Kürtlerin Anarşizmle Dansı Mümkün Mü?

“Kederli ruhların desteklemek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amacına ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır.” [Deleuze]

kurt_anarsiKürtler evrensel bir hakikate yaslanmadan da meydan okumanın mümkün olduğunu keşfedecek bir tarihsel uğraktan geçiyor. Temsil ettiği veya ettirildiği bütün politik referans noktalarının ve hareketin bileşimlerinin iktidara hızla eklemlendiği bir konjonktürde yeni bir siyasal eksene ihtiyaç duyulduğu her Kürt için artık aşikâr. Tarih kimileri adına bir siyasal yanlışlar toplamıdır ne de olsa. Geçmişin ve örgütlenme biçiminin köklü bir sorgulanışından doğacak alternatif bir radikal politik ufka yelken açmanın toplumsal zemini şimdilik mevcut. İktidara yöneliş her şeye rağmen iktidar dışında kalmayı doğuruyorsa, umutsuzluğun girdabından tekil özgürlükler ırmaklarına küçük kulaçlar atmanın tam zamanıdır. Türkiye tarihinin en politikleşmiş siyasal öznesi olan bir halkın içkin anarşik coşkusuyla bu yorgun topraklarda özgürlüğün ve devrimin kara bayrağına dönüşmesi “aleyhistanda güçlü bir lehçe” yaratabilir. Örgüt ve partilerin katı hiyerarşik atmosferinde hiçleşmiş militan benliklerin ertelenmiş sosyallikleriyle buluşarak, devrim ilişkilerini gündelik hayatlarının hücrelerine yedirerek oluşturacakları bir siyasal kalkışmadan anlamlı sonuçlar beklemek kuvvetle muhtemel. Feodal ilişki ağının hükümranlarından kurtulmadan Marksist önder ve öncü kadroların mutlak otoritesini içselleştirmek zorunda kalmak, özgürleşme mücadelesine kalkışan Kürt bireyinin yaşadığı en büyük talihsizlikti belki de. “Efendiler kültü”nün, çağdaş tiranlıkların hiç eksik olmadığı bir tarihsel mirası devralmak bütün kaçış çizgilerinin daha baştan kaybedildiği bir direnişe gönüllü mağlup olarak razı olmak demekti. Her türlü stratejik ve taktik politikanın önceden belirlendiği, anlam ve yaratıcılık potansiyellerinin dondurulduğu, iktidarın dil ve davranış kodlarının örgüt disiplini adı altında yeniden üretildiği bir politik iklimden çıkmış bezgin ve savruk kimliklerin, özgür öznelere dönüşmesi elbette kolay değil. Ancak yaşanan deneyimlerin neyin istenmediği konusunda kalıcı -yaşanan- bir bellek ve bilinç yaratmış olması potansiyel bir kazanım olarak görülebilir. Kürt siyasal hareketinin içinde debelendiği bütün açmazlara karşın, hareketin yıllarca temsil ettiği sosyalist seküler kültürün daha özgürlükçü temellerde yeniden inşa edilmesi ve dönüştürülmesi tahmin edildiği kadar zor gözükmemekte. Politik söylemin “demokratik cumhuriyet veya demokratik konfederalizm” gibi argümanlarla iyice bulanıklaştırılması, hoşnutsuzlukların veya ikircikli ruh hallerinin gittikçe siyasal bir şizofreniye dönüşmesi kendi mecrasında dipten gelen özgürlükçü ve anti-otoriter akıntılar yaratmaya gebe. Ulusal Sorun ekseninden uzaklaşarak, tekil ve ötelenmiş sorunların analizine dayalı taleplerin dillendirilmesi ve çoğaltılması tarihi öneme sahip sonuçları da beraberinde getirecektir. Devletsiz, sınıfsız, cinsiyetçi ataerkil kültür kalıntılarının eritildiği, ekolojik yaşamla dengeli bir siyasal organizma her muhalif Kürdün yaşattığı bir ütopya olmasına karşın, toplumsal ve bireysel karşıtlıkların örgüt ve parti pratikleri aracılığıyla totalleştirilmesi, farklı inisiyatif ve temsiliyetlerin bastırılması – ötekileştirilmesi yaşanan krizin ana temelini oluşturmakta.
Çözüm ne ortodoks totalleştirici ideolojilere sarılmakta ne de burjuva demokratik cumhuriyetin uslu vatandaşı olmayı kabullenmekte yatıyor. Geçmişin toptan reddiyesi kolaycılığına itibar etmeden de “şimdideki gelecek”i örmek mümkün.
Okumaya devam et

