Ya Kuzgun Başa Ya Devlet Leşe

“Siyahi Dergisi'nin 8. sayısında yayımlanmıştır.”

Üçüncü dünya anarşizmleri meselesine Ortadoğu’dan bir bakış

Son Kurban Lübnan
Lübnan’daki savaşın ardından ilan edilen ateşkesin daha ilk saatlerinde, bombardıman dolayısıyla harabeye dönen şehirlerin yıkıntılarından yükselen dumanlar henüz gökyüzünü griye, öldürülen çocukların cesetleri ise henüz yeryüzünü kızıla boyarken, kan ve barut kokusu altında, savaşın her iki tarafı da zaferi kazandığını, düşmanını bozguna uğrattığını, özgürlüğünü ve bağımsızlığını koruduğunu ilan ediyordu. Savaşın tüyler ürpertici görüntülerine eşlik eden bu zafer haykırışlarını insanlığın geçirdiği histeri nöbetlerinden biri olarak izledik hep beraber. intifadaBelki de karanlık bir ironinin, Orwellci disütopyalardan devşirilmiş “yıkım zaferdir”, “kıyım özgürlüktür” gibi sloganlar üzerinde yükselen bir dünyanın, yansıması olarak gördük olan biteni. Ne var ki, aslında belki de savaşı ve sonrasında yaşananları değerlendirirken hiç de yan anlamlar, ironiler veya histerik saplantılar aramaya gerek yoktu. Her şey kelimenin tam anlamıyla, doğrudan ve açıkça ifade edilmişti. Zafer gerçekten kazanılmıştı. Hem de her iki taraf tarafından. Savaşı hem İsrail Devleti hem de Hizbullah Örgütü kazanmıştı çünkü. Savaşı, İsrail Ordusu, Hizbullah milisleri, askeriliği dünyanın en ulu ve kutsal vazifesi olarak gören, sorunların ancak kaba kuvvet ile çözülebileceğini savunan zihniyet kazanmıştı. Savaşı, devletlerin ve orduların veyahut devlet modeline göre örgütlenmiş hiyerarşik ve militarist örgüt ve grupların insanlığın bekası için gerekli ve zorunlu olduğunu tekrarlayıp duran söylem kazanmıştı. Savaşı, etiyle kemiğiyle insan suretindeki milyonları insan saymayan onları keyfi bir şekilde terörist ilan edip insanlıktan çıkaranlar kazanmıştı. Ve en nihayetinde savaşı kazanan bir kez daha, insanlığı aynı olana, sabit kategorilere, liberal demokrasinin sözde çoğulcu söylemi içinde aynı iktidarın aynı diline tabi kılan düşünme ve anlamlandırma biçimleri olmuştu. Böylesi bir savaşın en büyük zararı, dünyada çok az yerde karşımıza çıkabilecek bir çeşitliliği ve farklılığı bir arada barındırabilmiş Lübnan halklarına vermiş olması ise hiç şaşırtıcı olmasa gerek.
Okumaya devam et

Foucault'nun Gelecek Siyaseti: "Devrime karşı İsyan"

Giriş > Michel Focault Nedir?
foucault“….benim kişisel düşüm tam olarak bomba yapmak değildir; çünkü insanları öldürmeyi sevmem. Ama bomba-kitaplar yazmak istiyorum, yani tam olarak birisi onları yazdığı veya okuduğu anda yararlı olacak kitaplar…. Bu kitaplar öyle olacak ki, okunduktan veya yararlanıldıktan kısa bir süre sonra yok olacaktır… Patlamadan sonra, bu kitapların çok güzel birer havai fişek olduğu insanlara hatırlatılabilir. Çok sonra, tarihçiler ve başka uzmanlar falanca kitabın bir bomba kadar yararlı ve bir havai fişek kadar güzel olduğunu söyleyebilirler”
–İktidar Üzerine Diyalog-

Michel Foucault’nun devrim olgusuna yaklaşımını ve devrim kavramına yönelik tavrını tartışmaya başlamadan önce kendisinin düşünce tarihi içindeki konumuna, daha doğrusu kendi kendisini düşünce tarihi içinde nasıl gördüğüne bakmakta yarar var. Zira Foucault’nun kendi konumuna biçtiği rol, onun bu yazıda üzerinde duracağım politikanın tanımı, iktidarın yapısı, öznenin kuruluşu ve entelektüelin işlevine dair yaklaşımlarının ipuçlarını daha baştan veriyor.
Okumaya devam et

