Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından bu yıl onbirincisi düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı

Türkiye Bilişim Derneği (TBD) Bilişim Dergisi tarafından ilki 1998 yılında düzenlenen Bilimkurgu Öykü Yarışması için başvurular başladı. Bu yıl yarışmanın konusu “kriz”.

Öyküler aracılığıyla krizlerin düşünülmesinin amaçlandığı yarışmada, yazarlar, bilimin “kötüye” kullanılmasından, doğal kaynakların ölçüsüzce tüketilmesinden, belki gelecekte insan, android, siborg ve robotlar arasındaki anlaşmazlıklardan ya da umulmadık bir anda yepyeni bir canlı türünün belirmesinden sonra çıkabilecek krizleri ele alabilecekleri gibi dilerlerse kendi kurgularına göre geliştirdikleri krizleri de yazabilecekler.

Son başvuru tarihi 17 Temmuz 2009 olan TBD Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın sonuçları 2 Kasım 2009 tarihinde açıklanacak. Herkesin katılabileceği yarışmada birinci gelecek yarışmacıya dizüstü bilgisayar verilecek. Dereceye giren öyküler TBD web sitesinde, Bilişim Dergisi’nde yayınlanacak ve kitap olarak bir öykü seçkisinde yeralacak. Yarışmanın seçici kurulu Hikmet Temel Akarsu, Bülent Akkoç, Semih Gümüş, Talat S.Halman, Necdet Kesmez, Mustafa Kutlay, Mustafa Küpüşoğlu ve Buket Uzuner’den oluşuyor.

Yarışmaya ilişkin ayrıntılı bilgi ve başvuru için: www.tbd.org.tr

Kitabımız "Türkiye'de İktidarı Yeniden Düşünmek" Çıktı !

iktidari yeniden dusunmek.inddKitabımız “Türkiye’de İktidarı Yeniden Düşünmek” Varlık Yayınları’ndan çıktı !

–Meltem Ahıska, Nurdan Gürbilek, Dicle Koğacıoğlu, Yasemin İpek Can, Özlem Göner, Fırat Bozçalı, Ferhunde Özbay, T. Balca Arda, Esra Gedik, K. Murat Güney–

Türkiye’de iktidarın kuruluş ve işleyiş dinamiklerini yeniden düşünmeyi öneren bu kitap, sosyal bilimler alanında düşünce üreten akademisyenlerin, doktora ve yüksek lisans öğrencilerinin kolektif çabasıyla hazırlanmıştır. Amacımız, Türkiye’de bugüne kadar hep dolaylı olarak incelenen ama kendisi tek başına tam olarak sorunsallaştırılmayan iktidarı sorunsallaştırmak, iktidarın işleyiş biçimlerini analiz edip görünür kılmaya çalışmaktır. Bunu yaparken, iktidarı sadece merkezi devlet yapısı ve bürokrasisi olarak değil, gündelik hayatlara yayılmış türlü söylem ve eylemlerde karşımıza çıkan dağınık ve karmaşık bir ilişkiler ağı olarak değerlendiriyoruz. Böylece, sadece devletle karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda değil, kendi aramızda kurduğumuz gündelik ilişkilerimizde de kendisini yeniden üreten ırkçılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, militarizm gibi tahakküm ilişkilerini ifşa etmeyi ve bu tahakküm ilişkilerine karşı daha keskin bir muhalefeti nasıl örebileceğimizi el birliğiyle düşünmeyi amaçlıyoruz.

