Banal Gerçeklik

Is this the real life / Is this just fantasy?
Caught in a landslide / No escape from reality

“Ve sonunda Boltzmann intihar etti” dedikten sonra hikayeyi anlatmada ne kadar etkileyici olduğumu anlamak için sırayla öğrencilerime baktım. Öndeki iki inek her zamanki gibi ağzımın içine bakarak her anlattığımı not alıyor, ağzımdan çıkanın derslerle veya notlarla ilgili olup olmadığına dair fikirlerini, ders notlarını gözden geçirme vaktine erteliyorlardı. (Herhalde fizik defterlerinde bunca hikayeyle karşılaşınca şaşırıyorlardır.) Ortada normal öğrenciler heves kırıcı bir ilgisizlikle beni dinliyorlar, arkada ise resim yeteneklerini keşfedenler ve pencereden random-generated manzarayı seyredenler oturuyorlardı.
Tembel olduğunu bildiğim bir öğrencimdeki fazla dikkat beni şüphelendirdi. Yavaşça yaklaştım, biraz önce anlattığım bir tanımı sordum. Benim yaptığım tanımın kelimesi kelimesine aynısıyla cevap verdi. Sonra basit bir probleme de doğru yanıt verdi. “Peki üç kere yedi kaç eder?” “Yirmi bir” İşte yakaladım. Ucuz yapay zeka… Muhtemelen kendi yazmıştır. (Evet, kendi yazdıysa bu affedilebilir bir durum olacak, hatta belli etmeyeceğim ama hoşuma dahi gidecek, ama bir kopyacıysa yandı.)
Okumaya devam et

Hatalı Kopyalar ya da Üçüncü Dünya: bir elektrik kesintisinin düşündürdükleri…

Giriş:
Davetsiz Misafir’in yaz sayısındaki denememde, Matrix filminin metaforlarından yararlanarak bugün içinde yaşadığımız dünyayı tasvir etmeye çalışmıştım. Yazının ana ekseninde Matrix filminin bulunmasında, filmin çağını çok iyi yansıttığı düşüncesine olan inancım olduğu gibi, çağımızın dünyasının, gerçekliğin çöle dönüştüğü bir matrixi andırması da rol oynamış olmalı. Eh, gerçekliğin seyirlik görüntüler ve imajlar toplamından ibaret hale geldiği bir dünyada, sinemanın ışıltılı perdesinden yansıyan görüntülerin gerçekten daha gerçek yani hipergerçek olarak algılanmasına ve tam da bu nedenle bizleri böylesi cezbetmesine şaşmamalı. İşte bu noktada akıllara takılası şu malum soruyu; gözlerimizin içine baka baka, “hepiniz bir simülasyon içinde yaşayan beş voltluk pillersiniz” deyip bizleri evlerimize gönderen bir filmin, bu simülasyonun neresinde durduğu sorusunu, bir başka dergideki bir başka yazıya bırakıp, (bkz. Altyazı Dergisi, Kasım Sayısı, “Küflenmiş Gerçekliğin Son Sahnesi, Matrix Devrimleri”) ilgimi ve dolayısıyla ilginizi başka bir noktaya çekmek istiyorum: Matrix’in ve simülasyonun dünyası ile genelde üçüncü dünya, özelde ise yaşadığımız topraklar arasındaki büyük uçuruma. Evet, geçen yazımda, Türkiye’nin 80’lerde başlayan dönüşümlerin ardından 90’ların sonlarına doğru nasıl da simülasyona kıyısından eklemlendiğini iddia etmiştim. Bu iddiam, az sonra değineceğim çoğu nokta için bâkidir. Ancak, bir nokta var ki, bu hem “Matrix ve Dünyayı Kurtaran Adamların Sonu” başlıklı yazımının sonuna şu an okuduğunuz yazının başlığını atarak açık bir kapı bırakmama, hem de okuyuculardan eleştiriler alarak bu tartışmanın sürdürülür kılınmasına yaramıştır. Evet, az çok tahmin edeceğiniz gibi, tartışma konusu düzenin aşırı rasyonelleşmesi olgusudur. Batılı toplumların, Matrix’in ve simülasyon düzeninin temel taşlarından biri olan aşırı rasyonelleşmeye, buralarda hemen hemen hiç rastlanmamaktadır. Bırakın aşırısını, yakın çevremizde rasyonellikten dahi söz etmek güçtür. Belki de, Matrix adlı uçurumun kıyısında sallanıp duran bizlerin, düşmemek için tutunduğumuz yegâne şey bir tutam irrasyonelite otudur! Bu yazının temel iddiası bu olacaktır…

