Synthesizerlar: Çağdaş Bestecinin Protezleri

“Günümüz bestecisi ölmeyi reddediyor”
Edgard Varese

“Bir parça ses alabilir, onu çalabilir, elimizde ufalanmasından endişe duymadan onunla oynayabiliriz. Bu basitçe sesin sonsuza kadar hatırlanacak bit’ler halinde depolanmasıyla ilgili.”
Paul Lansky

Flu
“İnsan” izole edilmiş bir varlığa karşılık olarak kullanılan ideal bir kavram. Kapalı bir bütünlükmüş gibi lanse edilse de, hukuk, eğitim vb. türlü sistemlerimiz insanın bu tür bir algısı üzerine inşa edilmiş olsa da (Şu bilgileri aklında tuttu. Bir eylem yaptı. Suç işledi: sorumluluk ona ait. Tüm bu sonuçların nedeni o = neden-sonuç zincirinde neden arayışının erken sonlandırılması) en basitinden onu alıp atmosferin dışına koyarsak veya belli bir sıcaklık aralığının dışına çıkarırsak, insan olma vasfını anında yitirecektir.
Bu şaşılacak/enteresan bir şey değil, sadece bilinçli olanların değil her türlü varlığın bir özelliği: sınırlarının kesin çizilememesi, varlığını diğer varlıklarla (çevresiyle) ilişkisi üzerinden/sayesinde sürdürmesi, bir şeyin o şey olma vasfının etkileşimlerine bağımlı olması… Tıpkı bir dağın olduğu yerde kalabilmesi için dünyanın çekim gücüne maruz kalması veya durduk yerde dağılıp gitmemesi için, parçaları, yani alt seviyedeki “bütünlük”leri, olan atomlar arasındaki bağlara ihtiyaç duyması gibi, insan da türlü fiziksel niceliklerin belli aralıklarında, belli maddesel/manevi çevrelerde varolabilen bir varlık, bunda gocunulacak bir şey yok.
Bence şaşırtıcı olan bizim nasıl olup da kendimizi çevresinden bağımsız bir kendi olarak algılayabiliyor olmamız. Bunun aralıksız propagandasına maruz kalmamızdan herhalde. Türlü kimlikler ve kimliğe dair muhabbetler, özne/nesne/yüklem ayrımı üzerine kurulu dil(bilgisi), çevre üzerinde mutlak bir kontrol/hakimiyet hissi, (kontrolden çekinmeme, kontrolün, en basitinden hareket ettirmenin doğal görülmesi), özel/cins isimler, irade üzerine çok düşünmemiş olma, alınan kararların ve yapılanların nedenleri hakkında kesinlik yanılsaması…
Oysa esas olan “flu”luktur. Kesin çizgi, ayırım yoktur. Netlik fotoğraflarda aranan yapay bir özelliktir. Hoca sınıfa baktığında sınırları belirlenmiş (üniforma ve altındaki deri), kendilerine ayrılan mekanlara (sıralar) konumlandırılmış, tek başlarına değerleri olan (not), birbirinden ayrı (matematikteki değişkenler terminolojisiyle birbirinden bağımsız ve böylece kontrol etmesi daha kolay) kişiler görmek ister. İçiçe geçmiş figürler, karışmış gazlar ve muğlaklık istemez. Psikoloji bir “ben”in oluşmasını esas hedef seçer. Onun yokluğu (veya çiftliği veya çokluğu veya diğerlerine geçişmişliği) olgunlaşamama, yetişkinliğe adım atamama, toplumsal hayata bir birey olarak katılamama demektir.
Özellikle organizasyonsal varlıklarda bu çevreye bağımlılık daha da yüksek. Bir miktar boyayı rastgele saçtığımızda, “saçılmış bir boya var”, demekten fazlasını yapamazken, aynı boya bir resim oluşturacak şekilde bir araya getirildiğinde bir eserin varlığından söz edebiliyoruz. Onun “resim” oluşunu, dolayısıyla bir resmin varolmasını da, onda bir desen algılayabilme yetisine sahip zihinlerin bulunduğu etrafı belirliyor.
Okumaya devam et

