Vampircilik ve Ruh Durumları

WarnerBros’un Joss Whedon tarafından yazılıp yönetilen dizileri Buffy 1997’de ve Angel 1999’da ABD’de yayınlanmaya başladı. Daha sonradan tüm dünyada fanatiklerini oluşturan ve Türkiye’de CNBC-e’de özellikle genç üniversiteli seyircileri sürükleyen, Pazar akşamlarını bir süreden beri evde geçirttiren bu iki diziden Buffy, 18 Temmuz’daki finaliyle bizlere veda etti. Su anda ne yazık ki, Angel’ın son sezonu, izleyicisiyle her Pazar saat 20:00’da buluşuyor. Bu dizileri seyretmeyen ama korku ve fantastik kurguya aşina kitle ise Buffy ve Angel’ı kötü makyajcılık ve başarısız vampir miti uyarlaması yapmakla suçlamaktan geri kalmıyor. Öyleyse kimileri şu an niye Buffy ve Angel’ın eski sezonlarını netten indirmekle fanatik bir şekilde meşgul oluyor?

Vampirsiz yaşayabilir miyiz?
Öncelikle belirtilmesi gereken Buffy ve Angel dizilerinin sıradan bir vampir miti uyarlaması olmadığı ve aslen lise hayatı maceralarını ve rekabet ortamını (Buffy) veya şehir hayatı karmaşası ile kapitalizm bileşkesini (Angel) metaforik düzlemde sunduğudur. En basitinden başlanırsa, Buffy’de, avcının savaştığı kötü güçler; vampirler, zebaniler ve diğerleri, California Sunnydale Lisesi’nin bodrumunda cehenneme açılan bir kapının arkasında bulunmaktadır. Burada Whedon’ın basitçe değinmek istediği konu lise hayatının cehennemden başka bir tat vermediği olarak gözlerimizin önüne seriliyor.
Okumaya devam et

Paul Virlio ile Söyleşi: "Hız Kirliliği, Yeni Teknolojiler ve Savaşın Geleceği"

Mimari profesörlüğü, film eleştirmenliği, şehir planlamacılığı, ordu tarihçiliği, barış stratejistliği ve entelektüel provokatörlük yaptığı çeşitli çalışmaları boyunca Fransız yazar Paul Virilio bir yandan da bir düzineden fazla kitap üretti. Yazıları gündelik olgulardan (tren enkazları ya da şehir planlaması alanında yapılanlar) egzotiğe (hisse senetlerinin düşüşü ve ultramodern savaş makinesi) doğru eşi az bulunur bir alana yayılır. Hitler’in “Atlantik Duvarı” üzerine bir çalışma olan ilk kitabı Bunker Archeology'yi (Ambar Arkeolojisi) yazdığı günden beri Virilio, hızın siyaset üzerindeki etkilerinden (dromokratik devrim), savaş ile sinemanın eş zamanlı evrimine (algının lojistiği) kadar uzanan çalışmalarıyla, modern düşünce içindeki temel kalıpları ve mevcut disiplinleri çaprazlamasına kesen yapıtlar vermiştir. Yakıcı zekasını teknolojinin savaş, beden ve medya üzerindeki etkilerini incelemeye adamış olan düşünürle yapılmış bir söyleşiyi sunuyoruz aşağıda.

“Yazar” öldü mü?
Yazılı çalışma, ekranın davetkâr gücü tarafından tehdit ediliyor, özellikle de canlı ekran, canlı yayın tarafından. Ama imge tarafından değil – kitaplarda da her zaman imgeler oldu; mimaride her zaman imgeler oldu, freskler ve vitraylar gibi. Yazıyı tehdit eden, televizyondaki eşzamanlılık. Yazı hep ertelenmiş zamandadır – hep sonraya bırakılmış, geciktirilmiş. Eğer imge canlıysa, ertelenmiş zaman ve şimdiki zaman arasında bir çatışma olur ve bu yazıya ve yazara büyük bir tehdittir.

Bu yüzden mi film hakkında yazıyorsunuz?

