Türkiye’nin Hızla Büyüyen Ekonomisi, Çalışanların Hızla Eriyen Bedenleri, Hızla Artan İş Cinayetleri ve Erdoğan’ın Hızını Alamayan Üç Çocuk Çağrısı

Gün geçmiyor ki,haberlerde Türkiye ekonomisinin ne kadar hızla büyüdüğü, artık ne kadar güvenilir ve sağlam temeller üzerine oturduğu, yabancı yatırımcılar için bir cazibe merkezi haline geldiği, Avrupa’nın en dinamik ve gelecek vaad eden piyasası olduğuna dair yeni bir söylemle karşılaşmayalım. Türkiye’nin dünyanın en büyük 16. ekonomisi olması AKP hükümetinin en başta gelen övünç vesilesi. Öyle ya AKP’li birçok siyasetçinin dile getirdiği gibi artık bizim Avrupa’ya değil Avrupa’nın bize ihtiyacı var. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de bir demeciyle bu tartışmaya son noktayı koyuyor: “Avrupa’da tek rakibimiz Almanya!”

Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere tüm AKP’liler ne kadar övünseler azdır. Zira Türkiye’yi AKP’nin iktidarda olduğu süre boyunca sadece ekonomik büyüklük sıralamasında dünya 16.lığına yükseltmekle kalmadılar üç tane de Avrupa birinciliği kaptılar. Evet 2010 yılına dair açıklanan son rakamlara göre Türkiye üç alanda Avrupa birincisi. Bu alanlar sırasıyla gelir dağılımı dengesizliği, işçi ölümleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mahkûm olunan dava sayısı. Şimdi Türkiye’deki ekonomik büyümenin Türkiye halklarına ödetilen ağır bedeline dair bu karanlık tabloya biraz daha yakından bakalım.

Türkiye gelir dağılımı dengesizliğinde Avrupa birincisi. Bu birinciliği Moskova ve Londra ile beraber “Avrupa’da en çok dolar milyarderini barındıran” üç şehirden biri olan İstanbul’a sahip olmakla taçlandıran Türkiye’de 2010 itibariyle 28 dolar milyarderi bulunuyor. Hepsi de İstanbul’da ikamet eden bu 28 kişiden ibaret dolar milyarderlerinin gelirinin toplam gayri safi milli hasılaya oranı ise %7.5 civarında. Türkiye’nin en zengin ilk 100 kişisinin toplam gelirden aldığı pay ise %15’i buluyor. Kişi başına düşen ortalama gelir sıralamasında oldukça gerilerde yer alan Türkiye’nin bu sıralamada oldukça üst sıralarda yer alan Fransa, Japonya, Hollanda, İsviçre gibi zengin ülkelerden daha çok dolar milyarderi çıkarmasıyla övünen AKP’liler olabilir. Öte yandan TUİK’in gerçek rakamların oldukça altında açıklanan verilerine göre bugün Türkiye’de 13 milyon kişi yani nüfusun %18’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bu en yoksul 13 milyon kişinin toplam geliri en zengin 28 kişinin toplam gelirinin yarısı dahi etmiyor. Tüm bu rakamlar Türkiye’yi dünyada 16. sıraya taşıyan ekonomik büyümenin iddia edildiğinin aksine yoksulluğu gidermediğini net bir biçimde ortaya koyuyor. Çalışanlar ise tamamen kendi emekleri sayesinde gerçekleşen bu ekonomik büyümenin kazancından hak ettikleri payın çok ama çok azına razı olmaya zorlanıyor. Evet, birçok kişinin farkında olduğu ve dile de getirdiği gibi ortada ne kişi başına düşen dolarlar var ne de dengeli dağılan ortalama bir gelir söz konusu.