'Sinik Aklın Eleştirisi'nden 'Siborg Manifestosu'na: 21. Yüzyıl İçin Siyaset Arayışları

“Gölge Etme Başka İhsan İstemem”

donna.jpgDavetsiz Misafir’in bugüne kadar çıkan sayılarında şimdiye değin yazdıklarımız, aslında bir düşünsel evrim sürecinin yansımalarıydı. Belki de 68’deki büyük kalkışmanın ardından toplumun geçirdiği radikal dönüşümleri, hızlı hızlı okuyarak, hızlı hızlı tecrübe ederek, hızlı çekim halinde iki yıla sıkıştırmıştık. Önce aydınlanmanın tüm kurumları ve idealleriyle birlikte kökten bir eleştirisi, ardından içine düşülen boşlukta, yıkılan kavramların altında mutlak bir anlamsızlık ve her birimizin eş değer derecede değersiz olduğu gerçeği ile baş başa kalış, sonrasında bununla başa çıkamayıştan gelen büyük bir karamsarlık, buhran ve sinik ruh hali, tam da bu sırada hemen yanı başımızda Levent’te ve Taksim’de patlayan intihar arabalarının dehşeti ve nihayet hayatta kalmayı sürdürebilmek için başvurulan sonsuz alay ve ironi bu derginin sayfalarına yansımıştı bugüne kadar. En son, alaycı aklı da eleştirmiş, ironinin, sadece Southpark, Simpsonslar veya Ekşisözlük ile değil, gündelik medya ve haberlerle de çoktan yadırgatmacı ve yıkıcı şaşırtıcılığını, heyecanını, muhalif gücünü yitirdiğini söylemiştik.
Okumaya devam et

Dünyayı Değiştirmek İçin Kaç İmparator Devirmek Gerekir?

İmparatorluğa Giriş / Dünya Resmi

“Kitabı, genel tasarımı yavaş yavaş beliren bir mozaik gibi düşünün.”
Çokluk, -Negri & Hardt-

Elimizdeki kitabın vaadettiği gibi gerçekten de gözümüzün önünde somutlaşan bir şey var –hem de “İmparatorluk”u çok önceleyen bir gerçeklik bu-: Tarihi bir kez daha okuma ve dünyanın şimdiki halini teorileştirme güdüsü. Etrafımızı sarıp sarmalayan, hayatın her noktasını belirleyen birtakım yeni, oldukça müphem, henüz adlandırılmamış gerçeklikleri görme ve gösterme iddiasındaki bir dünya tahlili, önümüzde duran. Kapitalizmi tarihte ilk defa tam anlamıyla gerçekleştiren İmparatorluk ve yine ilk defa demokrasiyi mümkün kılan Çokluk kavramları arasındaki gerilim hattının bir ürünü olarak beliren bu dünya tahlilinin yaratıcıları Hardt ve Negri’ye bu çabalarında ne gibi hayaletlerin musallat olduğunu belirlemek belki de metne iyi bir giriş noktası olur.
Hardt ve Negri Marksist gelenekten besleniyor fakat yepyeni bir tanım arayışında duruyorlar. Eski terimlerin, eski teorilerin, eski analiz birimlerinin dünyayı anlamlandırmada yetersiz kaldıkları, belirsizliklerin gittikçe çoğaldığı, sis perdeleri arkasındaki bir dünyayı el yordamıyla yoklamak, neredeyse bir içgüdüyle belirsizliklerden rahatsızlık duymak ve onları günışığına çıkarmaya çalışmak ve nihayet “dünyanın, hayatın ve tarihin kuruluşunu açıklayan” bir “dünya haritası” çıkarmak, onların projelerinin çıkış noktasını oluşturuyor. Aslında çizdikleri resim biz onları teşhis etmek istedikçe elimizden kaçan gerçekliklere işaret etmekte. Fakat imparatorluk projesi zaten inadına bir çabayla defalarca, ve aşağıda değinileceği gibi çelişen şekillerde tanımlama anlamına gelen bir proje: Öyle ki, biz onu yılmadan tanımladıkça, ona inandıkça ve gerçekliğini doğruladıkça, imparatorluk gerçekten orada olacaktır. Hardt ve Negri projenin çok kapsamlı olduğunu ve kendi çabalarının ancak bir başlangıca işaret ettiğini teslim etmektedirler, fakat tanımlayamadıkları belirsizlikler asla İmparatorluğun var olduğu gerçeğini sarsmaz. O oradadır, sadece tanımlanmayı beklemektedir.
Okumaya devam et