Artık Her Yer Filistin, Her Yer İntifada!

gazze_anarsi1İsrail birlikleri az önce Gazze sınırını geçti. Yüzsüzce, utanmazca ilerliyorlar. Bu vahşete sessiz kalarak ortak olan tüm katil devletlerden cesaret alarak yürüyorlar. Ve tüm katil devletlerin hali hazırda sürdürdükleri ve bundan sonra gerçekleştirmeyi planladıkları kıyımlara, infazlara, katliamlara cesaret veriyorlar. İnsanlığın alabileceği en aşağılık bir halde, haki üniformaları içinde, zırhlarını kuşanmış, namlularını doğrultmuş, kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden öldürüyorlar. Kendilerine taş atanlara kurşunlarla cevap veriyorlar.

Evet, maalesef bu ülke de, bu görüntüleri bir yerlerden hatırlıyor. Vücuduna 12 kurşun saplanan 12 yaşındaki çocuğun, gözaltında ve kameralar önünde kolu kırılan gencin, 1 Mayıslarda sözlere ve sloganlara silahların namlularını doğrultarak cevap verenlerin görüntüleri hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Devlet her yerde devlet. Ama İsrail katil yandaşlarına çok kötü örnek oluyor…

Evet, Gazze’de şimdiye dek 400ün üzerinde ölü, 1500ün üzerinde yaralı var… Yaşamları birkaç gün içinde ellerinden alınan, sakat bırakılan binler ve onların yanında aslında aylardır yokluktan, yoksulluktan, ambargodan her gün yavaş yavaş ölen yüzbinler…

Bugün yapılmak istenen Gazze’de olan biteni ‘normal’ olanın sınırları içine çekmek, bu vahşeti sıradanlaştırmak ve İsrail’in takipçisi tüm diğer katiller için benzeri katliamları mümkün ve meşru kılmaktır…

Hayır, bu işgalin, bu vahşetin, bu kıyımın normalleşmesine, sıradanlaşmasına, meşrulaşmasına müsaade etmeyeceğiz. İsrail ve takipçileri insanlığın yüzkarasıdır.
İktidarların vahşetini ifşa etmek için bundan böyle artık her yer Filistin, her yer İntifada!

İstanbul'da Yunanistan'daki Anarşistlerle Dayanışma Eylemi: "Bütün Devletler Katildir! Unutmayacağız, Affetmeyeceğiz!"

anarsistAleksandros Grigoropulos´un polis tarafından öldürülmesi ile başlayan isyanla dayanışma amacıyla işgal altındaki Atina Politeknik meclisinin küresel direniş eylemi çağrısı ile 20 Aralık Cumartesi günü dünyanın birçok şehrinde eylemler gerçekleştirildi.

İstanbul´da küresel direniş eylemi yoğun yağış altında Taksim´de 300 kişinin katılımı ile gerçekleştirildi.

Eyleme anarşistler, antiotoriterler ve feministler katıldılar. Kara, kara-kızıl, mor bayraklar ve “Bütün devletler katildir, Unutmayacağız, Affetmeyeceğiz” yazılı pankart ile Taksim meydanını dolduran eylemciler yüzlerini boyayarak, Alexis ve Türkiye´de polis cinayetlerinde ölenlerin adlarının yazılı olduğu kağıtlar taşıdılar ve devletin şiddetinin sureti polislere dönerek 15 dakika kadar sessiz olarak baktılar.