Paul Virlio ile Söyleşi: "Hız Kirliliği, Yeni Teknolojiler ve Savaşın Geleceği"

Mimari profesörlüğü, film eleştirmenliği, şehir planlamacılığı, ordu tarihçiliği, barış stratejistliği ve entelektüel provokatörlük yaptığı çeşitli çalışmaları boyunca Fransız yazar Paul Virilio bir yandan da bir düzineden fazla kitap üretti. Yazıları gündelik olgulardan (tren enkazları ya da şehir planlaması alanında yapılanlar) egzotiğe (hisse senetlerinin düşüşü ve ultramodern savaş makinesi) doğru eşi az bulunur bir alana yayılır. Hitler’in “Atlantik Duvarı” üzerine bir çalışma olan ilk kitabı Bunker Archeology'yi (Ambar Arkeolojisi) yazdığı günden beri Virilio, hızın siyaset üzerindeki etkilerinden (dromokratik devrim), savaş ile sinemanın eş zamanlı evrimine (algının lojistiği) kadar uzanan çalışmalarıyla, modern düşünce içindeki temel kalıpları ve mevcut disiplinleri çaprazlamasına kesen yapıtlar vermiştir. Yakıcı zekasını teknolojinin savaş, beden ve medya üzerindeki etkilerini incelemeye adamış olan düşünürle yapılmış bir söyleşiyi sunuyoruz aşağıda.

“Yazar” öldü mü?
Yazılı çalışma, ekranın davetkâr gücü tarafından tehdit ediliyor, özellikle de canlı ekran, canlı yayın tarafından. Ama imge tarafından değil – kitaplarda da her zaman imgeler oldu; mimaride her zaman imgeler oldu, freskler ve vitraylar gibi. Yazıyı tehdit eden, televizyondaki eşzamanlılık. Yazı hep ertelenmiş zamandadır – hep sonraya bırakılmış, geciktirilmiş. Eğer imge canlıysa, ertelenmiş zaman ve şimdiki zaman arasında bir çatışma olur ve bu yazıya ve yazara büyük bir tehdittir.

Bu yüzden mi film hakkında yazıyorsunuz?

Sinema kinematik kökenleri dolayısıyla benim inanılmaz ilgimi çekti. Benim bütün çalışmalarım dromotolojiktir zaten, yani hızbilimle ilgili. Metabolik hız, süvariliğin tarihi rolü ve insan vücudunun, sporcunun hızıyla uğraşınca, kaçınılmaz olarak teknolojik hızla da ilgilenmeye başladım. Şüphesiz, göreceli hızdan sonra (demiryolu, havayolu) mutlak hız vardı – elektromanyetik dalganın sınırlarına geçiş. Sinema, bu ikisinin arasındaki bir safha olarak ilgimi çekti – imgelerin harekete geçirilmesi. Gitgide ışık hızı sınırına daha çok yaklaşıyoruz. Bu çok önemli bir tarihsel olaydır.
Okumaya devam et

Tirad

– Konuş!
– Hissin kendisi maddeden bağımsızdır, kabul. Ne de olsa hissedilenin nerede meydana geldiğini söyleyemiyoruz. İşte “hissin meydana gelmesi” bile garip bir ifade oluyor. Hangi meydan? Ama ben bundan, özün algoritmada olduğunu iddia eden görüşü çıkaramıyorum. Hani, insanı insan yapan esas unsurların; ruhun, duyguların, düşüncelerin hep bu maddesel olmayan yapısını örnek gösterip bunların analojisi olarak algoritmayı ve onun uygulanmasını sağlayacak soyut dizge olan yazılımı seçen görüş; şu sıralar pek bir yaygın olan, çocuklarımıza aktardığımız görüş…