Genel olarak Türkiye’de iktidar meselesine, özel olarak da 1980 sonrası dönemde yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümlere odaklanan makalelerden oluşan böylesi bir kitabı hazırlama düşüncesinin bir diğer gerekçesi de Türkiye’nin akademik ve entelektüel çevrelerinde sıklıkla karşımıza çıkan bir tıkanmışlık ve kendi kendini tekrardan öteye gitmeyen bir tutuculuk karşısında duyduğumuz tepki. Türkiye’deki akademik ve entelektüel çevrelerin en başta gelen sorunlarından biri, kalıplaşmış anlayışları yerinden eden radikal görüşleri ve yeni düşünce akımlarını, bir açılım ve dönüşümün kaynağı olarak görmek yerine, çoğunlukla, kendi küçük iktidar alanlarını tehdit eden tehlikeli oluşumlar olarak algılamaları. Bu kitap, işte tam da bu noktada, bir yandan genel olarak Türkiye’de iktidarın işleyiş mekanizmalarını sorgularken bir yandan da kendi özel konumlarını sarsacağı gerekçesiyle yeni düşünce ve eleştirilere kendisini kapatmış muhafazakâr bir akademik ve entelektüel zümrenin iktidarının altını oymayı amaçlamakta.

Kitapta karşınıza çıkacak makaleler boyunca Türkiye’nin sosyoloji, siyaset bilimi ve tarih alanında önde gelen akademisyenlerinin görüşlerinin esaslı ve kapsamlı eleştirileri ile karşılaşacaksınız. Kısacası niyetimiz, Türkiye’de iktidar meselesini yeniden düşünmeyi öneren makaleler içeren bu eserin ortaya koyduğu fikirler ile bir yandan da akademik iktidar odaklarını kendilerini dönüştürmeye zorlamaktır. Şüphesiz, Türkiye’deki akademik ve entelektüel hayatın zenginleşmesi ve çeşitlenmesi bu ve bunun gibi müdahalelerle mümkün olacaktır.

Umuyoruz, bu kitapta yeralan tüm yazılar ve fikirler, yoksulluğun ve zenginliğin, acıların ve mutluluğun, ölümün ve yaşamın dağılımındaki eşitsizliklerin bir nebze olsun azaldığı, gündelik hayatlardaki faşizmin ve ırkçılığın daha çok sorgulandığı, halkların kardeşçe yaşadığı bir Türkiye’ye katkıda bulunur.

www.varlik.com.tr

İçindekiler
-“Türkiye’de İktidar ve Gerçeklik” / Meltem Ahıska
-“Arşiv Korkusu ve Karakaplı Nizami Bey: Türkiye’de Tarih, Hafıza ve İktidar” / Meltem Ahıska
-“Avrupa’nın Cinsiyeti: Uysal Bakire, Yutucu Dişi, Fetihçi Oğul” / Nurdan Gürbilek
-“Bir İstanbul Adliyesinde Davranış Kalıpları, Anlamlandırma Biçimleri ve Eşitsizlik” / Dicle Koğacıoğlu
-“Türkiye’de Gençlik, Nüfus ve İktidar” / Ferhunde Özbay
-“Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşları: Modernite, Milliyetçilik ve Neo-Liberalizm Kıskacında ‘Gönüllülük’” / Yasemin İpek Can
-“İktidarın Farklı Yüzleri ve Alevi Kimliğinin Dönüşümü” / Özlem Göner
-“Kürt Sorununu ‘İdare’ Etmek” / Fırat Bozçalı
-“Yeni Bir Hegemonik Savaş Alanı: TRT6” / T. Balca Arda
-“Orduya Annelik Yapmak: Türkiye’de Şehit Anneleri” / Esra Gedik
-“AKP ve Türkiye’de ‘Yeni’ İktidar” / K. Murat Güney

Sevgili, Arsız Devlet! Demek, Güçlükonak Katliamını Sen Yaptın!

