Hükümetten asgari ücretle ilgili çarpıcı saptırma…

Asgari ücretin düşük olduğu yönündeki eleştirileri yanıtlayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, “800 lira büyük para. Geçinilmez diye bir şey yok. Geçinirsiniz” diye konuştu. 5 Mart 2013'te Habertürk’te yayınlanan Balçiçek İlter’in “Söz Sende” programına konuk olan Faruk Çelik, 10 yıllık dönem içerisinde asgari ücretin yüzde 300′ün üzerinde arttığını söyledi.

İşte büyük ekonominin büyük bakanı, o yüzden büyük atıyor. Bir de 800 liralık asgari ücret dolar bazında 2002'den 2012'ye 3 katı artmış diye övünüyor.

Evet, 2002'den 2012'ye dolar kuru pek değişmedi (1.68'den 1.80'e %7 arttı) ama enflasyon %300 yani 3 katı arttı! Asgari ücret de son 10 yılda sadece resmi enflasyon oranında artmıştır. Yani asgari ücretlilerin reel alım güçleri en iyi ihtimalle değişmemiştir. Enflasyonun 3 katı arttığı bir yerde asgari ücretin de 3 katı artmış olmasıyla övünebilen bir ekonomi yönetimine sahip olmakla ne kadar gururlansak azdır.

Kaldı ki, asgari ücretteki bu artış resmi rakamın çok üzerindeki gerçek enflasyonun da altında kalmıştır. KESK'in verilerine göre son 10 sene içinde asgari ücret doğalgaz karşısında alım gücünü %12.7 düzeyinde kaybederken, odunda %7.9, kömürde %3.13 seviyesinde değer kaybetmiştir. Asgari ücretli elektrik ücreti karşısında alım gücünü %7, su karşısında %5.6 kayberken, tren ulaşımında da alım gücünü %12 oranında kaybetmiştir. Şehir hatları vapurlarında alım gücü kaybı %5.27, metroda %3.1 olmuştur.

Resmi enflasyon rakamını merak edenler TUIK'in kendi “enflasyon hesaplayıcısı”ndan 2002'deki 100tl bugün ne kadar olmuş kontrol edebilir: http://www3.tcmb.gov.tr/enflasyon/enflasyon_anayeni.php

Operasyon Argo: Oscar Yolunda Propaganda

Altyazı Dergisi’nin Aralık 2012 sayısında yayımlanmıştır.

Argo, İran Devrim’ini takip eden ilk aylarda İranlı öğrenciler tarafından işgal edilen Amerikan’ın Tahran büyükelçiliğinden işgal başladığı sırada kaçarak Kanada elçiliğine sığınan altı Amerikalı diplomatın bir CIA operasyonuyla İran’dan kaçırılmalarını konu alıyor. Uzun süre Kanada elçiliğinde mahsur kalan Amerikalı diplomatlar, bu Kanada-CIA ortak operasyonunda İran makamlarına çekimlerinin Tahran’da yapılacağı duyurulan Argo isimli sahte bir bilimkurgu filminin Kanadalı yapım ekibi olarak tanıtılıyor ve kendilerine sağlanan Kanada pasaportlarıyla İran’dan kaçmaya çalışıyor. O dönemde operasyonu yöneten CIA ajanı Tony Mendez’in kaleme aldığı kişisel anılarından yola çıkılarak senaryosu hazırlanan Argo, böylece üstü kapalı bir şekilde de olsa tarihi gerçekleri yansıttığı iddiasını taşıyor. Filmdeki temel sorun da işte tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Filmin “tarihi gerçekleri” yansıtma iddiası ile bu filmin hem yönetmenliğini hem de başrol oyunculuğunu üstlenen Ben Affleck’in olayları beyazperdeye yansıtırken kullandığı Amerikan merkezci şovenist ve oryantalist anlatı arasında derin bir çelişki ve tutarsızlık var.

