Solun Bourdieu'ye ihtiyacı var mı?

Yazan: Bruno Latour
Fransızca'dan Çeviren: Canay Özden

Farzedelim ki basın, Fransız sosyolojisindeki hakim yaklaşımın, yani Pierre Bourdieu ve meslektaşlarının düşüncesinin, solun yeniden inşasına dair ilgisini değerlendirmek için kamuya açık bir tartışma ortaya atmış olsun. Çorbada benim de tuzun bulunsun, ama önce bilimler ve siyaset ilişkisiyle uzun bir süredir ilgilenmekten başka bir niteliğim olmadığını söyleyerek lafa başlayayım. Bana öyle görünüyor ki sol ve Bourdieu ilişkisi meselesi şu ana kadar iki nokta çevresinde döndü: Bilimsel araştırmaları Bourdieu’yü politik pozisyonlar almaya yetkili kılıyor mu? Tahakküm sosyolojisine yaslanarak sosyal-demokrasiden daha güçlü bir sol geliştirebilir miyiz? Ne kadar ilgi çekici olsalar da, bu iki tartışma da Bourdieu sosyolojisinin bilimsel olduğunu ve solda yeraldığını varsayıyorlar. Oysa, bu önkabullerin ikisi de bana yeteri kadar isabetli görünmüyor.

Solcu olmak için ezilenlerden bahsetmek yetmez. Esas mesele iktidarın sonuçlarını ezilenlerin nasıl izah ettiklerinin anlaşılmasında gizlidir. Bourdieu’nün sosyolojisinde, ilginç bir betimleme anından sonra, terimlerin ve durumların çeşitliliğinin yerini, az sayıda, sürekli tekrarlanan ve aktörleri aktörlere çaktırmadan manipüle eden görünmez güçler alıyor. Oysa, insanların kendileri tarafından bu görünmez güçleri tanımlamak için buldukları terimlerle, sosyolog tarafından ifşa edilen «görünmezler» arasında temel bir fark var: Birinciler aktörler tarafından geliştirilmiştir. Dolayısıyla aktör dediğimiz insanlar kendi kavramlarıyla «inceleyebilir». İkinciler ise, sadece sosyolog tarafından bilinir ve insanların gözünden kaçar. Hakim tahakküm söylemi geçtiği anda, sıradan insanlar daha da güçsüz kılınmıyorlar mı? Adlarına konuşulduğu iddia edilen insanların söz, icat ve direniş kapasitelerinin bu şekilde indirgenmesi işine «solculuk» denebilir mi?
Okumaya devam et

