Siyah Hatıralar Denizi

Kitap Eleştirisi:
Siyah Hatıralar Denizi
Mehmet Açar

İletişim Yayınları, 2000

“Gidemeyeceğimiz yer yok. O inanışla, özgüvenle dopdolu, yola çıktık başka dünyalara. Peki ne yapacaktık o dünyalarla? Ya biz onların efendisi olacaktık ya da onlar bizim: Yetmezlik içindeki zihinlerimizde tek düşünce buydu!”
Stanislaw Lem’in, bilimkurgunun klasikleri arasında yerini almış olan ünlü “Solaris” romanından yapılan bu alıntıyla açılıyor Siyah Hatıralar Denizi. Lem’in bu sözleri aslında kitap boyunca süregidecek olan tartışmanın da habercisi. Kuzeydenizi kıyılarında, her daim karanlık ve karlı Nordzest isimli bir kasabaya iki intiharla ilgili sır perdesini aralamak için gelen bir ajanın gözünden anlattığı sürükleyici eserinde, pozitivizmi, bilimin rehberliğine olan sonsuz güveni, ilerlemeci ve yayılmacı modernist anlayışı eleştiriyor Mehmet Açar. Bu yaklaşımıyla da yıllar boyunca, ABD’de daha 1960’larda sona eren teknoloji hayranı, bilime tapınan bilimkurguya bağlı kalan Türkiyeli bilimkurgu yazarlarından hemen ayrılıyor.
Kitapta olaylar, yaşadığımız zamanın yüz elli, iki yüz yıl kadar ilerisinde geçiyor. AIDS türevi büyük bir salgının ardından dünyada yaşayan yaklaşık sekiz milyar insanın büyük bölümü ölmüş, geriye kalan ve ne zaman aktifleşeceği meçhul virüsü vücutlarında taşıyan insanlar da bir an önce dünyayı terk edip uzaya çıkma, yerleşilecek yeni bir gezegen bulma telaşına düşmüştür. Büyük salgının sorumlusu olarak görülen bireyci haz ahlakı ve kapitalist tüketim düzeni terk edilmiş, ulus-devlet ortadan kalkmış, insanlık “Birleşik Federasyonlar Parlamentosu” adı altında kominal ve otonom bir tarzda örgütlenmiştir. Kahramanımız işte böyle bir dünyada, BFP’ye doğrudan bağlı Soğuk İstasyon adlı bilimsel araştırma merkezi üyelerinden ikisinin başına gelen şüpheli intiharları araştırmak üzere gönderilir ve Nordzest’teki yegâne otel olan Ennoia’ya (Yunanca “kader” anlamına geliyor) yerleşir. Bir süre sonra, son derece kafkaesk tarzda döşenmiş olan otelimizde tuhaf şeyler yaşanmaya başlayacaktır. Çok uzun süren irade dışı uykuların ardından uyandığında koridorlarda anlam veremediği halüsinasyonlar gören kahramanımız, neden sonra otelin bu uykular esnasında zihnini incelediğini anlayacaktır. Ennoia Oteli adeta yaşayan bir organizma gibidir. Lem’in, yaşayan ve uykuda zihinleri tarayıp daha sonra halüsinasyonlar yaratan Solaris Gezegeni’nin bir benzeridir Ennoia Oteli. Çok geçmeden kahramanımız, oteldeki bu tuhaf olayları araştırmak üzere farklı zaman boyutlarında yaşayan ve bu nedenle birbirleriyle karşılaşmayan sosyal bilimci kongre üyeleri, memurlar ve doğrudan BFP’ye bağlı olan Soğuk İstasyon çalışanları gibi farklı grupların varlığını fark edecektir.
Okumaya devam et