Evet, Argo filmi “bu filmin gerçekte yaşanmış olaylara dayandığını” ima ederek ve bu iddiasını desteklemek için 1950’li yılların başında İran’daki demokrasi girişiminin CIA tarafından bastırılmasından 1979’daki İran Devrimi’ne kadar gelişen sürece dair önemli olaylar hakkında tarihsel bilgiler verip yer yer bu yaşananlara ait gerçek belgesel-arşiv televizyon görüntülerine başvurarak açılıyor. Aslında filmin daha en başında İran Devrimi’nin ve akabinde Amerika’ya yönelik büyük tepkinin yok yere olmadığının vurgulaması dikkat çekici. Filmin henüz ilk dakikalarında, 1951 yıllında İran’da demokrasiye geçiş çabaları sonucu büyük halk desteğiyle başa gelen ve ilk icraat olarak İran petrollerini millileştirip bölgedeki Amerikan ve İngiliz çıkarlarını tehdit eden dönemin başbakanı Musaddık’ın CIA’in örgütlediği bir darbeyle iki sene sonra nasıl görevden uzaklaştırıldığını ve bunun hemen ardından Amerikan desteğiyle başa geçirilen Şah’ın despot ve şımarık tavırlarının İran halkını nasıl canından bezdirdiğinin açıkça dile getirilmesi, Argo’nun “tarihsel gerçekleri” üstelik “eleştirel” bir biçimde yansıttığı yanılsamasını kuvvetlendiriyor. Bir Hollywood yapımından beklenmeyecek bu türden bir özeleştirinin ilk başta beni de şaşırttığını söyleyebilirim.

İran Devrimi’nin daha önce CIA tarafından düzenlenen siyasal komplolara karşı bir tepki olduğunu ima ederek başlayan Argo, böylece daha baştan “kaba bir CIA ve Amerika propagandası” filmi olmadığı, aksine yaşananları tarihsel ve siyasal yönleriyle çok boyutlu bir biçimde aktardığı imajını çiziyor. Yine filmin hemen başlangıcında, CIA yönetim kadrosunun İran’daki Kanada konsolosluğunda gizlenen Amerikalı diplomatların kurtarılması için onları kış ortasında “bisikletle Türkiye’ye kaçırma” planlarını tartıştıkları sahnede bu kez de CIA üst düzey yetkililerinin, önemli siyasal sonuçlar doğurabilecek operasyonlar planladıkları coğrafyalar hakkındaki tarihsel, kültürel ve toplumsal bilgilerden ne denli yoksun olduklarına dair bir özeleştiri göze çarpıyor. Ne var ki, tüm bu eleştirel görünüm, aslında Argo filminin ikiyüzlülüğünün bir parçası. Filmin henüz başında sözde gerçekçilik ve eleştirellik iddialarını pekiştiren ve adeta “eleştiri gerekiyorsa onu da biz zaten yaparız” diyen Argo, böylelikle bazı izleyicilerin böylesi bir konuyu işleyen Amerikan yapımı bir filmin gerçekçiliği ve tek yanlılığına dair şüphelerini ortadan kaldırıp eleştirel kalkanlarını indirmeyi başarıyor. Sonrası malum. Argo filminin tüm bu özeleştirel duruşu, CIA ajanı Tony Mendez’in (Ben Affleck) İran’a varması ile sona eriyor ve biraz gecikmeyle de olsa Hollywood klişeleriyle bezeli o bildik Amerika, emperyalizm ve CIA propagandası, yüksek bir tempoyla izleyiciye pompalanıyor.
Okumaya devam et

Okyanusta Bir Damla: Bulut Atlası (Cloud Atlas)

cloud-atlas-concept-artAltyazı Dergisi’nin Ekim2012 sayısında yayımlanmıştır.