Sonradan Yetişmenin Psikolojisi

Yazan: Sezai Ozan Zeybek

Murat Belge’nin ‘Sonradan Yetişmenin Psikolojisi’ isimli söyleşisine gittim. Bütün anlattıklarını detaylı bir şekilde tekrar etmeyeceğim. Anahatlarıyla; Avrupa’da yaşanan modernizasyon sürecinin dünyanın geri kalanında bir yetişme psikozu yarattığını, geriden gelmenin çeşitli avantajları ve dezavantajları olduğunu, mesela ucuzlamış ileri teknolojiyi gelişim evrelerini atlayarak doğrudan ithal etme imkanının mümkün olduğunu; ancak bu esnada mesela ’80 Sonrası Kültürü’ diyebileceğimiz bir tuhaflıkla karşı karşıya kaldığımızı anlattı Murat Belge. Buna ‘sıçrama efekti’ ismini verdi. Belli dönemleri atlayarak ‘uyanıklık’ yapılamayacağından, aralar ‘boş’ olduğu için modernizasyona uyum gösterme konusunda zorluklar yaşadığımızdan bahsetti. Örnek olarak gençleri verdi. 80’den sonra gençleri anlamanın zorlaştığından, gençlerin bir tüketim toplumuna doğduklarından, kuşaklar arasında daha önceye oranla daha fazla bir kopukluk olduğundan yakındı. Bunu da Türkiye’nin “literate” olmadan, yani okuma dönemini atlayarak, “audiovisual” (kendi kelimeleri) olmasına bağladı.

Murat Belge’nin okuryazarlıktan (literacy) kastı basitçe okuyabilmek ve yazabilmek değil; kitap okumak, kitap okuma kültürüne sahip olmak. Audiovisual ise kısaca televizyon veya internet. Murat Belge’ye göre Türkler, bilhassa gençlik, Batı’dan farklı olarak kitap okuma kültürünü geliştiremeden televizyona geçtiğinden ortaya bir ‘bayağılık’ çıkıyor. Tüketen, sadece tüketen bir toplum hasıl oluyor. Son olarak, gidilen yolun yol olmadığını söyleyerek konuşmasını bitirdi Murat Belge.

Hemen her televizyon programında duyabileceğimiz bir değerlendirme yeniden dillendiriliyordu. Tabi sorun bu değerlendirmenin çok tekrarlanması değil; arada bazı kelimelerde görünür olan kabuller, varsayımlar, hakikatler, doğrular… Murat Belge’nin dili doğrudan kalkınmacılık söyleminin içinden konuşuyor, belli anlamlar, belli kavramlar, belli hiyerarşiler kuruyor, denetliyor ve yönetiyor; (Nietzsche’yi anarak) bir hapishane kuruyor. ‘Geri kalmış’ diye nitelendirilen toplumların yaşadığı bazı dönemleri (bu durumda Türkiye’nin 70 yılını) bir ‘boşluk’ olarak imliyor; sadece ileri-geri gidilebilen bir yol haritası çiziyor, ‘sıçramak’tan, ‘düşmek’ten, ‘bayağılık’tan, doğru/düzgün kalkınamamaktan yakınıyor. Bu esnada, kalkınmanın ‘hakiki’ bir örneğini, Batı’yı (ama hangi Batı?); buna mukabil onun ucube taklitçilerini (Türkiye; ama gene hangi Türkiye?) anlatıyor.
Okumaya devam et