Sinema kinematik kökenleri dolayısıyla benim inanılmaz ilgimi çekti. Benim bütün çalışmalarım dromotolojiktir zaten, yani hızbilimle ilgili. Metabolik hız, süvariliğin tarihi rolü ve insan vücudunun, sporcunun hızıyla uğraşınca, kaçınılmaz olarak teknolojik hızla da ilgilenmeye başladım. Şüphesiz, göreceli hızdan sonra (demiryolu, havayolu) mutlak hız vardı – elektromanyetik dalganın sınırlarına geçiş. Sinema, bu ikisinin arasındaki bir safha olarak ilgimi çekti – imgelerin harekete geçirilmesi. Gitgide ışık hızı sınırına daha çok yaklaşıyoruz. Bu çok önemli bir tarihsel olaydır.
Okumaya devam et

L.Emin’in Gemileri

Yazan: Yasin Kaya

Yükseldi binalar, güneşi zaptettiler. Dumanlar yükseldi göğe bulut oldular ama yağmur yağdırmadılar. Gece ve gündüz süresi hiçbir zaman eşitlenmedi ve eşitlenmeyeceği kesinleşti. Her yeri gece zaptetti. Kıtaların buluştuğu yer diyorlardı oraya, tüm gezegenin insanları buluştu orada. İstanbul, yükselen binaların gölgesinde binbir türlü insanları sakladı. Kuytu köşelerden başladı çöküş. Ahlak zaten bitmişti, yerine yenisi de koyulmamıştı. Tek yasa olarak cool olmak kalmıştı ve cool’luk tanımını her ay bildiren kurum da cool olmayanların elindeydi. Önce elektronik postalarla çöktü e-devlet, sonra sanal portallar yağmur duası yapanlarla doldu. Kültürün sonu gelmişti ve her geçen gün fiziksel dünyayı içine alıyor, şehri yok ediyordu; dünya sonuna yaklaşıyordu.
Tek hayat, tek amaç olarak belirlenmişti dünyanın yasası. Binlerce yıl öncesinden doğa bu amaç doğrultusunda kullanılıyordu. Yükseldi fabrika bacaları, apartmanlar yükseldi. Doğa bakire bir kadındı ve kızlığını bozdular, sonrasında bir fahişeye döndürdüler.
Okumaya devam et

Tirad

– Konuş!
– Hissin kendisi maddeden bağımsızdır, kabul. Ne de olsa hissedilenin nerede meydana geldiğini söyleyemiyoruz. İşte “hissin meydana gelmesi” bile garip bir ifade oluyor. Hangi meydan? Ama ben bundan, özün algoritmada olduğunu iddia eden görüşü çıkaramıyorum. Hani, insanı insan yapan esas unsurların; ruhun, duyguların, düşüncelerin hep bu maddesel olmayan yapısını örnek gösterip bunların analojisi olarak algoritmayı ve onun uygulanmasını sağlayacak soyut dizge olan yazılımı seçen görüş; şu sıralar pek bir yaygın olan, çocuklarımıza aktardığımız görüş…

Sırf çok amaçlı işlemciler piyasaya egemen oldukları için yazılım ana mühendislik alanı haline geldi diye donanımın önemini görmezden gelemeyiz ki. Belki icatların daha uç noktalara çıkabilmeleri için bir uzmanlaşma alanı seçmek, dikkati yoğunlaştırmak için bakış açısını daraltmak gerekiyordu ama yeni kuralları ilan etmeden önce düşünce yapımızı kendi ellerimizle kısıtladığımızı unutmamalıyız. Bedensiz algoritma hissedemez, yaratamaz, ayrıca silikonla karbonun da tatları farklıdır.
Okumaya devam et

Güç Kimde Artık? Bilgisayar Oyunları ve Simülasyon

Tarih boyunca pek az insana, dünyanın kaderini belirleme gücü bahşedilmiştir. Şefler, komutanlar, savaşçılar, liderler…. Artık onlardan biri olabilirsin!
Empire Earth adlı bir strateji oyununun giriş demosundan