Cloud Atlas farklı zaman dilimlerinde geçen altı farklı hikayeyi aynı kurguda birleştiren bir film. Film, İngiliz yazar David Mitchell’in aynı isimdeki bol ödüllü romanına bir hayli sadık kalınarak Wachowski kardeşler ve Tom Tykwer’ın işbirliğiyle sinemaya uyarlanmış. Yönetmenler Mitchell’ın edebi anlatı sınırlarını zorladığı bu romanını beyazperdeye aktarırken sinemasal anlatım biçimlerinin de sınırlarını zorluyor. Daha önce Matrix serisi (Wachowski Kardeşler) ve Koş Lola Koş (Tom Tykwer) gibi filmleriyle düşünsel sorgulamalara kapı aralayan, deneysel ve yenilikçi filmlere imza atan yönetmenler bir kez daha risk alıyor ve sinemasal anlamda anlatılması çok zor bir işin altına giriyor. Filmin, Toronto Film Festivali’ndeki ilk gösteriminin ardından sinemayı sadece düz bir “giriş, gelişme, sonuç” anlatısı olarak gören sanatsal ve siyasal anlamda muhafazakâr film eleştirmenlerince anlamlandırılamaması ve kötülenmesine şaşırmamak gerekir. Zira bu kışkırtıcı ve yaratıcı film, izleyicisinden izlerken dikkat ve üzerine düşünürken de emek bekliyor. Bağımsız bir yapım olan Cloud Atlas, Hollywood’un hazırlayıp sunduğu hapları sorgusuz sualsiz yutarak tatmin olmaya alışmış uyuşuk zihinler için yapılmamış şüphesiz. Kendilerini tekrarlamak yerine, popüler olmayı hedefleyen büyük bütçeli böylesi bir filmde yenilikçilikten ödün vermemeyi tercih eden filmin yönetmenlerini sadece bu cesur çabaları için dahi tebrik etmek lazım.

“Her şey birbirine bağlıdır”
Aslında Wachoswki kardeşler ve Tom Tykwer’e göre sinemasal anlamdaki bu sıradışı çabada yadırganacak bir şey yok; çünkü tıpkı filmin farklı hikâyeleri aynı kurgu içinde bütünleştirmesi gibi bizler de içine doğduğumuz bu dünyada geçmişe, anılara ve tarihe dair çeşitli anlatıları, şimdi, şu anda kuşatıldığımız farklı insanlara, olaylara, sorunlara dair farklı farklı hikâyeleri ve geleceğe dair sürekli değişen öngörülerimizi ve umutlarımızı her gün aynı zihin içinde evirip çeviriyor, geçmişi, şimdiyi ve geleceği her gün yeniden ve tekrar kurguluyoruz. İnsan hayatı, tek, doğrusal ve tutarlı bir anlatıdan ziyade anılar, gündelik hayat ve gelecek planlarına dair çoğul, karmaşık, birbiriyle çelişen ve çekişen birçok hikâyenin aynı anda aynı bedende ve zihinde yaşaması, değişmesi ve dönüşmesiyle şekilleniyor. İşte bu noktada tekçi ve doğrusal modernist varsayımların sıkı eleştirmeni ve 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman’a dair söyledikleri bir bir yankılanmaya başlıyor Cloud Atlas’ta: “Korku, inanç ve aşk, hayatımıza yön veren güçler. Bu güçler biz var olmadan çok önceden beri vardı ve biz yok olduktan çok sonra da var olmaya devam edecek…” Kısacası bizler, “geçmişte”, bizim var olmamızdan çok önce kuralları, dili, toplumsal ilişkileri belirlenmiş, “şimdiki zamanda” bir şekilde içine atıldığımız ve varlığımız sona erdikten sonra “gelecekte” de var olmaya devam edeceğini bildiğimiz bir dünyanın, bu karmaşık ilişkiler ağının içinde yaşıyoruz. Liberal modernistlerin varsaydığı anlamda zihnimiz, sınırsız özgür tercihlerle sıfırdan doldurulacak “tabula rasa” yani boş bir levhadan ibaret olmadı hiçbir zaman. “İçine atıldığım bu dünyada ben varım, yaşıyorum” önermesi, geçmişte, bizden önce kurulmuş bir dünyanın kurallarına, diline, adetlerine, geçmişte yaşamış ve bugün yaşamakta olan diğer insanlara ve canlılara, şimdi, şu anda eklemlenmeyi gerektirdi her zaman. Kısacası liberal modernistlerin varsaydığı anlamda bir mutlak “özgürlük” de bir “bağımsız birey” de aslında hiç var olmadı. Ama bu durum, katı yapısalcı düşünürlerin varsaydığının aksine hiçbir zaman irademizin olmadığı ve her şeyin bizden önce kurulmuş bir düzen tarafından mutlak olarak belirlendiği anlamına da gelmiyor. Bu noktada yine Cloud Atlas’a kulak verirsek “yaşamlarımız sadece bize ait değil, başkalarına bağlıyız… Geçmişte ve şu anda, işlediğimiz her suçta ve yaptığımız her iyilikte geleceğimizi yeniden kuruyoruz…”
Okumaya devam et