Sessiz eylem sonunda okunan bildiriden sonra “unutmayacağız, affetmeyeceğiz”, “bütün devletler katildir”, “olmaya devlet cihanda”, “isyan, devrim, anarşi” sloganları atıldıktan sonra eylem sona erdirildi.
anarsist
Eylemde okunan basın açıklaması metni :

Yunanistan’da binlerce insan günlerdir sokakları, okulları, belediye ve kamu binalarını, televizyonları işgal ediyor;
Kapitalizmin, devletin ve otoritenin tüm sembollerine saldırıyor.
Herkes bu kavramı farklı bir şekilde anlasa da bunun bir isyan olduğu kabul ediliyor.
Evet, bu bir isyandır;
Üstelik sadece Alexis’in öldürülmesine değil, polis ve devlet terörünün her türüne bir isyandır.
Uluslararası şirketlerin, sermayenin hayatlarımızı soktuğu cendereye isyan.
Ücretli-ücretsiz köleler haline getirilmemize isyan.
Gözleri kamaştırılmış tüketim köleleri haline getirilmemize isyan.
Savaş tüccarlarının ve orduların dünyayı bir talan yerine çevirmelerine isyan.
Yaşadığı gezegeni yok oluşa sürükleyenlere isyan.
Paranın ve mülkiyetin yarattığı adaletsizliğe isyan.
İtaatten başka bir şey öğretmeyen eğitim-öğretim kışlalarına isyan.
İkiyüzlü ahlaka dayalı aile kurumuna isyan.
Bizi kadın ve erkek olarak kodlayan, cinsel yönelimlerimizle bizi yargılayıp öldüren ataerkiye isyan.
Yaşamlarımızı zulüm, işkence ve infazlarıyla karartan militer- paramiliter güçlere isyan.
Temsili ya da militarist demokrasi kandırmacasına karşı, doğrudan demokrasi isyanı.
Kendisine saygısı olan özgür insanın ayağa kalkışı ve özgürlüğün önündeki engelleri yıkmaya başlamasıdır Yunanistan’da olan ve başka yerlere de sıçramaya başlayan.
Efendiler bilsinler ki, Alexis’in göğsüne giren kurşunlar bizim de kalbimizi yaralamıştır.
bu yarayı da ancak Yunanistan’dan bütün dünyaya yayılmaya başlayan isyan iyileştirir.
Gözlerimize iyi bakın, efendiler, o isyanın ateşi şimdi bu dilsiz haykıran gözlerde parlamaktadır.
Bu gözler Maraş’ı gördü, Sivas’ı ve Çorum’u gördü.
Bu gözler Dersim’de yakılan ormanları, boşaltılan köyleri,
Küçücük bedeni kurşunla doldurulan Uğur Kaymaz’ı gördü
Bu gözler idam sehpası için yaşları büyütülen gencecik fidanları gördü
Bu gözler Eryaman’da öldürülen travestiyi,
Sahtesi de gerçeği de tecavüzcü olan polisi gördü.
Bu gözler buzdolaplarına kapattığınız selpakçı veletleri,
Dur ihtarına uymadığı için kafasından bir kurşunla yere serilen genci,
Gözaltında döve düve öldürdüğünüz devrimciyi gördü.
Bu gözler 19 Aralık’ta paramparça edilen ve yakılan tutsak bedenleri gördü.
Tuzla tersanelerinde ölüme terk edilen işçileri
Her gün açlıktan ölüme terk edilen işsizleri gördü.
Bu gözler tüm katillerimizi, cellâtlarımızı, işkencecilerimizi gördü
Bu gözler tüm faili meçhullerin faillerini, sizleri gördü efendiler.
Gözümüz üstünüzde efendiler,
Gözümüzdeki parıltı bir yangına kıvılcım olabilir!

UNUTMAYACAĞIZ, AFFETMEYECEĞIZ!