Reklamlar

Devlet'e Karşı Savaş: Stirner ve Deleuze'ün Anarşizmi

Yazan: Saul Newman
Çeviren: Kürşad Kızıltuğ

Max Stirner’in çağdaş siyaset teorisi üzerindeki tesiri çoğunlukla ihmal edilmiştir. Bununla beraber, özellikle iktidarın işlevini göz önünde tutarsak, Stirner’in siyasi düşüncesi ile postyapısalcı teori arasında şaşırtıcı bir yakınlık bulabiliriz. Örneğin Andrew Koch, Stirner’i, çoğunlukla içine yerleştirildiği Hegelci geleneği aşan bir düşünür olarak görür; yapıtının, bilgi ve hakikatin temelleri hakkındaki postyapısalcı düşüncelerin bir habercisi olduğunu öne sürer (Koch 1997). Koch, Stirner’in, Devletin felsefi temellerine bireyci meydan okuyuşunun, Batı felsefesinin aşkın epistemolojisine bir karşı çıkış ortaya koyarak sınırlarına kadar ulaştığını kanıtlamaya çalışır. Koch’un Stirner ve postyapısalcı epistemoloji arasında kurduğu bu bağlantının ışığında, ben de Stirner’in, bir postyapısalcı düşünür olan Gilles Deleuze ile Devlet ve siyasal iktidar sorunu üzerine yakınlaşmasına bakacağım. Bu iki düşünür arasında pek çok önemli koşutluk mevcut, her ikisi de değişik biçimlerde, Devlet ve otorite karşıtı filozoflar olarak görülebilirler. Stirner’in Devlet eleştirisinin, Deleuze’ün Devlet düşüncesini postyapısalcı reddedişini ondan çok daha önce ortaya koyduğunu ve daha da önemlisi, onların özcülük karşıtı, hümanizm sonrası anarşizmlerinin, klasik anarşizmi aştığını, böylece onun sınırlarını da yansıttığını göstermek istiyorum. Bu bildiri, devlet otoritesinin temelini biçimlendiren insan özü, arzu ve iktidar [kavramları]i arasındaki bağlantılara bakıyor. Böylece, Koch Stirner’in, Devletin epistemolojik temellerine yönelik reddi üzerine odaklanırken bu bildirinin vurgusuysa Stirner’in radikal ontolojisi -hümanizm, arzu ve iktidar arasındaki zor fark edilen bağların maskesini düşürmesi- üzerinedir. Ayrıca, Stirner ve Deleuze’ün uğraştığı hümanist iktidarın bu eleştirisinin, bizlere Devlet baskısına karşı çağdaş direniş stratejileri sunabileceğini de göstermeye çalışacağım.
Her ne kadar Stirner ve Deleuze arasında önemli benzerlikler varsa da, aynı zamanda pek çok önemli fark da vardır, birçok açıdan, bu iki düşünürü bir araya getirmek alışılmadık bir yaklaşım olarak görülebilir. Örneğin, Stirner, Marx’la beraber bir Genç Hegelciydi, yapıtları Alman İdealizminin, özellikle de Feuerbachçı ve Hegelci türünün aşırı derecede bireyci bir eleştirisi olarak ortaya çıktı. Öte yandan Deleuze, Foucault ve Derrida’nın yanı sıra, postyapısalcı düşünürlerin önde gelenlerinden biri olarak değerlendirilen bir yirminci yüzyıl filozofuydu. Deleuze’ün eseri Hegelciliğe bir saldırı olarak görülebilirken, siyaset bilimden psikanalize, edebiyata ve film teorisine kadar farklı ve çeşitli yollar izler. Stirner, genelde postyapısalcı bir düşünür olarak değerlendirilmez, Koch’un yol açıcı makalesi ve Derrida’nın Marx üzerine eseri (Derrida 1994) haricinde, çağdaş teorinin ışığı altında nerdeyse hiç dikkate alınmamıştır. Bununla beraber, belki de sorun postyapısalcılık gibi etiketlerdir, bu iki düşünür arasında -özellikle onların siyasal baskı ve otorite konusundaki eleştirilerinde- birkaç çok önemli düzeyde birleşme noktası vardır, öyle ki kimileri bundan rahatsız olabilirler ve eğer bu tür etiketlere saplanıp kalmışlarsa itiraz edilebilirler. Etiketlerin, özcü kimliklerin, soyutlamaların ve sabit fikirlerin zorbalığına karşı bu kesin itirazda -düşünceyi sınırlayan otoriter kavramlara yönelik bu saldırıda- Stirner ve Deleuze bir tür ortak zemine ulaşırlar. Bu, aralarındaki farkları göz ardı etmek değildir, bilakis, bu farkların, önceden belirlenemez ve olumsal bir biçimlenme yolunda, Deleuze’ün deyişiyle yeni siyasal kavramlardan hareketle şekillendirilebilecek “dayanıklılık planı”nda nasıl birlikte tınladıklarını göstermektir.
Okumaya devam et