İran'ı Şiirlere Yazdım: Gergedan Mevsimi (Rhino Season)

rhino_seasonkAltyazı Dergisi’nin Ekim2012 sayısında yayımlanmıştır.

Sadegh Kamangar mahlaslı İranlı Kürt şairin hatıralarına dayanarak senaryosu yazılan Gergedan Mevsimi, İran Devrimi sonrasında 30 yıl boyunca hapiste tutulan ve yakınlarına öldüğü söylenen şair Sahel’in (Beyrouz Vossoughi) öyküsünü anlatıyor. Sahel, İran devrimi sonrasında kurulan İran İslam Rejimi tarafından eşi Mina (Monica Bellucci) ile beraber gözaltına alınıyor. Sahel, siyasi şiirler yazmak gerekçesiyle suçlanırken, kendisinden boşanmayı reddeden Mina işbirlikçi sayılarak kocasıyla aynı zamanda hapse atılıyor. Sahel ve Mina’nın hapis hayatları boyunca birbirleriyle görüşmesine ise yüzleri kapalı olmak şartıyla sadece bir kez izin veriliyor.
İslami rejim öncesi Mina’nın şoförlüğünü yapan Akbar (Yılmaz Erdoğan) karakteri ise İran’da kimlerin İslami totaliter rejime destek verdiğinin ve bu sistemden yararlandığının örneğini oluşturuyor. Mina’ya tutkun Akbar, Şah dönemi generallerinden birinin kızı olan Mina’dan aşkına cevap alamıyor. Bu tutkusu yüzünden horlanıyor ve generalin adamları tarafından dövülüyor. Akbar şoförlüğünü yaptığı Sahel ve Mina ile aynı arabanın içinde olacak kadar yakınken, toplumsal ve sınıfsal anlamda onlardan bir o kadar uzak. Velhasıl film, İran İslam Rejimi’nin kuruluş dinamiğini Akbar gibi Şah döneminde ezilmiş ve horlanmış kesimlerin üst sınıflardan intikamı olarak ele alıyor. Bu nedenle, bugün İran’da hayatın her alanına nüfuz eden totaliter sistemin İslamcılıktan değil, İslam’dan hiç değil ama dindarlık maskesi altında toplumdaki maddi-manevi süregelen eşitsizliklerden beslendiğini vurguluyor. Yeni İslami rejimde kendine yer bulan Akbar, iktidarı elinde tutanlardan biri olarak bu sefer Mina’ya sahip olabileceğini düşünüyor. 30 yıl sonra hapisten çıkan ama öldü bilinen Sahel ise, Mina’yı bulmak ümidiyle onun arkasından İstanbul’un yolunu tutuyor.
Okumaya devam et

1 Eylül’de Roboski'yi Yeniden Hatırla(t)mak…

“Hayatta kalma anı aynı zamanda iktidar anıdır. Ölümün karşısında duyulan dehşet, ölen bir başkası olunca tatmine dönüşmektedir”
[Elias Canetti]