19 Aralık… Ya da Hiç Düşmeyen Takvim Yaprağı

19aralikYazan: Erdinç Yücel

Söz bitti…

Aynı koca yörüngeyi tam sekiz kez turladı dünya. İki bin sekiz yüz altmış bir kez doğdu güneş; yine de üzerimize çöken karanlığı aydınlatamadı hala.
Sekiz yıl… Sekiz metre kare… Yirmi dört saat beton… Yüz yirmi iki cenaze töreni… Kiminin bütündü 30 kiloluk bedeni, kiminin tanınmaz halde…
Sekiz yılda acının dokuz yüz yetmiş altı kez en derinine inildi. Beşbin yedi yüz yirmi iki kez sayım verildi. Tek sıra, hazırol’a geçilsin istendi. Geçilmedi…
Kadın ve erkek bedenlerine kaç cop, kaç tekme, kaç yumruk indirildiğini hesaplamadı kimse.

Söz bitti…

19 Aralık hakkında sekiz yılda binlerce kez aynı şeyler söylendi: ”Hayata döndürdük” dendi. “Devletin şevkatli elleri” dendi. “Sahte oruç kanlı iftar” dendi. “Devlet teröristle pazarlık etmez” dendi. “Kendilerini yaktılar” dendi… “Az kaldı… Kökünü kazır bitiririz elbet” dendi.
Bitmedi…

Evet 19 Aralık hakkında binlerce kez aynı şeyler söylendi: “Ölürüz ama teslim olmayız” dendi. “Yaşananlar düpedüz vahşetti” dendi. “Çocuklarımızı öldürtmeyiz” dendi. “Artık yeter!” dendi. “Artık yeter!” dendi.
“Ar-tık ye-ter!” dendi.
Yetmedi…

Söz…19 Aralık üstüne söylenebilecek her şey söylendiği için değil… söylenebilecek hiçbir şey yaşananları anlatmaya yetmeyeceği için… bitti.

Beş yüz gün bilfiil açlık… Yanık insan eti kokusu… Parçalanmış beden… Kırılmış göğüs kafesi… Kopmuş kulak… Kafatasına gömülmüş şarapnel parçası… İnsanları daha sıkı kapatmak için yıkılan hapishane duvarları…

Söz bitti: Çünkü 19 Aralık, hiçbir dilde karşılığı bulunmayan bir doz aşımıdır: Süslenmemiş, inceltilmemiş, su katılmamış şiddettir… Kemiği eriten ateş… G3 mermisi… Gaz bombası… İş makinasıdır!
Falakadır 19 Aralık… Künt kafa travmasıdır… Fiili livatadır…
600 canlı cenazedir. Kafaya bastırılan postal, bileğe oturtulan kelepçe, mideye sokulan yemek hortumudur. Zihinden çekilip alınan hafızadır en çok…

19 Aralık bitkisel hayata dönüştür. Toplumsal terbiyedir… Emir komuta zinciridir.
Göz dağıdır…
Göz bağıdır…
Vicdani kuraklıktır!
19 Aralık vahşettir… Dehşettir…
Evet evet kuşkusuz ki devlettir…

Tarih: 19 Aralık 2000. Saat: Sabaha karşı dört…
Söz bitti… Zaman dondu…
Yirmisine bağlanamadı hala ayın on dokuzu…

Erdinç Yücel
19.12.2000 04:00

Kadınlık ve Vicdani Red Üzerine

vicdani_red.jpg

Yazan: Esra Gedik

Amargi Dergisi’nin 2. Sayısında (2006) Yayımlanmıştır

Nilgün Toker’in belirttiği gibi “anti militarizm bir tahakküm sisteminin reddi ve değiştirilme talebi anlamına gelmesi bakımından politik bir sorumluluk”tur (1). Bu nedenle bu yazıda amacım bu sorumluluğu üstlenen kadınları ve vicdani reddi ya da kadın vicdani redcileri anlamaya çalışmaktır.
Kadın meselesini tartışırken kaçınılmaz bir biçimde “milliyetçilik” meselesi de dâhil olur tartışmaya. Dahası, milliyetçiliği anlayabilmek için toplumsal cinsiyet ilişkilerine bakmak, toplumsal cinsiyet ilişkilerini anlamak için de milliyetçiliğe, uluslaşma süreçlerine, militarizme bakmak gereklidir. Toplumsal cinsiyet kimlikleri kurgulanırken cinsiyeti temel almayan çoğu yorum cinsiyet ayrımı gözetmektedir. Kadınlık ve erkeklik, biyolojik olarak değil, içinde yaşadığımız toplumun ve dönemin şartlarına bağlı olarak anlamlandırılır. “Erkeklik ve kadınlık tarihsel zamana ve yere özgü oluşumlardır. İdeolojiler, toplumsal kurumlar ve pratikler içinde sürekli olarak biçimlendirilen, karşı konulan, yeniden işlenen ve yeniden onaylanan kategorilerdir.” (Leonore Davidoff ve Catherine Hall) (2). Simone de Beauvoir’in ifade ettiği gibi kadın doğmuyoruz, kadın oluyoruz.
Okumaya devam et