Stirner ve Foucault: Post-Kantçı Bir Özgürlüğe Doğru

Yazan: Saul Newman
Çeviren: Kürşad Kızıltuğ

Max Stirner ve Michel Foucault çoğunlukla birlikte incelenmeyen düşünürlerdir. Yine de, uzun süreden beri ihmal edilen Stirner’in, çağdaş postyapısalcı düşüncenin bir habercisi olduğu iddia edilebilir.1 Hakikaten, Stirner’in Aydınlanma hümanizmi, evrensel akılcılığa ve özsel kimliklere dair eleştirileriyle, Foucault, Jacqués Derrida, Gilles Deleuze ve diğerlerinin geliştirdikleri benzer eleştiriler arasında pek çok alışılmadık koşutluklar vardır. Bununla beraber, bu makalenin amacı, yalnızca Stirner’i postyapısalcı gelenek içine yerleştirmek değil, daha ziyade, onun özgürlük sorunu hakkındaki görüşünü incelemek ve Foucault’nun, iktidar ilişkileri ve özneleşme bağlamındaki kendi genel düşüncesinin gelişimiyle olan bağlantılarını keşfe çıkmaktır. Geniş bir açıdan bakarsak, her iki düşünür de, çoğunlukla bizzat baskıcı olan özcü ve evrensel önvarsayımlar içeren klasik Kantçı özgürlük düşüncesini son derece sorunlu olarak görürler. Bunun yerine, özgürlük kavramı yeniden düşünülmelidir. Bundan böyle bu kavram, baskıdan özgürleşmek anlamına gelen olumsuz
terimler içinde görülemez; buna karşın bireysel özerkliğe dair, özellikle de bireyin yeni özneleşme kipleri inşa etmesi özgürlüğü anlamında, çok daha olumlu düşünceler içermelidir. Göreceğimiz gibi Stirner, hep beraber özgür olmaya dair klasik düşünceyi gereksiz kılmış ve bu radikal bireysel özerkliği tarif eden kendi olmak* (Eigenheit) teorisini geliştirmiş. Özgürlüğün özcü olmayan bir biçimi olarak bu tür bir kendi olmak teorisinin, eleştirel bir ethosu ve kendiliğin estetikleştirilmesini içeren Foucault’nun özgürlük projesiyle birçok benzerlikleri olduğunu öne sürüyorum. Gerçekten de Foucault, özgürlük söyleminin antropolojik ve evrensel akılcı temellerini soruşturur ve özgürlüğü etik pratikler açısından yeniden tanımlar.2 Hem Stirner hem de Foucault, çağdaş anlamda özgürlüğü anlamak için hayati öneme sahiptirler -özgürlüğün, bundan böyle, akılcı mutlaklar ve evrensel ahlâk kategorileri tarafından sınırlandırılamayacağını gösterdiler. Özgürlük anlayışını Kantçı projenin sınırlarından kurtararak, -kendiliğe dair somut ve olumsal stratejiler üzerine oturtarak- daha öteye taşırlar.
Okumaya devam et

Gündemsel Kaygılar, Okul Basan Uzaylı Teröristler ve Türkiye ile AB Arasında Vuku Bulan Sansasyonel Zina Üzerine