1 Eylül Dünya Barış! Günü vesilesiyle Türkiye Barış Meclisi’nin Roboski’de gerçekleştirdiği anma etkinliğine Van’dan giden dört kişi olarak biz de dâhil olduk. Hem devletin o unutulmaz katliamının cereyan ettiği bölgeyi görmek hem de o unutulmaz acının yaşayan ortaklarını yakından tanımak isteğiyle o tekin görünmeyen! yollara düşünmeden düştük. Yolun dolambaçlı ve ıssız güzergâhı boyunca gördüğümüz her manzara nutkumuzun kesilmesine, bizi büyülemeye fazlasıyla yetti. Kısacası devletin yıllarca uyguladığı hiçbir güvenlik stratejisinin sonuç vermediği, Tanrı’nın bile hâkim olmasının mümkün görünmediği bir coğrafyadan geçiyorduk. Eruh – Şırnak arası yolda bizim arabamızdan başka hiçbir arabanın olmaması, çöken karanlık ve uçurumları yalayan yol, içimizdeki ürpertiyi daha da arttırmıştı. Eruh’un bir köyünde verdiğimiz molada oturan amcalarla biraz muhabbet edip Şırnak’ın girişinde askeri kontrol noktası olup olmadığını Kürtçe sorduğumuzda birlikte gülerek “askeriye değil de gerillanın yol kontrolü olabilir” cevapları karşısında “nerde bizde o şans” deyip yolumuza devam ettik. Şırnak’a varmadan önce yol kenarında bekleyen üç korucunun sırtlarını bize dönerek yüzlerini saklamayı tercih etmeleri ve arabayı durdurmamaları bizi en çok şaşırtan karelerden biriydi. Yıllardır devletle her türlü suç ortaklığı yapmaktan, kanlı paraları ceplerine indirmekten utanmayan bu para-militer güçlerin o akşam teşhir olmaktan çekinmelerine veya korkmalarına doğrusu bir anlam veremedik. Geceyi Şırnak’ta bir avukat arkadaşın evinde geçirdikten sonra sabahın erken saatlerinde Roboski’ye varmak üzere yola koyulduk.

Uludere yolunu izleyerek Roboski’ye vardık. Anmanın gerçekleşeceği mezarlığa geçmeden önce yolda arkadaşlarımız Vicdani Redci Halil Savda ve Eko-Anarşist Mirazla karşılaştık. Halil’in Roboski’den Ankara’ya kadar yürüyeceği barış yürüyüşünü bir sevgi yumağı oluşturarak kutladık. Birbirimize biraz takılıp ve bir hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra arkadaşlara sarılarak ayrıldık. En sonunda Roboski’de evin önünde bizi bekleyen Türkiye Barış Meclisi’nin farklı illerden gelen otuza yakın heyetiyle, katledilenlerin akrabalarıyla ve bazı gazeteci arkadaşlarla buluştuk. En aşina simalardan biri şüphesiz Radikal gazetesinden Pınar Öğünç’tü. Kaçak çay ve sigara eşliğinde Pınar’la ve Diyarbakır’dan gelen arkadaşlarla muhabbet ederken devlete ait bir makam arabasıyla gazeteci Ertuğrul Mavioğlu teşrif etti. O makam arabasının kime ait olduğunu, neden Mavioğlu’na tahsis edildiğini sormaya bir türlü fırsat bulamayınca içimizde cevapsız bir soru olarak kaldı. Daha sonra barış heyeti ve Roboski sakinleriyle birlikte mezarlığa geçtik. Mezarlıkta Barış Meclisi’nden farklı kişiler tarafından Kürtçe ve Türkçe basın açıklamaları yapıldı. Devletin malum katliamı hep birlikte kınandı. Konjonktürel ve sıkıcı politik analizlerden sonra sözü katledilenlerin akrabalarından biri aldı. Devletin kanlı tazminat parasını asla kabul etmeyeceklerini, ömürleri yettiği sürece bu davanın takipçisi olacaklarını ve olayın faillerinin ortaya çıkarılıp yargılanması için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını kararlılıkla vurguladı. Mezarlıkta dikkati çeken noktalardan biri katledilen 34 kişinin mezarından başka mezarın olmaması ve mezarların bu kadar kısa sürede çok düzgün bir yapıda inşa edilmiş olmalarıydı. Fotoğraflarla, sloganlarla, bayraklarla ve sarı kırmızı yeşil renklerle bezenmiş mezarlık tam anlamıyla politik bir parkı andırıyordu. Konuştuğumuz her kadın son derece güçlü bir politik jargonla ve örgütlü bir duruşla konuşuyordu. Ancak içimizi acıtan en önemli ayrıntı, kadınların ellerine aldıkları fotoğraflarla kameralara ve fotoğraf makinelerine koşturan ve sürekli poz veren bir role alıştırılmış olmalarıydı. Fotoğraf makinesi taşıyan her insana çocuklarının veya kardeşlerinin trajik hikâyesini turizm rehberlerinin tanıtım konuşmalarını andıran şekilde durmadan anlatmaları, medyanın her türlü acıyı estetikleştiren, her türlü mahremiyeti sömürgeleştiren o lanetli gücünün en çirkin semptomlarıydı. Ayrıca her kadının ağız birliği yapmışçasına çocuklarının ilk defa o gün kaçakçılık yapmak için yola çıktığını belirtmeleri ya kaçakçılık işinden utandıklarını gösteriyordu ya da medyanın kaçakçılığı kriminalize eden dilinden etkilenerek çocuklarının ne kadar masum olduğunu kanıtlama ihtiyacı duyuyorlardı. Oysa o geleceği belirsiz çocuklar zaten masumdu ve utanması gerek biri varsa o da yüzsüz ve pişkin Türk devletiydi. Üstelik köyde kaçakçılık yollarında mayına basarak ellerini, ayaklarını kaybeden yaşlı erkeklerin varlığı, kadınların anlattıklarının aksine bu işin kaç kuşak boyunca yapılan zorunlu bir yaşam kavgası olduğunun en somut fotoğrafıydı.
Okumaya devam et