Orduya Gelin Giden Kadınlar

Yazan: Esra Gedik

Genç bir hemşireydi. O yaşlarda üniformalı insanlardan özellikle askerlerden hoşlanmıyordu. Bir gün karşı komşunun astsubay oğlu anahtarını unuttuğu için kapıda kalmıştı. Zaten daha önceden kızı için ona göz koyan anne onu evlerine çağırdı. Yemek hazırladı genç hemşire ona. O gün ya tesadüftür ya da kader genç asker şapkasını unuttu komşunun evinde. Asker en sonunda gidince buldu kız şapkayı; denemek için taktı başına. İçerden anne seslendi: “Sen tak o şapkayı tak, daha çok göreceksin o şapkayı”

Evet, şimdi bir asker eşi bu hemşire. Peki, çoğu zaman Cemil astsubayın eşi olmaktan öteye geçmeyen bu kadının “normal” evliliği nasıl geçti 30 sene? Görünmez rütbelerin ağırlığı görünür olanlardan ne kadar farklıydı? İdeal bir eş ve anne olarak sorumluluğu iki kat artmamış mıydı? O şimdi hem bir eş ve anne hem de bir komutan eşi idi, sorumlu olduğu kişiler/kurumlar artmıştı: önce vatana, sonra orduya, sonra da kocasına…

Kendi tanımını ve var olma nedenini ‘vatan savunması’ üzerinden kuran Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve onun savunduğu milliyetçiliğin, sadece erkekleri değil kadınları da şekillendirdiği çokça konuşuldu. Kadınların milliyetçilikle, militarizm ile ilişkileri pek çok yazının konusu oldu. Peki, bu süreçte Yıldız Namdar[1] gibi pek çok asker eşinin hikâyesi nasıl anlatılmalı? Asker eşleri olan kadınların anlattıkları, yani bilimsel bir çalışma değil ama önemli. İşte bu nedenle militarizme ve milliyetçiliğe feminist bakış, belirli kurumların cinsiyet politikalarını olduğu kadar, kadınların deneyimlerini, duygularını ve anlatılarını da sorgulamasının bir parçası yapmak zorunda. Ancak bu şekilde şehit anneleri gibi, ya da birçok asker eşi gibi resmî söylemlerin içinden konuştuğunu düşündüğümüz kadınların aslında bu söylemleri hem yeniden ürettiklerini hem de bu üretimin içinde şekillenen kadınlar olduğunun da farkına varırız.
Okumaya devam et