guclukonak_katliamihizbullah_ozel_harekat_agarGün geçmiyor ki, devletin eski bir mensubu, eski bir polisi, eski bir bakanı, itiraflarıyla gündemi sarssın, devletin iç yüzünü bir kez daha ortaya döksün. Daha geçenlerde dönemin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Adnan Erkmen’den işitiyoruz ki, 1996’daki Güçlükonak katliamını PKK değil, devlet gerçekleştirmiş. 13 yıl boyunca nedense gıkı çıkmayan vicdanının artık bu yükü kaldıramadığını söyleyen eski bakan Adnan Ekmen, Ergenekon davasının Fırat’ın ötesine geçmesi gerektiğini söylüyor ve PKK’nin ilan ettiği ateşkes sürerken Güçlükonak’ta 11 köylünün kurşunlanıp yakılmasının PKK’nin değil JİTEM’in işi olduğunu itiraf ediyor. Katliamda yakılanların kimliklerinin askerden çıktığını açıklayan Ekmen, “Araştırınca arkasından devlet çıktı. Tanıklar korkunca, biz de üzerine gidemedik. Ergenekon Savcısı’na anlatırım” diyor. Tam da aynı günlerde bu sefer eski Turizm ve Tanıtma Bakanı Orhan Birgit, 1955 yılının 6-7 Eylül günlerinde İstanbul’daki Rum azınlığa yönelik linç olaylarının fitilini ateşleyen süreçte olayların organizatörü olduğunu itiraf ediyor. Birgit, Mustafa Kemal’in Selanik’teki evine yönelik bombalı saldırının ise MİT tarafından gerçekleştirildiğini söylüyor.
Bir başka gün, bu kez eski eminiyet müdürü Mehmet Ağar’ı, eski özel hareket tim komutanı İbrahim Şahin ve devlet desteğiyle örgütlenip binlerce katliamı gerçekleştiren Hizbullah üyeleriyle aynı fotoğraf karesinde görüyoruz. Yine çok geçmiyor, bu kez PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan, Doğu ve Güneydoğu’da 90’lı yıllarda gerçekleşen bine yakın faili meçhul cinayetin gerçek failinin şu an Ergenekon davasında tutuklu eski JİTEM lideri Levent Ersöz ve ekibi olduğunu açıklıyor.

Her şey artık çok açık, her şey artık çok şeffaf.

Tam da aynı günlerde, tüm bu olayların açığa çıkmasına vesile olan Ergenekon davasında, tutuklular arasındaki son emekli orgeneral rütbeli şahıs, Hurşit Tolon salıveriliyor. Tam da aynı günlerde, Şemdinli’deki Umut Kitapevi’ni bombalayan astsubaylar hakkında “bilirim, onlar iyi çocuklardır” diyen yine bir eski orgeneral Yaşar Büyükanıt, basın ve kamuoyu önünde astsubaylara övgüsünü yineliyor, Şemdinli’de yapılanlara arka çıkıyor. Tam da aynı günlerde, Hakkari’nin Çukurca ilçesinde bir ev, ellerinde arama izni olmayan bir grup özel tim mensubu tarafından taranıyor ve basılıyor. Gelen şikayetler üzerine Çukurca Kaymakamı Abdullah Çiftçi, “bu olay beni aşıyor” diye itirafta bulunuyor. Tam da aynı günlerde, Hakkari’nin Yüksekova ilçesine bağlı İran sınırındaki Çobanpınar Jandarma Sınır Bölük Komutanlığı’nda askerlik yapan Ağrı Patnos’lu Burhan Güzelaydın, 30 Ocak akşamı kurşunla intihar ettiği iddia edilerek Yüksekova Devlet Hastanesi’ne kaldırılıyor. 31 Ocak’ta yaşamını yitiren askerin babası, askerde oğlunun sürekli dayak yediğini ve tehdit edildiğini söyleyerek Hakkari Cumhuriyet Savcılığı ve Hakkari Devlet Hastanesi’ne başvuruyor ve oğluna otopsi yapılmasını istiyor. Hakkari Cumhuriyet Savcılığı’nın talimatıyla hazırlanan otopsi raporunda Güzelaydın’ın intihar etmediği ve işkence sonucu öldürüldüğü belgeleniyor.

Evet, Ergenekon davası bir yandan AKP ve Tayyip Erdoğan’ın düşmanlarını tasfiye ederken, bir yandan da gerçek katilleri salıverip temize çıkarmayı sürdüredursun, bu ülkede devlet eliyle gerçekleşen katliamlar, cinayetler, soygunlar bu kez açıktan açığa, göz göre göre devam ediyor.