Sırf çok amaçlı işlemciler piyasaya egemen oldukları için yazılım ana mühendislik alanı haline geldi diye donanımın önemini görmezden gelemeyiz ki. Belki icatların daha uç noktalara çıkabilmeleri için bir uzmanlaşma alanı seçmek, dikkati yoğunlaştırmak için bakış açısını daraltmak gerekiyordu ama yeni kuralları ilan etmeden önce düşünce yapımızı kendi ellerimizle kısıtladığımızı unutmamalıyız. Bedensiz algoritma hissedemez, yaratamaz, ayrıca silikonla karbonun da tatları farklıdır.
Okumaya devam et

Güç Kimde Artık? Bilgisayar Oyunları ve Simülasyon

Tarih boyunca pek az insana, dünyanın kaderini belirleme gücü bahşedilmiştir. Şefler, komutanlar, savaşçılar, liderler…. Artık onlardan biri olabilirsin!
Empire Earth adlı bir strateji oyununun giriş demosundan

Büyük İskender, Yüksek Şatodaki Adam ve Civilization
Çocukluğumun en büyük kahramanı Büyük İskender’di. Adı üstünde büyük bir adam. Yaşı genç ama yaptıkları büyük. Güç ve iktidarın tarihteki sembolü. Bilinen dünyayı, tarih boyunca en kısa sürede ve en genç yaşta fethetmiş bir efsane. Yaşadığı dünyanın mutlak hakimi!…
O zamanlar İskender gibi olmanın hayallerini kurar, onunla kendimi özdeşleştirirdim. Bildiğim dünya bir hayli küçüktü ve onun hakimi olmayı dilerdim.
Aradan uzun yıllar geçti. Zihnimdeki düşünceler çetrefilli yollar katetti, önce iktidarın kaynağının, sonra olumsuz yanlarının, nihayet varlığının altını kurcalayıp sorgular oldu. Ama yine de bugün dönüp baktığımda hâlâ Büyük İskender’in bir çocukluk evresi kahramanı olarak çok da uygun düştüğüne inanıyorum. Çünkü aslında İskender de, hem bilinen dünyanın çok küçük olduğu hem de dünya hakkında bildiklerimizin çok az olduğu, tarihin çocukluk döneminin bir kahramanıydı. O çocukluk döneminden günümüze değin tarih anlayışı da uzun yıllar ve yollar katetti. İnsanlar önce imparatorların ve komutanların savaşlarını, sonra devletlerin ve diplomatlarının savaşlarını ve nihayet inşa edilmiş söylemlerin savaşlarını tarih diye okudu. Ve en sonunda, yarattığı onlarca İskenderiye şehrinde yetişen torunlarının torunlarının torunları, Büyük İskender’i beyazperde de yeniden yaratmayı, geçmişi bugüne taşımayı, tarihi şimdiyle aynılaştırmayı başardı. Kasım ayında Oliver Stone’un, Büyük İskender filminin gösterileceğini öğrenince, büyülü perdenin ardında onu göreceğim için gerçekten bir hayli heyecan duydum. Ama doğrusunu söylemek gerekirse İskender’le tanışıklığım aslında çok daha eskiye dayanıyor…
Ağabeylerimin ve ablalarımın, anneleri ve babaları tarafından “Fatih 21 yaşında İstanbul’u almış, siz ne yapıyorsunuz? Eşek kadar adam oldunuz şu halinize bakın, pinekleyip duruyorsunuz” serzenişlerine maruz kaldığı dönemlerde, daha küçücük yaşımda, önümde ‘Dünyayı Değiştiren Bin Büyük Adam ve Bin Büyük Olay’ isimli kitaplar açık olduğu halde, kâh İskenderle Gordion düğümünü çözüp Asya’nın kapılarını araladım, kâh Cengiz Han’ın atlılarıyla Çin’i fethettim. Bırakın İstanbul’u, dünyanın tamamını onlarca kez verip verip aldım. Ne o inanmadınız mı? İster inanın ister inanmayın bu bir gerçek. Odamda, tek başıma, bilgisayarın karşısında, birbirini kovalayan dakikalar hatta saatler boyuca, dünyanın, dünyamın hakimi oldum.. Evet, bu yazıyı okuyan birçoklarının anımsayacağı ‘Civilization’ (Uygarlık) adlı şu meşhur bilgisayar oyunundan söz ediyorum. Kim hatırlamaz ki, 90’lı yılların başında, Türkiye’de bilgisayarın evlere yeni yeni girmeye başladığı dönemlerde, bugün yirmili yaşlarda olanların o zamanlar onlu yaşlarda olduğu ve büyük ihtimalle ilk kez bilgisayara ellerinin değdiği yıllarda, başından kalkamadığı dünya tarihi ve savaşları simülasyonunu. Civilization çıkar çıkmaz bir kült olmuştu. Üzerine çok yazıldı çizildi. Hatta benim yayımlanan ilk yazım da İstanbul Erkek Lisesi’nin okul dergisi Çığlık’taki bilgisayar köşesinde, herhalde o zaman yaşamımda en çok yer kaplayan şey olduğundan, Civilization oyununun kuralları ve özellikleri üzerine bir makaleydi.
Okumaya devam et