Özelden Kamusala Bir Yolculuk: Türkiye’de Çalışan Kadın Olmak

feminism3.png

Yazan: Seçil Aslan

Birikim Dergisi’nin Haziran-Temmuz 2008 Sayısında Yayımlanmıştır

Şubat ayında TİSK’in yaptığı araştırmaya göre 15–29 yaş grubu kızların yaklaşık yüzde 60’ı, 25–29 yaş grubundakilerin ise yüzde 66’sı hem eğitim, hem de istihdamın dışında kalıyor. Bu araştırma basında “kızların üçte ikisi ‘ev kızı’” cümlesiyle yer aldı (1). Bu yazı ise kalan %34lük dilimin yani “ev kızı” olmayan, ücretli iş yaşamında yer alan kadınların yaşadığı problemler üzerinde durmayı amaçlamaktadır. Zira bu araştırmanın sunuş şekli cinsiyete dayalı iş bölümünü yaratmış olan özel/kamusal alan ayrımını pekiştirmekte, kadının “kurtuluşunu” hane dışına yani kamusal alana çıkarak ücretli iş yaşamında yerini almasında görmektedir. Bu bağlamda “ezilmişlik söylemini” yeniden üretmekte, ücretli iş yaşamında kadınların yaşadığı ayrımcılık hikâyelerinin üstünü örtmekte ve hem özel, hem de kamusal alanın toptan dönüşüm geçirmesi gerektiği gerçeğini göz ardı etmemize neden olmaktadır.
Bu yazı “ev içi emeğin” görünür olmamasından kaynaklanan algıyı, ev kızı/kadınlığı ayrımının manasızlığını ve kadının öznelliğini yitirişinin en baştan evde başladığını tartışma dışı bırakacaktır. Ancak kadına dair her türlü söylemin “ezilmişlik” üzerinden kuruluşunun kadın kimliğini “kurtarılmaya muhtaç” insanlar olmak üzere dondurduğunu ve bu araştırma bazında “ev kızlarının” evde yani özel alanda kalışlarının üretime katılmadıkları şeklinde gösterilmesinin ev içi emeklerini gözden kaçırmamıza neden olduğunu özel bir vurguyla belirtmek gerekmektedir.
Okumaya devam et

İktidarların Savaşı, Demokratikleşme Yalanı: Ergenekon Davası

ergenekon2.jpg1 Temmuz Salı günü Türkiye, emekli ordu komutanları, ATO başkanı ve Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara temsilcisinin Ergenekon operasyonu çerçevesinde gözaltına alındığı haberiyle uyandı. Tam da AKP’ye açılan kapatma davasının sözlü iddianamesinin başsavcı tarafından Anayasa Mahkemesi’nde okunacağı günün sabahı yaşanan bu gelişmeler çok geçmeden gündemi baştan aşağı yeniden belirleyecekti. Ülkede adeta adı konmamış bir iç savaş yaşanıyor, aktörleri AKP ve Ulusalcılar-Ordu-CHP ittifakı olan, yargı üyelerinin ise bu aktörlerin piyonları olarak kullanıldığı karşılıklı saldırıların ardı arkası kesilmiyordu. Hükümet yanlısı basına göre Fenerbahçe orduevinin bile polisler tarafından aranmasına yol açan Ergenekon soruşturması Türkiye’de ilkleri gerçekleştiriyor, askerlerin dokunulmazlığına yönelik tabuları yıkıyor ve “demokratikleşme” yolunda büyük bir adıma işaret ediyordu. Ulusalcı olarak tabir edilen şoven, militarist basın grubu ise operasyonları “insan haklarına” vurulan bir darbe olarak görüyordu. Demokrasi ve insan hakları kavramlarının bu denli içinin boşaltıldığı bu 3-4 günlük savaşın ardından dövüşün danışıklı olup olmadığı sorusu uyandı zihinlerimizde. Sahi iktidar odakları arasında demokrasi ve insan hakları adına gerçekleşen bu kıran kırana dövüş gerçekten demokrasi ve insan hakları alanlarında bir gelişmeye yol açmış mıydı? Yoksa birbirleriyle uzlaşmaz gözüken taraflar aslında yarattıkları suni gerilim ortamıyla demokrasi ve insan haklarına dair hakiki bir tartışmayı perdelemeyi, görünmez kılmayı, ortadan kaldırmayı bir kez daha mı başarmışlardı?

İsterseniz kısa bir liste yapalım ve dövüşün tarafları olarak ortaya çıkan AKP-İslamcı basın ve karşısındaki Ordu-CHP-Ulusalcı örgütler koalisyonunun hangi konularda aslında koşulsuz bir mutabakat içinde olduklarını bir kez daha hatırlayalım. Evet bu dövüş bir iktidar paylaşım savaşıdır. Olan yine iktidarın karşısında konumlanan sıradan insanlara olmaktadır.