Türkiye’nin Avrupa’da birinciliği kimseye kaptırmadığı bir diğer alan ise can güvenliğini hiçe sayan çalışma koşulları karşısında adına kaza denemeyecek iş cinayetleri. Türkiye’de sadece resmi rakamlara göre her sene iş cinayetlerinde 1.500’e yakın işçi hayatını kaybediyor. En çok iş cinayetinin yaşandığı madencilik faaliyetlerinde 2010 yılında Türkiye’de 105 maden işçisi hayatını kaybetti, 61 maden işçisi de ağır yaralandı. Sadece bu resmi rakamlar bile Türkiye’nin madenlerde yaşanan iş cinayetlerinde Avrupa birincisi ve dünya üçüncüsü olduğunu gösteriyor. Bilindiği gibi yalnızca Tuzla tersaneler bölgesinde son sekiz yılda 142 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Uluslararası çalışma örgütü ILO tıpkı Tuzla’da olduğu gibi madenlerde ve inşaatlarda çalışırken ölenlerin sayısının da resmi verilerin çok üzerinde olduğunu tahmin ediyor. Yaralananların, ömürlerinin geri kalanını kalıcı bir sakatlıkla sürdürmek zorunda olanların veya ilerleyen yıllarda çalıştıkları ağır kimyasal maddelerin uzun vadeli etkileri sonucu kanser ve bilumum akciğer hastalıkları ile boğuşmak zorunda kalacakların sayısı ise bilinmiyor. Tek bilinen bu süreçte yaralanan, sakat kalan ve iş gücü olma özelliğini yitirdiği için aramızda sessiz sedasız çürümeye terk edilenlerin sayısının ölenlerden kat be kat daha fazla olduğu.

Türkiye’nin 2010 yılında birinci olarak anıldığı bir diğer konu başlığı da insan haklarının karanlık sicili. AKP hükümetinin tüm sözde demokrasi ve demokratikleşme hikâyelerine karşın Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mahkûm olduğu davaların sayısı her geçen gün arttı. 2010 yılında Türkiye AİHM’de görülen 278 davada mahkûm olarak bu konuda bugüne kadar birinciliği kimseye kaptırmayan Rusya’yı ilk defa geçip birinci oldu. AKP’nin iktidarda olduğu yıllar boyunca başta devletin şiddeti karşısında haklarını arayan Kürtler olmak üzere, işkenceye maruz kalanların ve hükümeti eleştiren siyasi görüşleri dolayısıyla baskı görenlerin açtıkları davaların sayısı her geçen yıl biraz daha arttı. Bilindiği gibi AİHM’de davalar ancak bir ülke içindeki iç hukuk yollarının tamamen tükendiği kanıtlanabilirse kabul ediliyor. Dolayısıyla AİHM’de Türkiye aleyhine açılan davaların çokluğu Türkiye’deki siyaset, hukuk ve adalet kurumlarının insanların haklarını aramalarına dahi imkân vermediğini gösteriyor. Hükümetin Türkiye’nin demokratikleştiğine dair söyleminin sadece bir masaldan ibaret olduğu tüm çıplaklığıyla ortada duruyor.

Evet, şu halde Türkiye’nin ekonomik büyümesinin bedeli ağır. Türkiye’nin bu şekilde ekonomik büyümesini sürdürmesi, gelir dağılımının her geçen gün biraz daha bozulması, nüfusun büyük bir kesiminin yoksullaşması, çalışanların omuzlarındaki yükün her geçen gün biraz daha artması, işçilerin can güvenliklerinin yok sayılması ve tüm bu koşulları eleştiren ve karşı çıkanların da hükümetin ve yargı organlarının baskısıyla susturulması ve bastırılması pahasına sağlanıyor.

İşte tüm bu koşullar altında ekonomik “gelişmesini” sürdüren Türkiye’nin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ise her fırsatta yeni evli çiftlerden üç çocuk beklediğini dile getiriyor. Her ailenin ortalama iki çocuğu olsa sabit kalacak nüfusun üzerine bir ilave ekliyor. Peki, nüfus artışının artık hiç de arzulanan bir şey olmadığı bir çağda Erdoğan neden ısrarla bu üçüncü çocuğu istiyor? Doğacak üçüncü çocuğumuzdan ne istiyor, ondan ne bekliyor?
Okumaya devam et

Kitabımız "Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek" Dünya Kütüphanelerinde

iktidari yeniden dusunmek.inddYayımlanmasının üzerinden geçen yaklaşık bir buçuk yıl içerisinde kitabımız “Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek” hem Türkiye hem de dünyadaki birçok önde gelen kütüphanenin ilgisini çekerek arşivlerine dahil edildi.