Unabomber'dan Mektup Var!

Dünya Özgürlük Mahkumları Destek Ağı ve Veganarşi fanzin’in halen Amerika’da hapishanede bulunan ve FBI tarafından Unabomber olarak adlandırılan Theodor Kaczynski ile elektronik posta aracılığıyla yaptığı röportajı yayınlıyoruz.

12 Ağustos 2003
Sevgili Ted,
Türkiye’den kendi adıma ve seni destekleyen herkes adına merhaba! Uzun zamandır seninle yazışmak aklımdaydı, çünkü tekno-endüstriyel topluma ve uygarlığa karşı başlatmış olduğun mücadelenin onurlu bir mücadele olduğuna inanıyordum. Tekno-endüstriyel toplumun değerlerinin ve uygulamalarının gezegene ve içinde yaşayan bütün yaratıklara karşı verdiği muazzam boyutlardaki savaş her geçen gün büyümekte ve iliklerimize kadar işlemekte. Bu durum sisteme karşı eski köhnemiş hareketleri tarihin çöplüğüne atıp yeni ve topyekün yıkıcı-devrimci bir hareketin zorunluluğunu bize hissettirmektedir. Senin de bu topyekün yıkıcı-devrimci hareketin aktif bir parçası olduğunu düşündüğümden, iletişimin ve dayanışmanın önemli olduğuna inanıyorum.
Kendi yaşadığım topraklar uygarlığın ilk ortaya çıktığı topraklar olmasıyla beraber toplumun geneli, içinde bulunduğum hareket ve toplumsal ilişkilerle birlikte tekno-endüstriyel sistemin değerleri tarafından neredeyse kör edilmiş olduğundan bu rahatsızlığımı paylaşacak insanlardan biri olduğunu düşünüyorum. Uygarlık ve tekno-endüstriyel sistem karşıtı söylemin, literatürün ve hareketin bütün gezegene yayılması gerektiğine inanıyorum.
Bu anlamda Türkiye’deki uygarlıktan ve tekno-endüstriyel sistemden rahatsız veya karşı olan ve seni destekleyen insanlara ne gibi mesajlar verebileceğini öğrenmek ve bazı önemli konulardaki düşüncelerini almak amacıyla bu röportajı yapmaya karar verdim. Böylelikle senin fikirlerini Türkiye’de net bir biçimde öğrenmek isteyenlere de yardımcı olabilirsin…
Neyse mektubu uzatmadan, Veganarşi Fanzin ve Dünya Özgürlük Mahkumları Destek Ağı adı altında hazırladığım sorulara cevap vermeni bekliyorum…
Kara/Yeşil selamlar ve sevgiler…