Büyük İskender, Yüksek Şatodaki Adam ve Civilization
Çocukluğumun en büyük kahramanı Büyük İskender’di. Adı üstünde büyük bir adam. Yaşı genç ama yaptıkları büyük. Güç ve iktidarın tarihteki sembolü. Bilinen dünyayı, tarih boyunca en kısa sürede ve en genç yaşta fethetmiş bir efsane. Yaşadığı dünyanın mutlak hakimi!…
O zamanlar İskender gibi olmanın hayallerini kurar, onunla kendimi özdeşleştirirdim. Bildiğim dünya bir hayli küçüktü ve onun hakimi olmayı dilerdim.
Aradan uzun yıllar geçti. Zihnimdeki düşünceler çetrefilli yollar katetti, önce iktidarın kaynağının, sonra olumsuz yanlarının, nihayet varlığının altını kurcalayıp sorgular oldu. Ama yine de bugün dönüp baktığımda hâlâ Büyük İskender’in bir çocukluk evresi kahramanı olarak çok da uygun düştüğüne inanıyorum. Çünkü aslında İskender de, hem bilinen dünyanın çok küçük olduğu hem de dünya hakkında bildiklerimizin çok az olduğu, tarihin çocukluk döneminin bir kahramanıydı. O çocukluk döneminden günümüze değin tarih anlayışı da uzun yıllar ve yollar katetti. İnsanlar önce imparatorların ve komutanların savaşlarını, sonra devletlerin ve diplomatlarının savaşlarını ve nihayet inşa edilmiş söylemlerin savaşlarını tarih diye okudu. Ve en sonunda, yarattığı onlarca İskenderiye şehrinde yetişen torunlarının torunlarının torunları, Büyük İskender’i beyazperde de yeniden yaratmayı, geçmişi bugüne taşımayı, tarihi şimdiyle aynılaştırmayı başardı. Kasım ayında Oliver Stone’un, Büyük İskender filminin gösterileceğini öğrenince, büyülü perdenin ardında onu göreceğim için gerçekten bir hayli heyecan duydum. Ama doğrusunu söylemek gerekirse İskender’le tanışıklığım aslında çok daha eskiye dayanıyor…
Ağabeylerimin ve ablalarımın, anneleri ve babaları tarafından “Fatih 21 yaşında İstanbul’u almış, siz ne yapıyorsunuz? Eşek kadar adam oldunuz şu halinize bakın, pinekleyip duruyorsunuz” serzenişlerine maruz kaldığı dönemlerde, daha küçücük yaşımda, önümde ‘Dünyayı Değiştiren Bin Büyük Adam ve Bin Büyük Olay’ isimli kitaplar açık olduğu halde, kâh İskenderle Gordion düğümünü çözüp Asya’nın kapılarını araladım, kâh Cengiz Han’ın atlılarıyla Çin’i fethettim. Bırakın İstanbul’u, dünyanın tamamını onlarca kez verip verip aldım. Ne o inanmadınız mı? İster inanın ister inanmayın bu bir gerçek. Odamda, tek başıma, bilgisayarın karşısında, birbirini kovalayan dakikalar hatta saatler boyuca, dünyanın, dünyamın hakimi oldum.. Evet, bu yazıyı okuyan birçoklarının anımsayacağı ‘Civilization’ (Uygarlık) adlı şu meşhur bilgisayar oyunundan söz ediyorum. Kim hatırlamaz ki, 90’lı yılların başında, Türkiye’de bilgisayarın evlere yeni yeni girmeye başladığı dönemlerde, bugün yirmili yaşlarda olanların o zamanlar onlu yaşlarda olduğu ve büyük ihtimalle ilk kez bilgisayara ellerinin değdiği yıllarda, başından kalkamadığı dünya tarihi ve savaşları simülasyonunu. Civilization çıkar çıkmaz bir kült olmuştu. Üzerine çok yazıldı çizildi. Hatta benim yayımlanan ilk yazım da İstanbul Erkek Lisesi’nin okul dergisi Çığlık’taki bilgisayar köşesinde, herhalde o zaman yaşamımda en çok yer kaplayan şey olduğundan, Civilization oyununun kuralları ve özellikleri üzerine bir makaleydi.
Okumaya devam et