Kitabımızın yer aldığı üniversite kütüphaneleri arasında Harvard, Columbia, Princeton, Stanford, Chicago, Utah, Arizona ve York Üniversitesi bulunuyor.

Türkiye’de ise kitabımıza Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphanesi ile Boğaziçi, ODTÜ, Sabancı, Koç, Harran, Gazi ve Süleyman Demirel Üniversitesi kütüphanelerinden erişmek mümkün.

İçindekiler
– “Türkiye’de İktidar ve Gerçeklik” / Meltem Ahıska
– “Arşiv Korkusu ve Karakaplı Nizami Bey: Türkiye’de Tarih, Hafıza ve İktidar” / Meltem Ahıska
– “Avrupa’nın Cinsiyeti: Uysal Bakire, Yutucu Dişi, Fetihçi Oğul” / Nurdan Gürbilek
– “Bir İstanbul Adliyesinde Davranış Kalıpları, Anlamlandırma Biçimleri ve Eşitsizlik” / Dicle Koğacıoğlu
– “Türkiye’de Gençlik, Nüfus ve İktidar” / Ferhunde Özbay
– “Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşları: Modernite, Milliyetçilik ve Neo-Liberalizm Kıskacında ‘Gönüllülük’” / Yasemin İpek Can
– “İktidarın Farklı Yüzleri ve Alevi Kimliğinin Dönüşümü” / Özlem Göner
– “Kürt Sorununu ‘İdare’ Etmek” / Fırat Bozçalı
– “Yeni Bir Hegemonik Savaş Alanı: TRT6” / T. Balca Arda
– “Orduya Annelik Yapmak: Türkiye’de Şehit Anneleri” / Esra Gedik
– “AKP ve Türkiye’de ‘Yeni’ İktidar” / K. Murat Güney

Qijika Reş Dergisi Yayın Hayatına Başladı

qijika_res_kapakBu coğrafyada anti-otoriter, heterodoks bir özgürlük politikasının patikası olmayı amaçlayan Qijika Reş Dergisi yayın hayatına başladı. Derginin duyuru yazısı şöyle:

Sınırsız ve sonsuz mavi semalarda yoldaşlık bulutuna tutunmuş, özgürlüğe kanat çırpan Qijika Reş kafilesinden herkese merhaba.

Qijika Reş dergisini doğuran en keskin sancı ertelenmiş bir randevunun durmadan yankılanan özgürlük çağrısına icabet etmekti. Qijika Reş dergisi, düşü kurulmuş, duyurusu yapılmış ancak gerek tem…bellik uykusunun tatlı cazibesi gerekse etrafımızda yaratamadığımız kolektif enerji yoksunluğu dolaysıyla gecikerek vücut bulmuş bir projedir. Kusursuz ve verimli bir toplum bahçesi yaratmaya çalışan modern iktidarın siyaset dünyasına uzak, arafta kalmış ancak özgürlük rüyası görmeye devam eden öznelerin yana yana soluyacağı bir bahçe yaratmak arzusuyla yola çıkmıştık. Temel derdimiz kusurlu, dikenli, yabanıl, ayrık otlarının buluştuğu doğal bir bahçeydi. Geçen zaman, soluğumuzun değdiği mekânlarda özgürlük türküsünü farklı notalarla okuyan bir dizi yoldaşın varlığıyla tanıştırdı bizi. Emekleme aşamasının bittiği, kervanın yolu koyulduğu zaman gelip çatmıştı artık. Kervan yolda dizilir düsturundan hareketle, amatör ruhumuzun ve sarsak politik heyecanlarımızın sindiği bir parça kusurlu bir içerikle bu ilk sayıyı çıkarmaya karar kıldık.
Okumaya devam et