Simülasyon düzeni…
Şimdi hem bahsi geçen tartışmadan bihaber olanları haberdar etmek, hem de “simülasyon düzeni” ve “Türkiye simülasyonun kıyısında duruyor” derken ne kast ettiğimi açıklamak için, 80 sonrasında yaşanan toplumsal, siyasal ve kültürel dönüşümlere dair hala bâki olan değinmelerimi özetlemek istiyorum.
80’ler tüm dünyada olduğu gibi bir özgürlük, bir bireyselleşme vaadiyle beraber başlamıştı. Farklı kültürlerin, farklı kimliklerin, o ana dek bastırılmış, yok farz edilmiş azınlıkların yeniden keşfedildiği, o zamana kadar susturulanların artık sınırsızca konuşmaya teşvik edildiği, globalleşmenin çok kültürlü, çok uluslu doğasının dört bir yana ışık hızıyla yayıldığı bu dönemler birçoklarınca, özgürlüğün ve demokrasinin çağı olarak coşkuyla kutsandı. Oysa liberalizmin bu sınırsız özgürlük vaadi aslında büyük bir kapana kısılmışlığın gizlenmesinden başka bir şey değildi. Baudrillard, hep beklenen devrimin bu dönemlerde aslında sessiz sedasız bir şekilde gerçekleştiğini, bir zamanlar özgürlük ve eşitlik adına talep edilen ne varsa bugün sistem tarafından fazlasıyla karşılandığını ifade edecekti. Cinsel, dinsel, etnik, sınıfsal veya ideolojik her türden kimliğin hem her şey olma hem de hiçbir şey olmama anlamında ortadan kalktığı, kültürel çeşitliliğin ancak reklamlarda yansımasını bulduğu, cinsiyetlerin birbirinden farksızlaşıp, politikanın içeriğini yitirerek bir simülasyona dönüştüğü, ticari mallardan öte, duyguların, acının, öfkenin, sevincin ve hatta ölümün seyirlik bir görüntü, tüketilesi bir imaj haline geldiği böyle bir dünyada özgürlük ancak tüketme özgürlüğünden ibaret olabilirdi. Yaşar Çabuklu’nun bir yazısında vurguladığı gibi:
“Eski kapitalist toplumdan farklı olarak postmodern toplum yaşamı olumsuzlama, bedeni hor görme, çilecilik, katillik, ciddiyet, içgüdülerin bastırılması, kendini adama, aile, heteroseksüellik gibi konumları kategorik olarak desteklemiyor. Hatta tersine ‘bedenin dışa açılması’ politikası çerçevesinde gülmeyi, eğlenceyi, festivalleri, farklı cinsellikleri, tek başına yaşamayı tüketimsel çoğulculuğun birer parçası olarak değerlendirip onaylıyor.” (Y. Çabuklu, Nietzscheci Anarşizmin Düşündürdükleri, Virgül Dergisi)
Okumaya devam et