Caché: Avrupa’da Irkçılığın Saklı Yüzü

balca_cachekk.jpgNe kadar kolay unutuyoruz… Bugünü, şu anı, tarihselliğinden ve dünyasallığından koparıp nasıl da ebedi ve ezeli zorunlu tek gerçeklikmiş gibi yaşıyoruz. Her şeyin bu denli hızlı değiştiği ve unutulduğu bir çağda geçmişi, yaralarımızı, acılarımızı ve pişmanlıklarımızı nasıl da bastırıyor, saklıyor, hiç yaşanmamış, hiç olmamış, bizi hiç ‘bozmamış’ gibi yolumuza devam ediyoruz… Belki böylesi daha kolay geliyor da ondan.
Amerikalı feminist düşünür Judith Butler’ın söylediği gibi her büyük kayıp, her ağır pişmanlık, her derin yara bizi bedenlerimizin sınırlarını yeniden düşünmeye, bizi biz yapan kimliğimizi yeniden sorgulamaya zorluyor . Bu zorlu süreci aşmanın bir yolu, ‘yaralanabilir’ olduğumuzu kabul etmek; kaybın, acının ve pişmanlığın yasını tutmak ve bu yası tutarken kabuk bağlayacak yaranın iziyle değişime uğramış yeni bir benliği, yeni bir kimliği taşımaya ve yeniden yaralanmaya ve tekrar değişmeye açık olmak. Oysa öyle korkuyoruz ki yaralanmaktan ve değişmekten, en ufak bir acıya katlanmak en ufak bir pişmanlığın sıkıntısını çekmek o kadar katlanılmaz geliyor ki, en kolayından geçmişte yaşananları örtbas etmenin, saklamanın, unutmanın yollarını arıyoruz.
Saklı olan karşımıza her çıktığında ise öfkeden köpürüyoruz. Bir türlü kapanmasına izin verilmemiş, üzeri açık bırakılmış bir yaraya dokunulması o kadar çok acı veriyor ki, bu tehdit karşısında kontrolümüzü kaybediyoruz. Saklı olanla karşılaşmak belki hiç bu kadar travmatik olmamıştı.
İşte Michael Haneke’nin son filmi “Caché”, nam-ı diğer “Saklı”, Avrupa’nın yüzyıllardır bastırdığı, yüzleşmekten her daim kaçındığı, kendisinden bile sakladığı yarasına parmak bastığı için bu kadar sarsıcı. Evet, Haneke ırkçılıktan bahsediyor.
Okumaya devam et

Jean Baudrillard ile Söyleşi

jean-baudrillard-1.jpgBugüne değin dergimizde yazılarına ve görüşlerine sıklıkla yer verdiğimiz dünyaca ünlü yazar ve düşünür Jean Baudrillard 6 Mart 2007 günü Paris'teki evinde 77 yaşında hayata gözlerini yumdu. Baudrillard 2004 yılında İstanbul'a da gelmiş ve Bilgi Üniversitesinde bir konuşma yapmıştı. Konuşması öğrenciler, akademisyenler, yazarlar ve gazetecilerden oluşan oldukça kalabalık bir grup tarafından ilgiyle takip edilmişti. İki bölümden oluşan etkinliğin ilk bölümünde Baudrillard yaklaşık 45 dakika boyunca “Olay’a İlişkin ve Sanal” (l’Evénementiel et le Virtuel) başlıklı yazılı metnini okumuş; bunun ardından da yaklaşık bir saat boyunca kendisini dinleyenlerin ve davetsiz misafir'den bizlerin sorularını cevaplandırmıştı. Bugün, Baudrillard'ın anısına, onun 30 Nisan 2004'te İstanbul'da yaptığı konuşma ve söyleşinin metnini aşağıda yeniden yayınlıyoruz.

Olay’a İlişkin ve Sanal

* Kafanızda iki imge canlandırın. Bunlardan biri: İkiz Kulelerin önünde bir yerlerdeki sıralardan birinde, dizleri üzerindeki evrak çantasına yapışmış vaziyette oturan, bronzdan bir heykel ya da şu Pompei harabelerinde bulunan kavrulmuş insan bedenlerinin birini andıran ve çökmüş kulelerden yağan toz toprağın altında kalmış teknotratın görüntüsü olsun. Bu teknotrat görüntüsü sanki öngörülemeyen bir felakete uğrayan dünya çapındaki bir gücün dokunaklı bir sureti, bir tür bu olaya imzasını basan bir görüntüdür.
Diğer imgeyse şöyledir: İkiz kulelerden birindeki atölyesinde bir sanatçı, kulelerin önündeki meydana dikilmek üzere, bedeni oklarla delinmiş bir Aziz Sebastien heykelinin modern versiyonunu andıran bir yapıt üzerine çalışmaktadır. Model olarak kendi bedenini almış olup bu bedenin içinden uçaklar geçmektedir. 11 Eylül sabahı kuledeki atölyesinde bu heykel üzerinde çalışmakta olan sanatçının öngördüğü olay gerçekleşerek kendi ölümüne yol açmıştır. Gerçek bir olaya dönüşen düş ürünü bir sanat eseri için bundan daha kusursuz bir kutsama töreni düşünülemezdi.
Burada, şimşek hızıyla olup bitmiş, tarihin sonu denilen tek düzeliği bir anda aşıp geçmiş olan tek bir olayla ilgili iki alegoriden söz edilebilir. Hiçbir şeyin gelip kendisini rahatsız edemeyeceği bir dünya düzeni ya da olmayan-olaya mahkum edilmiş bizlerin içinde bulunduğu duruma son verebilmiş tek olay 11 Eylül.
Okumaya devam et