Tayfun Gönül'ü Kaybettik…

Tayfun Gönül’ü kaybettik. Bu topraklarda vicdani red hareketini ve anarşizm düşüncesini ilk kez gündeme taşıyan, kimseye biat etmeyen kimseden de müdana beklemeyen, bildiği inandığı gibi yaşayan, ne güzel insandı Tayfun Gönül. Davetsiz Misafir’de de yayımladığımız Gediz Akdenizle beraber yazdığı bir yazısında “hayatı sevmekle bu dünyaya kazık kakmak isteği birbirinden tamamen farklıdır; hayatı gerçekten sevenler günü geldiğinde de gözlerini huzur içinde kapatırlar; hayatın medikalize edilmesine olduğu kadar ölümün hospitalize edilmesine de karşıyız; herkesin evinde dostları arasında ölme hakkı vardır” demişti. Öyle de öldü Tayfun, hastanelerden uzakta ve dostları arasında. Yine de sormadan edemiyor insan, neden iyiler hep daha az kalıyor bu dünyada?

Tayfun Gönül ve Gediz Akdeniz’in ilgili yazısı için bkz:
“Tıpta Ölümle Barışmak” -Tayfun Gönül ve Gediz Akdeniz-

Murray Bookchin’in “Özgürlük Mirası”

koylu_isyaninlarindan_fransiz_devrime_1“Bookchin’in anarşizmi, devrimci ateşini Bakunin’den, pratik önerilerini Kropotkin’den alır”
[Peter Marshall]