Kürtler ve Tabiat: "Dağ Kavmi"nin Dağlanmış "Doğa"sından Bakmak

botanBirikim Dergisi’nin Temmuz 2010 sayısında yayımlanmıştır

“Uzun zaman önce…
Hiç kimse tarlaları sabanla deşmezdi.
Toprağı sınırlara bölmezdi hiç kimse
Ve suları kürekle yarmazdı
Kıyı dünyanın sonuydu.
Ah doğuştan zeki insan, buluşlarının kurbanı
Öyle korkunç ki yaratıcılığın,
Ne işe yarar şehirleri çevreleyen şu yüksek duvarlar
Ve niye savaşmak için silahlar?”
(Ovidius – Amores)

Kürtlerin tarih kurgusunda en önemli mitlerden birini de doğayla kurulan organik bağın yaşamsal önemi oluşturur. Zağrosların eteklerine yerleşip her türlü istilacı ve sömürgeci baskın karşısında geçit vermez dağların kucağına sığınıp, doğanın bereketli nimetleriyle beslenerek direnmenin, varlıklarını bugüne taşıdığına inanılır. Kendilerini “dağ kavmi” olarak da adlandıran Kürtlerin mitolojisinde veya destanlarında barınak veya isyan ateşininin yükseldiği sembol olarak dağlar, özel ve baskın bir yer tutar. ‘Dağa çıkmak’ veya ‘dağa kaçmak’ ikilemi, tarihin Kürtlere reva gördüğü kaçınılmaz bir lanet veya hayatta kalmanın diyalektik yasası olarak okunur. Sürekli, tarihsel varlığını doğanın koruyucu şefkatine borçlu olduğunu vurgulayan bir halkın doğayla ilişkisi üzerine doğal olarak radikal bir sorgulayışın, toplumsal ekoloji bilincinin çok gelişkin olması beklenir. Oysa günümüzde beton mezarlığına dönüşmüş “kentsiz kentler”, altyapıdan ve projelerden yoksun belediyeler, kirletilmiş sular ve göller, terk edilmiş ve bir daha kimsenin dönmeyi düşünmediği ıssız köyler, yakılmış ormanlar, sürülemeyen tarlalar ve güvenlik güçlerinin çoktan kontrol sahalarına dönüşmüş yaylalar, söylemin sadece modern bir halk romantizminden ibaret olduğunu düşündürüyor.
Okumaya devam et

Bir Otorite Kurma Girişimi Olarak Nasihat Ve Kürt Sorununun Çözümünde Liberal Projenin İflası

kurt_sorununa_cozumBugüne değin gerek Davetsiz Misafir Dergisi’ndeki yazılarımızda gerekse yayımladığımız “Başka Dünyalar Mümkün” ve “Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek” başlıklı kitaplarımızda tekrar tekrar çok önemli gördüğümüz bir noktanın altını çizdik ve Türkiye’deki akademik ve entelektüel çevrelerin en başta gelen sorunlarından birinin kalıplaşmış anlayışları yerinden eden radikal görüşleri ve yeni düşünce akımlarını, bir açılım ve dönüşümün kaynağı olarak görmek yerine, çoğunlukla, kendi küçük iktidar alanlarını tehdit eden tehlikeli oluşumlar olarak algıladıklarından yakındık. İşte tam da bu noktada, kendi özel konumlarını sarsacağı gerekçesiyle yeni düşünce ve eleştirilere kendisini kapatmış bu akademik ve entelektüel zümreyi değişmeye ve dönüşmeye zorlamak gerektiğini vurguladık. Türkiye’deki akademik ve entelektüel hayatın zenginleşmesi ve çeşitlenmesinin bu ve bunun gibi müdahalelerle mümkün olacağını dile getirdik. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye’deki sosyal bilim anlayaşının içinde bulunduğu tutuculukla mücadele etmek ve sosyal bilimleri daha özgürlükçü bir düzeye doğru zorlamak konusunda epeyce yol kat etmiş ve ses getirmeye başlamış olduğumuzu görüyorum. Toplum ve Kuram Dergisi’nin ikinci sayısında yayımlanan “TESEV’in Zorunlu Göç Araştırması’nın Söylemedikleri ve Kürt Sorununda Çözüme Dair Liberal Projenin Açmazları” başlıklı yazıma aldığım sayısız tebrik, yorum, katkı, öneri ve eleştiri mesajları herhalde bunun bir göstergesi. Zamanlarını ayırıp görüşlerini paylaşan herkese öncelikle çok teşekkür etmek isterim. Yazının bunca ses getirmesini doğru yolda olduğumuzun, yani akademide ciddi bir eleştiriyle karşılaşmamanın verdiği rahatlıkla kurulan iktidarları zorlamaya ve sarsmaya başladığımızın bir belirtisi olarak görüyorum.

