Kehanet

Aşağıda okuyacaklarınız, üniversitelerden birinin bir anfisinde, falanca profesörün anlattığı uluslararası ilişkiler tarihi dersini dinlerken tozlu sıralardan birinin üzerinde uyuyakalmış filanca öğrencinin gördüğü bir rüya esnasında kendisine malum olanlardan yola çıkılarak kaleme alınmıştır. Az sonra karşılaşacağınız kehanetlerin ortaya koyduğu gelecek tasavvurunun, akademik bir ortamda görülen bir rüya esnasında tezahür ettiği göz önünde bulundurulacak olursa, ‘bilimsel gerçeklerden uzak ve mesnetsiz’ olarak damgalanıp bir çırpıda yok farz edilmesi söz konusu olamayacaktır. Zira rüyanın, dünyadaki çeşitli uluslara atfedilen türlü karakteristik özelliklerden tutun da uluslararası ilişkiler teorisinin klişelerine, çıkar ve olasılık hesaplamalarına kadar zengin bir akademik boyuta sahip olduğu, siz de kabul buyuracaksınız ki, aşikadır. Ne var ki, tüm bunların metafizik bir boyutta yani rüyalar aleminde vuku bulması sizleri bir miktar şüpheye düşürebilir. Şüphesiz, şüphe tarih boyunca insanlar için en cezbedici ve baştan çıkarıcı düşünce olagelmiştir…

Âhir zaman içinde, yıllar yılları kovalamış, Çin denen koca dev hakkındaki dedikodular almış başını yürümüştü. Kimilerine göre, milyarlık nüfusu ve bu büyüme hızıyla Çin, pek yakında dünyanın başta petrol olmak üzere tüm hammadde kaynaklarını kurutacaktı. Kimileri, Çin’in dünyayı işgal edeceğini düşünüyor, kimileri ise yürüttüğü gizli uzay çalışmaları ile Amerikalılar ve Avrupalılar daha Mars’a yerleşmeye çabalarken Çin’in tüm bir galaksiyi kolonileştireceğine inanıyordu.