2000li Yıllarda Yeni Teknolojiler, Yeni Siyaset ve Yeni Gençlik Üzerine

“Gençlik üzerine konuşmak”
Bu yazı ne gençliğin sesi olmak ne de gençlik hakkında ahkam kesmek iddiasındadır. Bu yazının yegâne maksadı, gençlik olarak sınıflandırılan topluluklara atfedilen birtakım genellemeleri ve önyargıları hükümsüz kılacak istisnaları gözler önüne sermektir. Modern tarihin inşa ettiği ikili karşıtlıklara dayalı türlü diğer kategorizasyonlar üzerine söz söylemekte olduğu gibi gençlik adına ve gençlik üzerine konuşmaya, yazmaya, çizmeye başlamak da her daim problemli olmuştur. Zira böylesi bir girişim ister istemez homojen bir gençlik durumunu ve bu homojen durumu tasvir edecek genel geçer nitelemeleri, eğilimleri ve olguları varsayar. Oysa aslında herkes ancak kendi tecrübelerinden yola çıkarak, kendi adına konuşabilir. Bu kaygılar ile kaleme alınan, gençlik üzerine konuşmayı mesele edinen ve bu kaygıları dillendirmekten dolayı henüz konuya bile giremeyen bu yazı, yazarının da bir parçası olduğu üniversiteli öğrenci gençliğinin tecrübelerini yansıtmakla kendisini sınırlandırarak bir nebze olsun kendi varoluşunu meşru kılmaya çalışacaktır. Öte yandan yerelden, minör bir alandan bakıp oraya dair söz söyleyen bu mütevazı girişim, aslında yerelin istisnai koşullarını gözler önüne sererek bir yandan da genele dair söylemi kırmak, başkaları adına konuşanın önyargılarını boşa çıkarmak gibi iddialı bir niyeti de içinde barındırmaktadır.
Elbette bu yazının okurları, gençlik denen topluluğun biyolojik ve ruhsal ayrıt edici özelliklerinin ötesinde aslında bir kurgu, inşa edilmiş bir kategori olduğunun farkındadır. Ne var ki, gençlik her ne kadar söylemsel bir inşa olsa da, bu kategorizasyon vesilesiyle kendilerine gençlik atfı yapılanlar, toplum içinde ayrımcılığa maruz kalmakta, ulusalcı söylemin yani ordunun ve eğitimin neferleri, kapitalizmin de en aktif tüketicileri olarak tabi kılınmaktadır. Gençlik üzerine konuşmak ilk bakışta bu ayrımcı, tabi kılıcı söylemi yeniden üretmek anlamına geldiğinden rahatsız edici gelebilir. Ama bir yandan da sadece genç oldukları gerekçesi ile fiili olarak bu ayrımcı, tabi kılıcı muamelelere maruz kalan, zorunlu eğitimin, zorunlu askerliğin ve zorlanan tüketimin özneleri olarak inşa edilen hakiki bir topluluk ve bu topluluğun güncel sorunları, kaygıları ve arayışları da vardır. Yani dile getirmekten kendimizi alıkoyamadığımız tüm bu kaygılara karşın gençlik üzerine konuşmak yine de gereklidir.
Okumaya devam et