edi_bese2Toplum ve Kuram Dergisi’nin üçüncü sayısında ise aynı derginin ikinci sayısında eleştirel bir analizine yer verdiğim TESEV’in “Zorunlu Göç ile Yüzleşmek: Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası” (Kurban, Yükseker, Çelik, Ünalan ve Aker, 2006) başlıklı çalışmasının yazarlarından Deniz Yükseker’in cevap hakkını kullanarak kaleme aldığı bir metnini bulacaksınız. Kuramsal eleştiriler beklerken neredeyse yalnızca hamaset, demagoji, çarpıtma ve kişisel polemiklerle karşılaştığım bu metne aynı üslupla cevap vermeyi uygun bulmuyorum. Zira kişisel atışma ve polemiklerin ne düşünsel tartışmaların gelişmesine ne de okuyucuların bu tartışmalardan faydalanmasına katkıda bulunmayacağı kanaatindeyim. Benim Kürt sorununda liberal projenin açmazlarını ortaya koyduğum metin öncelikli olarak düşünsel ve siyasi bir tartışmayı geliştirmektedir.

Toplum ve Kuram Dergisi’nin ikinci sayısında kaleme aldığım yazım boyunca Kürt sorununu bir kültürel tanınma ve insan hakları sorununa indirgeyen ve Kürtlerin egemenlik paylaşımı, anayasa da köklü değişim, anadilde eğitim, özerk otonom yönetim gibi siyasi taleplerini dışlayan liberal tahayyülü analiz edip eleştirdim (Güney 2009). Bir yanda AKP iktidarının “Kürt açılımının” devam ettirilmeye çalışıldığı öte yanda ise Kürt hareketinin aktif siyasetçilerinin bir bir baskı altına alınıp tutuklandığı, kısacası Kürt sorununun çözümüne dair bu farklı yaklaşımlar arasındaki uçurumun iyice belirginleştiği bir ortamda son derece güncel, hayati ve oldukça önemli olduğuna inandığım bir tartışmayı gündeme getirmeye çalıştım. Şüphesiz, dile getirdiğim bu eleştiriler ne sadece bana aittir ne de çok orijinal ve yenidir. Benim yaptığım sadece, daha önce çok defa değinilen bu eleştirileri belki ilk defa yazılı olarak derli toplu halde sunmaya çalışmaktan ibarettir. Bunu yaparken tek tek şahısların duruş ve niyetlerini sorgulamak gibi bir amacım olmadığı gibi TESEV’in zorunlu göç özelinde ve Kürt sorunu genelinde az önce sözünü ettiğim liberal ideoloji ve tahayyülün sınırları içinde yürüttüğü çalışmaları fikirlerimi somutlaştırmak açısından sadece bir örnek olarak seçilmiştir.