Murray Bookchin’in “Üçüncü Devrim” başlıklı dört ciltlik kitap dizisinin ilk cildi olan “Köylü İsyanlarından Fransız Devrimine” kitabı Sezgin Ata’nın özenli çevirisiyle Dipnot Yayınları tarafından basılarak okuyucularıyla buluştu. Serinin geriye kalan ciltlerinin telif hakları da aynı yayınevine ait olup hummalı bir çeviri çalışmasına devam edilmektedir. Murray Bookchin’in Türkiye’de son dönemde en çok okunan, Türkçe’ye çevrilen bütün kitaplarının baskıları tükenmiş; cezaevindeki Kürt siyasal kadrolarından akademiye, ekolojik hareketlerden kent aktivistlerine ve anarşist gruplara kadar uzanan politik yelpazenin farklı uçlarında yer alan özneler arasında en çok konuşulan ve tartışılan radikal düşünür olduğunu söylersek sanırım abartmış olmayız. Bu ilgide Kürt siyasal hareketinin şüphesiz önemli bir rolü vardır. Kürt siyasal hareketinin geliştirdiği “Demokratik Özerklik” projesinin Bookchin’in politik görüşlerinden önemli oranda besleniyor olması, Bookchin’e olan ilgiyi arttırdığı gibi, çağımızın sömürü ve tahakküm dünyasında hala güncel önemini koruyan tezlerinin yeniden keşfedilmesini ve tartışılmasını da beraberinde getirdi. “Köylü İsyanlarından Fransız Devrimine” kitabına önsöz yazan Bookchin’in en yakın yoldaşı Janet Biehl de Kürt Hareketi’nin Bookchin’e olan politik ilgisini selamlamaktadır. Bookchin’in görüşleri kısaca “ekolojik, adem-i merkeziyetçi, yüz yüze bir demokrasi aracılığıyla kendi kendini yöneten kentler”(1) inşa etmek olarak özetlenebilinir. Ulus-devlet modelinin otoriter ve dışlayıcı karakterini iyi gören Kürt hareketinin, Kürdistan’da konfederal bir özyönetim politikasını hedef olarak belirlemesinde Bookchin’in tezleri elbette önemli bir referans kaynağı olmuştur. Merkeziyetçiliğin, endüstriyel üretimin, cinsiyetçiliğin, hiyerarşinin ve temsili siyasetin sorgulanmasında Murray Bookchin’in fikirleri daha uzun süre birçok hareket için esin kaynağı ve modeli olma potansiyeline sahiptir. Bookchin’in siyaseti, sıradan insanlarla birlikte politika üretmeye davet çağrısıdır. Politikanın, öncü profesyonellere, partilere ve karizmatik liderlere devredilmesi halkın kendi geleceğini belirlemesine ipotek koymaktır. Onun tabiriyle, “sıradan insanlar zamanlarının büyük bir kısmını günlük geçim meşgalelerine ayırmak zorunda kaldıkları sürece, politik yaşam genellikle küçük bir azınlığın elinde olacaktır”.
Okumaya devam et

AKP’nin Ekonomi Masalları, Türkiye’nin Kronik İstihdam Sorunu, Gerileyen Eğitim Seviyesi ve Karanlık İnsan Hakları Sicili

(AKP T374rkiye'yi D374nyada Nereye Tasidi.xls)

Geçtiğimiz günlerde kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poors (S&P) Türkiye’nin kredi notunu pozitiften durağana düşürünce kıyamet koptu. Öyle ya, Türkiye ekonomisi mucizeler yaratıyordu. 2011’in dünyada Çin’den sonra en hızlı büyüyen 2. ekonomisi olan bir ülkenin kredini notunu düşürmek olsa olsa art niyetli bir komplo olabilirdi. AKP hükümetinin üyeleri de medar-ı iftiharları ekonomik mucizelerine toz kondurulmasından oldukça rahatsız olacaklar ki, S&P’ye söylemediklerini bırakmadılar. Başbakan Erdoğan’a göre S&P Türkiye’nin notunu “ideolojik nedenlerle ve ülkemizin başarılarını çekemediği için” indirdi. Şakşakçı basının köşe yazarları da bu “ideolojik nedenleri” çok geçmeden “haçlı zihniyeti” ile özdeşleştirdi. S&P batılı bir kuruluştu sonuçta.

Hâlbuki aynı yazarlar S&P Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Fransa’nın kredi notlarını düşürdüğünde “oh olsun” dememişler miydi? Peki ya, nüfusun çoğunluğunu Hristiyanların oluşturduğu ABD ve Fransa’nın notları da mı “haçlı zihniyetiyle” indirilmişti? Ya haçlılar kıskançlık ve çekememezlikten birbirlerine de düşmüşlerdi ya da bu işin içinde başka bir iş vardı.