Evet, her şey artık çok açık, her şey artık çok şeffaf.

‘Derin Devlet’, yerini, işini yüzeyden ve açıkça yürüten ‘Arsız Devlet’e bırakmış anlaşılan.

Bu ‘Arsız Devlet’in başbakanı, tam da aynı günlerde Davos’ta, Gazze’deki katliamlarda sorumlu tuttuğu İsrail cumhurbaşkanı Peres’e “Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz diyor.” Bunu söylerken, birilerinin çıkıp da bir gün kendisine “peki 2006 yılının Mart ayında Diyarbakır’da olaylar çıktığında ‘güvenlik güçleri kadın da olsa çocuk da olsa gerekeni yapacaktır’ diyen de sen değil miydin?” diye soracak olmasından en ufak bir kaygı, en ufak bir utanma duymuyor. Tıpkı seçimlere bir ay kala Dersim ve Batman’da açıktan açığa halka devlet eliyle beyaz eşya dağıtılmasının bilinip duyulmasından, doğalgaz indirimi, Kürtçe resmi kanal ve TRT’deki Alevi programlarının birer seçim rüşveti olduğunun açıkça ifşa edilmesinden utanmadığı gibi. Zira, işler artık çok açık, çok şeffaf yürütülüyor.

Evet, Güçlükonak’ta 1996’da 11 köylünün devlet tarafından öldürüldüğü belki çoktan beri biliniyordu, ama bugün ilk defa itiraf ediliyor. Yarın bir gün, bu kez Ergenekon davasının mimarı AKP iktidarda, Tayyip Erdoğan da başbakanken, Eylül 2007’de Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesi Beşağaç köyüne giden minibüste bulunan 12 vatadaşın kurşuna dizildiği ve hükümet ve genelkurmay tarafından sorumlusunun PKK olduğunun açıklandığı olayın yine devlet tarafından gerçekleştirildiği birileri tarafından itiraf edilirse artık kimse şaşırmayacak.

Çünkü artık derin devlet bitti, yerine arsız devlet geldi.
Ergenekon sağ olsun…

Kürtlerin Anarşizmle Dansı Mümkün Mü?

“Kederli ruhların desteklemek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amacına ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır.” [Deleuze]