Devlet'e Karşı Savaş: Stirner ve Deleuze'ün Anarşizmi

Yazan: Saul Newman
Çeviren: Kürşad Kızıltuğ

Max Stirner’in çağdaş siyaset teorisi üzerindeki tesiri çoğunlukla ihmal edilmiştir. Bununla beraber, özellikle iktidarın işlevini göz önünde tutarsak, Stirner’in siyasi düşüncesi ile postyapısalcı teori arasında şaşırtıcı bir yakınlık bulabiliriz. Örneğin Andrew Koch, Stirner’i, çoğunlukla içine yerleştirildiği Hegelci geleneği aşan bir düşünür olarak görür; yapıtının, bilgi ve hakikatin temelleri hakkındaki postyapısalcı düşüncelerin bir habercisi olduğunu öne sürer (Koch 1997). Koch, Stirner’in, Devletin felsefi temellerine bireyci meydan okuyuşunun, Batı felsefesinin aşkın epistemolojisine bir karşı çıkış ortaya koyarak sınırlarına kadar ulaştığını kanıtlamaya çalışır. Koch’un Stirner ve postyapısalcı epistemoloji arasında kurduğu bu bağlantının ışığında, ben de Stirner’in, bir postyapısalcı düşünür olan Gilles Deleuze ile Devlet ve siyasal iktidar sorunu üzerine yakınlaşmasına bakacağım. Bu iki düşünür arasında pek çok önemli koşutluk mevcut, her ikisi de değişik biçimlerde, Devlet ve otorite karşıtı filozoflar olarak görülebilirler. Stirner’in Devlet eleştirisinin, Deleuze’ün Devlet düşüncesini postyapısalcı reddedişini ondan çok daha önce ortaya koyduğunu ve daha da önemlisi, onların özcülük karşıtı, hümanizm sonrası anarşizmlerinin, klasik anarşizmi aştığını, böylece onun sınırlarını da yansıttığını göstermek istiyorum. Bu bildiri, devlet otoritesinin temelini biçimlendiren insan özü, arzu ve iktidar [kavramları]i arasındaki bağlantılara bakıyor. Böylece, Koch Stirner’in, Devletin epistemolojik temellerine yönelik reddi üzerine odaklanırken bu bildirinin vurgusuysa Stirner’in radikal ontolojisi -hümanizm, arzu ve iktidar arasındaki zor fark edilen bağların maskesini düşürmesi- üzerinedir. Ayrıca, Stirner ve Deleuze’ün uğraştığı hümanist iktidarın bu eleştirisinin, bizlere Devlet baskısına karşı çağdaş direniş stratejileri sunabileceğini de göstermeye çalışacağım.
Her ne kadar Stirner ve Deleuze arasında önemli benzerlikler varsa da, aynı zamanda pek çok önemli fark da vardır, birçok açıdan, bu iki düşünürü bir araya getirmek alışılmadık bir yaklaşım olarak görülebilir. Örneğin, Stirner, Marx’la beraber bir Genç Hegelciydi, yapıtları Alman İdealizminin, özellikle de Feuerbachçı ve Hegelci türünün aşırı derecede bireyci bir eleştirisi olarak ortaya çıktı. Öte yandan Deleuze, Foucault ve Derrida’nın yanı sıra, postyapısalcı düşünürlerin önde gelenlerinden biri olarak değerlendirilen bir yirminci yüzyıl filozofuydu. Deleuze’ün eseri Hegelciliğe bir saldırı olarak görülebilirken, siyaset bilimden psikanalize, edebiyata ve film teorisine kadar farklı ve çeşitli yollar izler. Stirner, genelde postyapısalcı bir düşünür olarak değerlendirilmez, Koch’un yol açıcı makalesi ve Derrida’nın Marx üzerine eseri (Derrida 1994) haricinde, çağdaş teorinin ışığı altında nerdeyse hiç dikkate alınmamıştır. Bununla beraber, belki de sorun postyapısalcılık gibi etiketlerdir, bu iki düşünür arasında -özellikle onların siyasal baskı ve otorite konusundaki eleştirilerinde- birkaç çok önemli düzeyde birleşme noktası vardır, öyle ki kimileri bundan rahatsız olabilirler ve eğer bu tür etiketlere saplanıp kalmışlarsa itiraz edilebilirler. Etiketlerin, özcü kimliklerin, soyutlamaların ve sabit fikirlerin zorbalığına karşı bu kesin itirazda -düşünceyi sınırlayan otoriter kavramlara yönelik bu saldırıda- Stirner ve Deleuze bir tür ortak zemine ulaşırlar. Bu, aralarındaki farkları göz ardı etmek değildir, bilakis, bu farkların, önceden belirlenemez ve olumsal bir biçimlenme yolunda, Deleuze’ün deyişiyle yeni siyasal kavramlardan hareketle şekillendirilebilecek “dayanıklılık planı”nda nasıl birlikte tınladıklarını göstermektir.
Okumaya devam et