Siberfeminizm

Günümüz dünyasının vücudu, biyolojik esasını terk ettiğini açıkladı. Bu çok teknolojik yeni devirde, iletişim ağlarımız, kablolarımız, bio-teknolojilerimiz doğal endamlarımızı ve dolayısıyla zihinlerimizi yeniden şekillendirdi. Birçok yapay yedek parçalar kayıp organlarımızın yerini doldurdu; eller, bacaklar, kalp pilleri, kalkan çubuklar… ve estetik ameliyatlar artık Tanrının esirgediklerini bize bahşetti: Michael Jackson’ından Deniz Akkaya’sına ve bunu ilk keşfedenlerden Ajda Pekkan’ına kadar biz kendimizi yeniden yonttuk; mükemmelleştik ve klonlamayla daha da mükemmelleşeceğiz. Donna Haraway ise “siber manifesto”sunda, insan soyunun “cyborg”laştıkça cinsiyetçi politikalardan kurtulacağını söyleyen bir siberfeminist olarak karşımızda…

Siberfeministler, Foucault’nun söylevinden yola çıkarak ataerkil sistemin vücut- gerçekçiliğinin sonucu olarak kurulduğunu ileri sürüyor. Bilginin yaratımında vücudun rolü ön plana çıkarılarak kadının sistemde pasifliğe, anneliğe ve bağımlılığa indirgenmesi dile getiriliyor. Kadın ve teknoloji arasındaki işbirliği, kadının her zaman erkek egemen kültürün “makine” tarafı ve erkeğin ise “zihin” tarafı olarak eşleştirilmesi ile örtüşüyor.. Buna “iyiler”in “kötüler”e karşı beraberliği de diyebiliriz. Ira Levin’in (en ürkütücü filmlerde 3.sırada bulunan “Rosemary’in Bebeği” filminin yazarı) “Kumpas” adlı romanı giderek evinden bağımsızlığını kazanan kadınların erkeklerce yeniden kontrol edilen güce yani “makinelere” dönüştürülmesini konu alır. Ancak sinema tarihinin ilk robotik filmi “Metropolis”te kadın-robot kırması karakter Maria sisteme anarşi getirir. Andreas Huyssen’in Fritz Lang’in “Metropolis”i hakkındaki makalesi filmde kadının “teknoloji” ile yer değiştirdiğine işaret eder: Kontrolden çıkan teknolojinin yarattığı kaosu, erkeğin kontrolsüz kadın kuvvetine karşı olan korkusu olarak betimler… Ama vamp-makine Maria karakteri Alien filmindeki haşin kaslı Ripley karakteri gibi erkeklerce arzu edilendir. Seksüel çekicilikleri senaristlerin bilinçaltının bir türevi olarak belirmiştir=> erkek kaybettiği gücü bu erkek-kadın melezi yaratıklara karşı kendi seksüel hakim rolünü etkinleştirerek filmde yeniden ataerkil sistemi kurmuştur. Küfür dilinin “fuck” edebiyatı bölümü mantığını buradan almaktadır: Dölün erkek bedenince dişiye yerleştiriliyor olması hakimliğin ve gücün sembolüdür. Ama artık vücutlar arası farklılıklar insanoğlu “cyborg”laştıkça flulaşmıştır. Ve artık bilimkurgunun günümüz gerçekliğinin yerini aldığı noktada siberalan kimlikleri homojenleştirerek ataerkil sisteme karşı saldırıya geçmiştir. Makinelerin sağladığı internet ortamında her ses eşittir. Vücuttan kurtulan mahzur gruplar kimliksizleşerek özgür ve demokratik bir alana kavuşmuştur.

Herhangi bir kategoriye girmeyenler Foucault’ya göre iktidarın pençesinden kurtulmuştur. Çünkü iktidar grupları belirleyip onları özelliklerine göre yönetendir. Donna Haraway buna işaret ediyor ve kimliksizleşmeyi özgürleştirici buluyor. Artık “kadın- erkek- çocuk- öğrenci- anarşist- vatandaş- türk- ingiliz” ve “insan” kimliğimizi üzerimizden atabiliriz. Ama ya bu da iktidarın veya pek ünlü “Big Brother”ın bir oyunuysa… Ve biz büyük, geniş, homojen tek ve kimliksiz bir aile olarak çok daha kolay yönetilebilecek bir kategori oluşturduysak?
Bir küçük yanlışlık sonucu ….