S&P’nin ve diğer kredi derecelendirme kuruluşlarının büyük sermaye gruplarının ve özellikle finansal sermayenin zihniyetini ve çıkarını kolladığı, neoliberal kapitalizmin varsayımlarıyla hareket ettiği pek tabii söylenebilir. Ancak, S&P’nin haçlı zihniyetiyle hareket ettiğini söylemek olsa olsa AKP’nin çocuk kandırma hikâyelerinden bir başkası olabilir. Şüphesiz AKP hükümetinin ve yandaşlarının böylesi bir söylemi üretmelerindeki ana gerekçe Türkiye’nin dünyanın merkezinde olduğu, Amerikalı’nın, Avrupalı’nın, kredi derecelendirme kuruluşlarının yatıp kalkıp Türkiye’yle uğraştıkları sanrısını toplum nezdinde oluşturmaktır. Hâlbuki örneğin S&P 120 ülkede neoliberal saiklerle oluşturulmuş standart kriterlere göre finans sermayenin bekçiliğini yapan bir kuruluştur, Türkiye gibi Fransa’nın, İspanya’nın veya ABD’nin notları da haçlı değil neoliberal zihniyete göre şekillenmektedir.

Ortalama Ülke Türkiye
Kendisini dünyanın merkezinde sayma sanrısı aslında oldukça tehlikeli bir psikolojidir. Bu sanrının, ülke dışındaki herkese karşı paranoyaya varan aşırı bir şüphe ve düşmanlığı, ülke içinde de aşırı milliyetçilik ve muhafazakârlığı körüklediği aşikârdır. Hâlbuki çok kolaylıkla ulaşılabilecek istatistikî verilere bakılırsa Türkiye’nin 2011 sonu itibariye 74 milyonu aşan nüfusunun 7 milyarı aşan dünya nüfusunun tam olarak %1,07’sini temsil ettiği görülebilir. IMF’nin 2011 yılı sonu itibariyle Gayri Safi Yurt İçi Hâsıla’yı (GSYİH) temel alarak yaptığı ekonomik büyüklük sıralamasına göre de 778 milyar dolarlık GSYİH’i ile Türkiye 69,66 trilyon dolarlık dünya ekonomisinin tam olarak %1,11’ini temsil etmektedir. 2011 sonu itibariyle nüfusu ve ekonomik büyüklüğü dünyanın %1’ine denk gelen Türkiye’de kişi başına düşen gelir de dünya ortalaması olan 10.144 doların hemen üzerinde 10.522 dolardır. (İlgili raporlar için bakınız: IMF – Dünya Ülkeleri Kişi Başına Düşen Gelir Tablosu 2002-2011 ve IMF – Dünya Ülkeleri GSYİH Verileri 2002-2011)

En basit araştırmayla ulaşılabilecek bu veriler ışığında Türkiye’nin ekonomik açıdan dünyada ortalama bir ülke olduğu görülebilir. Bu da AKP hükümetinin Türkiye’nin 2002 yılından beri yaşadığı ekonomik gelişimi allayıp pullayan hikâyesiyle ters düşmektedir. Şimdi gelin, “ekonomi hep büyümek zorunda mıdır?”, “ekonomik büyümenin yoksullara faydası var mıdır?”, “gelir adil dağılmadıkça ekonomik gelişmenin bir anlamı var mıdır?” gibi mevcut AKP hükümetinin hiç mi hiç gündeme getirmediği soruları biz de daha sonra tartışmak üzere şimdilik erteleyelim ve Türkiye’nin ekonomik görünümünü AKP’nin, kapitalizmin ve onun kurumlarının diliyle ve kategorileriyle değerlendirelim. Bakalım neoliberal AKP hükümetinin ekonomik hedeflerini kendi silahlarıyla vurduğumuzda bu hedefleri tutturabiliyor muyuz?
Okumaya devam et