Stirner ve Foucault: Post-Kantçı Bir Özgürlüğe Doğru

Yazan: Saul Newman
Çeviren: Kürşad Kızıltuğ

Max Stirner ve Michel Foucault çoğunlukla birlikte incelenmeyen düşünürlerdir. Yine de, uzun süreden beri ihmal edilen Stirner’in, çağdaş postyapısalcı düşüncenin bir habercisi olduğu iddia edilebilir.1 Hakikaten, Stirner’in Aydınlanma hümanizmi, evrensel akılcılığa ve özsel kimliklere dair eleştirileriyle, Foucault, Jacqués Derrida, Gilles Deleuze ve diğerlerinin geliştirdikleri benzer eleştiriler arasında pek çok alışılmadık koşutluklar vardır. Bununla beraber, bu makalenin amacı, yalnızca Stirner’i postyapısalcı gelenek içine yerleştirmek değil, daha ziyade, onun özgürlük sorunu hakkındaki görüşünü incelemek ve Foucault’nun, iktidar ilişkileri ve özneleşme bağlamındaki kendi genel düşüncesinin gelişimiyle olan bağlantılarını keşfe çıkmaktır. Geniş bir açıdan bakarsak, her iki düşünür de, çoğunlukla bizzat baskıcı olan özcü ve evrensel önvarsayımlar içeren klasik Kantçı özgürlük düşüncesini son derece sorunlu olarak görürler. Bunun yerine, özgürlük kavramı yeniden düşünülmelidir. Bundan böyle bu kavram, baskıdan özgürleşmek anlamına gelen olumsuz
terimler içinde görülemez; buna karşın bireysel özerkliğe dair, özellikle de bireyin yeni özneleşme kipleri inşa etmesi özgürlüğü anlamında, çok daha olumlu düşünceler içermelidir. Göreceğimiz gibi Stirner, hep beraber özgür olmaya dair klasik düşünceyi gereksiz kılmış ve bu radikal bireysel özerkliği tarif eden kendi olmak* (Eigenheit) teorisini geliştirmiş. Özgürlüğün özcü olmayan bir biçimi olarak bu tür bir kendi olmak teorisinin, eleştirel bir ethosu ve kendiliğin estetikleştirilmesini içeren Foucault’nun özgürlük projesiyle birçok benzerlikleri olduğunu öne sürüyorum. Gerçekten de Foucault, özgürlük söyleminin antropolojik ve evrensel akılcı temellerini soruşturur ve özgürlüğü etik pratikler açısından yeniden tanımlar.2 Hem Stirner hem de Foucault, çağdaş anlamda özgürlüğü anlamak için hayati öneme sahiptirler -özgürlüğün, bundan böyle, akılcı mutlaklar ve evrensel ahlâk kategorileri tarafından sınırlandırılamayacağını gösterdiler. Özgürlük anlayışını Kantçı projenin sınırlarından kurtararak, -kendiliğe dair somut ve olumsal stratejiler üzerine oturtarak- daha öteye taşırlar.
Okumaya devam et

ek$isözlük, otostopçu ve her şey

ideal sözlüğün yönü:
girişte, sonunun skynet gibi olmamasını umarak sözlük'ü kullanıcıların hem reseptör hem de motor nöronları (ve kullanıcı bilgisayar etkileşiminin nöronlar seviyesindeki işlemler) olduğu bir çeşit sibernetik organizmaya benzeteceğim. wap sözlük ve inşası hala sürmekte olan eksi sozluk mobile sayesinde kısmen gerçekleşmeye başlayan bu ekşi sözlük idealine göre sözlük, organizasyonunu geliştirerek yavaş yavaş bir organizmaya dönüşüyor. entryler telepatiyle giriliyor, her kullanıcı, ait olduğu seviyeye izin verildiği kadarıyla sözlükte meydana gelen her değişimden, eklenen ve silinen entry'lerden, katılan ve uçan kullanıcılardan, olan bitenden anında haberdar oluyor. moderatörler gibi özelleşmiş hücreleri de olan sözlük, kullanıcı sayısını artırarak sanal mekanda, en bariz örneği zirveler olan etkinliklerle de gerçek mekanda gelişiyor. sözlük dendikçe aklıma kendi kodunu değiştirebilen böyle bir model geliyor.