Bilimkurgunun Türkiye Durumu Söyleşisi

Bu seneki ana teması, Robotlar ve Uzay teknolojileri olarak belirlenen 72. İzmir Enternasyonel Fuarı’nda yer alan “Sinema Burada” etkinlikleri kapsamında bilimkurguya da geniş yer ayrıldı. Bilimkurgu filmlerin gösterildiği ve bilimkurguyla ilgili bir serginin gerçekleştiği etkinlikler sırasında bir de “Bilimkurgunun Türkiye Durumu” başlığıyla panel düzenlendi. Panele Oğuz Makal, Mehmet Açar, Murat Güney, Şükran ve Doğu Yücel konuşmacı olarak katıldılar. 7 Eylül 2003 tarihinde İzmir’de gerçekleşen ve hem konuşmacı hem de izleyici olarak katıldığımız bu söyleşiyi aktarıyoruz.

Oğuz Makal: Hepiniz hoş geldiniz. Bu seneki “sinema burada” etkinliklerinin teması bilimkurgu olduğu için programda da gördüğünüz gibi toplam 23 film gösterimi yapıyoruz. Tabii bu buluşma kapsamında bir panel düzenleme ve bir soru sorma gereğini duyduk. Panelin başlığı da o yüzden “Bilimkurgunun Türkiye Durumu” oldu. Gerçekten neredeyiz, neler yapılabilir, biz bu kulvarı kendimize özgü açabilir miyiz? Bu gibi ya da daha provakatif sorular sorulabilir. Önce konuklarımızı tanıtayım. Doğu Yücel, çoğunuz tanıyor ama genç kuşağın hem yetenekli hem de çarpıcı öykücü ve romancısı. Son kitabı “Hayalet Kitap” biliyorsunuz “Okul” adıyla film oluyor. Şükran Yücel, bu festivalin aynı zamanda danışmanı, öyküleri, çevirileri ve oyunları ile tanıyoruz. Mehmet Açar, “Sinema Dergisi” genel yayın yönetmeni aynı zamanda roman ve eleştiri yazarı. Engin Ayça, çok uzun yıllar televizyonda çalıştıktan sonra bağımsız olarak filmler çekti, çeviriler yaptı, eleştiriler yazdı, bir dönemin efsane dergilerinden birisi olan “Yayın Sanat”ı yayınladı ve halen çalışmalarını sürdürüyor. Murat Güney, Boğaziçi Üniversitesi Bilimkurgu Komisyonu üyesi, ben de kendisiyle “Davetsiz Misafir Dergisi” sayesinde tanıştım. Derginin birinci sayısını okuduğum zaman çok beğendim. Hatta birinci sayıda Bülent Somay'la yapılan bir söyleşi ve -az önce konuştuk- Murat'ın da ona bir cevabı vardı. Ben az sonra kendisi, o söyleşiyi ve yanıtı yorumlayacaktır diye düşünüyorum. Bugün İstanbul'a uçağı var o yüzden sözü ilk olarak Mehmet Açar'a vermek istiyorum. Mehmet, bilimkurgunun Türkiye durumu nedir? Biz nereliyiz ve ne yapmalıyız ve buradan bir karşılaştırma yapacak olursak, Matrix'ten Terminatör'e kadar filmler çekiliyor bizde ise yapıla yapıla mizahi bir eser olan “Gora” adında bir film çekiliyor. Sen nasıl yaklaşıyorsun bu duruma?
Okumaya devam et

