Unabomber'dan Mektup Var!

Dünya Özgürlük Mahkumları Destek Ağı ve Veganarşi fanzin’in halen Amerika’da hapishanede bulunan ve FBI tarafından Unabomber olarak adlandırılan Theodor Kaczynski ile elektronik posta aracılığıyla yaptığı röportajı yayınlıyoruz.

12 Ağustos 2003
Sevgili Ted,
Türkiye’den kendi adıma ve seni destekleyen herkes adına merhaba! Uzun zamandır seninle yazışmak aklımdaydı, çünkü tekno-endüstriyel topluma ve uygarlığa karşı başlatmış olduğun mücadelenin onurlu bir mücadele olduğuna inanıyordum. Tekno-endüstriyel toplumun değerlerinin ve uygulamalarının gezegene ve içinde yaşayan bütün yaratıklara karşı verdiği muazzam boyutlardaki savaş her geçen gün büyümekte ve iliklerimize kadar işlemekte. Bu durum sisteme karşı eski köhnemiş hareketleri tarihin çöplüğüne atıp yeni ve topyekün yıkıcı-devrimci bir hareketin zorunluluğunu bize hissettirmektedir. Senin de bu topyekün yıkıcı-devrimci hareketin aktif bir parçası olduğunu düşündüğümden, iletişimin ve dayanışmanın önemli olduğuna inanıyorum.
Kendi yaşadığım topraklar uygarlığın ilk ortaya çıktığı topraklar olmasıyla beraber toplumun geneli, içinde bulunduğum hareket ve toplumsal ilişkilerle birlikte tekno-endüstriyel sistemin değerleri tarafından neredeyse kör edilmiş olduğundan bu rahatsızlığımı paylaşacak insanlardan biri olduğunu düşünüyorum. Uygarlık ve tekno-endüstriyel sistem karşıtı söylemin, literatürün ve hareketin bütün gezegene yayılması gerektiğine inanıyorum.
Bu anlamda Türkiye’deki uygarlıktan ve tekno-endüstriyel sistemden rahatsız veya karşı olan ve seni destekleyen insanlara ne gibi mesajlar verebileceğini öğrenmek ve bazı önemli konulardaki düşüncelerini almak amacıyla bu röportajı yapmaya karar verdim. Böylelikle senin fikirlerini Türkiye’de net bir biçimde öğrenmek isteyenlere de yardımcı olabilirsin…
Neyse mektubu uzatmadan, Veganarşi Fanzin ve Dünya Özgürlük Mahkumları Destek Ağı adı altında hazırladığım sorulara cevap vermeni bekliyorum…
Kara/Yeşil selamlar ve sevgiler…

4 Ekim 2003
Sevgili VegAn,
12 Ağustos tarihli mektubuna çok geç cevap verdiğim için üzgünüm. Fakat genelde mektuplara cevap vermekle bayağı bir meşgulüm ve senin mektubun aceleyle cevap verilemeyecek bir mektuptu, çünkü bazı soruların uzun, karmaşık ve dikkatlice üzerinde düşünülmesi gereken cevapları gerektiriyordu.
Aynı nedenden dolayı, bütün sorularına cevap vermek bana aşırı derecede zamana mal olurdu. Yani sorularının bazılarına -en önemli görünen ve kolaylıkla ve kısaca cevaplanabilen- cevap vereceğim.

Soru 2- Nerede ve ne zaman doğdun?
Cevap 2- Şikago-Illinois (Amerika’da) 22 Mayıs 1942’de doğdum.

Soru 3- Hangi okullardan mezun oldun?
Cevap 3- Illinois’teki Evergreen Park’ta ilk okulu ve liseyi bitirdim. Harvard Üniversitesi’nden bir diploma ve Michigan Üniversitesi’nden matematik bölümünden doktora ve mastır diploması aldım.

Soru 4- Ne işi yapıyordun?
Cevap 4- Michigan Üniversitesinden doktora diplomasını aldıktan sonra, Kaliforniya Üniversitesi’nde 2 yıllığına bir matematik profesörünün asistanı oldum.

Soru 5- Evli miydin, çocuğun falan var mıydı?
Cevap 5- Hiç evlenmedim ve çocuğum yok.