Tüm bu görünürdeki sözde kamplaşmaya karşın, gerek aktif bir biçide müdahale ederek gerekse yapabilecekleri halde bir şey yapmayıp sessiz onay vererek AKP-MHP-CHP-Ordu-Ulusalcı ve İslamcı basın aşağıdaki uzun listede yer alan olaylarda tam ve koşulsuz bir mutabakat içindedir. Evet, AKP-MHP-CHP-Ordu-Ulusalcı ve İslamcı basına göre:

-1 Mayıs’ta sokağa çıkıp emekçilerin haklarını savunanları kıyasıya dövmekte, Taksim meydanını işgal altına almakta bir sakınca yoktur
-1993’te 37 aydının diri yakıldığı Sivas’taki Madımak Oteli’ni müze yapmak söz konusu bile değildir, “zaten onlar kendilerini yakmışlardır”, müze yapmaya ne lüzum vardır
-Alevi köylerine zorla camii yapılmalıdır, din dersleri Alevilere de zorunlu olmalıdır, zaten Alevi diye bir şey olduğu da şüphelidir.
-Türkiye’de Aleviler olmadığı gibi ne Kürt vardır ne de Kürtçe konuşan, tüm bunlar yabancıların uydurması, kandırmasıdır
-DTP “teröristleri” destekleyen “terörist” bir partidir, milletvekilleriyle tokalaşılmaz
-AKP kapatma davası Türkiye’nin demokrasi sınavıdır, DTP’nin kapatma davası ise terörle mücadele kapsamındadır.
-Doğu ve Güneydoğu’da askeri operasyonlar tüm hızıyla sürdürülmeli, korkunun iktidarının bölgedeki hakimiyeti pekiştirilmelidir
-Şemdinli davası, askeri mahkemelerde görülmelidir, askerler istedikleri yere bomba koyabilir, emekli olana kadar da haklarında hiçbir soruşturma açılamaz, bu konularda soru bile sorulamaz.
-SSGS düzenlemesi hemen geçirilmeli, sosyal güvenceler azaltılmalı, yoksullar daha yoksul olmalı, seçimler öncesi yapılan yardımlarına muhtaç kalmalıdır.
-Yüzbinlerin açlık sınırının altında yaşadığı bir ülkede milli kahraman Fatih Terim’in maaşını iki katına yani ayda 350 milyar liraya çıkarmak ise meclisin en lüzumlu görevidir.
-Eşcinsel haklarını savunan Lambda derneği ahlaka aykırıdır, kapatılmalıdır.
-Kadınlar aşağı ve ikinci sınıftır, kadından sorumlu devlet bakanlığı aynı zamanda yaşlılardan, sakatlardan ve çocuklardan da sorumlu olarak organize edilmiştir, zira tüm bu adı geçen sınıflar erkeğe tabi ve muhtaçtır. Kadınları “feminizm belasına” bulaştırmamak lazımdır.
-Zorunlu askerlik asla sorgulanamaz, vicdani red bir hak olamaz, zira askerlik en kutsal görevdir.
-Doğa insanın hizmetindedir, istendiği kadar sömürülebilir, terörle mücadele adı altında ormanlar yakılabilir, inşa edilen barajlarla doğa tahrip edilebilir, bunlara itiraz edenler vatandaşlıktan çıkarılabilir.

Tüm bunlara ek olarak son yaşanan çarpıcı bir gelişme de 1980 darbesi ve sonraki darbe girişimlerine katılanların soruşturulması ve yargıya sevk edilmesi noktasında mecliste bir komisyon kurulması yönündeki girişime DTP ve ÖDP dışındaki tüm partilerin yani AKP, CHP ve MHP’nin oybirliğiyle karşı çıkmış olmasıdır. Dışarıda emekli generalleri yargıya sevk etmekle şov yapanlar, iş bu ülkeyi yaptıkları darbeyle karanlığa boğanları ve hala koltuklarında oturan aynı darbeci karanlık zihniyetin temsilcisi generalleri soruşturmaya gelince darbecilerle sessiz bir işbirliğine girmekteler.

“İktidarlar arasındaki savaş” ancak iktidarları güçlendirir. Bu savaşın “iktidarlara karşı bir savaşa” dönüşmesi ise onların en büyük korkusudur.