Unuttum

Santraldeki ayini yine kaçırmıştı. Bu saçmalıklara inanmıyordu gerçi ama inançsızlığının göze batmasını istemediğinden törenlere katılıyordu. Annesi başlarına tüm sorunların onun gibiler yüzünden geldiğini söylüyordu, o ise böyle giderse iki kuşak sonra santrale kurban vermeye başlayacaklarını düşündü. Işığın onları en son terk edişini hatırladı. Çaresizlik içinde çırpınan kalabalıklar, ışık bir gün daha geri dönmeseydi herhalde cadı avına başlayacaktı.
Beklemekten sıkıldı, uzun dört teker nerede kaldı? Olası senaryolar kafasında sıralandı: Ruhunu kaybetmişti, burnundan siyah dumanlar çıkartmaktaydı. Giden-bilen’in de iradesini aşan bu durum karşısında, taşınanlar aralarındaki uğursuzun kim olduğunu arıyorlardı. Ya da giden-bilen’in başına bir şey gelmişti. Belki sağlık-bilenlerinin derslerini çalışırken kullanacakları bir oyuncak olmuştu, belki de çoktan onlar tarafından parçalarına ayrılmıştı… Ne olursa olsun, bu dünyada bir uzun teker daha kullanılmaz hale gelmişti.
Sonunda araç gelince neredeyse şaşırdı, hani gelmese ayine gidememesinin bir bahanesi olacaktı. Giden-bilene biniş selamı verdikten sonra, pencere kenarında tek kişilik bir yere oturdu ve böyle bir çağda dünyaya gelmesinin neye işaret olabileceğini düşünerek geçmişten gelen gizlerle dolu dünyasını seyre daldı.
Okumaya devam et

Deniz Feneri

Kim bilir ne kadar zamandır yürüyorum. Belki haftalar, belki günler belki de saatler oldu, bilmiyorum biraz yorgunum üstelik. Ama her nasılsa bacaklarım bedenimi hala taşıyor. Uçsuz bucaksız kum yığının içinde salına salına ağır aksak ilerlerken güneşin sahte ışıkları bedenimi aydınlatmakla yetiniyor. Denizden esen soğuk rüzgar da cabası. Serin yel, terden yapış yapış olmuş tenimi okşarken, hasta olmasam bari diyorum kendi kendime. Bacaklarıma itaat ediyorum, yürümeye devam ediyorum…
Galiba çok uzaklardan şu yalnız ve mahsun deniz fenerini gördüğüm gün başlamıştım böyle heyecanla yürümeye. Sahi, ne zaman dikkatimi çekmişti o fener? Hatırlamıyorum. Ama onu daha ilk gördüğümde beni kendine esir etmişti, nasıl bir arzuydu bu tarif edemem. Belki merak, belki de özlem diyebiliriz buna, hani küçükken okuduğum masallardan birinde geçen deniz fenerindeki ihtiyarla sohbet etme, o masaldaki küçük haylaz çocuk olma, çocukluğuma dönme özlemi….
Okumaya devam et

Virüs

Ne kadar güzel şey;
Yolun üstündeki bina
Yıkıldığı zaman
Bilinmeyen bir ufuk görmek.
-orhan veli-