kurt_anarsiKürtler evrensel bir hakikate yaslanmadan da meydan okumanın mümkün olduğunu keşfedecek bir tarihsel uğraktan geçiyor. Temsil ettiği veya ettirildiği bütün politik referans noktalarının ve hareketin bileşimlerinin iktidara hızla eklemlendiği bir konjonktürde yeni bir siyasal eksene ihtiyaç duyulduğu her Kürt için artık aşikâr. Tarih kimileri adına bir siyasal yanlışlar toplamıdır ne de olsa. Geçmişin ve örgütlenme biçiminin köklü bir sorgulanışından doğacak alternatif bir radikal politik ufka yelken açmanın toplumsal zemini şimdilik mevcut. İktidara yöneliş her şeye rağmen iktidar dışında kalmayı doğuruyorsa, umutsuzluğun girdabından tekil özgürlükler ırmaklarına küçük kulaçlar atmanın tam zamanıdır. Türkiye tarihinin en politikleşmiş siyasal öznesi olan bir halkın içkin anarşik coşkusuyla bu yorgun topraklarda özgürlüğün ve devrimin kara bayrağına dönüşmesi “aleyhistanda güçlü bir lehçe” yaratabilir. Örgüt ve partilerin katı hiyerarşik atmosferinde hiçleşmiş militan benliklerin ertelenmiş sosyallikleriyle buluşarak, devrim ilişkilerini gündelik hayatlarının hücrelerine yedirerek oluşturacakları bir siyasal kalkışmadan anlamlı sonuçlar beklemek kuvvetle muhtemel. Feodal ilişki ağının hükümranlarından kurtulmadan Marksist önder ve öncü kadroların mutlak otoritesini içselleştirmek zorunda kalmak, özgürleşme mücadelesine kalkışan Kürt bireyinin yaşadığı en büyük talihsizlikti belki de. “Efendiler kültü”nün, çağdaş tiranlıkların hiç eksik olmadığı bir tarihsel mirası devralmak bütün kaçış çizgilerinin daha baştan kaybedildiği bir direnişe gönüllü mağlup olarak razı olmak demekti. Her türlü stratejik ve taktik politikanın önceden belirlendiği, anlam ve yaratıcılık potansiyellerinin dondurulduğu, iktidarın dil ve davranış kodlarının örgüt disiplini adı altında yeniden üretildiği bir politik iklimden çıkmış bezgin ve savruk kimliklerin, özgür öznelere dönüşmesi elbette kolay değil. Ancak yaşanan deneyimlerin neyin istenmediği konusunda kalıcı -yaşanan- bir bellek ve bilinç yaratmış olması potansiyel bir kazanım olarak görülebilir. Kürt siyasal hareketinin içinde debelendiği bütün açmazlara karşın, hareketin yıllarca temsil ettiği sosyalist seküler kültürün daha özgürlükçü temellerde yeniden inşa edilmesi ve dönüştürülmesi tahmin edildiği kadar zor gözükmemekte. Politik söylemin “demokratik cumhuriyet veya demokratik konfederalizm” gibi argümanlarla iyice bulanıklaştırılması, hoşnutsuzlukların veya ikircikli ruh hallerinin gittikçe siyasal bir şizofreniye dönüşmesi kendi mecrasında dipten gelen özgürlükçü ve anti-otoriter akıntılar yaratmaya gebe. Ulusal Sorun ekseninden uzaklaşarak, tekil ve ötelenmiş sorunların analizine dayalı taleplerin dillendirilmesi ve çoğaltılması tarihi öneme sahip sonuçları da beraberinde getirecektir. Devletsiz, sınıfsız, cinsiyetçi ataerkil kültür kalıntılarının eritildiği, ekolojik yaşamla dengeli bir siyasal organizma her muhalif Kürdün yaşattığı bir ütopya olmasına karşın, toplumsal ve bireysel karşıtlıkların örgüt ve parti pratikleri aracılığıyla totalleştirilmesi, farklı inisiyatif ve temsiliyetlerin bastırılması – ötekileştirilmesi yaşanan krizin ana temelini oluşturmakta.
Çözüm ne ortodoks totalleştirici ideolojilere sarılmakta ne de burjuva demokratik cumhuriyetin uslu vatandaşı olmayı kabullenmekte yatıyor. Geçmişin toptan reddiyesi kolaycılığına itibar etmeden de “şimdideki gelecek”i örmek mümkün.
Okumaya devam et

İsyan Notları: "Neden Yunanistan?"

yunanistan_anars'