interaktif sözlüğün işlevi:
yaratıcılığın müzik, resim, origami vb. gibi özel bir alanında ihtisasımız olmadığı için zihnimizde olan biteni görüntü ve seslerle ifade edemeyen biz sıradan faniler, düşüncelerimizi kelimelerle kuruyoruz, onları diğer insanlarla kelimeleri kullanarak paylaşıyor, tanımlayamadığımız hislerle yüklendiğimizde huzursuzlanıyoruz.
kullandığımız kelimelerin anlamlarının söyleyeceklerimize etkisine dair douglas hofstadter gödel, escher, bach adlı kitabında şöyle diyor: “… sözcüğünü usavurmanın düşünce süreciyle tanımlanmış birkaç biçimde kullanırız. yani, …'yı kullanmak için uymak zorunda olduğumuz kurallar vardır. bunların bilincinde olmayabiliriz, ama sözcüğün anlamı üstüne temellenmiş işlemler yaptığımızı iddia etme eğilimindeyizdir; ama sonuçta bu yalnızca, asla açıklığa kavuşturamadığımız kurallarca yönlendirildiğimizi söylemenin dolambaçlı bir yoludur. sözcükleri bütün yaşamımız boyunca belli örüntüler içerisinde kullanırız, ve örüntülere 'kurallar' demek yerine, düşünce sürecimizin seyrini anlamlara yükleriz.” (çev: ergün akça, hamide koyukan)
Okumaya devam et

Synthesizerlar: Çağdaş Bestecinin Protezleri

“Günümüz bestecisi ölmeyi reddediyor”
Edgard Varese

“Bir parça ses alabilir, onu çalabilir, elimizde ufalanmasından endişe duymadan onunla oynayabiliriz. Bu basitçe sesin sonsuza kadar hatırlanacak bit’ler halinde depolanmasıyla ilgili.”
Paul Lansky

Flu
“İnsan” izole edilmiş bir varlığa karşılık olarak kullanılan ideal bir kavram. Kapalı bir bütünlükmüş gibi lanse edilse de, hukuk, eğitim vb. türlü sistemlerimiz insanın bu tür bir algısı üzerine inşa edilmiş olsa da (Şu bilgileri aklında tuttu. Bir eylem yaptı. Suç işledi: sorumluluk ona ait. Tüm bu sonuçların nedeni o = neden-sonuç zincirinde neden arayışının erken sonlandırılması) en basitinden onu alıp atmosferin dışına koyarsak veya belli bir sıcaklık aralığının dışına çıkarırsak, insan olma vasfını anında yitirecektir.
Bu şaşılacak/enteresan bir şey değil, sadece bilinçli olanların değil her türlü varlığın bir özelliği: sınırlarının kesin çizilememesi, varlığını diğer varlıklarla (çevresiyle) ilişkisi üzerinden/sayesinde sürdürmesi, bir şeyin o şey olma vasfının etkileşimlerine bağımlı olması… Tıpkı bir dağın olduğu yerde kalabilmesi için dünyanın çekim gücüne maruz kalması veya durduk yerde dağılıp gitmemesi için, parçaları, yani alt seviyedeki “bütünlük”leri, olan atomlar arasındaki bağlara ihtiyaç duyması gibi, insan da türlü fiziksel niceliklerin belli aralıklarında, belli maddesel/manevi çevrelerde varolabilen bir varlık, bunda gocunulacak bir şey yok.
Bence şaşırtıcı olan bizim nasıl olup da kendimizi çevresinden bağımsız bir kendi olarak algılayabiliyor olmamız. Bunun aralıksız propagandasına maruz kalmamızdan herhalde. Türlü kimlikler ve kimliğe dair muhabbetler, özne/nesne/yüklem ayrımı üzerine kurulu dil(bilgisi), çevre üzerinde mutlak bir kontrol/hakimiyet hissi, (kontrolden çekinmeme, kontrolün, en basitinden hareket ettirmenin doğal görülmesi), özel/cins isimler, irade üzerine çok düşünmemiş olma, alınan kararların ve yapılanların nedenleri hakkında kesinlik yanılsaması…
Oysa esas olan “flu”luktur. Kesin çizgi, ayırım yoktur. Netlik fotoğraflarda aranan yapay bir özelliktir. Hoca sınıfa baktığında sınırları belirlenmiş (üniforma ve altındaki deri), kendilerine ayrılan mekanlara (sıralar) konumlandırılmış, tek başlarına değerleri olan (not), birbirinden ayrı (matematikteki değişkenler terminolojisiyle birbirinden bağımsız ve böylece kontrol etmesi daha kolay) kişiler görmek ister. İçiçe geçmiş figürler, karışmış gazlar ve muğlaklık istemez. Psikoloji bir “ben”in oluşmasını esas hedef seçer. Onun yokluğu (veya çiftliği veya çokluğu veya diğerlerine geçişmişliği) olgunlaşamama, yetişkinliğe adım atamama, toplumsal hayata bir birey olarak katılamama demektir.
Özellikle organizasyonsal varlıklarda bu çevreye bağımlılık daha da yüksek. Bir miktar boyayı rastgele saçtığımızda, “saçılmış bir boya var”, demekten fazlasını yapamazken, aynı boya bir resim oluşturacak şekilde bir araya getirildiğinde bir eserin varlığından söz edebiliyoruz. Onun “resim” oluşunu, dolayısıyla bir resmin varolmasını da, onda bir desen algılayabilme yetisine sahip zihinlerin bulunduğu etrafı belirliyor.
Okumaya devam et