Soru 6,7,8,9- Sanırım matematikçiydin ve daha önce şimdiki gibi düşüncelerin yoktu. Düşüncelerinde değişikliğe yol açan ne oldu? Sorunun kaynağının uygarlık olduğunu ne zaman düşünmeye başladın? Uygarlığı neden reddettiğini anlatır mısın bize? Ormanda yaşamaya ve eyleme geçmeye ne zaman/nasıl karar verdin?

Cevap 6,7,8,9- Bu sorulara tam ve bütün olarak vereceğim. Aksi halde cevaplar aşırı derecede uzun ve karmaşık olurdu:
Modernliği ve uygarlığı reddetme sürecim 11 yaşımdayken başladı. 11 yaşımdayken içinde Neandertal insanın kalıntılarına bakılarak yaşamının anlamaya çalışılmasına dair spekülatif yorumlar bulunan bir kitabı okuduktan sonra ilkel yaşam biçimine karşı ilgi duymaya başladım. Sonraki yıllarda, 16 yaşında Harvard Üniversitesi’ne girdiğimde, uygarlıktan kaçmayı ve bazı vahşi yerlere gitmeyi hayal ederdim. Aynı dönemlerde, endüstriyel toplumdaki insanların, içinde yaşadıkları koşulları kontrol eden büyük organizasyonların insafına kaldığının ve özgürlükten yoksun olduklarının, bir makine çarkının sadece bir dişlisi konumuna getirildiklerinin gitgide daha çok farkına vardım ve modern yaşam karşısında hoşnutsuzluğum büyüdü.
Okumaya devam et

Dogville: İtkasabasında Davetsiz Bir Misafir

Şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir.
Thedor Adorno, Minimia Moralia

Mafyanın adamlarından kaçan genç, güzel ve varlıklı Grace’in (Nicole Kidman), Kuzey Amerika’nın kendi halinde, küçük Dogville kasabasına sığınmasıyla başlıyor Lars von Trier’in Amerika Üçlemesi’nin ilk filmi. Nezaket, zerafet ve merhamet anlamına gelen Grace’i Dogville’de ilk karşılayan kasabaya ismini veren köpek Moses (Musa) oluyor. Ardından kasabanın sözde filozofu Tom’la tanışıyor Grace. Tom mafyanın adamlarına yalan söyleyerek madende saklanan Grace’i kurtarıyor ve çok geçmeden Grace, diğer kurtarıcılarıyla yani Dogville sakinleriyle tanışıyor. Bu vakitten sonra film, bir soruna dönüşen, kurtarılışın bedelinin kurtarıcılara, davetsiz bir misafir olarak kasabaya gelen Grace’in borcunu, onu bağrına basan(!) kasaba halkına nasıl ödeyeceği üzerine tartışmalarla devam ediyor. Böylece ahlak felsefesinin sınırlarını zorlayan ve insan ruhunun karanlıklarında gezinen bir film olarak devam ediyor Dogville…
Okumaya devam et