Aktaran: Erdinç Yücel

Yunanistan’daki isyana katılan Türkiyeli bir anarşistin notlarıdır…

‘Neden Yunanistan?’ sorusunun yanıtını vermek gerekiyor önce. Beraberinde bir dizi kültürel ve tarihsel veriyi sıralamaya başlamalı. Kültürel verilerin başına coğrafyayı yerleştirip yerleştirmemekte kararsızım ama bereketli Akdeniz kuşağına has bir durumdan bahsettiğimiz ortada. Bütün Akdeniz değil de şarap içilen tarafı sadece. Olaya asıl kültürel tat katan da bu kısmı bence. Çünkü şarabın hürriyeti, hayalgücünün hürriyetidir. Şarabın meşruiyeti, köleci disipline sürekli çelme takar. Deviremez, o ayrı konu. Ama Papadopulos Cuntası nasıl çıkıverdi o zaman? Coğrafyayla açıklamaya kalkarsanız, işte bu soruda çuvallarsınız. Garibim şarapsa, en azından Mısır’daki isyanlar sayesinde sanık sandalyesinden kaldırılabilir.
Yapılacak tarihsel gözlemlerin, bu coğrafyanın İsa’dan 5 yy önceki toplumsal koşullarına kadar uzanması gerekiyor. M.Ö. 444-370 yıllarında yaşayan Andisthenis’e göre toplumun yaşamında ne hükümet, ne özel mülkiyet, ne evlilik ne de din olmalıdır. Öğrencisi ‘dünya vatandaşı’ Diyojen, ‘parayı yokedin!’ çağrısını tekrarlar sürekli. Zenon, devletin ilk sistematik eleştirisini o zamanlar ortaya koymuştur. Atina Demokrasisi köleciydi fakat, daha o zamanlarda Kinikler ve Stoacılar, her insanın eşit olduğu, hükümetin mülkiyetin ve hatta ailenin varolmadığı toplumsal alternatifleri savunuyorlardı. Platon’un ‘erdem devleti’ ve Aristo’nun ‘yasa’sı, duyulmalarının üzerinden bir asır geçmeden, güçlü eleştirilerle karşılaştılar. Kinikler için ‘doğa’, ‘yasa’dan da güçlüydü.

Ama bütün bunlar 2008 yılında bir isyanın gerekçeleri olarak sıralanabilir mi? Sinoplu Diyojen’in kitapları satış patlaması mı yaşadı? Hayır.
Bizim Gümülcineli Feyzullah’a ”bak göreceksin; dünya devrimi olacak” dedirtebilen neydi gerçekten? Sıradan vatandaşa polisin varlığını sorgulamaya yetecek kadar hayalgücü veren neydi? Bu isyanın tarihsel kökleri var mıydı? Antigone hortlamış mıydı? İnsanlar iş mi istiyorlardı? İçişleri Bakanı’nın istifasını mı? Sahi, PASOK hükümeti devralmak için isteğini niye yitirdi? Bunun cevabı basit olsa gerek; hangi parti olursa olsun, gelecek olanı da kısa sürede hükümetten düşürebilecek bir hareket vardı. Büyük kalabalıklar, ilk defa bir düzen partisinin değil, kara bayrağın çevresinde arıyorlardı yönlerini. Yoksa televizyonun ev hanımlarını hedefleyen programında zıplayıp duran kokananın söyledikleri doğru kabul edilebilirdi; ”Böyle olacağı belliydi! 2 yıldır hergün eylemler, saldırılar, yürüyüşler oluyor! Ülkemiz üzerinde büyük oyunlar tezgahlanıyor.”
Okumaya devam et

Artık Her Yer Filistin, Her Yer İntifada!

gazze_anarsi1İsrail birlikleri az önce Gazze sınırını geçti. Yüzsüzce, utanmazca ilerliyorlar. Bu vahşete sessiz kalarak ortak olan tüm katil devletlerden cesaret alarak yürüyorlar. Ve tüm katil devletlerin hali hazırda sürdürdükleri ve bundan sonra gerçekleştirmeyi planladıkları kıyımlara, infazlara, katliamlara cesaret veriyorlar. İnsanlığın alabileceği en aşağılık bir halde, haki üniformaları içinde, zırhlarını kuşanmış, namlularını doğrultmuş, kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden öldürüyorlar. Kendilerine taş atanlara kurşunlarla cevap veriyorlar.

Evet, maalesef bu ülke de, bu görüntüleri bir yerlerden hatırlıyor. Vücuduna 12 kurşun saplanan 12 yaşındaki çocuğun, gözaltında ve kameralar önünde kolu kırılan gencin, 1 Mayıslarda sözlere ve sloganlara silahların namlularını doğrultarak cevap verenlerin görüntüleri hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Devlet her yerde devlet. Ama İsrail katil yandaşlarına çok kötü örnek oluyor…

Evet, Gazze’de şimdiye dek 400ün üzerinde ölü, 1500ün üzerinde yaralı var… Yaşamları birkaç gün içinde ellerinden alınan, sakat bırakılan binler ve onların yanında aslında aylardır yokluktan, yoksulluktan, ambargodan her gün yavaş yavaş ölen yüzbinler…