Vampircilik ve Ruh Durumları

WarnerBros’un Joss Whedon tarafından yazılıp yönetilen dizileri Buffy 1997’de ve Angel 1999’da ABD’de yayınlanmaya başladı. Daha sonradan tüm dünyada fanatiklerini oluşturan ve Türkiye’de CNBC-e’de özellikle genç üniversiteli seyircileri sürükleyen, Pazar akşamlarını bir süreden beri evde geçirttiren bu iki diziden Buffy, 18 Temmuz’daki finaliyle bizlere veda etti. Su anda ne yazık ki, Angel’ın son sezonu, izleyicisiyle her Pazar saat 20:00’da buluşuyor. Bu dizileri seyretmeyen ama korku ve fantastik kurguya aşina kitle ise Buffy ve Angel’ı kötü makyajcılık ve başarısız vampir miti uyarlaması yapmakla suçlamaktan geri kalmıyor. Öyleyse kimileri şu an niye Buffy ve Angel’ın eski sezonlarını netten indirmekle fanatik bir şekilde meşgul oluyor?

Vampirsiz yaşayabilir miyiz?
Öncelikle belirtilmesi gereken Buffy ve Angel dizilerinin sıradan bir vampir miti uyarlaması olmadığı ve aslen lise hayatı maceralarını ve rekabet ortamını (Buffy) veya şehir hayatı karmaşası ile kapitalizm bileşkesini (Angel) metaforik düzlemde sunduğudur. En basitinden başlanırsa, Buffy’de, avcının savaştığı kötü güçler; vampirler, zebaniler ve diğerleri, California Sunnydale Lisesi’nin bodrumunda cehenneme açılan bir kapının arkasında bulunmaktadır. Burada Whedon’ın basitçe değinmek istediği konu lise hayatının cehennemden başka bir tat vermediği olarak gözlerimizin önüne seriliyor.
Okumaya devam et

Güç Kimde Artık? Bilgisayar Oyunları ve Simülasyon

Tarih boyunca pek az insana, dünyanın kaderini belirleme gücü bahşedilmiştir. Şefler, komutanlar, savaşçılar, liderler…. Artık onlardan biri olabilirsin!
Empire Earth adlı bir strateji oyununun giriş demosundan