Şimdi ise sözü fazla uzatmadan Deniz Yükseker’in bana yönelttiği eleştirileri içeren ve Toplum ve Kuram Dergisi’nin üçüncü sayısında yayımlanan “Sosyal Bilim Yöntemi Olarak Komplo Teoriciliğinin Açmazları: K. Murat Güney’e Cevap” başlıklı metninde değinilmesinin yararlı olacağını düşündüğüm birkaç noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Bunu yaparken D. Yükseker ile kişisel polemiğe girmek yerine D. Yükseker’in bu metnini tıpkı TESEV’in “Zorunlu Göç İle Yüzleşmek” çalışması gibi liberal ideolojinin açmazlarını ortaya koyan bir örnek olarak analiz edeceğim. Zira D. Yükseker’in bu metni de tıpkı TESEV için çalışma yapan akademisyenlerin ve sair liberal yazarların Kürt sorununa yönelik birçok çalışmasında olduğu gibi bir yandan sözde “objektif” ve “tarafsız” bir sosyal bilim eleştirisi olma iddiası üzerinden nasihatlerle süslenmiş buyurgan bir üslupla bilgi iktidarını kurmaya çalışırken bir yandan da Kürt sorununu hala bir insan hakları ve kültürel tanınma sorununa indirgemekte ve meselenin siyasi boyutunu, Kürtlerin egemenlik paylaşımı, özerk yönetim gibi taleplerini yok saymaya devam etmektedir. Toplum ve Kuram’ın ikinci sayısında yayımlanan yazımda enine boyuna tartıştığım sosyal bilimlerde objektiflik ve tarafsızlık iddiasının iktidar kurucu bir dinamik olduğu ve ayrıca Kürt sorunun sadece hukuksal-kültürel değil aynı zamanda ulus-devlet normunu sorgulayan siyasal bir sorun olduğuna dair bu iki kapsamlı eleştirime derginin üçüncü sayısındaki uzunca tenkit yazısı boyunca hiç değinmeyen D. Yükseker, liberal entelektüellerin tahayyüllerinin sınırlılığına yönelik eleştirilerin ne kadar haklı ve yerinde olduğunu bir kez daha ortaya koymuş oluyor.
Okumaya devam et

Donna Haraway'in Makalelerinden Oluşan "Başka Yer" İsimli Derleme Güçsal Pusar'ın Çevirisiyle Metis Yayınları Tarafından Yayımlandı

baska-yer-donna-harawayden-secme-yazilar-donna-harawayAmerikalı feminist düşünür Donna Haraway’in en önemli makalelerinden oluşan “Başka Yer” adlı derleme Davetsiz Misafir Dergisi yazarlarından Güçsal Pusar’ın çevirisiyle Metis Yayınları tarafından yayımlandı. 2005 yılında Davetsiz Misafir’de Haraway’in Türkçe’ye ilk çevirisi olarak yayımlanan “Siborg Manifestosu” çevirisinin de altında imzası bulunan Güçsal Pusar’ın beş yıllık yoğun ve özenli bir çalışma sonunda hazırladığı “Başka Yer: Donna Haraway’den Seçme Yazılar” isimli derlemede Haraway’in otuz yıllık düşünce serüvenine tanıklık etmek mümkün. Kitabın tanıtım yazısında da belirtildiği üzere bu kitapta insani olan ile insani olmayanı, organik olan ile teknolojik olanı, tarih ile miti, doğa ile kültürü beklenmedik şekillerde bir araya getiren, böylece türler arasındaki sınırları ve hijyenik mesafeleri sorunsallaştıran figürlerle karşılaşacaksınız: Siborglar, primatlar, yoldaş türler, mütevazı tanık, OnkoFare™, DişiAdam©… Bir yandan kimliklerin kısmiliğini, tarihin olumsallığını, anlatıların parçalılığını vurgulayan, diğer yandan sürekli nesnelliğin imkânlarını araştıran Haraway, her bilginin “konumlu bilgi” olduğunu hatırlatıyor. “Adalet olmadan doğa da olmaz” diyen Haraway, dünya üzerinde insan yaşamının sürebilmesinin koşullarını sorguluyor, yeni bir deneysel yaşam biçimine ihtiyacımız olduğu uyarısını yapıyor.
Derlemenin tam içeriği ise şöyle:

-sunuş: güçsal pusar

-siborg manifestosu: yirminci yüzyılın sonlarında bilim, teknoloji ve sosyalist feminizm

-konumlu bilgiler: feminizmde bilim meselesi ve kısmi perspektifin ayrıcalığı

-ucubelrin vaatleri:uygunsuz/laşmış ötekiler için bir yenilenme politikası

-düzende dönüşüm: esnek stratejiler, feminist bilim çalışmaları ve primat revizyonları

-siborglardan yoldaş türlere: teknobilimde akrabalığı yeniden şekillendirmek

-mutevazi_tanik@ikinci_binyil

-cenin: yeni dünya düzenindeki sanal spekulum

E-kitap Türkiye'deki Dağıtım ve Yayın Tekellerine Karşı Bir Umut Olabilir Mi?

reederTürkiye’de kitap okur ve yazarlarının karşılaştığı sorunların başında dağıtım geliyor.