Poulantzas'ın D/devrimi: Devlet, İktidar, Sosyalizm

Adına D/devrim dediğimiz kavramı, olguyu ya da her ne ise onu düşünmek beraberinde bir dolu kavram ve olguyu da düşünmeyi ve yeniden düşünmeyi gerektiren fazlasıyla yorucu ama bir o kadar da ufuk acıcı olabilen bir fikir mesaisidir. Peki, devrim üzerine nasıl bir fikir mesaisi verilmeli, nereden başlamalı, neyin izini, nasıl, hangi soruları sorarak sürmeli?
Bu suallere cevap ararken, bir çok farklı kaynaktan beslenmiş ve yine o bir çok farklı kaynak ile farklı farklı tartışmalar içine girmiş Nicos Poulantzas’ın yazıp çizdiklerine durup göz gerdirmemek olmaz. Özellikle ölümünden kısa bir süre önce yayımladığı kitabı Devlet, İktidar, Sosyalizm (Poulantzas, [1978]2000) Marksizm’in içinden devrim meselesi üzerine verilmiş en heyecan verici fikir mesailerinden birisidir. Kitabı bu kadar heyecan verici kılan Marksizm ile post-yapısalcılık arasındaki ilk ve en önemli etkileşim olarak Poulantzas’ın Michel Foucault ile girdiği tartışmadır.
Bu yazıda yapmak istediğim şey bir taraftan Poulantzas’ın düşüncesindeki dönüm noktalarını işaretlemek diğer taraftan ise verdiği fikir mesaisinden çıkan ana izleklerin altını çizerek bu izleklerin bizi devrimi düşünürken ulaştırabileceği olası sorular ve yanıtlara dair birtakım tahminler yürütmek. Diğer bir deyişle, ‘D/devrim’ denen olguyu bütünüyle bir kenara atmak pahasına, Poulantzas’ın D/devrimini takip ederek, belki de, devrim üzerine çok daha heyecan verici ve verimli bir fikir mesaisinin mümkün olabileceğini düşlemek.
Yunanistan doğumlu olan Poulantzas (1936-1979), Atina’da hukuk eğitimini tamamladıktan sonra 1960 yılında Fransa’ya yerleşir. Hem Yunanistan’da hem de Fransa’da çeşitli siyasal faaliyetlerle örgütlülük deneyimleri içinde bulunur. Fransa’ya yerleşmesinden sonra, Althusser ile tanışır ve görüşlerinden çok etkilenir; Les Temps Modernes’de yazmasının ardından adı Balibar, Macherey, Ranciére, Debray ile birlikte “Althusser Grubu” içinde anılmaya başlar (Hall, [1980]2000, s. vii).
Marksist literatür içinde adını Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar (Poulantzas, [1968]1978) isimli kitabını yayımladığı 1968 sonrası, Miliband ile girdiği tartışma vesilesiyle duyurur (bkz. Miliband, 1969, 1970, 1973 1983; Poulantzas, 1969, 1976)*. Kitabında ortaya attığı “devletin göreli özerkliği” tezini Althusser’den yoğunluklu olarak etkilendiği dönemlerde geliştiren yazar hayatının sonraki dönemlerinde de bu tezini sahiplenmiştir. Fakat bu anlamda yazarın son kitabı; Devlet, İktidar, Sosyalizm önceki çalışmalarından farklı bir yerde tutulmalı. Bu kitabın, Foucault ile girdiği tartışma göz önüne alındığında, Althusserci yapısalcılıktan bir ölçüde sıyrıldığını söyleyebiliriz (Jessop, 1990). Bir kolundan Althusser’in diğer kolundan da Foucault’nun tutup çektiği Poulantzas Devlet, İktidar, Sosyalizm’de bize üzerine düşünmemiz gereken çok önemli tespitler, tezler ve kafa karışıklıkları bırakmıştır ([1978]2000).
Okumaya devam et