Bombaların sağanağında, yüz yıl sürmesi bile şüpheli yeni bir bin yıla dair!…

Kestane ağacı barında sıradan bir günün sıradan bir akşam üzeriydi. Winston, her zaman yaptığı gibi, masaların etrafında toplanmış sıradan insanların, büyük bir gürültüyle sıradan içkilerini yudumlamalarını boş bakışlarla takip ediyordu. İçerideki radyodan hayal meyal yankılanan o çok sevdiği büyülü melodiye kulak kabarttı: “Kestane ağacının altında ben seni sattım sen de beni…” Birden, kulaklara çok tanıdık gelen sıradan siren sesleri müziği bastırdı. İki dakikalık nefret anının başlayacağını duyuran siren sesleriydi bunlar. Ve ülkedeki tüm tele-ekranlar gibi kestane ağacının altındaki tele-ekran da yayına geçti. Görüntüler iki yüksek kuleye çarpan iki yolcu uçağına aitti. Nedense son yıllarda hep bu görüntüleri gösteriyorlardı. Kuleler ardı ardına yerle bir olurken bu sahne başarılı bir geçiş efektiyle yerini sakallı ve şalvarlı bir adamın görüntüsü bıraktı. Sokaktan çığlıklar ve nefret haykırışları gelmeye başlamıştı bile. Birkaç kişinin var gücüyle “Vahşilere ölüm!” diye bağırdığını duydu Winston. Sonra barın içindekilerle beraber o da bu nefret anına kaptırdı kendini bilinçsizce. İki dakikalık korku ve histeri nöbetinin ardından, ekranın diğer yarısında beliren Büyük Birader’in huzur veren yüzü, izleyenleri sakinleştirdi ve tanıdık dudakları kıpırdamaya, bitmeyen bir sloganı gevelemeye başladı:
“Sınırsız özgürlük için teröre karşı savaş!
İnsan hakları, küresel adalet, vahşilere lanet!…”
İşte tam bu sırada beklenmedik bir şey oldu ve zaman durdu.
……
……
Winston, son yirmi yıldır varoluşuyla özdeşleştirdiği barın ortasındaki dev kestane ağacının, daha sonra ağır çekim bir film gibi hatırlayacağı, yerinden kopuşuna, havaya fırlayışına ve şarapnel gibi paramparça olup dört bir yana savruluşuna tanık oldu. Neden sonra, kendine geldiğinde, yıkılmış bir duvarın üstündeki eğrilmiş tele-ekranda, kopmuş kollar ve bacakların arasından kendisine sırıtan Büyük Birader’in hafif çarpılmış yüzüyle göz göze gelecekti. Homurtuyla hırıltı arasında bir sesle, “sınırsız barış, küresel savaş!” diye tekrarlıyordu Büyük Birader “ve elbette sınırsız savaş, küresel barış!”
Winston’ın bakışları önündeki kağıt üzerinde sabitlenmişti. Transtan çıkıp da o şok anında şuursuca arda arda karaladığı cümlelere şaşkınlıkla baktı.
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER!
Rahatsız edeci bir deja vu hissi zihnini şöyle bir yoklayıp geçti. Titreyen parmakları buz kesmişti. 101 numaralı odadan çıktığından beri ilk defa bu kadar üşüdüğünü hissetti, 1984’ten beri ilk defa bu kadar soğuk…. Öyle bir ürpermeydi ki, sanki, sanki bundan yirmi yıl önce kıyamet kopmuş gibi bir his, sanki yıllardır tabuttaymış gibi bir his, sanki, aman Tanrım çok üşüyordu!…

* * *

Logos’un Katliamı

Ajdar Anık –şarkı söyler-
nane nane nane nan na na nane,
nane nane nane nan na na nane,
nane şekeri, bu ne bahane
şahaneyim ben bundan sana ne…

Ajdar Anık – şimdi nane şekerinin nanesinden ilk harfi atın…
(sessizlik)
Ajdar Anık – ilk harfi atın…
Esra Ceyhan – ilk harfi mi atalım?
Ajdar Anık – evet. atın onu.
Esra Ceyhan – atalım mı? yani ilk harfi atalım mı?
Ajdar Anık – evet atın. ne çıkıyor ortaya? ane. yani anne. en mübarek en kutsal şey.
Esra Ceyhan – ajdar, anne değil ane oluyor öyle olunca…
Ajdar Anık – evet annemiz tatlıdır tıpkı nane şekeri gibi. onun için…
Esra Ceyhan – ama bir n eksik orada…

Bombaların sağanağında yaşamaya alıştık. Sadece teröristlerin bombalarıyla değil, medyanın haber bombardımanıyla, anlamı ve ‘neden’i havaya uçuran enformasyon bombardımanıyla, reklamların, modanın ve popüler kültürün, kimlikleri paramparça eden imaj bombardımanıyla yaşamaya alıştık. Neden yaşamaya devam ettiğimiz sorusunu sormaya ihtiyaç duymadan yaşamaya alıştık…

Nietzsche, Tanrı’nın öldüğünü, ilk defa bu kadar açık, doğrudan ve kaçamaksız bir biçimde söze dökendi. Tanrı ölmüştü ve beraberinde, ‘mutlak doğru’yu da ötedünyaya sürüklemişti. Böylece bütün dinlerle beraber Sokrates’ten ve Platon’dan bugüne nesnel doğruları ve erdemi temsil ettiğini düşünen tüm rasyonel felsefe okullarının, evrensel ahlak ilkelerinin, pozitivist bilimin ve aydınlanmanın sonu ilan edilmiş oluyordu. Evrensel, mutlak ve nesnel olan ne varsa sadece öznel bir kurgudan ibaretti. Bundan sonra bireyler olarak, tüm acizliğimize karşın varoluşumuza dair sorulara artık kendi başımıza cevap bulmak; kendi ellerimizle, el birliğiyle öldürdüğümüz Tanrı’nın yerine, bizi zar zor taşıyan titrek ve zayıf iki bacağımızın üstünde durmaya çalışarak kendi kendimizin Tanrısı olmak zorundaydık. Böylece, yaklaşık yüz yıl kadar önce şu iki sözcükten ibaret kışkırtıcı ve cüretkâr “Tanrı Öldü” cümlesiyle Logos’u katleden bombaların fitili ateşlenmiş oldu.
Peki, erdemi ve ahlakı, iyiyi ve doğruyu, bunların birer kurgu olduğunu bile bile, nasıl yeniden tanımlayacaktık? Peki ya varoluşumuzu, anlamsızlığını bile bile, nasıl yeniden anlamlandıracaktık? İşte yüzyıldır sorulan bu sorular; modern insanı, melankolik bir hüzne ve mutlak inançsızlığın paradoksuna mahkum ettiler.
Okumaya devam et