Bugün yapılmak istenen Gazze’de olan biteni ‘normal’ olanın sınırları içine çekmek, bu vahşeti sıradanlaştırmak ve İsrail’in takipçisi tüm diğer katiller için benzeri katliamları mümkün ve meşru kılmaktır…

Hayır, bu işgalin, bu vahşetin, bu kıyımın normalleşmesine, sıradanlaşmasına, meşrulaşmasına müsaade etmeyeceğiz. İsrail ve takipçileri insanlığın yüzkarasıdır.
İktidarların vahşetini ifşa etmek için bundan böyle artık her yer Filistin, her yer İntifada!

Reklamlara Dair Bir Sesli Düşünme Hali

cocuk_kariyer

Yazan: Seçil Aslan

Çerçevesiz Sanat Dergisi’nin 2. Sayısında Yayımlanmıştır

Bir kelime düşüyor zihnime. Söylenenlere değil, söylenmeyenlere dair… Ya da asıl söylenmek istenene… Zira reklâmlardan, türkülerden, romanlardan; yazılmış, çizilmiş ve söylenmiş her şeye dair zihnimin süzgeci hep aynı şekilde çalışıyor. Kimliğimin yok sayılmasını temel alan ve bunu pek güzel kılıflayan tüketim ürünlerine rastlayışımda hep aynı şey düşüyor dilime. Ben bir kadın olarak özneyim; kendi kelimelerim var, kendi öykülerim, kendi düşlerim. Tıpkı başka kadınlar gibi… Farklıyım. Ama Eşitim. Bedenim benim, başım benim, emeğim benim, hayatım benim.

Hep aynı şeyi söylüyorum yenik bitişlerinde günümün, bir gün yenilmemeyi umut ediyorum bitirdiğim gün artıklarında. Yorulmuyorum anlatmaktan, yorgunluk bir anlam yaratma çabası içindeyken gereksiz bir ayrıntı… Umutsuzluk olmuyor mu hiç? Hem de nasıl! Bir yanım anlam karmaşası ile boğuşurken umut yitirilmeye bile gerek duymuyor zira. Ama içime dönüyorum o zaman işte ben, sonda yitirdiğim anlam için en başa dönüyorum.

İnsan ne kadar inkâr edebilir ki varlığını!

Bu hayata kadın olarak bakmak, diyorum. Bir zamanlar çocuk olarak baktığım ve bunun zorluğunu içimde hissettiğim bu hayata kadın olarak bakmak… Ve anlatmak, diyorum. Aslında yaptığım içimden geçenleri “dillendirmek”, dilin sınırları içinde de olsa söylemek kendi kelimelerimi. Bir kadın olarak saklı konuşmalarımı, fısıldamaları yüksek sesle haykırmak. Tek derdim var sanki yalnız olmadığını bilmek!
Okumaya devam et

İstanbul'da Yunanistan'daki Anarşistlerle Dayanışma Eylemi: "Bütün Devletler Katildir! Unutmayacağız, Affetmeyeceğiz!"

anarsistAleksandros Grigoropulos´un polis tarafından öldürülmesi ile başlayan isyanla dayanışma amacıyla işgal altındaki Atina Politeknik meclisinin küresel direniş eylemi çağrısı ile 20 Aralık Cumartesi günü dünyanın birçok şehrinde eylemler gerçekleştirildi.

İstanbul´da küresel direniş eylemi yoğun yağış altında Taksim´de 300 kişinin katılımı ile gerçekleştirildi.

Eyleme anarşistler, antiotoriterler ve feministler katıldılar. Kara, kara-kızıl, mor bayraklar ve “Bütün devletler katildir, Unutmayacağız, Affetmeyeceğiz” yazılı pankart ile Taksim meydanını dolduran eylemciler yüzlerini boyayarak, Alexis ve Türkiye´de polis cinayetlerinde ölenlerin adlarının yazılı olduğu kağıtlar taşıdılar ve devletin şiddetinin sureti polislere dönerek 15 dakika kadar sessiz olarak baktılar.