Özellikle büyükşehirler dışında yaşayan okurlar aradıkları kitaplara ulaşmakta büyük güçlükler yaşarken yazarlar ve çevirmenler de büyük yayınevleri ve dağıtımcıların oluşturduğu tekel karşısında eserlerini yayımlatmak ve dağıtmak için son derece düşük telif ücretlerini ve ağır sözleşme şartlarını kabul etmek zorunda bırakılıyor. Dağıtım tekelleriyle çalışmayan veya dağıtım tekellerinin yüksek komisyon ve aracılık ücretleri gibi beklentilerini karşılayamayan birçok orta ve küçük ölçekli kitabevi de son yıllarda bir bir kapanıyor. Bugünlerde Anadolu’da içinde hiçbir kitapçı bulunmayan şehir ve kasabaların sayısı her geçen gün biraz daha artmakta.

Türkiye’deki birçok yayınevi ve dağıtımcı, gerek yazar ve çevirmenlere son derece düşük telif ücretlerinin ödenmesini gerekse kitapçıların bir bir kapanmasını gerekçelendirmek için “Türkiye’de kimse okumuyor, kitap da satmıyor” ifadesini kullanırlar. Halbuki Türkiye’de kimsenin kitap okumadığı iddiası kesinlikle gerçekleri yansıtmıyor. Zannedilenin aksine yayıncılıkta büyük paralar dönüyor. Ve büyük sermaye destekli yayınevleri ve dağıtım tekellerinin oluşturduğu kartel, elde ettiği kârı paylaşmak istemediği bağımsız küçük yayınevleri ve kitapçıların varlığına tahammül edemiyor. Kısacası büyük yayınevleri ve dağıtımcılar her yeri geldiğinde kendilerini vatandaşa kültür hizmeti sunan fedakar kültür elçileri olarak tanıtırken aslında hem yazar ve çevirmenlerin emeklerini nasıl sömürdüklerini hem de para ve kâr hırsıyla bağımsız ve alternatif yayınevi ve kitapçıları ortadan kaldırmayı amaçladıklarını gizlemeye çalışıyorlar. İçinde bulunulan bu koşullar altında altında kitapların satış fiyatının yüzde 40’ı dağıtımcılara giderken, o esere hayat veren yazar ve çevirmenler yüzde 7 ila 10 arasında değişen telif ücretlerine razı olmak zorunda kalıyor.

Peki yayıncılık dünyasındaki bu haksız paylaşımı ortadan kaldırmak nasıl mümkün olabilir? Tam da bu noktada, Amerika ve Avrupa’da son birkaç yıl içinde satışları milyonlarla ifade edilen ve Türkiye’de de Ideefixe tarafından 2010’un Nisan ayı ortasında duyurusu yapılan e-kitap, yazar ve okurların uzun yıllardır yaşadığı haksızlıkları ve dağıtım sorununu çözme konusunda umut vaad ediyor. Zira e-kitap, eserlerin internet aracılığıyla satışı ve dağıtımını gerçekleştirerek okur ve yazar arasına adeta bir asalak gibi yerleşen ve daha çok kâr etmek için bir yandan yazar teliflerini düşürüp bir yandan da okuyucu için kitap maliyetlerini artıran dağıtım kartelleri ve yayıncılık tekellerini aradan çıkarıyor. Ayrıca Kindle e-kitap okuyucusu ile yalnızca kendi sitesinden satılan kitapların okunmasına izin veren ve bu konuda yeni bir tekel olmaya soyunan Amerika’daki Amazon şirketinin aksine Türkiye’de satılan e-kitap okuyucularıyla her türlü mecradan edinilen tüm e-kitaplar okunabiliyor, zaten ideefixe de bu konuda bir tekel oluşturmak gibi bir niyeti olmadığını ifade ediyor.

E-kitap sayesinde kitap maliyetleri ve dolayısıyla satış bedelleri düşeceği gibi, bugüne kadar kârlı olmadığı için büyükşehirler dışında dağıtımı yapılmayan eserlerin Türkiye’nin her yerindeki okurlarla buluşması mümkün olacak. Türkiye’deki ilk e-kitabın, kârlı olmadığı gerekçesiyle sözde kültür elçisi büyük yayın ve dağıtım tekellerinin bugüne değin hiç uğramadığı Van ilinde yaşayan bir okur tarafından satın alınmış olması hem manidar hem de umut verici.