Siberfeminist Nihilizm

“Protezlerimiz oldukça sınırlarımız fluğlaşır. Protezlerimiz bizi daha yüksek bir tamamlanma düzlemine getirir. Protez siber vücut parçasıdır” Bu sözlerin sahibi olan Robert Rawdon Wilson 21.Yüzyıl, son model vücut ilavelerinin insan vücuduna çok boyutluluk anlamında “çeşitlilik”(multiplicity) kazandırdığını beyan ediyor.(Prosthetic Consciousness, 1995) Çok boyutluluk, insanların sınırlarından emin olamamayı getiriyor; başka bir deyişle artık kimliklerin nerede başlayıp nerede sonlandığı muğlak kalıyor. Böylece erkek dil ve söyleminin kodladığı kadın vücudunu kabul eden kadınlar ve erkekler siberalanın ve yüksek teknolojinin makine-insan melezi yaratımıyla tüm cinsiyetleri kapsayıp cinsiyetsizleşiyor.
Donna Haraway’in Siborg Manifestosuna (1991) göre, kol-bacak ilavelerinden kalp pillerine; estetik-cinsiyet ameliyatlarından klonlamaya kadar tekno-kültür, bize “doğal” olarak tanımladığımız her şeyi sorgulatıyor ve anlamsızlaştırıyor. “Medium mesajın kendisidir” sloganıyla Marshall Mcluhan’ın ifade ettiği gibi “çevre”yi yaratan-yeniden şekillendiren iletişim teknolojisi beraberinde yeni bir toplum oluşturuyor. İnternetin yaygınlaşmasıyla bilgisayarlarla simbiyoz yaşama geçen insan toplumu, etçil vücudundan kopuyor ve bu yeni toplumda cinsiyetler geçişsel; aynen protezler gibi çıkarılır ve takılır hale geliyor. Ne de olsa “doğallık” ve “gerçeklik” bir kurgudur.
Okumaya devam et

Yaşar Çabuklu ile Söyleşi

6 Aralık 2003’te Yaşar Çabuklu ile modernizmin ve postmodernizmin paradigmaları arasındaki farklar, küreselleşme ve kapitalist küreselleşme karşıtlığı, dünya çapında 60’lar ve 80’lerde gerçekleşen dönüşümler ve Türkiye’nin bu dönüşümler karşısındaki konumu, muhalefetin hala imkanlı olup olmadığı, bu bağlamda yeni muhalefetin kendini nasıl konumlandırabileceği ve son olarak da geleceğe dair umut ve umutsuzluk üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Şimdi birçok noktada yeni açılımlar sunan bu söyleşiyi aktarıyoruz…