Gündemsel Kaygıların Aşılması
Dergimizde neden bir gündem sayfası yok? Gündemi takip etmiyor muyuz yoksa? Bilimkurgu okuyup gerçeklerden kaçanlar mıyız? Değiliz elbet. Aslında kaçınılmaz da bir şekilde içine çekildiğimiz bir gündemin, ister istemez biz de bir parçasıyız. Lakin Türkiye’deki tartışmaların kısırlığı karşısında, bazı şeyler hakkında ne desek boş. Öte yandan elbette gündeme gelen ve değinilmesi gereken birçok önemli konu da var. Görüldüğü gibi ben de tüm bunları kapsayacak bir biçimde oldukça uzun bir başlık attım ve gündemdekileri, dergimizin gündemine taşıdım! Ne var ki, aslında gündem dediğimiz şey, bir olgu olarak son derece sorunlu. Zira gündem, bizim adımıza birileri tarafından önemsememiz gereken şeylerin dayatılmasının bir yolu değil mi? Halihazırdaki onca olay ve olayların faili onca kişi arasından yapılmış son derece seçici bir tercihler bütünü, gündem. Belki de, beni sık sık gündemdekiler hakkında köşe yazarları misali yorum yapmaktan genellikle alıkoyan işte bu sorun. Aslında gündeme getirileni tartışmayı bir kere kabul ettikten sonra çoktan tuzağa düşmüş oluyorsunuz. Artık onların yarattığı kurallara göre oynamak, onların lisanını, tanımlarını, üsluplarını kullanmak, onların uydurduğu suni taraflardan birini seçip savunmak kaçınılmaz oluyor.
Gündemdikler, bu verili çerçeve içinde tartışılmaya bir kez başlandı mı, artık kimin ne dediğinin pek de bir önemi kalmıyor. Zira, birçok gazetenin ve birçok derginin ve birçok televizyonun ve birçok programın hangi konuya nasıl yaklaşacağını ve hangi tarafı tutacağını zaten öngörebiliyor, köşe yazarlarının ve pek uzman konukların daha söze başlamadan Türkiye’nin az renkli siyasi yelpazesindeki yerini kolayca tespit edebiliyor ve dolayısıyla ağızlarından çıkacakları tahmin etmekte güçlük çekmiyorsunuz. Kısacası kimin Galatasaraylı kimin Fenerli olduğu, kimin ne söyleyeceği belli ama mesele bu değil. Mesele kimin kendi tarafını daha fanatikçe, ağzını daha çok doldurarak, lafı gediğine daha çok sokarak ve karşısındakinin anasına bacısına saydırırken daha çok yerin dibine batırarak, daha çok ezerek savunduğu, yani söyleyeceğini nasıl söylediği. Gündemi takip ederken, daha çok keyif alabilmek için, sonunda siz de bir taraf tutmaya karar veriyorsunuz ve eğlence başlıyor. Gündem hakkında yazmanın ve konuşmanın bu denli popüler olması belki de bundan ve aslında gündem, popüler kültürün belki de ta kendisi.
Okumaya devam et

Derrida’nın Düşüncesinde Metafizik ve Şiddet

Yazan: Suna Ertuğrul

Derrida 20. yüzyılın ikinci yarısına Heidegger’le birlikte damgasını vurmuş birkaç büyük düşünürden biri olarak hala okunmayı beklemektedir. Sonsuz zorluktaki kitapları çok satanlar listesine giren, üstüne sayısız makale ve kitap yazılan, çağımızda düşüncenin geldiği sınırı ismiyle belirleyen, bir taraftan da bu ‘sınır’ düşüncesinin zorluğunun aslında gereksiz bir laf salatasından ibaret olduğu şeklinde saldırılara maruz kalan Derrida, kendisinin Blanchot için dediği gibi, bize gelecekten seslenmektedir. Henüz gerçekten okumaya başlamadığımız bir düşünürdür Derrida. Okumanın/okuyamamanın aldığı şekillerden biri de akademik sistematikleştirme ve özümseme çabalarında belki de ‘sistem’ tarafından bu radikal eleştirmenin fark ve farklılığa dair söylediklerinin üstünün örtülmesidir.
Buradan yola çıkarak Derrida’nın düşüncesinde varoluşsal çizgiye, varoluşun farkın üstünden kendisini söylemesine ve bu söyleyişte sistemle girdiği çelişkinin hakikatin ta kendisi olduğu savına değinmemiz gerekir. Bu ilk bakışta çok Hegelci gibi duran tez Derrida’nın düşüncesinde Hegel’in (Batı metafiziğinin son temsilcisi ve tamamlayıcısı olması özelliğiyle) kökten bir eleştirisi olarak kendini gösterir. Her şey, metafiziğin kendini tamamlayıp kapatmasıyla, bu kapanışın oluşturduğu ve ortaya çıkardığı metafizik tarihinin sınırında ya da içinde durmak arasındadır! Fark Hegel’in tamamladığı ve tamamlarken sınırlarını da gösterdiği Batı metafiziğinin yapıbozumunda, bu sınırın aralıksız/sürekli (sürekli devrim gibi!) yeniden ve yeniden işaretlenip gösterilmesindedir. Hegel’i aşmak, Batı metafiziğinin topyekûn dışına çıkmak imkansızdır. İçinde belirlendiğimiz sistem, sistemin sınırlarını yeniden düşünmekten ve bu sınırların üstünden sistemin sürekli yapıbozumuyla dönüşebilir. Belki!
Okumaya devam et