Şüphesiz e-kitap’a geçiş kolay olmayacak. Muhafazakar ve gerici yayınevleri ve büyük sermaye destekli yayın ve dağıtım tekelleri bugüne kadar oluşturdukları tahakküm ağını muhafaza etmek için yoğun bir propaganda çalışması başlatmışlar bile. Sözde ilerici ve solcu olduğunu iddia eden birtakım yayınevlerinin başını çektiği ve Türkiye Yayıncılar Birliği’ni e-kitap projesine karşı ikna etmeye çalışan bu gerici propaganda ile başa çıkmak epey bir vakit alacak gibi gözüküyor. Ne var ki, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kitap ve yayın dünyasının yönü edebiyatın, sanat eserlerinin ve farklı fikirlerin paylaşılmasını kolaylaştıracak ve yazarlar ve okurlar arasındaki aracıları mümkün olduğunca ortadan kaldıracak teknolojilere dönmüş durumda. Bu dönüşümün farkına varmış 40’tan fazla yayınevi bugün itibariyle e-kitap projesine katılmış bulunuyor. Ama her zamanki gibi bu dönüşümü en çok arzulayanlar o hep “kitap almıyor” ve “okumuyor” diye yaftalanan Türkiye’nin dört bir köşesinden sıradan vatandaşlar. Henüz elektronik ortama uyarlanan kitapların sayısı 300ü bulmadığı halde e-kitap okuyucularına yönelik talep e-kitap sayısını katlamış durumda. Internetteki sansüre, sermayenin yayın ve dağıtım tekellerinin kitap fiyatlarını fahiş boyutlara vardıran kâr hırsına ve kendilerini cahil ve okumayan olarak damgalayan sözde ilerici ve solcu yayıncılara inat, yenilikçilikte, dünyadaki son gelişmeleri kovalamakta, bilgi ve düşünce paylaşımını hızlandıran ve kolaylaştıran teknolojileri takip etmekte öncü rolü her zaman olduğu gibi yine Türkiyeli okurlar oynuyor.

Bu arada “Başka Dünyalar Mümkün” ve “Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek” başlıklı kitaplarımızı yayımlayan Varlık Yayınları’nın da geçen hafta itibariyle e-kitap projesine dahil olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Pek yakın bir zamanda kitaplarımızı elektronik formatta edinmek ve okumak mümkün olacak.

E-kitap projesi hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek ve halihazırdaki e-kitapları görmek için www.idefix.com/ekitap/ adresi ziyaret edilebilir.

Sakareller'in "Beş Dakika Daha" Adlı Albümü Çıktı!

sakareller_-_bes_dakika_dahaDavetsiz Misafir Dergisi yazarlarından Uğur Güney ve dergimize çeşitli dönemlerde katkılarda bulunan Bahadır Maşa ve Işık Barış Fidaner ile Başar Uğur’dan oluşan Sakareller’in ilk albümü “Beş Dakika Daha” Peyote Müzik’ten Haziran ayı başı itibariye çıktı. 2003 yılında kurulan grubun yedi senelik birikiminden oluşan albümde 12 şarkı yer alıyor. Replikas üyelerinin ve Peyote’nin katkı sunduğu çalışmada Anadolu Rock ve Saykodelik müziğin etkilerini görmek mümkün. Sakareller’i 18 Haziran’da Cağaloğlu Anadolu Lisesi gençlik festivalinde, 25 Haziran ve 16 Temmuz’da da Peyote’de canlı olarak dinlemek mümkün. Albüm hakkında güzel bir eleştiri yazısı için Express Dergisi’nin Haziran 2010 sayısına, grup üyeleriyle yeni albümleri üzerine yapılmış bir röportajı da Bir + Bir Dergisi’nin Temmuz 2010 sayısında okumak mümkün. Albüm ve grup hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek ve bazı şarkıları dinlemek için aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz.
www.sakareller.net