Davetsiz Misafir: Yazılarınızda hep bir işin içinden çıkılmazlık hakim. Gitgide daha da sarpa sarıyor ama sonunda hep umut veren bir cümleyle kapanıyor. Bu benim hep dikkatimi çekti. Okuduğumuz bütün yazılarınızda az çok bu var.
İlerleyen zaman içerisinde kendi yazdığınız yazıları yadsıdığınız da oluyor. Bir zamanlar bir çıkış noktası olarak gördüğünüz şeylerin artık bir çıkış olmadığını ifade ettiğiniz yazılar var. Mesela son olarak okuduğum “Kötülüğün Sıradanlaşması” başlıklı denemenizde de bu vardı. Yazınızda da belirttiğiniz gibi bir zamanlar sistem tarafından kötü olarak varsayılan ve korkulan işçiler ve kadınlar gibi gruplar, bir süre sonra sisteme entegre oluyorlar. Keza, muhalif olan farklı etnik ve cinsel kimlikler de bir süre sonra sistemin bir parçası haline geliyorlar. Ama yine de yazının sonunda şöyle bir tanım yapıyorsunuz: Bu sefer de göçmenlerin, varoşlarda yaşayanların ve üçüncü dünya ülkelerinin halklarının sistem tarafından bir tehdit olarak görüldüklerini, kötü olarak tanımlandıklarını ve dolayısıyla değişim potansiyelini onların taşıdığını vurguluyor ve böylece yine bir çıkış önerisiyle ve bir umutla yazınızı sonlandırıyorsunuz.
Yaşar Çabuklu: Evet, onlar sistem tarafından kötü olarak adlandırılıyorlar, bir ötekilik söylemi yaratılıyor. Öteki kötülükle özdeşleştiriliyor. Moderlikte bu çok net zaten. Modernite hep ikili karşıtlıklara dayanıyor. Postmodernlikte de bu bir dönem yumuşuyor. Seksenlerde karşılıklı etkileşim, kültürel çeşitlilik ve ötekine saygı gibi temalar hakim. Daha sonra 90’larda, Avrupa’da göçmen karşıtı politikalar net bir şekilde başlıyor. 11 Eylül’den sonra bu çok daha net bir biçimde oluyor.
Okumaya devam et

"Matrix'in Mesajı Neydi?" Paneli

19 Kasım 2003 tarihinde, Matrix serisinin üçüncü filmin gösteriminin ardından, Matrix’i bir bütün olarak değerlendirmek amacıyla, Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde “Matrix’in Mesajı Ne?” başlıklı bir söyleşi düzenledik. Söyleşiye konuşmacı olarak felsefe bölümü hocalarından İlhan İnan, dergimiz yazarlarından Murat Güney, Sinema.Com sitesinden Enis Küçüktepepınar ve yayımcı Halil Gökhan katıldılar. Yüzden fazla izleyicinin ilgiyle takip ettiği ve yoğun biçimde katıldığı bu keyifli söyleşiyi aktarıyoruz…
Okumaya devam et

Küflenmiş Gerçekliğin Son Sahnesi: Matrix Devrimleri

Matrix serisinin ilk filmi 1999’da sinemalarda vizyona girdiğinden bu yana aradan dört yıl geçti. İkinci filmin gösterildiği ve üçüncü filme dair spekülasyonların özellikle son aylarda ayyuka çıktığı bu dört yıl içinde filmin evreni, hayranları ve eleştirmenlerinin ötesine taşarak daha önce hiç bilimkurguyla ilgilenmemiş sinema izleyicisinden günlük gazetelerin köşe yazarlarına, dini cemaatlerden felsefe topluluklarına değin yayılarak bir hayli genişledi. Böylece bugün, Matrix, sinema tarihinde çok az sayıda filme nasip olan, kült filmler kategorisinde tartışmasız sağlam bir yer edinmiş oldu. Peki neydi Matrix’i döneminin tüm diğer filmlerden ayırarak baş köşeye yerleştiren?
İlk bakışta Matrix filmlerinin içeriğinin ve gündeme getirdiği tartışmaların çok da yeni, çok da özgün olmadığı söylenebilir. Filmin beslendiği kaynakların başında gelen siberpunk akımı ve Japon anime filmleri henüz 80’lerin başında ortaya çıkmış; sanal gerçeklik ve yapay zeka temalarını merkezine alan son derece nitelikli ve derinlikli iki film, Blade Runner (1982 tarihli filmin “yönetmenin kurgusu” versiyonu 1992 yılında piyasaya sürülmüştü) ve Dark City (1998) ise 90’ların gündeminde yer etmişti. Ne var ki, gerek siberpunkın gerekse adı geçen bu filmlerin, kendi hayran kitleleri, geleneksel bilimkurgu takipçileri ve bir grup düşünür dışında yankı uyandırdığını söylemek güçtü.
Okumaya devam et

"Tıpta Ölümle Barışmak" -Tayfun Gönül ve Gediz Akdeniz-

Yazanlar: Tayfun Gönül – K. Gediz Akdeniz

Tıp etiğinde yeni bir paradigma arayışı
“KARMAŞIKLIK-ÖLÜMLE BARIŞMAK”

Aşağıda okuyacağınız metin, 09-16 Eylül 2003 Tarihlerinde Karaburun’da Yapılan 3. “Düzensiz Sistemler; Teori ve Uygulamalar” Sempozyumunda Sunulan “Tıp Etiğinde Yeni Bir Paradigma Arayışı” başlıklı bildirinin bir kısmıdır.