Büyük İskender, Yüksek Şatodaki Adam ve Civilization
Çocukluğumun en büyük kahramanı Büyük İskender’di. Adı üstünde büyük bir adam. Yaşı genç ama yaptıkları büyük. Güç ve iktidarın tarihteki sembolü. Bilinen dünyayı, tarih boyunca en kısa sürede ve en genç yaşta fethetmiş bir efsane. Yaşadığı dünyanın mutlak hakimi!…
O zamanlar İskender gibi olmanın hayallerini kurar, onunla kendimi özdeşleştirirdim. Bildiğim dünya bir hayli küçüktü ve onun hakimi olmayı dilerdim.
Aradan uzun yıllar geçti. Zihnimdeki düşünceler çetrefilli yollar katetti, önce iktidarın kaynağının, sonra olumsuz yanlarının, nihayet varlığının altını kurcalayıp sorgular oldu. Ama yine de bugün dönüp baktığımda hâlâ Büyük İskender’in bir çocukluk evresi kahramanı olarak çok da uygun düştüğüne inanıyorum. Çünkü aslında İskender de, hem bilinen dünyanın çok küçük olduğu hem de dünya hakkında bildiklerimizin çok az olduğu, tarihin çocukluk döneminin bir kahramanıydı. O çocukluk döneminden günümüze değin tarih anlayışı da uzun yıllar ve yollar katetti. İnsanlar önce imparatorların ve komutanların savaşlarını, sonra devletlerin ve diplomatlarının savaşlarını ve nihayet inşa edilmiş söylemlerin savaşlarını tarih diye okudu. Ve en sonunda, yarattığı onlarca İskenderiye şehrinde yetişen torunlarının torunlarının torunları, Büyük İskender’i beyazperde de yeniden yaratmayı, geçmişi bugüne taşımayı, tarihi şimdiyle aynılaştırmayı başardı. Kasım ayında Oliver Stone’un, Büyük İskender filminin gösterileceğini öğrenince, büyülü perdenin ardında onu göreceğim için gerçekten bir hayli heyecan duydum. Ama doğrusunu söylemek gerekirse İskender’le tanışıklığım aslında çok daha eskiye dayanıyor…
Ağabeylerimin ve ablalarımın, anneleri ve babaları tarafından “Fatih 21 yaşında İstanbul’u almış, siz ne yapıyorsunuz? Eşek kadar adam oldunuz şu halinize bakın, pinekleyip duruyorsunuz” serzenişlerine maruz kaldığı dönemlerde, daha küçücük yaşımda, önümde ‘Dünyayı Değiştiren Bin Büyük Adam ve Bin Büyük Olay’ isimli kitaplar açık olduğu halde, kâh İskenderle Gordion düğümünü çözüp Asya’nın kapılarını araladım, kâh Cengiz Han’ın atlılarıyla Çin’i fethettim. Bırakın İstanbul’u, dünyanın tamamını onlarca kez verip verip aldım. Ne o inanmadınız mı? İster inanın ister inanmayın bu bir gerçek. Odamda, tek başıma, bilgisayarın karşısında, birbirini kovalayan dakikalar hatta saatler boyuca, dünyanın, dünyamın hakimi oldum.. Evet, bu yazıyı okuyan birçoklarının anımsayacağı ‘Civilization’ (Uygarlık) adlı şu meşhur bilgisayar oyunundan söz ediyorum. Kim hatırlamaz ki, 90’lı yılların başında, Türkiye’de bilgisayarın evlere yeni yeni girmeye başladığı dönemlerde, bugün yirmili yaşlarda olanların o zamanlar onlu yaşlarda olduğu ve büyük ihtimalle ilk kez bilgisayara ellerinin değdiği yıllarda, başından kalkamadığı dünya tarihi ve savaşları simülasyonunu. Civilization çıkar çıkmaz bir kült olmuştu. Üzerine çok yazıldı çizildi. Hatta benim yayımlanan ilk yazım da İstanbul Erkek Lisesi’nin okul dergisi Çığlık’taki bilgisayar köşesinde, herhalde o zaman yaşamımda en çok yer kaplayan şey olduğundan, Civilization oyununun kuralları ve özellikleri üzerine bir makaleydi.
Okumaya devam et