Gazetelerin köşe yazarlarından televizyon programcılarına kadar hemen herkes Çin üzerine yazıyor, konuşuyor, uyarıyordu. Çin, insanlık için büyük bir tehditti. Sarı tehlike, CIA’in güvenlik kaygıları listesinde birinci sırada yer alıyordu. Şühesiz sadece Amerikalılar değildi bu tehdidi hisseden. Petrol rezervlerinin bu denli azalması Arap ülkelerini de bir hayli kaygılandırıyordu. Üretimi kısma talepleri her defasında Çin’in nükleer tehdidi ile bastırılıyordu. Gün geldi bir gün, Çin’de bir kara salgın baş gösterdi. Şiddetli bir üşüme ve ardından yoğun bir ateş içinde kıvranan insanlar bir bir ölmeye başladı. Önce Çin gribi deyip geçiştirdiler ama yüzbinler kırılmaya başlayınca işin ciddiyeti ortaya çıktı. Ne var ki, iş işten geçmişti. Kimse virüsün kaynağını bilmiyordu. Kimilerine göre Allah’ın takdiri, kimilerine göre dünya iktidarında bir daha rakip istemeyen Amerikalılar’ın oyunu, kimilerine göre ise petrol üreticilerince desteklenen Arap teröristlerin ele geçirdiği biyolojik silahlarla yol açtığı devasa bir yıkımdı. Çin kentleri birer birer boşalırken batıya doğru milyonların yürüyüşe geçtiği ikinci kavimler göçü başlamıştı. Çin batıya yürüyordu. Yürüdükçe önüne diğer milletleri de katıyor, bu sırada virüsü kapan nice kavim telef olup tarih sahnesinden siliniyordu. Hindistan’ın sınırlarını kapaması fayda etmemiş, mültecilerin üzerine ateş açması, tanklarını sürmesi, uçaklarını havalandırması ise milyonlarca Hintli’nin virüs nedeniyle hayatını kaybetmesine engel olamamıştı. Hindistan’ın kuzeyini silip süpürdükten sonra göçmenler Pakistan’a yöneldi. Tüm bu karışıklıklar içinde olan oldu ve bu akına direnemeyen ülkede hükümetin düşmesiyle, yıllardır bu anı kollayan El Kaide’ye bağlı milisler iktidarı ele geçirdi. İktidarı ele geçirdikleri ilk günün ilk icraatı, Pakistan’ın elindeki tüm nükleer silahları Amerikan’ın tüm büyük şehirlerinin üstüne boca etmek oldu. Amerika gafil avlanmıştı. En büyük üç şehri New York, Los Angeles ve Chicago haritadan silinirken son bir gayretle geriye kalan nükleer füzelerini Pakistan, İran, Irak ve Afganistan’ı bir daha varolmamak üzere ortadan kaldırmaya harcadı. Hintli Çinli milyonlarca göçmenin batıya yolculuğu bundan böyle radyoaktif serpintinin hüküm sürdüğü toprakların üzerinden geçiyordu. İnsanlık bugüne kadar tanık olmadığı nice mutantları ilk defa o zaman gördü. Üç kafalı dört kollu yaratıklar, gözsüz kulaksız çocuklarını ellerinden tutmuş Avrupa’ya doğru ilerliyordu. Ne kadar azalsalar da hala epey bir yekün tutuyorlardı. Bunca hengameden o güne değin biraz olsun uzakta durabilmiş Avrupa milletlerini bir telaş sarmıştı elbet. Büyük şehirlerin çevresine kat kat duvarlar örüldüğü, metalden dev robot savaşçıların sınırda beklediği, göçmenlerin kulağına ulaşanlar arasındaydı. Bir de Terminal diye bir şey duymuşlardı. Avrupalılar, bedenlerini virüsten ve radyoaktif mutasyondan kurtarmak için bedenlerinden tamamen kurtulabilecekleri bir teknoloji geliştiriyordu. Buna göre, bedenleri özel bir sıvının içinde yerin altındaki çok güvenli mahsenlerde depolanırken zihinleri internetin çok daha geliştirilmiş bir versiyonu olan Terminal adını verdikleri dev bir bilgisayarın içinde sanal gerçeklik ağında, bedensizliğin ve sınırsızlığın keyfini çıkaracaktı. Böylece birçok büyük şehir, çevreleri yüksek elektrikli duvarlarla örülen ve güçlü robotlarla korunan Terminal-Kent’lere dönüşmeye başladı. Göçmen kavimler ve mutantlarsa buna karşı silahlanıyordu. Latin Amerika ve Afrika’dan gelenlerle de birleşen Kavimlerin Ordusu’nun en büyük destekçisi, Terminal kentine alınmayan Avrupa’nın yoksulları, evsizleri ve dilencileri oldu. Onlar, şehre giren gizli yolları mültecilere gösteriyor ve Kavimler Ordusu yüksek duvarların altından girdiği bazı Terminal-Kentlerini ele geçirip kendilerini de sisteme bağlamayı başarıyordu. Zaman zamansa Terminal-Kentlerinin ana bilgisayarlarına ulaşan bazıları, patlattıkları intihar bombalarıyla hem kendilerini hem de sisteme bağlı tüm zihinleri yok ediyordu. Kendilerine Vahdet-i Vücut hareketi diyen bu sabotajcılar, bildirilerinde insan zihninin güzelim bedenlerinden ayrı düşmesine göz yummayacaklarını söylüyor ve bu beden-seviciler, bedenlerini dev bilgisayarların yanında gözlerini kırpmadan paramparça ediyordu. Nitekim bazı Terminal-Kentleri, çareyi sistemi uzaya taşıyıp dünyanın yörüngesinde dönen birer uyduya dönüştürmekte buldu. Uzay dünyadan daha güvenliydi elbet ama yeterince değildi yine de. Zaman zaman Terminal-Uydularından bazılarının Vahdet-i Vücutçular tarafından yok edildiği oluyordu. Sonunda bu uydulardan birkaçı ışık hızını aşmanın yolunu buldu. Ve başka yıldız sistemlerine doğru, içinde taşıdığı bedenlerden arınmış onbinlerce zihinle beraber yolculuğa başladı. Rüya işte tam bu noktada sona eriyordu…

Evrenin uçsuz bucaksız coğrafyası içinde toplu iğne başından küçük olsa da değer verip önemsediğimiz keşmekeş içindeki mavi gezegenimizden yola çıkan uydular sonsuz boşluğa açılırken, hiç şüphesiz çok uzaklarda bir başka galaksi bir süpernova patlaması sonucu, içindeki milyarlarca canlı ve trilyonlarca cansızla beraber yok oluyor, bir diğeri ise gaz ve toz bulutlarının sıkışması ile hayat buluyordu. Tam da bu esnada, çok başka boyutlarda birileri, evrenin sonundaki restoranda, kainatın son çatırdayışına şampanya kadehlerinin şıngırtısı eşliğinde keyifle eşlik ederken başka birileri de evrenin başındaki genelevde büyük patlamayı şehvet içinde izliyor olmalıydı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s