Kehanet

Aşağıda okuyacaklarınız, üniversitelerden birinin bir anfisinde, falanca profesörün anlattığı uluslararası ilişkiler tarihi dersini dinlerken tozlu sıralardan birinin üzerinde uyuyakalmış filanca öğrencinin gördüğü bir rüya esnasında kendisine malum olanlardan yola çıkılarak kaleme alınmıştır. Az sonra karşılaşacağınız kehanetlerin ortaya koyduğu gelecek tasavvurunun, akademik bir ortamda görülen bir rüya esnasında tezahür ettiği göz önünde bulundurulacak olursa, ‘bilimsel gerçeklerden uzak ve mesnetsiz’ olarak damgalanıp bir çırpıda yok farz edilmesi söz konusu olamayacaktır. Zira rüyanın, dünyadaki çeşitli uluslara atfedilen türlü karakteristik özelliklerden tutun da uluslararası ilişkiler teorisinin klişelerine, çıkar ve olasılık hesaplamalarına kadar zengin bir akademik boyuta sahip olduğu, siz de kabul buyuracaksınız ki, aşikadır. Ne var ki, tüm bunların metafizik bir boyutta yani rüyalar aleminde vuku bulması sizleri bir miktar şüpheye düşürebilir. Şüphesiz, şüphe tarih boyunca insanlar için en cezbedici ve baştan çıkarıcı düşünce olagelmiştir…

Âhir zaman içinde, yıllar yılları kovalamış, Çin denen koca dev hakkındaki dedikodular almış başını yürümüştü. Kimilerine göre, milyarlık nüfusu ve bu büyüme hızıyla Çin, pek yakında dünyanın başta petrol olmak üzere tüm hammadde kaynaklarını kurutacaktı. Kimileri, Çin’in dünyayı işgal edeceğini düşünüyor, kimileri ise yürüttüğü gizli uzay çalışmaları ile Amerikalılar ve Avrupalılar daha Mars’a yerleşmeye çabalarken Çin’in tüm bir galaksiyi kolonileştireceğine inanıyordu.
Okumaya devam et

Gündemsel Kaygılar, Okul Basan Uzaylı Teröristler ve Türkiye ile AB Arasında Vuku Bulan Sansasyonel Zina Üzerine

Gündemsel Kaygıların Aşılması
Dergimizde neden bir gündem sayfası yok? Gündemi takip etmiyor muyuz yoksa? Bilimkurgu okuyup gerçeklerden kaçanlar mıyız? Değiliz elbet. Aslında kaçınılmaz da bir şekilde içine çekildiğimiz bir gündemin, ister istemez biz de bir parçasıyız. Lakin Türkiye’deki tartışmaların kısırlığı karşısında, bazı şeyler hakkında ne desek boş. Öte yandan elbette gündeme gelen ve değinilmesi gereken birçok önemli konu da var. Görüldüğü gibi ben de tüm bunları kapsayacak bir biçimde oldukça uzun bir başlık attım ve gündemdekileri, dergimizin gündemine taşıdım! Ne var ki, aslında gündem dediğimiz şey, bir olgu olarak son derece sorunlu. Zira gündem, bizim adımıza birileri tarafından önemsememiz gereken şeylerin dayatılmasının bir yolu değil mi? Halihazırdaki onca olay ve olayların faili onca kişi arasından yapılmış son derece seçici bir tercihler bütünü, gündem. Belki de, beni sık sık gündemdekiler hakkında köşe yazarları misali yorum yapmaktan genellikle alıkoyan işte bu sorun. Aslında gündeme getirileni tartışmayı bir kere kabul ettikten sonra çoktan tuzağa düşmüş oluyorsunuz. Artık onların yarattığı kurallara göre oynamak, onların lisanını, tanımlarını, üsluplarını kullanmak, onların uydurduğu suni taraflardan birini seçip savunmak kaçınılmaz oluyor.
Gündemdikler, bu verili çerçeve içinde tartışılmaya bir kez başlandı mı, artık kimin ne dediğinin pek de bir önemi kalmıyor. Zira, birçok gazetenin ve birçok derginin ve birçok televizyonun ve birçok programın hangi konuya nasıl yaklaşacağını ve hangi tarafı tutacağını zaten öngörebiliyor, köşe yazarlarının ve pek uzman konukların daha söze başlamadan Türkiye’nin az renkli siyasi yelpazesindeki yerini kolayca tespit edebiliyor ve dolayısıyla ağızlarından çıkacakları tahmin etmekte güçlük çekmiyorsunuz. Kısacası kimin Galatasaraylı kimin Fenerli olduğu, kimin ne söyleyeceği belli ama mesele bu değil. Mesele kimin kendi tarafını daha fanatikçe, ağzını daha çok doldurarak, lafı gediğine daha çok sokarak ve karşısındakinin anasına bacısına saydırırken daha çok yerin dibine batırarak, daha çok ezerek savunduğu, yani söyleyeceğini nasıl söylediği. Gündemi takip ederken, daha çok keyif alabilmek için, sonunda siz de bir taraf tutmaya karar veriyorsunuz ve eğlence başlıyor. Gündem hakkında yazmanın ve konuşmanın bu denli popüler olması belki de bundan ve aslında gündem, popüler kültürün belki de ta kendisi.
Okumaya devam et