4 Ekim 2003
Sevgili VegAn,
12 Ağustos tarihli mektubuna çok geç cevap verdiğim için üzgünüm. Fakat genelde mektuplara cevap vermekle bayağı bir meşgulüm ve senin mektubun aceleyle cevap verilemeyecek bir mektuptu, çünkü bazı soruların uzun, karmaşık ve dikkatlice üzerinde düşünülmesi gereken cevapları gerektiriyordu.
Aynı nedenden dolayı, bütün sorularına cevap vermek bana aşırı derecede zamana mal olurdu. Yani sorularının bazılarına -en önemli görünen ve kolaylıkla ve kısaca cevaplanabilen- cevap vereceğim.

Soru 2- Nerede ve ne zaman doğdun?
Cevap 2- Şikago-Illinois (Amerika’da) 22 Mayıs 1942’de doğdum.

Soru 3- Hangi okullardan mezun oldun?
Cevap 3- Illinois’teki Evergreen Park’ta ilk okulu ve liseyi bitirdim. Harvard Üniversitesi’nden bir diploma ve Michigan Üniversitesi’nden matematik bölümünden doktora ve mastır diploması aldım.

Soru 4- Ne işi yapıyordun?
Cevap 4- Michigan Üniversitesinden doktora diplomasını aldıktan sonra, Kaliforniya Üniversitesi’nde 2 yıllığına bir matematik profesörünün asistanı oldum.

Soru 5- Evli miydin, çocuğun falan var mıydı?
Cevap 5- Hiç evlenmedim ve çocuğum yok.

Soru 6,7,8,9- Sanırım matematikçiydin ve daha önce şimdiki gibi düşüncelerin yoktu. Düşüncelerinde değişikliğe yol açan ne oldu? Sorunun kaynağının uygarlık olduğunu ne zaman düşünmeye başladın? Uygarlığı neden reddettiğini anlatır mısın bize? Ormanda yaşamaya ve eyleme geçmeye ne zaman/nasıl karar verdin?

Cevap 6,7,8,9- Bu sorulara tam ve bütün olarak vereceğim. Aksi halde cevaplar aşırı derecede uzun ve karmaşık olurdu:
Modernliği ve uygarlığı reddetme sürecim 11 yaşımdayken başladı. 11 yaşımdayken içinde Neandertal insanın kalıntılarına bakılarak yaşamının anlamaya çalışılmasına dair spekülatif yorumlar bulunan bir kitabı okuduktan sonra ilkel yaşam biçimine karşı ilgi duymaya başladım. Sonraki yıllarda, 16 yaşında Harvard Üniversitesi’ne girdiğimde, uygarlıktan kaçmayı ve bazı vahşi yerlere gitmeyi hayal ederdim. Aynı dönemlerde, endüstriyel toplumdaki insanların, içinde yaşadıkları koşulları kontrol eden büyük organizasyonların insafına kaldığının ve özgürlükten yoksun olduklarının, bir makine çarkının sadece bir dişlisi konumuna getirildiklerinin gitgide daha çok farkına vardım ve modern yaşam karşısında hoşnutsuzluğum büyüdü.
Okumaya devam et