Sessiz eylem sonunda okunan bildiriden sonra “unutmayacağız, affetmeyeceğiz”, “bütün devletler katildir”, “olmaya devlet cihanda”, “isyan, devrim, anarşi” sloganları atıldıktan sonra eylem sona erdirildi.
anarsist
Eylemde okunan basın açıklaması metni :

Yunanistan’da binlerce insan günlerdir sokakları, okulları, belediye ve kamu binalarını, televizyonları işgal ediyor;
Kapitalizmin, devletin ve otoritenin tüm sembollerine saldırıyor.
Herkes bu kavramı farklı bir şekilde anlasa da bunun bir isyan olduğu kabul ediliyor.
Evet, bu bir isyandır;
Üstelik sadece Alexis’in öldürülmesine değil, polis ve devlet terörünün her türüne bir isyandır.
Uluslararası şirketlerin, sermayenin hayatlarımızı soktuğu cendereye isyan.
Ücretli-ücretsiz köleler haline getirilmemize isyan.
Gözleri kamaştırılmış tüketim köleleri haline getirilmemize isyan.
Savaş tüccarlarının ve orduların dünyayı bir talan yerine çevirmelerine isyan.
Yaşadığı gezegeni yok oluşa sürükleyenlere isyan.
Paranın ve mülkiyetin yarattığı adaletsizliğe isyan.
İtaatten başka bir şey öğretmeyen eğitim-öğretim kışlalarına isyan.
İkiyüzlü ahlaka dayalı aile kurumuna isyan.
Bizi kadın ve erkek olarak kodlayan, cinsel yönelimlerimizle bizi yargılayıp öldüren ataerkiye isyan.
Yaşamlarımızı zulüm, işkence ve infazlarıyla karartan militer- paramiliter güçlere isyan.
Temsili ya da militarist demokrasi kandırmacasına karşı, doğrudan demokrasi isyanı.
Kendisine saygısı olan özgür insanın ayağa kalkışı ve özgürlüğün önündeki engelleri yıkmaya başlamasıdır Yunanistan’da olan ve başka yerlere de sıçramaya başlayan.
Efendiler bilsinler ki, Alexis’in göğsüne giren kurşunlar bizim de kalbimizi yaralamıştır.
bu yarayı da ancak Yunanistan’dan bütün dünyaya yayılmaya başlayan isyan iyileştirir.
Gözlerimize iyi bakın, efendiler, o isyanın ateşi şimdi bu dilsiz haykıran gözlerde parlamaktadır.
Bu gözler Maraş’ı gördü, Sivas’ı ve Çorum’u gördü.
Bu gözler Dersim’de yakılan ormanları, boşaltılan köyleri,
Küçücük bedeni kurşunla doldurulan Uğur Kaymaz’ı gördü
Bu gözler idam sehpası için yaşları büyütülen gencecik fidanları gördü
Bu gözler Eryaman’da öldürülen travestiyi,
Sahtesi de gerçeği de tecavüzcü olan polisi gördü.
Bu gözler buzdolaplarına kapattığınız selpakçı veletleri,
Dur ihtarına uymadığı için kafasından bir kurşunla yere serilen genci,
Gözaltında döve düve öldürdüğünüz devrimciyi gördü.
Bu gözler 19 Aralık’ta paramparça edilen ve yakılan tutsak bedenleri gördü.
Tuzla tersanelerinde ölüme terk edilen işçileri
Her gün açlıktan ölüme terk edilen işsizleri gördü.
Bu gözler tüm katillerimizi, cellâtlarımızı, işkencecilerimizi gördü
Bu gözler tüm faili meçhullerin faillerini, sizleri gördü efendiler.
Gözümüz üstünüzde efendiler,
Gözümüzdeki parıltı bir yangına kıvılcım olabilir!

UNUTMAYACAĞIZ, AFFETMEYECEĞIZ!