Alaycı Aklın Eleştirisi

70’li yılların ortasında, Collége de France’da verdiği derslerden birinde (7 Ocak 1976), Michel Foucault, birlikçi, kapsayıcı, evrenselci, sistematik, merkezi ve bilimsel olduğu iddiasındaki tüm söylemlerin totaliter yapısının boyunduruğundan kurtulmanın yolunu, soykütüğü adını verdiği, yerel, tekil, özel, parça parça ve dağınık minör söylemlerin canlandırılması olarak gösteriyordu. Bu kendisinin, Deleuze’ün ve diğer düşünürlerin analitik eleştirileri ile, bunlardan daha önemlisi, bilimsel bilginin hiyerarşisi tarafından diskalifiye edilmiş, aşağı görülmüş bilmelerin, yani gündelik, yerel, özel bilmelerin ittifakıyla gerçekleşebilirdi. Ona göre, kapsayıcı söylemlerin zorbalığına karşı girişilecek bu yapıbozumcu eleştiri, tam anlamıyla bir savaştı ve zorbalığın yıkımı için majör söylemlere karşı minör söylemleri geliştiren böylesi bir savaşı yürütmek gerekiyordu.
Nitekim, Foucault’nun 60’lardan beri öngördüğü bu savaş gerçekleşti. Son 30-40 yıl boyunca, geleneklerin, dinlerin, ulus-devlete dair söylemin, bilimlerin ve ideolojilerin nasıl da müthiş bir hızla karikatürleştirildiğini, tiyatrolaştırıldığını, tersine çevrildiğini, lime lime edildiğini ve yıkılıp dağıldığını gördük. Felsefi arenada postmodern eleştirinin yükseldiği bu dönemler tam da başını Ursula LeGuin ve Samuel Delany’nin çektiği yeni muhalif bilimkurgucuların, Karanlığın Sol Eli ve Triton gibi kitaplarıyla, verili kimliklere dair söylemleri yapıbozumuna uğratıp kadını ve erkeği birleştiren, geçişkenleştiren, akışkanlaştıran yeni transseksüel kimliklikleri, bir alternatif olarak tahayyül ettikleri zamanlardı. Bu sırada başını Philip K. Dick’in çektiği ve yeni yeni hayat bulan bir başka akım olan siberpunk da gerçekliğin ne olduğu sorusunu masaya yatırıyordu. 70’lerin sonunda edebiyatta ve sinemada yükselen bu yapıbozumculuğa, öngörüldüğü gibi, gündelik bilmeler, popüler kültürler, medya aracılığıyla yayılan kurgulanmış sansyonel haberler de eşlik etmekteydi.
Özel televizyonların yaygınlaşmasıyla hız kazanan, internetle doruk noktasına ulaşan bu söylemler savaşı, nihayet artık sona erdi. Üstelik büyük bir zaferle. Bu hem iktidarın hem de onu yapıbozumuna uğratan muhalefetin zaferiydi. İktidarın zaferiydi; çünkü parçalanan iktidar artık her yere yayılmış ve mutlak bir denetim ağı oluşturmuştu. Muhalefetin zaferiydi, çünkü muhalefet, iktidarı paramparça etmiş, onun bir kurgu olduğunu göstermiş ve böylece yeni yeni kurgular oluşturma özgürlüğünü bizlere bahşetmişti. Elbette yukarıda sayılan nedenlerden, savaşın sonu aynı zamanda hem muhalefetin hem de iktidarın bozgunuydu. Merkezi söylemlerin, duvarların ve sınırların topyekün bir yıkımıyla kalmayıp onlara temel oluşturan tüm değerleri de iflas ettiren bir zafer ve bir bozgundu bu. Tıpkı atom bombasının atılması ile sona eren İkinci Dünya Savaşı gibi, enformasyon bombasının atılması ile sona eren bu savaş, bizlere, ardında, enformasyonun radyoaktif yayılımının sürdüğü ve dört bir yanımızı bu radyoaktiviteye maruz kalan mutantların sardığı bir dünya bırakmıştı.
Okumaya devam et