Siberfeminist Nihilizm

“Protezlerimiz oldukça sınırlarımız fluğlaşır. Protezlerimiz bizi daha yüksek bir tamamlanma düzlemine getirir. Protez siber vücut parçasıdır” Bu sözlerin sahibi olan Robert Rawdon Wilson 21.Yüzyıl, son model vücut ilavelerinin insan vücuduna çok boyutluluk anlamında “çeşitlilik”(multiplicity) kazandırdığını beyan ediyor.(Prosthetic Consciousness, 1995) Çok boyutluluk, insanların sınırlarından emin olamamayı getiriyor; başka bir deyişle artık kimliklerin nerede başlayıp nerede sonlandığı muğlak kalıyor. Böylece erkek dil ve söyleminin kodladığı kadın vücudunu kabul eden kadınlar ve erkekler siberalanın ve yüksek teknolojinin makine-insan melezi yaratımıyla tüm cinsiyetleri kapsayıp cinsiyetsizleşiyor.
Donna Haraway’in Siborg Manifestosuna (1991) göre, kol-bacak ilavelerinden kalp pillerine; estetik-cinsiyet ameliyatlarından klonlamaya kadar tekno-kültür, bize “doğal” olarak tanımladığımız her şeyi sorgulatıyor ve anlamsızlaştırıyor. “Medium mesajın kendisidir” sloganıyla Marshall Mcluhan’ın ifade ettiği gibi “çevre”yi yaratan-yeniden şekillendiren iletişim teknolojisi beraberinde yeni bir toplum oluşturuyor. İnternetin yaygınlaşmasıyla bilgisayarlarla simbiyoz yaşama geçen insan toplumu, etçil vücudundan kopuyor ve bu yeni toplumda cinsiyetler geçişsel; aynen protezler gibi çıkarılır ve takılır hale geliyor. Ne de olsa “doğallık” ve “gerçeklik” bir kurgudur.
Okumaya devam et

"Tıpta Ölümle Barışmak" -Tayfun Gönül ve Gediz Akdeniz-

Yazanlar: Tayfun Gönül – K. Gediz Akdeniz

Tıp etiğinde yeni bir paradigma arayışı
“KARMAŞIKLIK-ÖLÜMLE BARIŞMAK”

Aşağıda okuyacağınız metin, 09-16 Eylül 2003 Tarihlerinde Karaburun’da Yapılan 3. “Düzensiz Sistemler; Teori ve Uygulamalar” Sempozyumunda Sunulan “Tıp Etiğinde Yeni Bir Paradigma Arayışı” başlıklı bildirinin bir kısmıdır.

HER ÖLÜMDEN SONRA düzenlenmesi zorunlu olan ölüm raporlarında “ölüm nedeni” adlı bir bölüm vardır. Raporu imzalayan hekim bu bölümü, modern tıpça makbul bir hastalık ismi ya da hayati organlardan birinin yetmezliğini belirten bir ifadeyle doldurur. Bu bölüme örneğin “eceliyle öldü” yazılamaz!

Her ölüm somut bir nedene ve belirli bir hayati organın yetmezliğine dayanmalıdır. Eğer o neden önlenebilseydi kişi ölmeyecekti ! Bütün o tumturaklı tıbbi ifadelerin söylediği aslında şudur,
“ölüme karşı, o kişi özelinde şimdilik bir muharebe kaybedilmiştir, modern tıbbın ölümle savaşı ise hiçbir moral bozukluğuna yer olmadan devam etmektedir !”
Oysa halkın büyük çoğunluğu bütünüyle farklı ve doğru düşünür. Temelde iki tür ölüm vardır, “Eceliyle ölüm ve vakitsiz ölüm.” Ölüm nedeni ancak vakitsiz ölümlerde, o da sınırlı, bir anlam taşıyabilir. Çoğu zaman vakitsiz ölümlerde bile belirgin bir neden, tedbir alınsaydı ölümü engelleyecek bir neden bulunamaz ve “takdir-i ilahi” denerek, ölüm nedeni konusu, kapatılır. Aslında başka birçok kurum ve kişiden olduğu gibi tıp kurumundan da beklenen olabildiğince vakitsiz ölümlerin engellenmesidir.