HER ÖLÜMDEN SONRA düzenlenmesi zorunlu olan ölüm raporlarında “ölüm nedeni” adlı bir bölüm vardır. Raporu imzalayan hekim bu bölümü, modern tıpça makbul bir hastalık ismi ya da hayati organlardan birinin yetmezliğini belirten bir ifadeyle doldurur. Bu bölüme örneğin “eceliyle öldü” yazılamaz!

Her ölüm somut bir nedene ve belirli bir hayati organın yetmezliğine dayanmalıdır. Eğer o neden önlenebilseydi kişi ölmeyecekti ! Bütün o tumturaklı tıbbi ifadelerin söylediği aslında şudur,
“ölüme karşı, o kişi özelinde şimdilik bir muharebe kaybedilmiştir, modern tıbbın ölümle savaşı ise hiçbir moral bozukluğuna yer olmadan devam etmektedir !”
Oysa halkın büyük çoğunluğu bütünüyle farklı ve doğru düşünür. Temelde iki tür ölüm vardır, “Eceliyle ölüm ve vakitsiz ölüm.” Ölüm nedeni ancak vakitsiz ölümlerde, o da sınırlı, bir anlam taşıyabilir. Çoğu zaman vakitsiz ölümlerde bile belirgin bir neden, tedbir alınsaydı ölümü engelleyecek bir neden bulunamaz ve “takdir-i ilahi” denerek, ölüm nedeni konusu, kapatılır. Aslında başka birçok kurum ve kişiden olduğu gibi tıp kurumundan da beklenen olabildiğince vakitsiz ölümlerin engellenmesidir.

İNSAN VÜCUDU, doğada görebildiğimiz sistemler arasında en karmaşık olan bir sistemdir. Genel işleyiş içinde sistemi işlemez kılabilecek hücre, doku ve hatta organ düzeyindeki aksaklıkları kompanse edecek son derece karmaşık yanıt verme mekanizmaları vardır. Eceliyle ölüm olarak adlandırdığımız durum, kompensasyon mekanizmalarının da işe yaramaması, sistemin bir bütün olarak iflası anlamına gelmektedir; bu durumda, ölüm nedeni ortadan kaldırılsaydı bile başka bir nedenden ölüm gerçekleşecekti.
Kuşkusuz arada zaman farkı vardır, modern tıp bu zamanın çok önemli olduğunu iddia etse de genel sağduyu pek bu kanıda değildir. Yoğun hastane bakımıyla ölümcül hastalar bir müddet daha yaşatılabilirler, ancak, son döneme gelmiş hastaların birçoğu evde ölmeyi tercih edecektir. Hasta yakınlarının tercihinin hastane olmasının nedeni o kişinin daha fazla yaşamasına verdikleri önem değil, vicdani olarak tanımlanan ölümü kendi yaşam alanlarından uzak tutma çabasıdır.
İlk itirazcılar, genetikteki son gelişmeleri kendine kanıt gösterip, insan hücresinin yüz elli yıl kadar yaşayabildiğinden dem vurup, insanın bugün genetik kodlanmasının çok altında ömür sürdürdüğünü ileri sürecektir. Ardından, insanın ortalama ömrünün antik çağda otuz yıl olduğunu, kırk yaşına gelmiş kişilerin yaşlı sayıldığını, ortalama ömrün yirminci yüzyıl başlarında elli yıl, 1950’lerde altmış yıl olduğunu söyleyip şu an yetmiş yaşın altındaki ölümlerin vakitsiz ölüm sayılabileceğini iddia edecekler ve şu sonuca varacaklardır, genetik potansiyelimiz yüz elli yıl olduğuna göre neden yüz yıl hatta daha fazla yaşamayalım. Daha cesur olanları, genetiğe de müdahalenin mümkün olduğunu belirtip “ölümsüzlük” hedefini gündemde tutacaklardır. Ve denecektir ki, modern tıp “eceliyle ölümün” üstüne gitmeseydi, yani kendini bir bütün olarak ölümle savaş mantığına göre dizayn etmeseydi bugün hala 30-40 yıl yaşıyor olacaktık.
Okumaya devam et