Peki bir çocuğu dünyaya getirerek onu ölüme mahkum etmeye ne demeli?
Daha da ötesi , bir çocuğu dünyaya getirmeyerek onu doğmadan öldürmeye?
Sonra eğer denecekse ki :
“Bu çocuğu dünyaya getireceksin de sonra ona barınak, yiyecek, sağlık hizmeti, veremeyeceksin. Oysa biz ancak işleyebildiğimiz bilinçler ölçüsünde değerliyiz, üstünüz.”
O zaman bu sözlerle, tüm bu fırsatlardan yoksun lakin şu an yaşamaya da mahkum olan milyarları göz ardı etmiş olmuyor muyuz? Buradan da onların varlıklarının ve yokluklarının bir olduğu sonucu çıkmıyor mu? Böylece onları, dünyanın asalaklarını(!) , eğitimli üstün sınıfın önünü tıkamamaları için yok etmek gerektiği düşüncesini meşrulaştırmıyor muyuz? Dünyaya dev bir göktaşı çarpsa da sadece sığınaklarda yaşayan, zeki, eğitimli, yaratıcı, üstün insanlar hayatta kalsa ne de yüksek bir kültür meydana getirirler, insanlık tarihi boyunca hep “olması gereken” olarak kalan “idealleri” gerçeğe dönüştürürlerdi belki de.
Ama şu da var: “Bir kelebeğin kanat çırpışı ve böylece hareket ettirdiği atomların yarattığı etki gelecekte binlerce insanın ölümüne, binlerce insanın da doğumuna neden olacak. Hiç birimiz buna engel olamayacağımız gibi bundan sorumlu da tutulamayız.
Belki bizim hareket ettirdiğimiz atomlar nedeniyle isimler, şekiller, hayatlar değişecek, ama hareketimizin “geleceği değiştiren ve öngörülemeyen bu etkisi” hep olacak. Öngörülemeyen gelecekten sorumlu olamayız ve üzerine yorum da yapamayız Yani, doğurarak ölüme mahkum ettiğimizi düşündüğümüz veya doğurmadığımız için bir bilinci daha baştan yok ettiğimize inandığımız çocuğumuzdan da “öngörülemeyen gelecekte” olacaklara etkisi nedeniyle sorumlu tutulamayız.
“Peki o zaman biz neyden sorumluyuz?” diye soracak birileri ister istemez.
Ona da: “gelecekten veya geçmişten değil; var olan şimdiden, buradan ve bugünden sorumluyuz.”, diye cevap verecek bir başkası…
“E, peki bugün için yaptıklarımızın geleceğe etkisine ne demeli? Ya bugün için iyi niyetle ve sınırsız bir hümanizmle yarattıklarınız geleceğinizin bir cehenneme dönüşmesine neden olacaksa?”

……………………………….
“Alevler! Her taraf yanıyor” diye bağırarak uyandı uykusundan. Rüyasında kendisini bir anda lavlar , alevler arasında bulmuştu. Kapana kısılmış bir fare gibi kurtulmaya çalıştıkça kapana daha çok sıkışıyor, çevresini gür alevler kaplıyor ve o, çaresizlik içinde bağırıyordu: “Her taraf, her taraf yanıyor!
Karısı da bu bağırışa uyanmıştı. “Sakin ol canım” dedi, “geçti, bak ben yanındayım ve yanan bir şey de yok, merak etme.”
“Her şey yanıyordu” diye tekrarladı uykuyla uyanma arasındaki Franz… Karısı ona sarıldı. “Çok terlemişsin ama sen, hemen üstünü değiştir istersen” dedi ve Franz’a doğrulması için yardım etti. Franz üstündekileri çıkarırken “bu son olaylar seni çok yoruyor”, diye devam etti sevgili karısı Felice. “Dış dünyadan gelen mesaj, toplantılar ve o içine gömülüp de bir türlü başını kaldıramadığın eski kitaplar…”
Franz hala yaşadığı şokun etkisindeydi. Rüyanın sarsıcı şoku yavaş yavaş geçmekle beraber onun yerini “Acaba?” sorusunun verdiği endişe dalgası alıyordu… Adeta kendinden geçmişti. “Franz, Franz hayatım, beni dinlemiyor musun sen? İyi misin gerçekten? Senin için çok endişeleniyorum. Biraz dinlenmen lazım. Güzel bir tatile ne dersin?”
Franz üstünü değiştirmişti, tekrar yatağa uzandı. “Belki, ama şimdi sırası değil” diye sayıkladı, yalnızca kendisinin duyabileceği bir sesle. Sonra yine derin bir uykuya daldı.
Okumaya devam et