalamıştı bu dizi bizleri. Daha ilk anda bir şeylerin farklı olduğu, sıradışı bir şeylerin sıradışı bir biçimde anlatılmaya çalışıldığı seziliyordu.