İNSAN VÜCUDU, doğada görebildiğimiz sistemler arasında en karmaşık olan bir sistemdir. Genel işleyiş içinde sistemi işlemez kılabilecek hücre, doku ve hatta organ düzeyindeki aksaklıkları kompanse edecek son derece karmaşık yanıt verme mekanizmaları vardır. Eceliyle ölüm olarak adlandırdığımız durum, kompensasyon mekanizmalarının da işe yaramaması, sistemin bir bütün olarak iflası anlamına gelmektedir; bu durumda, ölüm nedeni ortadan kaldırılsaydı bile başka bir nedenden ölüm gerçekleşecekti.
Kuşkusuz arada zaman farkı vardır, modern tıp bu zamanın çok önemli olduğunu iddia etse de genel sağduyu pek bu kanıda değildir. Yoğun hastane bakımıyla ölümcül hastalar bir müddet daha yaşatılabilirler, ancak, son döneme gelmiş hastaların birçoğu evde ölmeyi tercih edecektir. Hasta yakınlarının tercihinin hastane olmasının nedeni o kişinin daha fazla yaşamasına verdikleri önem değil, vicdani olarak tanımlanan ölümü kendi yaşam alanlarından uzak tutma çabasıdır.
İlk itirazcılar, genetikteki son gelişmeleri kendine kanıt gösterip, insan hücresinin yüz elli yıl kadar yaşayabildiğinden dem vurup, insanın bugün genetik kodlanmasının çok altında ömür sürdürdüğünü ileri sürecektir. Ardından, insanın ortalama ömrünün antik çağda otuz yıl olduğunu, kırk yaşına gelmiş kişilerin yaşlı sayıldığını, ortalama ömrün yirminci yüzyıl başlarında elli yıl, 1950’lerde altmış yıl olduğunu söyleyip şu an yetmiş yaşın altındaki ölümlerin vakitsiz ölüm sayılabileceğini iddia edecekler ve şu sonuca varacaklardır, genetik potansiyelimiz yüz elli yıl olduğuna göre neden yüz yıl hatta daha fazla yaşamayalım. Daha cesur olanları, genetiğe de müdahalenin mümkün olduğunu belirtip “ölümsüzlük” hedefini gündemde tutacaklardır. Ve denecektir ki, modern tıp “eceliyle ölümün” üstüne gitmeseydi, yani kendini bir bütün olarak ölümle savaş mantığına göre dizayn etmeseydi bugün hala 30-40 yıl yaşıyor olacaktık.
Okumaya devam et

Unuttum

Santraldeki ayini yine kaçırmıştı. Bu saçmalıklara inanmıyordu gerçi ama inançsızlığının göze batmasını istemediğinden törenlere katılıyordu. Annesi başlarına tüm sorunların onun gibiler yüzünden geldiğini söylüyordu, o ise böyle giderse iki kuşak sonra santrale kurban vermeye başlayacaklarını düşündü. Işığın onları en son terk edişini hatırladı. Çaresizlik içinde çırpınan kalabalıklar, ışık bir gün daha geri dönmeseydi herhalde cadı avına başlayacaktı.
Beklemekten sıkıldı, uzun dört teker nerede kaldı? Olası senaryolar kafasında sıralandı: Ruhunu kaybetmişti, burnundan siyah dumanlar çıkartmaktaydı. Giden-bilen’in de iradesini aşan bu durum karşısında, taşınanlar aralarındaki uğursuzun kim olduğunu arıyorlardı. Ya da giden-bilen’in başına bir şey gelmişti. Belki sağlık-bilenlerinin derslerini çalışırken kullanacakları bir oyuncak olmuştu, belki de çoktan onlar tarafından parçalarına ayrılmıştı… Ne olursa olsun, bu dünyada bir uzun teker daha kullanılmaz hale gelmişti.
Sonunda araç gelince neredeyse şaşırdı, hani gelmese ayine gidememesinin bir bahanesi olacaktı. Giden-bilene biniş selamı verdikten sonra, pencere kenarında tek kişilik bir yere oturdu ve böyle bir çağda dünyaya gelmesinin neye işaret olabileceğini düşünerek geçmişten gelen gizlerle dolu dünyasını seyre daldı.
Okumaya devam et